150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: makale

Aslında Tasavvuf Öğretisi Nedir ? – 4

Aslında Tasavvuf Öğretisi Nedir ? – 4

Muhyiddîn Ebû Muhammed Abdülkadir b. Ebî Sâlih Mûsâ Zengîdost el-Geylânî (ö. 561/1165-66). Kâdiriyye tarikatının kurucusudur.

Dinî ve Tasavvufî Düşünceleri

Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri’nin tasavvuf anlayışı, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur’an ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine, “Tabi olun bidat yoluna sapmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, sabredin; sızlanmayın, günahtan temizlenin, kirlenmeyin, zikir halkasına toplanın ve Mevla’nızın kapısından ayrılmayın” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu. Kur’an’ın telhin ve teganni ile değil, tertîl ve tecvid üzere okunmasını ister, aksine hareket etmeyi yasaklardı.

Abdülkadir-i Geylânî, Bağdat’a gittiği zaman mensup olduğu Şâfiî mezhebini bırakarak mizacına daha uygun gelen Hanbelî mezhebine girmiş, bununla birlikte hayatının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva vermiştir. Yaşadığı dönemde Hanbelîler’in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisine “Muhyiddin” (dini ihya eden) unvanı verilmiştir. Abdülkadir-i Geylânî Hanbelî mezhebine sarsılmaz bir şekilde bağlıdır. Bütün eserlerinde, özellikle el-Gunye’de bu mezhebe bağlılığı açıkça görülür. O, amel ve itikatta Ahmed b. Hanbel’i hararetli bir şekilde savunur. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin Hanbelî mezhebine bağlı olması, başta İbn Teymiyye olmak üzere pek çok tasavvuf tenkitçisinin takdirini kazanmasına sebep olmuştur. İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdâdî ve Haris el-Muhâsibî gibi şer‘î hükümlere hassasiyetle bağlı, büyük ve saygı değer bir şeyh olduğunu söyler; hatta İbn Akil’in hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur. Kerametlerinin doğruluğuna inanır, hatta bunların tevatürle sabit olduğunu söyler. İzzeddin b. Abdüsselâm da bu konuda aynı fikirdedir. Meşhur Hanbelî âlimi İbn Kudâme 1166’da Bağdat’a geldiği zaman Abdülkadir-i Geylânî ile görüşerek ona hayran olmuş, meziyetlerini öve öve bitirememiştir. İmam Nevevî, Suyûtî ve İbn Hacer gibi âlimler de onu takdir edenlerdendir. İbn Arabî tarafından da “kutub” ve “insan-ı kamil” olarak tavsif edilmiştir.

Cihad ve Mücadele Ruhu

Abdülkadir-i Geylânî, İslamî hilafetin, ruhunu ve peygamberlik emanetini yitirdiği, saltanat haline getirildiği bir dönemde o makamın yapması gereken işleri diğer Rabbanî alimler gibi bir vazife olarak kabullendi. Davet ve sohbetleriyle insanlar, İslamî ahidlerini yenilediler. İslam’ı atadan kalma bir miras gibi âdet yerini bulsun diye kabullenenler şuurlandılar. Onun ders halkalarındaki talim ve terbiyelerle İslam’ın tadını, imanın lezzetini herkes tattı. İnsanları nefsanî arzuların kölesi ve başkalarına kul olmaktan kurtardı.

Abdülkadir-i Geylanî Hazretleri’nin 91 yıllık hayatının yetmiş üç yılı Bağdat’da geçti. Bu dönemde Abbasi halifelerinden beş tanesinin hilafetine şahit oldu. Bütün ömrünü halkı irşadla tüketti. Hak uğrunda kuvvetli bir mücadele verdi. Her daim şirk ve bid’atlerle şavaştı. Cehalet kaynaklı cahiliye adetleri ve nifakla mücadele etti. Halife ve idarecilerin yanlışlarına hiçbir zaman göz yummaz, onları tenkid etmekten geri kalmazdı. Onun hayatından sadece bir misal vererek konuyu bağlamak istiyorum. (HİÇ ÜMİDİM YOK AMA) belki bu örnekten hareketle kendilerini Kadiri ve benzeri tarikatlara nisbet ettikleri halde mevcut batıl sistemlerin demokrasi, laiklik ve parlemantonun taşeronluğunu yapanlar bir ders çıkarırlar:

Halife Muktezi Li-emrillah, Ebû’l-Vefa’nın yerine İbn Muzhim el-Mezâlim diye meşhur olan Yahya b. Said b. Yahya b. el-Muzaffer’i kadı tayin edince Abdülkadir-i Geylanî Hazretleri halifenin de hazır olduğu bir mecliste minbere çıkarak şunları söyledi: “Müslümanların başına zalimlerin en büyüğünü kadı olarak tayin eden sen, yarın merhametlilerin en merhametlisi önünde nasıl hesap vereceksin” Bunun üzerine halife titreyip ağlamaya başladı ve o an yeni tayin ettiği kadıyı vazifesinden aldı. Sultanların peşinden ayrılmayan onlara yaltaklanmak suretiyle zulümlerine ortak olan resmî ulemanın durumlarına şiddetle karşı çıkarak onlara şöyle diyordu: “Siz neredesiniz gerçek alimler nerede! Ey ilim ve amel hainleri! Ey Allah ve Rasûlü’nün düşmanları! Ey Allah kullarının yol kesicileri! Siz açıkça zulüm ve nifak içerisindesiniz. Bu nifak ne zamana kadar devam edecek. Ey alim ve zahid geçinenler! İdareciler ve sultanlardan dünya metaını zevk ve lezzetini alıncaya kadar mı onlara münafıklık yapacaksınız. Siz ve asrımızın birçok idarecileri, Allah’ın malında ve kullarına verdiği nimetlerde ihanet içerisindesiniz… Ey Allahım! Ya münafıkların şehvetini kır onları ıslah eyle veya yer yüzünü onlardan temizle…”

Menfaatleri veya korktukları için çevresindeki her türlü zulme, adaletsizliğe, yolsuzluk ve ahlaksızlıklara karşı Görmedim, duymadım, söylemedim formunda üç maymunu oynayan başta (satılmış) alim taifesi ve onların takipçileri gurur duyup anlattıkları Abdülkadir-i Geylanî başta olmak üzere büyüklerimizin hayatlarından ders çıkartabilmeleri duasıyla…

Unutmayalım ki, ilk dönem sufiye taifesi insanları kendilerine değil, Allah’a davet etmekteydiler ve onların yalnızca Allah’a kul olabilmeleri için rehberlik yapıyorlardı.

YAZIMIZ DEVAM EDECEKTİR…

NOT: Erken dönemde ulema ve sufiye tabakası tasavvufu nasıl tanımlayıp anladığına dair kısa bir yazı dizisi yazmamdaki en önemli sebeb günümüzde bu yolların sahtekarlarının her geçen artması ve Müslümanların duygularını suiistimal etmeleridir. Bu yollara müracaat eden kardeşlerim yazı dizisinde anlatılanları okudukları takdirde en azından mensubu oldukları tarikatların hak üzere mi yoksa batıl üzere mi olduğuna dair bir fikir edineceklerini düşünüyorum. Amacım birilerini iğnelemek veya kurdukları düzenlerine çomak sokmak değildir.

Aslında Tasavvuf Öğretisi Nedir ?

Aslında Tasavvuf Öğretisi Nedir ?

Erken Dönem İslam Dünyasında Nasıl Tanınmaktaydı ?

Günümüzde Tasavvufun Ne Olmadığını Anlamak İsteyenlere Okunası Bir Yazı Dizisi

Hamd âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah Tealâ hazretlerine, salât u selâm da kitap ve hikmetle gönderilen Muhammed Mustafa (sav) Efendimize onun kutlu ailesine ve seçkin ashabına olsun.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” kavlince insanoğlunun yaratıış gayesi yaratanına karşı kulluk vazifesini bihakkın yerine getrimesidir. Yapılacak ibadetler, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu ayetteki “ibadet etsinler” ibaresini, “tanısınlar, bilsinler” şeklinde anlamayı tercih etmişlerdir. İbadet veya kulluk her şeyimizle Cenab-ı Hakk’ın mülkünde bulunmamızın şuuru içinde tam bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor. Nefsin, şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Tealâ’dan gafil olmamakla, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, “Allah’ı Rabb olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz” sözüyle bu durumu veciz bir şekilde ifade etmişlerdir.

Ne zaman sona ereceğini bilemediğimiz şu dünya yolculuğunda sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah Tealâ’yı bilmeye, her an O’nun zikrinde bulunmaya bunun gerçekleşmesi için de Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnetlerini adım adım takip etmeye bağlı. Bu şekilde yaşamak tabi ki kolay değil, çünkü bu durum insanoğlu için bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, şeytanın adımlarına uymak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Yoldaki tehlikelerden sağ sağlim kurtulabilmek ancak yol bilenlerin rehberliğinde olacaktır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet’in ışığında insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, peygamberlerin vârisi alimleri, Allah dostlarını bulmak elzemdir.

Tasavvuf nedir, nasıl tanımlanır?

Tasavvuf, Arapça’da yün giymek, saf olmak, ilk safta bulunmak, suffa ashabı gibi yaşamak anlamına gelen bir kelimedir. Kelâbâzî (ö. 380/990), sûfîlere ait adlandırmaların hepsinin suffa ehlinin hâlleri olduğu söyler. Onlar da garib, fakir ve muhacir idiler. Mal ve memleketlerini terke mecbur edilmişlerdi. Açlıktan yerlerde sürünürlerdi. Onları gören bedeviler, kendilerini deli sanırdı. Yün elbise giyinirlerdi. Terledikleri zaman elbiselerinden, yağmur altında kalan koyunlardan çıkan koku gibi bir koku çıkardı.

Tasavvuf ruh, nefis, manevi makamlar ve halerle ilgili olduğu için; aşk, sevgi, istiğfar, nefret, kin ve benzeri duygular da tasavvufun konusu olarak görülmektedir. Tasavvuf bir kalp ilmidir. Sûfilere bu yüzden gönül ehli denilmiştir. Tasavvufi düşünce Allah korkusu ve Allah sevgisi temeline dayanır. Allah korkusu, Kurân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde üzerinde çokça durulan bir konudur. Günah işleyenlerin ve başkalarına haksızlık edenlerin Allah’ın gazabından korkmaları gerekmektedir. Kişi insanlardan değil, Allah’tan korkarak günah işlememeli, kötülük ve haksızlık etmemelidir. Gizli-açık işlenen her kötülüğü bilen Allah Teâlâ‟nın işlenen kötülükleri cezasız bırakmayacağına, er veya geç bunun hesabını soracağına inanmalı, dinin emirlerine uyup yasaklarından kaçınırken Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmamalıdır.

Toplum hayatında etkili olan tasavvuf ne demektir, ne anlama gelmektedir?

Tasavvuf hakkında Kitap ve Sünnet’e dayalı pek çok deliller de getirilerek, “zühddür, güzel ahlâktır, kalp temizliğidir, nefis ile mücadeledir, Kitap ve Sünnet’e sarılmaktır, edebe riayet etmektir, Allah’a teslim olmaktır, kulluktur vb.” tanımlar yapılmıştır. Geçen ifadelerden de anlaşılacağı üzere tasavvuf, “Peygamberimiz (sav)’in şahsında temeli kulluğa dayanan bir yol” olarak ortaya çıkmıştır. Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği konusunda olduğu gibi, tasavvufun tarifi konusunda da belli bir görüş birliği yoktur. Tasavvufi yaşantının kişiye özel oluşu sebebiyle şahsi tecrübe ve tespitlerin çok fazla olduğu farklı alanlardır. Her mutasavvıf, tasavvufu yaşadığı manevî tecrübelere ve bulunduğu makamlara göre tanımlamaktadır.

Şimdi bazı mutasavvıfların tasavvufu nasıl tanımladıklarına bakalım:

Ebû Huseyn en-Nûrî (öl. 295/907): “Tasavvuf hürriyettir. (Yani mâsivadan kurtulmak, madde sevgisini terk etmek, maddî bir değere karşı hür olmaktır.) Cömertliktir. (Can dâhil her şeyi ortaya koymak ve kardeşlerini kendine tercih etmek, iyilikte bulunmak, başkalarına sıkıntı vermekten kurtulmaktır.) Şekil değil, ahlâktır.”

Cüneyd-i Bağdâdî (öl. 297/909): “Tasavvuf, bütün Müslümanlara halis nasihat, kullukta ihlâslı olmak, dinde Hz. Rasûlullah’a (sav) uymaktır. Tasavvuf, barışı olmayan bir savaştır.”

Mimşâd Dineverî (öl. 299/911): “Tasavvuf, sırların saflaşmasıdır ve Allah’ın razı olacağı ölçüde amelde bulunmaktır.”

Ebû Bekr Kattânî (öl. 322/934): “Tasavvuf, ahlâktır. Bir tasfiye ameliyesidir, temizliktir. Kovsalar bile sevgilinin kapısından ayrılmamaktır. Kim ahlâkî açıdan senden üstünse; o, durulukta da senden üstündür.”

Ebû Saîd b. Ebi’l-Hayr (öl. 340/951): “Tasavvuf, gönülde olan her şeyi boşaltmak, mâsivâdan ayrılmak, elinde olan her şeyle ilgili olarak cömert davranmak, başına gelen şeyler hakkında sabırlı olmaktır.”

Semnûn el-Muhîb (öl. 320/932): “Tasavvuf, senin bir şeye sahip olmaman, bir şeyin de sana sahip olmamasıdır.”

Amr b. Osman el-Mekkî (öl. 291/903): “Tasavvuf, kulun her vakitte o vakte uygun düşen ameliyelerde bulunmasıdır. (Yani zamanı iyi değerlendirmektir. Bu anlamda sûfîlere ibnu’l-vakt (vaktin oğlu) da denir.)”

Ebû Ali Ruzbârî (öl. 322/933): “Tasavvuf, uzaklık kirlerinden sonraki yakınlık temizliğidir. Tasavvuf ciddiyettir.”

Ebû Bekr eş-Şiblî (öl. 334/945): “Tasavvuf, tasalardan uzak Hak ile birlikte olmak, kâinatı görmekten korunmak, kuvvetleri (şehvet ve gazap) zapt etmek, nefisleri kontrol etmektir.”

Ebû Saîd el-Ârâbî (öl. 341/952): “Tasavvuf, fuzuli olanı terkten ibarettir.”

Ebû’l-Hasen el-Husrî (öl. 371/981): “Tasavvuf, kalbini muhalefet belasından temizlemendir.”

Kelâbâzî’ye göre, giyim ve kıyafetleri dikkate alınarak tasavvuf ehline sûfiyye denilmiştir. Onlar nefsin hazzı için yumuşak ve güzel görünüşlü elbiseler giymezler. Sadece mahrem yerlerini örtmek için elbise giyerler, sert kıldan ve kalın yün ipliğinden yapılan elbise ile yetinirler.

Her sufî, içinde bulunduğu hale göre tasavvufu tarif etmiştir. Bu tariflerden bazıları şu şekildedir: Tasavvuf baştan başa edeptir. Kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir. Kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir. Nefse karşı girişilen ve başarı olmayan bir savaştır. Herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır. Bütün mensuplarının birbirini dost ve kardeş̧ tanıdığı bir birliktir. Hak ile birlikte ve onun huzurunda olma halidir. Hakk’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Keşf ve temaşa halidir. Temiz bir kalp, pâk bir gönül sahibi olmaktır. Nefsinden fani, Hak ile baki olmaktır. Kâmil insan olmaktır. Hakk’a ermektir (ermiş olmaktır).

Görüldüğü üzere tasavvuf tanımlarında ittifak yoktur. Burada bazılarını zikrettiğimiz mutasavvıflar dışında neredeyse bütün mutasavvıfların tasavvuf tanımı yapmış olmasına rağmen, tasavvufun tek bir tanımı yapılamamıştır. Tanımlardaki farklılıklar birkaç madde olarak özetlenebilir. Bunlar;

a) Tariften kaynaklanan sebepler ki; kimi aşkı, kimi itaati, kimi de korkuyu öne çıkarmıştır.

b) Tarifi yapanın durumundan kaynaklanan sebeplerdir ki; asıl sebep budur. Çünkü kişi hangi hal ve makamdaysa ona göre bir tanım yapar. Bunun yanında meşrep farklılıkları da etkilidir. (Cehrî, hafî gibi)

c) Yapılan tariflerde muhatap önemlidir. Çünkü herkesin ihtiyaç ve seviyesi farklıdır.

Günümüzde özellikle ehli olmayanlar tarafından üzerinde en çok konuşulan, tartışılan, fikir yürütülen, olumlu ya da olumsuz yargılarda bulunulan konuların başında hiç şüphesiz tasavvuf gelmektedir. Toplumun nerdeyse her kesiminden fertlerin ‘tasavvuf denir’ sorusuna mutlaka vereceği bir cevabı vardır. Maalesef bazılarına göre tasavvuf; tekke ve dergâh, şeyh ve mürşit, tâc ve hırka gibi özel elbiseler, musiki ile icra edilen bir ayin, rabıta ve murakabe gibi bâtınî ve deruni hususiyetleri olan bir ilim dalıdır. Bazılarına göre ise tarikat denilen müesseseleriyle halkı sosyal yaşantıdan uzaklaştıran, inzivaya yönelten, yalnızlığa sevk eden bir kurum olmuştur.

Yukarıda geçtiği üzere İslam tarihi boyunca tasavvufun pek çok değişik tanımlarını görmekteyiz. Aslında değişik tanımların yapılması sonucunda bir farklılık değil, zenginlik ortaya çıkmıştır. Bu tanımlarda birbiriyle çatışma asla söz konusu değildir. Aslında bu durum Mevlâna’nın bahsetmiş olduğu körler hikâyesine benzemektedir. Körlerin bir fil’e dokunmaları istenmiş, onlar da dokundukları uzuvlara göre onu tanımlamaya çalışmışlardır. Körlerin tek tek yaptığı tanımlar, fil tanımı için geçerli değildir. Çünkü tanımlar, filin bütününe değil, belli azalara ait tanımlardır. Tasavvuf konusunda söylenenler de aynen bunun gibidir. Bu değerlendirmelerden her biri teker teker ele alındığında tasavvuf için efradını câmî (ilgili olanı içine alan), ağyârini mâni (ilgisi olmayanı dışarıda bırakan) bir tanım yapma ihtimali çok uzak gözükmektedir. Ancak bu parçalar bir araya getirildiği takdirde belki bütün meydana gelecek ve tasavvuf ortaya çıkacaktır. Tasavvufun yukarıda geçen tanımlardaki konuların her birisiyle ilgisi vardır. Bu sebeple yalnızca kısmî tanımlar yapılabilmiştir. Çünkü tasavvuf kâl (söz) değil, hâl’dir. Hâl ise belli bir yere kadar söz ile anlatılabilir.

YAZIMIZ DEVAM EDECEKTİR…

NOT: Erken dönemde ulema ve sufiye tabakası tasavvufu nasıl tanımlayıp anladığına dair kısa bir yazı dizisi yazmamdaki en önemli sebeb günümüzde bu yolların sahtekarlarının her geçen artması ve müslümanların duygularını suistimal etmeleridir. Bu yollara müracat eden kardeşlerim yazı dizisinde anlatılanları okudukları takdirde en azından mensubu oldukları tarikatların hak üzere mi yoksa batıl üzere mi olduğuna dair bir fikir edineceklerini düşünüyorum. Amacım birilerini iğnelemek veya kurdukları düzenlerine çomak sokmak değildir. Herkes Allah’a hesabını verecektir. Yazı dizisini bitirdiğimde makalenin kaynakçasıyla beraber pdf formatında yazının tamamı yayınlanacaktır.

Ahlakını Yitiren İslam Dünyasının Mevlid Kutlatma Yüzsüzlüğü

Ahlakını Yitiren İslam Dünyasının Mevlid Kutlatma Yüzsüzlüğü

(Başta Narin olmak üzere haksız yere katledilen tüm mazlumların anısına ithafen)

Rasûlullah Efendimizin (sav) dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’nin manevi atmosferine girmiş bulunuyoruz. O Peygamber ki (sav): “Ey Rasûlüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik!” (Enbiyâ, 107) buyrulan varlığın özü, yaratılış gayesidir.

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler… (Mehmet Akif)

Hissetmedi gözler… Zira dünya, o zamanlar, buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. O devirde, Bizans ve Fars (İran) olmak üzere iki kutuplu bir dünya vardı. Zaman zaman bu iki ülke arasında savaşlar, ardı arkası kesilmeyen mücadeleler sürüp gidiyordu. Dünyada toptan bir çöküş yaşanıyordu; Allah’a kulluk adına bir emare kalmamış, ahlak sükût içinde ve sosyal hayat da bunalımların pençesinde can çekişiyordu. Karanlığın en koyu tonunun yaşandığı bir dönemi gösteriyordu. “…derin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibi. Öyle bir deniz ki onu, dalga üstüne dalga kaplıyor… Üstünde de koyu bulut. Üst üste binmiş karanlıklar… İçinde bulunan insan, elini uzatsa nerdeyse kendi elini bile göremiyor.” (Nur Suresi, 40)

Hicaz bölgesi de bu çöküşten nasibini almıştı; zulüm toplumun tümünde hükümranlığını sürer hale gelmişti. Hak ve hukuk, yerini tamamen kaba kuvvete bırakmış ve güçlü olanlar ne derse, uygulama o istikamette cereyan ediyordu.

Cahiliyenin karanlık günlerinin tasviri açısından burada bir hadiseyi zikretmeknin faydalı olacağını düşünüyorum. Bir sahabi, Allah Rasûlü’nün (sav) huzuruna gelerek cahiliyeye ait bir vahşeti şöyle dile getirmişti: “Yâ Rasûlallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, ‘Bunu giydir, dayısına götüreceğim.’ dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerparesi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak ve salâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti.)

Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve sevinçle evde koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: ‘Babacığım, babacığım üzerin tozlandı.’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.”

Adam bunu anlatırken Allah Rasûlü (sav) ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: “Be adam! Rasûlullah’ı (sav) hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz (sav), adama: “Bir daha anlat!” dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. İki Cihan Serveri’nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. (Dârimî, mukaddime 1)

Evet, o gün insanlık müthiş bir buhran geçiriyordu; ama o insanlar Allah Rasûlü’ne ve getirdiği mesaja iman ederek hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştılar. Modern cahiliyenin yaşandığı günümüzde ise durum daha fecaattir. Zira günümüzde iman ettiğini iddia edenlerden bazıları veya pek çokları cahiliye dönemine ait her türlü günahı, fuhşu, zulmü, haksızlıkları, haydutluğu yaptığı halde mütedeyyin edasıyla utanmadan dolaşabiliyor. Bu yazdıklarıma dair yüzlerce örnek zikredebilirim ama ben bir tanesiyle yetineceğim. Günümüz cahiliyesinde Kadınları ve çocukları haksızlıkla öldürme, onlara zulmetme, onları istismar etme gibi hadiselerin binlercesine şahit olmamıza rağmen toplum bu ahlaksızları bünyesinde barındırmaya devam etmektedir. Hatta o kadar ki, daha geçen hafta 8 yaşındaki bir çocuğu (NARİN) hunharca katledip daha sonra onu bir dere kenarında çamurun içerisine gömdüğünü itiraf eden zalim daha sonra abdest alıp evinde iki rekât namaz kıldığını söyleyebiliyor. Tabi memlekette bir zamanlar ‘Bakara, Makara’ diyenler, her türlü yolsuzluğu, haksızlığı, mazlum insanlara zulmü reva gören söz sahibi ekâbir takımı ve onların işledikleri her türlü harama helal diyecek kadar küstahlaşan belam kılıklı din adamları el üstünde tutulup ödüllendirildiğini gayet iyi anlayan bir toplum var. Diyeceğim o ki ey Müslüman kardeşim! Allah Rasûlü’nün dünyaya teşrif ettiğine sevineceğine keşke onun getirdiği mesaja iman edip kendine ahlak edinsen daha güzel olmaz mı? Sahabe iman etmelerinin ardından hayatlarını ve anlayışlarını nasıl değiştirmişler idrak etmenin zamanı gelmedi mi?

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,

Aylar bize hep muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi…

Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!.

Âlem bugün üç yüz elli milyon

Mazlûma yaman bir âlem oldu!

Çiğnendi harîm-i pâki ser’in;

Nâmûsa yabancı mahrem oldu!

Beyninde öten çanın sesinden

Binlerce minâre ebkem oldu.

Allah için, ey Nebiyy-i ma’sûm,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

İslâm’ı bırakma böyle mazlûm

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ?

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ?

“Derken onların ardından hayırsız bir nesil türedi ve Kitab onların eline geçti. Ama onlar bu kitabın âyetlerini şu dünyanın geçici ve değersiz geçimliğine değişirler ve tam bir aldanmışlık içinde “Allah’ın sevgili kulları olarak nasıl olsa bağışlanacağız!” derler. Aynı şekilde yine meşrû olmayan bir kazanç zuhur etse onu da almaktan çekinmezler. Peki onlardan, Allah hakkında doğru olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair o kitap gereğince sağlam bir söz alınmamış mıydı? Evet, alınmıştı. Üstelik kendileri de kitapta olanları okuyup öğrenmişlerdi. Şunu bilin ki, âhiret yurdu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (A’raf Suresi 169. ayet)

Bu âyetin mesajı bütün insanları ve özellikle de Rasulullah (sav)Efendimizden sonra Kur’an’a vâris olan müslümanları yakından ilgilendirmektedir. Zira Allah’ın âyetlerini az bir pahaya satmak, adil olmamak, rüşvet yemek, faiz almak, yolsuzluk yapmak gibi haramlar işleyip sonra da “Nasıl ol­sa Allah affeder” şeklinde boş kuruntulara kapılmak, sadece yahudilere mahsus bir hastalık değildir. Günümüzde bir takım müslümanların da bu şekilde günahlar işledikleri görülmektedir.

İmam Katâde diyor ki: Evet, Allah’a yemîn olsun ki; kötü kimseler peygamberlerinden, rasûllerinden sonra kita­ba vâris olmuşlar; Allah onları vâris kılmış ve onlardan ahid almıştı. Fakat onlar «Dünyanın geçici meta’ını alıyorlar ve: İlerde affe­dileceğiz, diyorladı.» Allah’a karşı ümitler besliyorlar ve gaflet için­de bununla aldanıyorladı. «Onlara, buna benzer bir dünyalık menfaat gelse onu da alıyorlar.» Hiçbir şey onları diğerinden meşgul edip alıkoymuyor, hiçbir şey onları başka bir şeyden men’etmiyordu. Dünyadan kolayla­rına gelen her şeyi yiyorlar ve helâl ya da haram olduğuna hiç aldırmıyorladı.

Çevresinde olan her türlü zulme, adaletsizliğe, yolsuzluk ve ahlaksızlıklara karşı Görmedim, duymadım, söylemedim formunda üç maymunu oynayanlar Allah’ın ayetinden ders çıkartabilmeleri duasıyla…

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 2

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 2

“Habibim! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” (A’raf Suresi, 175-177)

Ayette ilmini ve dinini dünyalık menfaat ve makamlar için satan “dilini sarkıtıp soluyan köpek” denilen Bel’am İbn Baura, ya da Bel’am İbn Eber gibilerden bahsedilir.

Burada Bel’am aslında bir tip analizidir. Müslümanlara da ayetlerle tanıtılıyor, adeta robot resmi çıkarılıyor. Bu eşkalden hareketle günümüzde de bu sınıftan olanları teşhis etmek mümkündür. Zira böyle tiplerin sayısı maalesef her geçen gün artmaktadır. Bu ayete göre Bel’am veya onun gibilerin karakterleri

I- Ayetleri çok iyi bildiği halde ilmiyle amel etmeyen

II- Şeytana uyarak azan

III- Güç ve iktidar kimdeyse onların yanında yer alıp, onların her türlü pisliklerini örtmek için fetva vermeye hazır ve (dünya) hırsları sebebiyle gözleri kör olan

IV- Heva ve hevesine kapılmış

V- Köpek tıynetli her “din alimi”dir.

Menfaatleri veya korktukları için çevresindeki her türlü zulme, adaletsizliğe, yolsuzluk ve ahlaksızlıklara karşı Görmedim, duymadım, söylemedim formunda üç maymunu oynayanların Allah’ın ayetinden ders çıkartabilmeleri duasıyla…

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 3

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 3

Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “İnsanlar üzerine öyle aldatıcı yıllar gelir ki o zamanda yalancı doğrulanır, doğru söyleyen yalanlanır, haine güvenilir, emin kimseye hain nazarıyla bakılır! O zamanda Rüveybida konuşur’ buyurdu.

Denildi ki:

−Rüveybida nedir?

Rasûlullah (sav):

−İnsanların önemli ve büyük işleri hakkında konuşan ‘aşağılık’ kimsedir buyurdu.

(İbni Mace 4036, Albânî Sahiha 1887)

Ahir zamanla alakalı pek çok hadislerde olduğu gibi “Rüveybida hadisi”nde de Rasûlullah (sav) bu aldatıcı yıllar ve yalancı kahramanlar konusunda ümmetini ikaz etmektedir. Zira öyle bir devirde yaşıyoruzki, şahid olduğumuz hadiseler karşısında maalesef şaşırmamak elde değil…

Rasûlullah (sav) vasfettiği şekliyle aslında hiçbir önemi olmayan, basit, bilgisi kıt, aciz, fâsık ve sefih olan kimselere Rüveybida Adam denir. Günümüzde de görüldüğü üzere Kuran ve Sünnet ölçülerinin kaybolduğu toplumlarda ayak takımı önder olurlar ve boylarını fersah fersah aşan pekçok mesele hakkında söz söylemeye kalkarlar.

Mesele daha iyi anlaşılması için bir misal verilecek olursa; Kendi hayatlarını bile idame ettirmekten aciz, çoluk çocuklarına, emrindeki memurlarına bile hükmedemeyen idareciler yüzünden toplumun her cenahının sosyal, ve ekonomik sıkıntılara, adaletsizliklere ve zulümlere maruz kalınmasıdır. Zira İslam’ın ölçülerine göre bu adamlar Rüveybida’dır.

Menfaatleri veya korktukları için çevresindeki her türlü zulme, adaletsizliğe, yolsuzluk ve ahlaksızlıklara karşı Görmedim, duymadım, söylemedim formunda üç maymunu oynayanlar inşaallah bu hadisten ders çıkartabilmeleri duasıyla…

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 4

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 4

“Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir şey karşılığında satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır.

Onlar, doğru yol karşılığında sapkınlığı, mağfiret karşılığında azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!” (Bakara Suresi – 174-175)

İslam’ı ve Allah’ın ayetlerini kişisel ve maddî çıkarları doğrultusunda açıklayıp yorumlamak suretiyle gerçekleri insanlardan saklayan, haramları helâl, helâlleri haram göstermeye kalkışanlara ve bunun neticesinde dini kazanç aracı gibi gören, bir nevi din ticareti yapan her kişi ve topluluklara karşı Allah Teala cehennemde nasıl azab edileceğini sarih bir şekilde ortaya koymaktadır.

Birilerine midelerinden bağlı oldukları için menfaat kaynaklarının kuruyacağı kaygısıyla veya işgal ettikleri makamların ellerinden alınma korkusunu yaşayanlar Allah’ın dini adına bildiğini konuşma­yan, söy­lemeyen, içinde tutan, konuşması gereken yerde susan, sözümona din adamları Allah’ın hakimiyetini, tevhidi ve sünneti hakikatiyle anlatmaktan neden korkuyorsunuz?

Menfaatleri veya korktukları için çevresindeki her türlü zulme, adaletsizliğe, yolsuzluk ve ahlaksızlıklara karşı Görmedim, duymadım, söylemedim formunda üç maymunu oynayanlar inşaallah bu ayetten ders çıkartabilmeleri duasıyla…

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 5

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 5

İmam-ı Rabbani Hazretleri 33. mektubunda şöyle anlatır:

Ulemanın (Alimlerin) dünya sevgisi, ona karşı istekli olmaları güzel yüzlerinde siyah bir lekedir. Bu gibi âlimlerden her ne kadar halka fayda olsa da, onların bilgisi, kendileri için menfaat getirmez. Her ne kadar, İslâm dininin takviyesi, şeriatın teyidi bunlara bağlı ise de, bu duruma itibar yoktur. Şundan ki: Bazen Allah’ın dinine yardım fücur ve fütur ehlinden geldiği de olmuştur. Nitekim, bu manada Seyyidü’l-Enbiya Rasulûllah (sav) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ, gerçekten bu dini, fâcir bir kişinin eli ile de teyid eder.”

Bu gibilerin durumu, Pars taşına benzer; demir veya bakır cinsinden ona ne yaklaşırsa; onun haline girer. Ama kendisi, yine olduğu gibi taştır. Yahut onlar, çakmakla taş gibidir. Bundan âlem faydalanır; ama onlardaki bu ateşten ne taşa fayda vardır, ne de ağaca…

Hatta, şunu da söyleyebilirim:

— Bu ilim, kendileri hakkında dahi zararlıdır.

Zira, bu manadaki hüccet, onlar için, tamamdır. Nitekim, Rasulûllah (sav) Efendimiz, şöyle buyurdu: “Azab ciheti ile, insanların kıyamet günü en zorda olanı öyle bir âlimdir ki; Allah, kendisine ilminden fayda vermemiştir.”

Bu ilim, o kimseye nasıl zararlı olmasın ki?. Zira ilim, Yüce Allah katında eşyanın en azizidir. Mevcudların da en şereflisidir. İşte o âlim, böyle değerli bir şeyi; mal, şöhret, dost gibi, bu düşük dünyanın geçici şeylerini toplamaya alet etti. Halbuki, Allah katında dünya zelil ve hakirdir. Allah katında, yaratılmışların en sevimsizidir. Durum böyle olunca: Allah katında aziz olan bir şeyi zelil etmek; zelil olan bir şeyi de aziz etmeye çalışmak kabahatların son ucudur. Hattâ, gerçek manada, Yüce Hakla muarazadır.

Tedris ve fetva işleri, ancak şu şartlar altında faydalı olur: Allah rızası için halis, makam ve baş olma düşkünlüğü, mala ve yükselmeye karşı tamah şaibesinden temiz olursa.. Fetvanın ve tedrisin, anlatılan kötülüklerden temiz olmasının alâmeti şudur: Dünyaya karşı zahid gönüllü olmak ve onun geçici şeylerine gönül bağlamamak.

Şu âlimler ki anlatılan belâya müptelâ olmuş, dünya muhabbetine esir düşmüşlerdir; işte bunlar, kötü âlimler olup insanların da şerlileri ve din hırsızlarıdır. Bu halleri ile onlar, kendilerini halkın iktida ettiği ve tüm halkın en faziletlileri sanırlar. Şu âyet-i kerime, onların durumunu anlatır: “Onlar, kendilerini bir şey üzere sanırlar. Dikkat edin, onlar yalancılardır. Şeytan, bunları istilâ etmiştir; Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Bunlar, Şeytan grubudur. Dikkatli olun, asıl kayba uğrayanlar, Şeytan grubunda olanlardır.”

(Kur’an-ı Kerim, 58/18-19)

Menfaatleri veya korktukları için çevresindeki her türlü zulme, adaletsizliğe, yolsuzluk ve ahlaksızlıklara karşı Görmedim, duymadım, söylemedim formunda üç maymunu oynayanların İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat’ındaki 33. Mektubundan ders çıkartabilmeleri duasıyla…

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 6

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 6

Tasavvuf tarihinin en önemli şahsiyetlerinden Abdülkadir Geylani hazretleri 91 yıllık hayatının yetmiş üç yılı Bağdat’ta geçti. Bu dönemde Abbasi halifelerinden beş tanesinin hilafetine şahit oldu. Hak uğrunda verdiği mücadeleler dillere destandır. Özellikle Halife ve idarecilerin yaptıkları zulüm ve yanlışlıkları korkusuzca her fırsatta tenkid etmesi, şirk ve bid’atlerle şavaşması, toplumun cehaleti ve nifakla mücadele etmesi onun tebliğinde önemli bir yer tutmaktadır.

Abdulkadir Geylani (ks) İslamî hilafetin, ruhunu ve peygamberlik emanetini yitirdiği, saltanat haline getirildiği bir dönemde o makamın yapması gereken işleri diğer Rabbani alimleri gibi yüklendi. Davet ve sohbetleriyle insanlar, İslamî ahidlerini yenilediler. İslamı atadan kalma bir miras gibi adet yerini bulsun diye kabullenenler şuurlandılar. Talim ve terbiyeleriyle insanları nefsanî arzuların kölesi ve insanların kulu olmaktan çıkardı. Onun bu tebliğlerini birkaç misalle anlatmak meselenin daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır.

Abdulkadir Geylani Hazretleri talebelerine daima şu nasihatte bulunurdu: “Sultanların kapılarından uzak durun. Onlardan yana bir beklenti içerisinde olmayın. Eğer ilmin meyvesi ve bereketi sende varsa sultanların yanında dolaşmazsın.”

Yine bir konuşmasında şöyle demiştir: “Sultanlar insanların gözünde tanrılaştılar. Dünyanın zorbalarına, firavunlarına, krallarına ve zenginlere saygı gösterip Allah’ı unutursan puta tapanlar gibi olursun!”

Abdulkadir Geylani Hazretleri kralların her dediğini yapan, doğru veya yanlış diye araştırmayıp kralların her dediğini uygulayan valilerine de şu nasihatte bulunmuştur: “Hakka hizmet et! Faydası dokunmayan ama zararı olan bu kralların ve sultanların dediğini hakkın üstünde tutma!”

Abbasi Halifesi Muktefi Liemrillah, Ebu’l-Vefa’nın yerine İbn Muzhim el-Mezâlim diye meşhur olan Yahya b. Said’i kadı tayin edince Halife’nin de mescidde olduğu bir gün Abdulkadir Geylanî (ks) minbere çıkarak şunları söyledi: “Müslümanların başına zalimlerin en büyüğünü kadı olarak tayin eden sen, yarın merhametlilerin en merhametlisi önünde nasıl hesap vereceksin” Bunun üzerine halife titreyip ağlamaya başladı ve o an yeni tayin ettiği kadıyı vazifesinden aldı.

Sultanların peşinden ayrılmayan onlara yaltaklanmak suretiyle zulümlerine ortak olan resmi ulemaya şiddetle karşı koydu. Onlara şöyle diyordu:

“Siz neredesiniz, gerçek alimler nerede?

Ey ilim ve amel hainleri!

Ey Allah ve Rasûlü’nün düşmanları!

Ey Allah kullarının yol kesicileri!

Siz açıkca zulüm ve nifak içerisindesiniz. Bu nifak ne zamana kadar devam edecek?

Ey alim ve zahid geçinenler!

İdareciler ve sultanlardan dünya metaını zevk ve lezzetini alıncaya kadar mı onlara münafıklık yapacaksınız?

Siz ve asrımızın bir çok idarecileri, Allah’ın malında ve kullarına verdiği nimetlerde ihanet içerisindesiniz.

Allahım! Ya münafıkların şehvetini kır onları ıslah eyle veya yer yüzünü onlardan temizle, Amin.

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 7

İbret Alıp Ders Çıkarabilecek Miyiz ? – 7

Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Yeryüzündeki âlimlerin misali, gökyüzündeki yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar kaybolduğunda hidayet bulanlar nerdeyse sapıtırlar.”

Rasûlullah (sav) Efendimizin hadisinde işaret edilen fazilete ulaşabilmek hiç de kolay olmadığını tarih bize göstermiştir. Böyle bir iltifata mazhar olanlar ancak; Allah Teala’nın dininin bekçiliğini yapan, İslam’ı cesurca heryerde savunan özellikle hak söz ve sabırla yöneticileri İslâm şeriatını uygulamaya çağıran âlimlere aittir. O alimler ki, Rasûlullah’ın (sav) ahlâkıyla ahlaklanmışlardır ve onlar hiç kimseden korkmadan zalimlere “zalimsiniz”, ifsat edenlere “müfsidsiniz”, günahkârlara “âsisiniz” derler. Kınayanın kınamasından da çekinmezler. Bütün insanlara ister yönetici olsun isterse halk olsun “İslâm’ın yoluna, selâmet yurduna, Aziz ve Hamîd olan Allah’ın yoluna koşunuz”, derler.

Maalesef günümüzde âlimler ve yöneticiler arasındaki ilişki tarihte aşina olduğumuz gibi değil. Yöneticilerin zulmünü, adaletsizliğini, kendi adamlarını kayırmalarını, fasitliğini muhasebe eden ve haksızlıkları onların yüzüne haykıran âlim bulmak neredeyse imkânsız hale geldi. Sultanların (yöneticilerin) etrafında toplanmış; onların yaptıklarına ses etmeyen, fetvalarıyla onların işledikleri zulümlerin önünü açan, rüşvete, faize, ahlaksızlıklara ses çıkarmayan âlim(!) ise haddinden fazla.

Bugün yöneticilerin icra ettikleri zulmü konuşmak yerine abdesti bozan şartları, Hz. Adem’in babası var mıydı, bu kadar tesbih çeker neler olacağını konuşmayı tercih eden âlimlerle dolu etrafımız.

Sohbetlerinde “Ey Amerika!” diye kâfire olan düşmanlığını beyan edip de kâfirlerle sıkı sıkıya dostluk içerisinde olan yöneticileri muhasebe etmeyen âlimlerle çevrili sağımız-solumuz. Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda toplu katliam gerçekleştiren sömürgeci kâfirler ile dostluk kuran yöneticilerin ahvalini konuşmak yerine yeme-içme adabından bahseden hocaların sayısı maşaallah sürüsüne bereket her geçen gün artıyor.

Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr, Said b. Cübeyr, Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel, İmam Buhari gibi bugün iftiharla isimlerini andığımız nice ulema; ilim, amel, takva, zühd, hakkı söylemekte cesaret, adalete sarılmak, şer’î hükümlere uymada kuvvetlilik, şeriatın kanunlarını korumak, yeryüzünde şeriat kanunlarını tatbik etmek için İslâm davasını sırtlanmak ve Allah’tan yüz çeviren ve Allah’ın da kendilerinden yüz çevirdiği zalim yöneticilere karşı durmak gibi tutumlarıyla öne çıkmışlar ve hatta canlarını bile bu uğurda vermişlerdir.

Menfaatleri veya korktukları için çevresindeki her türlü zulme, adaletsizliğe, yolsuzluk ve ahlaksızlıklara karşı Görmedim, duymadım, söylemedim formunda üç maymunu oynayan başta alim taifesi ve onların takipçileri gurur duyup anlattıkları selef ulemanın hayatlarından ders çıkartabilmeleri duasıyla…

×