150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: makale

Editör Yazısı – 5

Editör Yazısı – 5

Bir varlığa duyulan muhabbet, o muhabbete vesîle olan veya ona nisbeti bulunan her şeye sirâyet eder. Meselâ mü’minler için, binlerce dağ arasında Uhud Dağı’nı farklı ve müstesnâ kılan, Rasûlullâh (s.a.v.)’in ona olan husûsî muhabbetidir. Yine hicretten evvel sıradan bir şehir olan ’Yesrib’i daha sonra ’Medîne-i Münevvere’ haline getirip bütün ümmete sevdiren husus da, Efendimiz (s.a.v.)’in muhabbetiyle donanmış mübârek bir mekân oluşudur. Gerçekten ’Medîne-i Münevvere’nin, mü’minlerin gönüllerinde hiçbir memleketle kıyaslanmayacak derecede bir muhabbete mazhar olması, onun zikredildiği her an Rasûlullah (s.a.v.)’i hatırlatmasındandır.

Hayatın değerlenmesi, doğru fikirler ve doğru hareketler ile kâimdir. Bu, hakka ve hayra ulaşmak demektir. Bunun için en mûtenâ ve yegâne rehber, Peygamberlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak onları ve hâssaten Efendimiz (s.a.v.)’i, bütün insanlığa bir ’nümûne-i imtisâl’ olarak göstermektedir. Mevlânâ hazretlerinin yukarıdaki beyti de bu gerçeği terennüm etmektedir.
Rasûlullah (s.a.v.)’in insanlar üzerindeki bu tesirleri ve örnek şahsiyeti, kendi devrinden îtibaren bütün beşeriyeti kuşatmıştır. Ona inanmayanlar bile ahlâk ve üstünlüklerini teslim etmek mecburiyetinde kalmışlar; ona gönül verenler ise içlerindeki duygu ve hisleri yanık nağmeler hâlinde terennüm etmişlerdir. Ashâb-ı kirâm, ’Malım, canım, bütün varlığım sana kurban olsun ya Rasûlallah!’ diyerek teslîmiyet ve bağlılıklarını beyân etmişlerdir. Ucu kıyâmete kadar uzayan aşk kâfileleri, O’nun sevgi ve heyecânı ile akmaktadır. Cihân, O’nun güneşten daha parlak olan nûru ile aydınlanmıştır. İmanın lezzetine O’nunla erişilmiştir.
Nitekim Ashâb-ı kirâm, Rasûlullah (s.a.v.)’in hakîkatine yaklaşabilmek için, O’nun rûhâniyeti etrâfında âdeta pervâne olup O’nda fânî olmayı dünyanın en büyük nimeti bilmiş ve bu sûretle ilâhî lutuflara nâil olmuşlardır. Târih boyunca Efendimiz (s.a.v.)’in üsve-i hasenesinden lâyıkıyla istifade eden mü’minler de, fıtratlarındaki ilâhî neşveleri kemâle erdirerek îman ve ahlâk bakımından zirveleşmişler, insanlığa hidâyet meş’aleleri olmuşlardır. Ama bu hallere kavuşabilmek için pek çok imtihanlarla karşı karşıya kalmışlardır.

İnsanlığın derdini her daim hisseden, çile ve ızdırap insanı Efendimiz (s.a.v.) de, insanların duyarsızlığı karşısında nasıl sancılar çektiğini siyer ve megazi kitaplarında zikredilmektedir. Zira O’nun vazifesi çok daha büyük, yükü daha ağır, özellikle Mekke’de atmosfer ise nâmüsaitti. Cenab-ı Hakk, Habîb’inin (s.a.v.) kıvranışlarını elbette görüyor ve biliyordu. Bildiğini bildiriyor ve; ’Bu Kitâb’a inanmazlarsa ve bu yüzden helak olurlarsa, arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.’ (Kehf, 18/6), ’Rasûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!’ (Şu’arâ, 26/3) ayetleriyle O’nu teselli ediyordu.

Rasûlullah (s.a.v.)’e Hakem bin Keysan adında bir esir getirildi. Efendimiz (s.a.v.), ona İslâm’ı anlattı. Muhatabı dinledi, sorular sordu. Efendimiz (s.a.v.) tekrar tekrar anlattı. Bir hayli vakit geçmişti. Ashab-ı Kiram adamın ikna olmamasından dolayı rahatsız olmaya başlamış, imana gelmesinden neredeyse ümitlerini kesmişlerdi. Sonunda Hz. Ömer (r.a.) bu duruma sabredemeyip: “Ya Rasûlallah! Ne diye kendini bu kadar yoruyorsun; bu adam hiçbir zaman Müslüman olmaz! Bırak, boynunu vurayım, gitsin!” Efendimiz (s.a.v.), insanların fısıltılarına, hâriçten müdahalelere aldırış etmeden, muhatabının iradesini elinden alacak tarzda baskı da uygulamadan nezaketle, ama ısrarla anlatmaya devam ediyordu. Sonrasını, yine Hz. Ömer’den dinleyelim: “Bir de baktım ki, adamcağız Müslüman oldu! Hayret; hem de çok iyi bir Müslüman oldu! Maune kuyusu hâdisesinde şehit olup, cennete girinceye kadar İslâm için mücadele ve mücahede etmekten geri kalmadı. Rasûlullah (s.a.v.), kendisinden razı idi.’

Şimdi düşünelim, Hakem bin Keysan gibi kaç kişi var etrafımızda veya yeryüzünde. “Bu kişi asla Müslüman olmaz; bu kişiden asla adam olmaz, bu adam yola gelmez, iflâh olmaz!” dediğimiz belki de milyarlarca insan var. Anlatmayı ve teklif etmeyi dahi aklımıza getirmediğimiz kaç gönül, kaç dimağ var uzak ve yakın çevremizde? Ya Cehennem’e gönderdiklerimiz; hiçbir kurtuluş ümidi, düşünme fırsatı dahi tanımadıklarımız?!.. Defterden sildiklerimiz veya deftere dahi kaydetmediklerimiz!..


Unutmayalım ki, bu yolun başındaki o güzel İnsan (s.a.v.), hiç kimseden ümidini kesmedi ve kimseye de önyargıyla yaklaşmadı. O’nun rehberliğine talip olan bizlerin de ahlakı bu şekilde olmalı. Sabır ve metanetle istikamet sahibi, güzel ahlakın timsali kimselerden olmayı hedeflemeliyiz.

’Peygamberlerin gönüllerinde öyle diriltici nağmeler vardır ki, o nağmeler, Hakk’ı arayanlara kıymet biçilmez bir hayat bağışlar’
(Hz. Mevlânâ)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 110. sayısı (2012 Mayıs) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 4

Editör Yazısı – 4

İnsanoğlu boşu boşuna yaratılmış sıradan bir varlık değildir. O, en keremli varlık, yeryüzünde Allah’ın halifesi (vekili), sonsuzlukların şanlı yolcusu, geçici dünya hayatında aziz bir misâfirdir. Sağlık ve zaman gibi Allah tarafından insana bahşedilen iki nimet vardır ki; onlar sayesinde hem dünyasını hem de ahiretini Cennet’e çevirmelidir.

En kıymetli sermayemiz olan ömrümüz yaz sıcağında güneşin altına konan buz gibi eriyerek yok olup gitmektedir. Bu yüzdem hayat, dönüşü olmayan bir yolculuk, akıp giden bir sudur. Bir nehirde, aynı suyla iki kere yıkanmak mümkün değildir. Bu hakikat bizi ’ân bu ândır, dem bu demdir’ sırrını yakından anlamamıza yardımcı olmaktadır. Yani geçen geçmiş, gelecek de henüz gelmemiştir. Öyleyse kullanılabilir sermâyemiz, sâdece içinde bulunduğumuz ândır. Şu hâlde bütün mesele bu ’ân’ın, Mevlâ’nın rızasına en uygun, dünyada ve ahirette yüzümüzü en çok güldürecek cinsten ameller olmalıdır. Onların en başında da Kur’an tahsili ve onunla meşguliyet gelmektedir. Zira hem içerisinde bulunduğumuz mübarek üç aylar hem de okulların yaz tatiline girmesi vesilesiyle çocuklarımızın Kur’an’la olan münasebetlerini artırabilmemiz daha da kolaydır.


Kıyamete kadar ümmetin öncüsü ve rehberi konumundaki Ashab-ı Güzin (r.anhum) bu mevsimde daha fazla Kur’an’a yönelmişler, Kur’an’ı daha çok okuma gayretinde olmuşlardır. Onların bu çabaları, bizlere de örnek olmalı ve bizleri de gayrete getirmelidir. Anlayarak veya anlamadan da olsa Allah kelamı ile hemhal olup gözümüzü ve gönlümüzü o nurdan faydalandırmalıyız.

Tabiin neslinin büyük velisi Hasan Basri (k.s.) sahâbenin Kur’an’a bağlılıklarını ve ona gösterdikleri hürmeti tasvir ederken şöyle buyurur: ’Sizden evvel yaşayanlar Kur’an’ı, Hak’tan kendilerine gönderilen bir mektub olarak bilirdi. Gece üzerinde düşünür, gündüz de gereğine göre hareket ederlerdi. Siz ise sadece onu okuyor, ama ona göre amel etmiyorsunuz.’

Hasan Basri hazretleri günümüz insanını görseydi, ne derdi bilemiyorum. Ümmetin konumunu ifade edecek kelimeleri belki de bulamazdı. Zira zamanımızda insanların kafasına öyle bir felsefe yerleşmiş ki, bunun çıkarılıp atılması her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Sadece bir misalle anlatmak konuyu daha açık ifade etmek istiyorum. Yakın zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı yirmi iki bin kişi üzerinde Kur’an bilenlerin veya onu okuyanların sayılarının takriben ne olduğunu anlama adına bir anket yapıyor. Spiker mikrofon elinde insanların kalabalık olduğu çarşı pazarlarda rastgele insanlara soruyor. ’Kur’an okuyor musunuz veya okuyorsanız okuduğunuzu anlıyor musunuz?’ İnanır mısınız bilmem ama alınan cevaplar çok ilginç…

Her gün minarelerden beş vakit ezan dinleyen bu toplumda belli yaşın insanı olup da Kur’an’ı hiç eline bile almayanların sayısı azımsanmayacak derecede çok! Ama esas çoğunluğu dışardan bakıldığında dindar gibi göründüğü halde Kur’an okumayı bilmeyenlerin sayısı! Okumayı bilenlerden ise anlayarak okuyanlar yüzdelik dilimde görünmeyecek derecede azınlığı göstermektedir. İşin tuhaf yanı ise insanlar, Kur’an’la hiç tanışmamaktan, onu okuyamamaktan veya bildiği halde okumamaktan hiç de rahatsızlık duymamaktalar.

Ümmet olarak Kur’an’dan öyle bir koparılmışız ki bu yara nasıl tedavi edilir, onun farkında bile değiliz. Zira insanlar, bunun ciddi bir manevi hastalık olduğunun farkında değildirler. Bundan dolayı önce kendimiz ve daha sonra da yakın çevremizden başlayarak bir Kur’an seferberliği düzenleyelim. Yaz tatili olması hasebiyle ülkemizin dört bir yanında Kur’an öğretimi için camilerde ve özel Kur’an kurslarında dersler yapılmaktadır. Onlara katılalım. Bu mübarek aylar, dünyevî meşguliyetler içinde kaybolan, hayat standartlarını yükseltmek için bir ömür tüketen bizlere bir muhasebe fırsatı versin. ’Şifa kaynağı olan yüce kitabımız Kur’an’la’ buluşmamıza vesile olsun. İnşaallah.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 111. sayısı (2012 Haziran) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 3

Editör Yazısı – 3

On bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerifin yaklaşmasıyla birlikte müminlerin gönüllerindeki sevinç ve manevi hazlar ziyadeleşmektedir. Rabbimizin rahmeti, mağfireti ve bereketi tabi ki zaman ve mekanla sınırlı değildir. Ramazan ayı girdiğinde ise o rahmet mü’minler üzerine sağnak yağmurlar gibi yağmaktadır. Fakat yağmur ne kadar sağnak yağarsa yağsın toprak ne kadar bereketli olursa olsun bol ürün almak isteyen çiftçi yağmur mevsimi gelmeden hazırlık yapmak zorundadır. Adeta bunun gibi Ramazan ayının feyiz ve bereketinden faydalanmak isteyen müslüman da bu aya manevi olarak hazırlıklı girmelidir.

Ramazan ayının manevî nimetlerinden nasıl istifade edileceğine dair Rasûlullah (s.a.v.)’in hutbesine kulak vermemiz hem dünya hem ahiret saadetimiz için elzemdir. Efendimiz (s.a.v.), bu hutbesini Şaban ayının son gününde irad buyurarak insanları teyakkuzda olmaya davet etmektedir.
’Ey insanlar!
İşte Allah’ın ayı, bereket, rahmet ve mağfiretle gelip size çattı. O öyle bir ay ki Allah katında ayların en faziletlisi, günleri günlerin en üstünü, geceleri gecelerin ve saatleri de saatlerin en faziletlisidir. O öyle bir ay ki, siz o ayda Allah’ın ziyafetine davet edildiniz ve Allah’ın keramet ehlinden kılındınız. Bu ayda nefesleriniz tesbih, uyumanız ibadet, ibadetiniz makbul ve dualarınız icabete erişir.
Öyleyse dürüst niyetlerle ve temiz kalplerle Rabbinizden isteyin ki sizi, bu ayın orucunu tutmaya ve O’nun kitabını okumaya muvaffak etsin. Gerçek bedbaht, bu büyük ayda Allah’ın bağışlamasından mahrum olandır. Bu ayda açlığınızla ve susuzluğunuzla kıyamet gününün açlık ve susuzluğunu hatırlayın. Fakirler ve düşkünlerinize sadaka verin. Büyüklerinize saygılı olun, küçüklerinize şefkat gösterin.

Yakınlarınızla bağınızı koruyun, dilinizi koruyun, bakılması haram olan şeylerden gözlerinizi ve kulak asılması haram olan şeylerden kulaklarınızı koruyun. İnsanların yetimlerine merhamet gösterin ki sizin yetimlerinize merhamet edilsin. Günahlarınızdan Allah’a dönün ve namaz vakitlerinizde ellerinizi dua için O’na açın. Çünkü namaz vakitleri en faziletli vakitlerdir; Allah azze ve celle o vakitlerde kullarına rahmet nazariyle bakar, O’na yakarışta bulunanlara cevap verir, O’nu çağıranlara ’lebbeyk’ der ve O’ndan dileyenlere isteklerini verir.

Ey insanlar!
Canlarınız, amellerinize karşılık rehindedir; onları istiğfarlarınızla kurtarın ve sırtlarınız suçlarınızın ağır yükü altındadır, uzun secdelerinizle onların yükünü hafifletin; Bilin ki Allah namaz kılanları ve secde edenleri azaplandırmayacağına ve insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkacağı gün ateşten korkutmayacağına dair izzetine yemin etmiştir.
Ey insanlar!
Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu onun için Allah katında bir grup köle azad etmek kadar sevap ve geçmiş günahlarının bağışlanmasına sebep olur’ Dendi ki: ’Ya Rasûlullah! Buna hepimizin gücü yetmiyor. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.): ’Allah, bu sevabı bir tek hurma veya bir bardak su veya bir içimlik süt ikramı ile de verir’ buyurdu.
Ey insanlar!
Kim bu ayda ahlakını güzelleştirirse, ayakların kayacağı günde sırattan kolay geçecektir. Kim bu ayda, elinin altında olanların yükünü hafifletirse Allah onun hesabını hafifletir. Kim bu ayda şerrine engel olursa Allah kendisine kavuştuğu gün gazabını ondan engeller; Kim bu ayda bir yetime ikramda bulunursa Allah kendisine kavuştuğunda ona ikramda bulunur; Kim bu ayda yakınıyla kopan bağını bitiştirirse Allah kendisine kavuştuğu gün onu kendi rahmetine bitiştirir; Kim bu ayda yakınıyla arasındaki bağı koparırsa, Allah kendisine kavuştuğu gün ona rahmetini keser; Kim bu ayda bir nafile namaz kılarsa Allah ona ateşten berat yazar; kim bu ayda bir farzı yerine getirirse diğer aylarda yetmiş fariza yerine getirenin sevabını verir; Kim bu ayda bana çok salâvat gönderirse, terazilerin hafif geldiği günde Allah onun sevap terazisini ağırlaştırır. Kim bu ayda Kur’an’dan bir ayet okursa, diğer aylarda bir hatim yapanların sevabını alır.
Ey insanlar!
Bu ayda cennet kapıları açıktır, Rabbinizden dileyin ki sizin yüzünüze kapatmasın; cehennem kapıları kapalıdır, Rabbinizden dileyin ki sizin yüzünüze açmasın. Ve şeytanlar bu ayda bağlıdır, Rabbinizden isteyin ki onları, size musallat etmesin’ Hz. Ali (r.a.) diyor ki bu sırada ben kalkıp dedim ki: ’Ya Rasûlullah! Bu ayda en üstün amel nedir?’ Efendimiz (s.a.v.): ’Ey Ebe’l-Hasan! Bu ayda en üstün amel, Allah’ın haram kıldığı şeylerden sakınmaktır.’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 112. sayısı (2012 Temmuz) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 2

Editör Yazısı – 2

Efendimiz (s.a.v.)’in: ’Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez. Oraya kim girerse ebediyyen susamaz’ (Tirmizi, Savm 5) sözleriyle tavsif ettiği oruç ayı olan Ramazan’a kavuşmanın sevincini yaşmaktayız. Ramazân-ı şerîf, ömür takvimi içerisinde müstesna bir lütuf ve rahmet ayıdır. Mü’minler için manevi kıymetlerle dolu ilâhî bir hazinedir. Şayet bu ayı ibadet ve salih amellerle ihya edip ferdî ve içtimai manada kulluk vazifelerimizi lâyıkıyla ifa edebilirsek, Efendimiz (s.a.v.)’in müjdelediği ilâhî af ve mağfiret vaadi bizleri bekliyor. Fakat bunun zıddına, bu ilâhî rahmet hazinesine bigâne kalıp ihmalkar davranırsak, yine Efendimiz (s.a.v.)’in ikaz ettiği, ilâhî rahmetten mahrumiyet tehlikesi mevcuttur.

Ramazan ayı müminler için âdeta yoğunlaştırılmış bir manevi tekâmül mektebidir. Öyle ki; gönüllerin manevi iklimlere yelken açmasına vesile olan; oruç, iftar, sahur, teravih, mukabele, dua-zikir, fitre-zekât, itikâf, Kadir Gecesi ve sonundaki bayram, bu mektebin temel dersleridir. Bütün bu dersleri lâyıkıyla idrak ve ihya ederek imtihanlarından geçtikten sonra ilâhî af bayramına ererek ebedî kurtuluş beratını almaya namzet kimseler arasına gireceğiz inşallah.

Geçen Ramazan ayında hayatta olan yakınlarımızdan, dost ve akrabamızdan bazıları artık aramızda değiller. Bizler de bu gufran ayını son Ramazanımız olabileceği şuuruyla değerlendirip ondan tertemiz çıkmaya gayret etmeliyiz. Zira bizler, ilâhî imtihan sahası olan bu dünya mektebinin talebeleriyiz. Tahsilimiz ise ecel geldiğinde sona erecek, amellerimizle toprağa gömüleceğiz. Sonra ebedî bir hayat başlayacak. Orada dünya mektebinin karnesini alacağız. ’Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.’ (Kur’ân-ı Kerîm, 17/14) buyrulacak.

Bu sebeple zahiren ne kadar uzun görünse de, ebedî ahiret hayatı yanında bir aylık Ramazandan da kısa olan fani ömrümüzü, ilâhî af şahadetnamesini alabilecek keyfiyette değerlendirmeye gayret edelim. Ramazan terbiyesi altında kazandığımız manevi kıymetleri kaybetmeyelim. İman ve amel-i sâlih hayatını belli günlere has bir merasim zannetmeyelim. Vücudumuzun nasıl maddî gıdalar almaya ihtiyacı varsa, ruhumuzun da manevî gıdalara yani salih amellere ve ibadetlere ihtiyacı vardır. Nasıl ki haftada bir defa yiyip içmek suretiyle bedenin maddî ihtiyaçları karşılanmıyor ise, haftada bir gün Cuma namazı kılmak veya yılda sadece Ramazan ayında ibadet etmekle manevî ihtiyaçlar da karşılanmış olmaz. Allah’a kulluk, süreklilik ve devamlılık ister. Kullukta kesinti, tatil, izin, ara verme, istirahat gibi dünyevi işlerde görülen kavramlar yoktur. Bundan dolayı Ramazan-ı Şerif’te maneviyat adına bazı güzelliklere kavuşan müslüman, elde ettiği bu güzellikleri elbette Ramazan ayı ile sınırlamaz. Ramazan ayından sonra gömlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp da eski gaflet gömleğini giymeye yönelmez. Zira bir insan için en büyük kayıp, Allah Teâlâ’nın bütün kullarının mağfirete kavuşmaları için şeytanları bağladığı bu ayda, hiçbir şeye kavuşamamaktır. En büyük zarar da Ramazan ayında kazanılan sevap ve güzelliklerin, sonrasında kaybedilmesidir. Ramazan’da nasıl ki cennet özlemiyle ibadetlerimizi artırıyorsak diğer on bir ayda da aynı özlem içinde olmamız gerekir. Nasıl ki Ramazan’da cehennemden kurtulabilmenin yollarını arıyorsak diğer on bir ayda da aynı çabanın içerisinde olmamız gerekir. Cenâb-ı Hakk da, kullukta sürekliliğin esas olduğunu ’Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et.’ (Kurân-ı Kerîm, 15/99) ayetiyle net bir şekilde beyan etmiştir.

Özlenen Rehber dergisi olarak tüm İslâm âleminin Ramazan Bayramını şimdiden tebrik ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 114. sayısı (2012 Eylül) için yazılmıştır.

İsyan ve Meşru Müdafaa Arasındaki Müslümanlar

İsyan ve Meşru Müdafaa Arasındaki Müslümanlar

Allah’ın yarattığı kainatta çok küçük bir yere sahip olan dünya, hakikaten sıkıntılı günlerden geçmektedir. Bunun da sebebi yeryüzünün halifesi olmaya namzet insanoğlunun eliyle gerçekleşmektedir. İnsanlar birbirlerine neden eziyet ediyorlar, birbirlerini acımasızca neden öldürüyorlar diyorsanız, o da, bu bilginin cahili olmalarından dolayıdır. Malûmdur ki, Kur’ân-ı Kerîm, değil insan öldürmeyi veya ona zulüm yapmayı, zulme en ufak bir meyil ve rıza göstermeyi bile şiddetle yasaklamaktadır. Fakat günümüzde Müslümanlar açısından bu emrin tam tersi bir tablo söz konusudur. Bu da Müslümanların geçmişlerinden kopuk bir şekilde yaşamalarından kaynaklanmaktadır. Zira tarihte İslam’ın sancağı Müslümanlar tarafından dünyanın dört bir yanında dalgalandırılmıştır. Müslümanlar bu zafer ve fetihlere, yöneticilerine isyan ederek veya kendi halkını öldürerek ulaşmamışlardır. Yaşadıkları topraklara huzur, barış ve selamet getirerek muvaffak olmuşlardır. Bu makalede Müslümanların halife ve yönetici seçimlerini, zalim hükümdarlar karşısındaki tutumlarını kısaca özetleyerek, ’Günümüz insanı bu anlayışların neresindedir?’ bunu takdir etmeyi de size bırakıyorum.

Tarihî olarak bakıldığında Müslümanların başına farklı nitelikteki insanların geldiği görülmektedir. Rasûlullah (s.a.v.)’in vefatının ardından Beni Saide sakifesinde toplanan ensar ve muhacirler uzun ve tartışmalı görüşmelerden sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ı halife seçmiş, sahabe gruplar halinde mescide gelerek ona biat etmiş ve müslümanlar kendisini Rasûlullah (s.a.v)’in halifesi olarak nitelemiştir. İki yıllık hilafetten sonra (632-634) Hz. Ebû Bekir (r.a.) rahatsızlanır ve ashabın ileri gelenleriyle görüşerek yerine Hz. Ömer (r.a.)’ı tensip eder, ashab da buna uyarak Hz. Ömer (r.a.)’a biat ederler. Hz. Ömer (r.a.) halifeliğinin ilk yılllarında Rasûlullah’ın halifesinin halifesi, daha sonra da mü’minlerin emirî şeklinde anılmaya başlanır. On yıl kadar (634-644) hilafet görevinde bulunan Hz. Ömer (r.a.) hançerlendiğinde halife seçimini altı kişilik şûraya havale eder, onlar da kendi aralarında görüşerek Hz. Osman (r.a.)’ı hilafete getirirler. Onun hilafetinin ikinci yarısında başlayan ve şehit olmasına (656) kadar devam eden iç karışıklıklar Hz. Ali (r.a.)’ın hilafete getirilmesiyle son bulmaz, Cemel ve Sıffîn’de çok acı olaylar yaşanır. 661 yılında İbn Mülcem denilen bir Haricî tarafından şehid edilen Hz. Ali (r.a.)’ın yerine oğlu Hz. Hasan (r.a.) altı ay kadar hilafet makamında bulunur, daha sonra hakkından feragat ederek Şam valisi Hz. Muaviye (r.a.) ile sulh akdeder ve Hz. Muaviye ümmetin idareciliğini üstlenir. Bu suretle de Rasûlullah (s.a.v.)’in hadisin de işaret ettiği hilafet dönemi (632-661) tamamlanmış ve saltanat dönemi başlamıştır. Aradan geçen on dört asır boyunca Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Safeviler, Osmanlılar ve muhtelif bölgelerde birçok hanedanlar kurulmuş, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ulus-devlet anlayışıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda çok sayıda devletler kurulmuştur.

Özellikle Hz. Osman (r.a.)’ın hilafetinin ikinci altı yıllık döneminde baş gösteren siyasi ihtilaflar başka faktörlerin de etkisiyle zamanla siyasi mezheplerin doğmasına yol açmıştır. Başlangıçta bazı somut motifler üzerinde duran siyasi mezhepler yönetimle ilgili anlayışlarını zamanla sistemleştirmiş, dahası itikadî ve amelî konularda da görüşler ileri sürmüşlerdir. Tarih boyunca hem sayı, hem de İslam kaynaklarıyla ilişkileri bakımından ana gövdeyi oluşturan Ehl-i Sünnet de bir taraftan siyasi yönelişlerle ilgili metot ve prensipler vazederken, bir taraftan da siyasi eksenli İslam mezheplerinin siyaset anlayışı ve genel din anlayışlarını değerlendirmeye tâbi tutmuştur.

Ehl-i Sünnet anlayışına göre hilafet yahut imamet, dinin itikadî değil, fıkhî yönüyle ilgilidir. Bu bakımdan devlet yönetimiyle ilgili hususlar akaid ve kelam kitaplarında değil, fıkıh kaynaklarında ele alınmaktadır. Ehl-i Sünnet’e göre ümmetin başına idareci belirlemek Allah’a değil, ümmete gereklidir. Ümmet, Kur’ân ve sünnetin genel prensipleri doğrultusunda yönetici tayin eder. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.)’den sonra ümmet, Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi (r.anhum) halife seçmiş, daha sonra ise meliklik dönemi başlamıştır. Ümmet tarafından seçilen ve masumiyet gibi hiçbir ilahî özelliği olmayan idareci başta adalet ve şûra olmak üzere İslam’ın genel prensipleri içerisinde görev yapar. Bu görevler Müslüman halkla ilgili dinî hükümlerin infazı, cezaların uygulanması, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması, ordu teşkil edilmesi, zekat ve vergi toplanması gibi malî düzenlemelerin yapılması, zorbalık ve soygunculuğun engellenmesi, insanlar arasındaki ihtilafların çözülmesi vb. toplumsal hayatla ilgili görevlerdir. Ayrıca yöneticilerde (Şia’nın öngördüğü şartlardan olan) zamanının en faziletlisi olması ve ismet sıfatlarının bulunması söz konusu değildir.

Ehl-i Sünnet âlimleri, devlet reislerinin adâletli, idarî, siyasî ve askerî işlerden iyi anlayan iktidar sahibi, dirayetli kimselerden seçilmesi lüzumu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu şekilde seçilerek başa geçen devlet reislerine itaat, cumhur ulemaya göre vâcibtir. Ancak, yine Ehl-i Sünnet âlimleri, zorlama ve baskı kullanarak zorla iktidara gelmiş olan devlet reislerine de, layık olup olmama durumuna bakmaksınız itaatı gerekli görmüşlerdir. Çünkü devlet otoritesine yapılan isyan, büyük bir fitne ve şerre yol açar. Malûmdur ki, isyan ile ortaya çıkan parçalanma, kargaşa ve anarşinin kapısını kapamak fevkalâde zordur. Hatta bazen bu kargaşa, milletlerin ve devletlerin hayatına bile mâl olabilmektedir.


Rasûlullah (s.a.v.), mü’minlerin huzur ve sükûnuna, birlik ve beraberliğine büyük ehemmiyet vermiş, umumî asayişin bozulmaması için devlet idarecilerinden gelebilecek zulüm ve baskılara karşı ümmetine isyan etmeyip tahammül göstermelerini tavsiye etmiştir. Hz. Huzeyfe (r.a.)’dan nakledildiğine göre: ’Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.
— Ben buna yetişirsem ne yapayım, Yâ Rasûlallah? diye sordum.

— Dinler ve itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile yine dinle ve itaat et, diye buyurdular.’
Rasûlullah (s.a.v.)’in ümmetine, yöneticilerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilakis isyan yoluyla, devlet ve millet bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir. Bu bakımdan Efendimiz (s.a.v.)’in zalim idarecilere itaat emrini, zulme razı olmak mânâsında düşünmek abestir. Bu emir, zulmün def’ine çalışmaya mani de telâkki edilmemelidir. Zira, Allah’ın izniyle itaat içinde de zulmü giderecek çeşitli imkân ve fırsatlar, uygun şartlar, meşrû yollar bulunabilir. Ancak bütün çabalara rağmen, zulmü gidermeye itaat içinde meşrû bir çare bulunamazsa, cüz’i ve şahsî hukukunu umumun selâmetine, âmmenin menfaatine feda etmek idrak sahibi, muhakemeli bir Müslümandan beklenen olgun bir davranıştır.

Üzerinde yaşadığı vatanın bütünlüğünün muhafazası, namus ve iffetin korunması, mal ve canın emniyeti devletin varlığı ve devamına bağlı olduğu için, Efendimiz (s.a.v.)’in, idarecilere itaat üzerinde başka rivayetlerde de ısrarla durduğu görülmektedir. O (s.a.v.), Müslümanları her türlü isyan ve bozgunculuktan, bölücülük ve ayrılıklardan şiddetle menetmiştir. İslam tarihinde gelmiş geçmiş bütün müctehidler, müceddidler, fıkıh uleması ve diğer İslâm âlimleri, zalim idarecilere itaat etmemekle isyan etmeyi birbirinden tamamen ayrı mütalâa etmişlerdir. Zira İslam uleması, Allah’ın emrine muhalif durumlarda hiç kimseye itaat etmemişlerdir. Bununla beraber kat’iyyen isyana teşebbüs yahut teşvik de etmemişlerdir. Bilakis mü’minleri isyandan men etmek hususunda gayret ve himmetlerini esirgememişler ve bu vadide bütün Müslümanlara, halleriyle, örnek olmuşlardır. Ne yazıkk ki, itaattaki hikmet ve maslahatı kavrayamadığından dolayı isyan eden pek çok topluluk ve milletler, Cenâb-ı Hakk’ın en büyük ihsanlarından biri olan devlet nimetini ellerinden kaçırmışlar, birlik ve bütünlüklerini muhafaza edememişlerdir. Bunun tarihte pek çok misâlleri olduğu gibi içinde yaşadığımız yüzyılda da örnekleri görülmektedir.


İslam’da Allah için cihat, isyan ve çapulculuk yaparak toplumda terör havası oluşturmak demek değildir. Ehl-i sünnet’e göre cihad, vatanını tehdit eden ve bununla yetinmeyip saldıran kâfirlere karşı, devlet olarak savaşmak demektir. Korsan gösteriler yapmak, cihat diye bağırmakla cihad olmaz, böyle hareketlerin sonucunda ancak fitne ve çapulculuk doğar. Bu da en başta İslâm’ın doğru anlaşılmasına engel olur.

Zalim yöneticilere karşı nasıl mücadele verileceğine dair İslam Tarihi’nde pek çok misale rastlamak mümkündür. Onlardan bir kaç tanesini sizlerle paylaşarak konuyu bağlamak istiyorum. Abbasi halifelerinden Ebû Cafer Mansur’un adamları, İmam-ı Âzam hazretlerine kâdı-l-kudat (günümüzde Yargıtay başkanlığı) makamını teklif ettiler. O da: ’Ben kadılık yapamam’ buyurdu. ’Yalan söylüyorsun’ dediler. ’Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam kadılık yapamam diyorum’ buyurdu. Çok takva ehli olup, dünya makamına kıymet vermediği için kabul etmedi. Zindana atıldı. Kamçı ile dövüldü. Her gün on kamçı arttırıldı. Kamçı sayısı yüz olduğu gün şehit oldu. (Rahmetullahi aleyh)
Bağdat’ta Mutezile fırkası mensupları, ’Kur’an mahlûktur’ tarzında yanlış inançlarına Abbasi halifesi Memun’u da inandırdılar. Bunu kabul etmesi için, Ahmed b. Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Memun vasıtasıyla bu hususta baskı ve işkence yaptırıp 28 ay hapsettiler. Bütün işkencelere rağmen Ahmed b. Hanbel: ’Kur’ân-ı KerÎm, mahlûk değildir’ dedi.

Hindistan’da bidat ehli bazı kişiler, İmam-ı Rabbani hazretleri için: ’O, kendini Ebû Bekir’den de üstün biliyor’ diye iftira ederek sultana şikayet ettiler. Ekber Şahın oğlu Selim Cihangir Şah da, onu hapsettirdi. İki sene sonra pişman olup özür diledi. Görüldüğü gibi bunların zerre kadar isyanla alakası yoktur.

Şayet Müslümanların başında zalim bir yönetici varsa Müslümanlar ihtilal yapmaz, ama zulme, haksızlığa da teslim olmazlar. Meşru yollardan haklarını ararlar. Kuvvete karşı gelmek, devlete karşı isyan etmek kendini ve yaşadığı toplumu tehlikeye atmak olur. Müslümanların kendi din kardeşlerini öldürmelerini Rasûlullah (s.a.v.) küfür olarak vasıflandırmaktadır. Kur’an’da ise: ’Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir’ buyurarak bu işe son noktayı koymuştur.
Fitne ve fücurun, isyan ve kıtalin başgösterdiği zaman ne yapılmasını gerektiğini Efendimiz (s.a.v.), bize on dört asır öncesinde tebliğ etmiştir. Şayet dinleyip itaat edersek hem dünyada hem de ahirette selamete ereriz.

Ebû Davud’un Sünen’in de nakledilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.): ’Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse, akşam kâfir olarak döner. Akşam müminken, gece imanları gider. Böyle zamanlarda, eve kapanmak fitneye karışmaktan iyidir. Kenarda kalan, ileri atılandan iyidir. O gün oklarınızı kırın, silahlarınızı bırakın! Herkesi tatlı dille, güler yüzle karşılayın!’

Bu makala Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 116 sayısı (2012 Kasım) için yazılmıştır.

Hüzün ve Iztıraba Dönüşen ‘Arab Baharı’

Hüzün ve Iztıraba Dönüşen ‘Arab Baharı’

’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Sakın ayrılığa düşmeyin Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerimizi birbirine ısındır da O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız. Allah sizi oradan kurtardı. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki hidayete eresiniz.’
’Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır.’


Rabbimizin gönderdiği bu ayetlerin manasını en doğru anlayan Ashab-ı Güzîn (r.anhûm) olmuştur. Zira onların gönüllerine iman nuru yerleşince aralarındaki düşmanlıkları kaldırarak mümin kardeşlerini, İslâm’a girmeyen yakın akrabalarına tercih etmişlerdir. İslam’ın ilk devrinde inşa edilen ashab kardeşliği ruhuyla hareket edilmesi günümüz Müslümanının en önemli vazifesi olmalıdır. Bu anlayışın kazanılmasına öncelikle kendi nefsimizden ve yakın çevremizden başlamalıyız. Çünkü ’Mü’min, mü’minin kardeşidir, eliyle ve diliyle ona zarar vermez, haset etmez, kin tutmaz. İnsanların canından ve malından emniyette olduğu kimsedir’ anlayışının ümmet üzerinde hâkim olmasıyla birlikte Cenâb-ı Hakk ümmet arasındaki ayrılık fitnelerini, düşmanlıkları bertaraf edecektir.


Maalesef günümüz Müslümanlarının yaşadıkları ve anladıkları İslam anlayışıyla hiç kimse bir araya gelememekte aksine aralarındaki husumet her geçen gün artmaktadır. Allah’ın birliği, Peygamberin birliği, Kur’ân’ın birliğinde bir değişme yoktur. Ama bugün elliye yakın müslüman devlet vardır ve bu sayı belki de artarak devam edecektir. Burada müslümanların birliğinden kastedilen mana coğrafi, fiziki vb. birlik değildir. Aksine Müslüman halkların, müslümanlıklarının farklılığıdır. Bu noktada, akla takılan soru şudur: Acaba, Batının bir asırdır süren yoğun baskısı, ’yeni müslümanlıklar mı’ icat etti? Yılda bir ay tutulan oruca bile aynı günde başlayamayan ve aynı günde bayramı kutlayamayan İslam dünyasının hali nicedir? Rusya ile yakın ilişkiler kuran kendilerini sosyalist veya emekçi olarak tanımlayan Müslümanlarla Amerika ve Avrupa ile yakınlıklar kuran müslümanların aralarındaki farklar nereden kaynaklanmaktadır?


İslam dünyasının (aslında müslümanların) paramparça olduğu bu yüzyılda, Batı kültür ve medeniyetinin mahsulü olan kapitalist ve komünist toplumlar hep birlikte hareket etmektedirler. Birleşmiş Milletler, NATO, Varşova Paktı, Avrupa Birliği’ne üye ülkeler bunlar arasındadır. Dünyadaki belli-başlı kültür ve medeniyet çevrelerinden ne yazık ki, sadece Müslümanların merkezî bir otoritesi yoktur. Batı kültür ve medeniyeti, kapitalist ve komünist kısımları ile Rusya ve Avrupa-Amerika devletlerine sahiptir. Hinduizm Hindistan’a; Budizm Japon-Çin devletlerine sahiptir. İslam’ın ise Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişinden bu yana sırtını dayadığı bir devlet olmamıştır. İslam, doğrudan doğruya onu gönderen yüce Allah’ın koruması altında olduğundan kıyamete kadar bakî kalacaktır. Ancak Müslümanlar ve onu temsil eden devletlerin İslam’a ihtiyacı vardır.


Bugün dünyanın en problemli bölgelerinin başında Türkiye’nin de yer aldığı İslam ülkeleri gelmektedir. İslam ülkelerinin bu denli problemli bir coğrafyayı oluşturmasının temelinde birçok faktörün yanında belki de en temel faktör İslam’ın, yaşayan bir referans olmaktan uzak kalmış olmasıdır. Kıyamete kadar insanlığa, barış ve huzur içinde yaşamanın ilkelerini vaz’ eden, böylece ahiret saadetinin, ebedi mutluluğun yollarını aydınlatan İslam’ın yüceliğine inat, İslam dünyasının perişanlığı ortadadır. Bir kişiyi öldürmenin bütün insanları öldürmek kadar ağır vebal olduğunu haber veren Rabbimizin ilahî buyruğunu hiçe sayan ve birbirlerini acımasızca öldürebilen sözde Müslüman kimlikli kana susamış katillere her gün yenileri eklenmektedir.


Kur’ân’da ve Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetinde zalimlere karşı nasıl mücadele verildiğine dair anlatılanları dinleyip örnek alan, ona göre strateji belirleyen Müslümanlar neredeler? Merak ediyorum! Abartısız dünyanın her bölgesinde Müslüman kanı akıyor ve durum hiç de düzeleceğe benzemiyor. İslam’ın tebliği ve hayata tatbiki hususunda Rasûlullah (s.a.s.) kadar sıkıntı ve ıztırap çeken başka kimse var mıdır? Tabî ki, yoktur. Efendimiz (s.a.s.) hayatı boyunca insanlığın imansızlıktan dolayı karşılaşacağı sıkıntıları ve ızdırabını gönlünde hissetmiştir. Bu yüzden müşriklerin her türlü işkence, zulüm ve baskılarına sadece sabırla, güzel öğütle ve öç almak yerine affederek karşılık vermiştir. ’(Ey Rasûlüm!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et… Eğer (bir suçtan dolayı) ceza verecek olursanız size yapılan azab ve cezanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Ey Peygamber!) Sabret! Sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı üzülme! Kurdukları tuzaklardan telaş edip sıkıntıya düşme!’ Kur’ân’da her fırsatta sabır tavsiye edildiği halde günümüz Müslümanında bunun emarelerini görmek çok zor hale geldi. Mesela geçen yıl ABD’de çekilen bir filmde Efendimize (s.a.s.) hakaret edildiği gerekçesiyle Müslüman ülkelerin büyük kısmında kalabalıklar sokaklara döküldü. ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin elçiliklerine saldırılar oldu. Libya’da ABD Büyükelçisi ve beraberinde dört elçilik görevlisi linç edilerek öldürüldü. Kendilerine emân verilen elçilerin hunharca öldürülmesine İslâm tarihinin hangi döneminde şahit olunmuştur?


Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişi ve Hilafetin ilgası sadece Osmanlı coğrafyasında değil, dünyadaki Müslüman toplumların kaderlerini derinden etkiledi. Dünyanın ücra noktalarına serpilmiş Müslüman azınlıklar, Osmanlı ve Hilafet sonrası hamilerini kaybederek, bulundukları ülkelerin merhametlerine, kendi kaderlerine terk edildiler ve adeta yetim kaldılar. Bundan dolayı İslam dünyası uzayan bir Ortaçağ’ın içinden geçiyor. Bundan dolayı Ortadoğu başta olmak üzere İslam ülkelerinin ekseriyetinde tam bir vahşet görüntüsü var. Elinizi haritada gezdirin ve ’şu bölgede Müslümanlar hayatlarından memnun’ diyebileceğiniz kaç ülke var? Yok böyle bir köy, kasaba, ilçe, il, yok yok yok…. Mısır’da, Kudüs’te, Halep’te, Tahrir’de, Lübnan’da, Arakan’da, Türkistan’da … Müslümanlar başlarındaki diktatör yöneticiler tarafından zulme uğruyorlar ya da kendi kendilerine zulmediyorlar. İşte Suriye ve Mısır bu zulmün zirveye ulaştığı, genç yaşlı demeden, kadın erkek ayırmadan insanların hunharca katledildiği, tecavüze uğradığı, boğazlandığı bir diyar haline geldi. Sanki Ortaçağ’dan fırlayıp gelen bazı insanlar, akıldışı bir intikam peşindeler. Ama bu öfke onları özgürleştirmiyor, tersine daha fazla esaretler, mezelletler, problemler üretiyor. Çünkü bu eylemlerin hiçbiri, emperyalizme karşı siyasal ve felsefi bir direniş bilincinden beslenmiyor. İşte bu nedenle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve şeriatla yönetilen diğer ülkelerde ne hikmetse ’Arap Baharı!’ olmuyor.


Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Şam’da, Bağdat’ta, Halep’te öldürülen masum sivillerin cansız bedenlerini izleyen dünya bir türlü sessizliğini bozmamaktadır. ’Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz’ İlahi emrini görmezden gelip, hizip ve mezhep taassubu, siyasi çıkar, makam hırsı vs. her ne sebeple olursa olsun zulme ve zalime arka çıkanların yüzünden ümmetin ıztırabı her geçen gün artmaktadır.


Kuvvete karşı gelmek, devlete karşı isyan bayrağını çekmek, toplumu da buna teşvik ederek suçsuz insanların katledilmelerine sebep olmak haramdır. Tarihte buna dair pek çok örnek vardır. Ama hiçbir isyanın neticesinde topluma huzur gelmemiştir. (Günümüzde Arap Baharı’nda görüldüğü gibi). Aksine on binlerce Müslümanın kanının dökülmesine ve kâfirlerin Müslümanlara karşı daha şiddetli hareket etmelerine sebep olmuşlardır.


Müslümanlar başarı ve felah istiyorlarsa Allah Rasûlü (s.a.s.)’i kendilerine örnek almalıdırlar. Rasûlullah (s.a.s.) ise toplumun huzur ve sükûnuna, birlik ve beraberliğine büyük ehemmiyet vermiş, umumi asayişin bozulmaması için devletin başındakilerinden gelebilecek zulüm ve baskılara karşı isyan etmeyip tahammül göstermelerini tavsiye etmiştir. Huzeyfe (r.a.)’dan nakledilen hadiste Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: ’Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.
– ’Ben buna yetişirsem ne yapayım, ya Rasûlallah?’ diye sordum.
– O takdirde mevcut olan bütün grupları terk et. Öyle ki bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette olman (gibi ne kadar kötü şartlar içinde de olsan) ölüm sana gelinceye kadar öyle kal, (fakat gruplara karışma).
Seleme bin Yezid el-Cu’fî (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)’e:
– Ya Rasûlallah! Lütfen söyle! Başımıza, kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim haklarımızı bize vermeyen amirler gelirse, bize ne emir buyurursun?
Efendimiz (s.a.s.), kendisinden yüz çevirdi. Sonra tekrar sordu. Yine ondan yüzünü çevirdi. Üçüncüde tekrar sordu da Eş’as bin Kays onu çekti. Efendimiz (s.a.s.) de:
– ’Dinleyin ve itaat edin! Onlara, ancak yüklendikleri, size de yüklendikleriniz vardır’ buyurdular.
Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetine, yöneticilerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilakis isyan yoluyla, devlet ve millet bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir. Bu noktada bazı insanların aklına ’Zalim olan devlet yöneticilerine isyan edilmez mi, kâfir olan devlete karşı isyan cihad değil midir?’ tarzında sorular gelebilir. İslâm’da cihad, isyan ve çapulculuk demek değildir. Korsan gösteriler yaparak, halkı sokaklara döküp etrafı yakıp yıkarak cihad yapılmaz. Aksine toplumda fitne ve anarşi artar. Dinimize zarar verir.


Ebû Davud’un Sünen’in de nakledilen Rasûlullah (s.a.s.)’in bir hadisi bugün isyan bayrağını çeken ümmet için nasihat olarak yeterlidir. ’Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse, akşam kâfir olarak döner. Akşam müminken, gece imanları gider. Böyle zamanlarda, eve kapanmak fitneye karışmaktan iyidir. Kenarda kalan, ileri atılandan iyidir. O gün oklarınızı kırın, silahlarınızı bırakın! Herkesi tatlı dille, güler yüzle karşılayın!’
Müslümanlar ihtilal yapmaz, ama zulme, haksızlığa da teslim olmazlar. Meşru yollardan haklarını ararlar. Hükümetin meşru emirlerine uyarlar. Şayet haram olan işleri meşru görüyorlarsa emre itaat etmezler ama devlete karşı isyan da etmezler. Zira hadiste de zikredildiği gibi Efendimiz (s.a.s.) kanunlara karşı gelmeyi, ihtilal yapmayı değil, meşru yollardan nasihat verip sabretmeyi emretmektedir.


Milyonlarca mü’minin Hac için hazırlık yapıp yollara düştüğü bugünlerde mezhep, fırka, ırk ayrımı yapmaksızın Müslümanlar yeniden bir araya gelmelidirler. Şu an Müslümanların başının üzerindeki kara bulutların sebebi İslam’ın değil, İslam’ı öz kaynaklarından doğru öğrenip doğru uygulamayan Müslümanların hatasıdır. Bu nedenle soruyoruz, sorguluyoruz. Nerede İman esasları, yaratılış sırrı, kardeşlik, barış ve huzur içinde yaşama, güler yüzle iyilikle tebliğ, ister Müslüman ister gayrı müslim olsun ötekinin hakkına saygı, merhamet, acıma, bağışlama, hak ve adalet?
Kur’ân’da vasfedildiği gibi Müminlerin kardeş olduğuna inanıyorsanız, bütün Müslümanlara kardeşçe muamele ediniz. Kardeşçe davranılmasını tavsiye edin. Kardeşlerinizin hukukunu gözetin. Bilin ki bu kardeşliğinizi koruduğunuz ölçüde güçlü ve huzurlu olacaksınız. Öfkelerinizi yendiğiniz, sabırlı olduğunuz ve bağışladığınız ölçüde bağışlanacaksınız.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 127. sayısı (Ekim 2013) için yazılmıştır

Hariciliğin Yeniden Doğuşu

Hariciliğin Yeniden Doğuşu

1991’de Doğu Blok’u tamamen dağıldıktan sonra Batı, kesin zaferini ilan etmiş ve çok hızlı bir şekilde dünyayı, gerek kültürel gerekse de siyasi olarak etkisi altına almıştır. Bu bağlamda terör, şiddet, din gibi kavramlar da hızlı bir değişim ve dönüşüm geçirmişlerdir. Hatta geleneksel anlamdaki savaşlar bile oldukça farklılaşarak yerine gayri medenî, psikolojik, enformasyon, siber, terör savaşları gibi oldukça çeşitlenip çoğalmışlardır. Öte yandan globalleşen dünyada terörün tanımı geçmiş tanımlarından oldukça farklılaşmış ve daha kaypak bir zemine oturmuştur. Günümüzde birilerinin kurtarıcı olarak gördüğü hareketi bir diğeri terörist hareket olarak niteleyebilmektedir. Buna göre, terörizm kavramının kendisine yakın olan kavramlarla ayrımı net bir şekilde ortaya konmamıştır. Bunun yanı sıra terörizm kavramının bu güne kadar yerine oturmuş net ve ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Durum böyle olunca kavram istenildiği tarafa çekilmiş, yanlış anlaşılıp öyle tanımlanmış veya yerinde kullanılmadığı anlaşılmıştır. Bu çerçevede dünya siyasî tarihinde büyük bir değişme diye kabul edebileceğimiz Doğu Blok’unun dağılmasından sonra ve 11 Eylül 2001 hadiselerinin ardından ABD ve Batı dünyası, yüzünü İslam Dünyasına çevirmiştir. Bu çerçevede baskın teknoloji ve kültürü olan Batı başta olmak üzere ABD, fundementalizm, İslamofobi ve terör gibi pek çok kavramı tekrar revize etmiştir. Bu bağlamda İslam dini bazen terör adına bazen de ideoloji adına istismar edilmekte veya kasıtlı olarak kurban edilmektedir.


Özellikle Irak ve Suriye’de otoritenin kaybolmasıyla ortaya çıkan ve kendilerine göre İslam Devleti kurduklarını iddia eden IŞİD adındaki terör örgütü yaptıkları eylemler ve din anlayışlarıyla tüm dünya Müslümanlarının içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya gelmelerine sebep olmaktadırlar. IŞİD, e-Kaide, Boko Haram, Hızbü’t-Tahrir, el-Şebab gibi dünyanın farklı bölgelerinde İslam adına terör faaliyetlerinde bulunan gruplar hüdayi nabit gibi bitmemişlerdir. Tabi ki bu grupların mensupları da, yaptıklarını kendilerince dine, hatta Kur’an’a dayandırarak icra ettiklerini iddia etmektedirler. Tıpkı tarihin bir döneminde zuhur eden Haricîler gibi…


İslam’ın farklı ve bağnaz bir din olarak anlaşılmasına sebebiyet veren Hâricîler İslam’daki ilk terörist hareket olarak nitelenebilir. İslâm’ın ana bünyesinden ilk kopuş Hâricîlerle gerçekleşmiştir. Hâricîler, İslâm düşüncesinde tepkisel din söyleminin ya da kabilevî zihniyetin tipik temsilcileridir.1
Hâricîlik hareketinin doğuşundaki en önemli etken, şüphesiz bedevîlikten yerleşik hayata geçen Arap toplumunun geçirdiği değişimdir.2 Hâricîlerin en büyük motiflerinden biri; ’el-emru bi’l-ma’rûf ve’n-nehyu ani’l-münker’ prensibi, diğeri ise ’cihat’ anlayışlarıdır.3 Hâricîlere göre, devletin en önemli vasfı adalet olduğundan imamın ilk işi, söz konusu prensibi uygulamaktır.4 Hz. Ali döneminde iç karışıklıklar sırasında hakem olayıyla ortaya çıkan Hâricîler, en fazla dinsel bağnazlıklarıyla tanınırlar. Düşüncelerini taassupla savunmalarının nedeni, Kur’an’ın zahirine göre hükmetmeleri ve düşüncelerinin yüzeyselliği, bedevi çöl Arapları olmaları, eskiden kalan kabilesel düşmanlık ve kan davalarıdır. Dinsel taassuplarıyla ün salmış olan bu grup Hz. Ali başta olmak üzere Sahabe ve Tabiîn’den pek çok Müslüman’ın kanını dökmüş, Müslüman halkı terörize etmişlerdir. ’İni’l-hükmü illâ lillâh’ ayetini5 doğru dürüst anlamadan slogan haline getiren bu fırka, Kur’an’ın zahirî yorumuna bağlı, katı ve dışlayıcı izahlarıyla kendilerinden farklı düşünen herkesi tekfir etmişlerdir. Bu grup İslam’daki ilk dini-siyasal radikal hareket olmasının ötesinde, İslam dünyasındaki ilk teröristler (tedhişçiler) olarak da bilinirler. Kendilerine göre ihlâslı ama bir o kadar saplantılı olan bu hizip, Hz. Ali’yi bile kâfir diye öldürmüşlerdir. Zamanla kendi aralarında o kadar çok ayrılıklara düşmüşlerdir ki neredeyse tarihte hiç bir grup kendi arasında bu kadar fazla parçalanmamıştır. İslam’da terör hareketlerinin başlamasına tarihsel bir bakış açısı ile yaklaşan Taha Akyol, ’şiddet yolu ile siyasi erki (otorite ve gücü) ele geçirmenin İslam’da çok eski zamanlardan beri var olduğunu’ belirtmektedir. Ona göre, Hâricîler kendileri dışında kalan kimseleri kâfir olarak niteliyor ve yok edilmesi gereken mahlûklar olarak bakıyorlardı. Bu bağlamda İslam tarihinde hiçbir grup ve hiç kimse kan dökmede Hâricîler kadar ifrata gitmeyecektir. Esasen bu kadar ifrata gitmelerinin sebebi, kabile zihniyeti ve cahil bedevi çöl Arapları olmalarının yanında, Kur’anî mananın derinine inmeden onu ancak günlük konuşma dili kadar anlayıp yorumlamalarında aranmalıdır.6


Her ne kadar kendileri terör grubu olmamalarına karşın İslam’ın radikal yorumlarına sahip Vehhabîlik hareketinin de Hâricîler gibi tarihin belli dönemlerinde kendilerine karşı çıkan veya direnen kim varsa kâfir ilan edip öldürdükleri bilinmektedir. Esasen bu tür gruplar ister ideolojiden ister dinden besleniyor olsun, ortak noktaları damgalama, hoşgörüsüzlük, bağnazlık ve dışlayıcılıktır. İslam’ın katı denebilecek yorumu ve bu yorumu için mücadele eden, insan öldüren, kendilerince yeni bir düzen kurmaya çalışan gruplar her devirde olduğu gibi yaşadığımız devirde de türeyecektir. Bütün bunların çıkış noktası ’benim dediğim doğru ve tartışılmaz diğerleri ise yanlış yolda hatta kâfirdirler’ sözüdür. Oldukça şaibeli bir örgüt olup kime hizmet ettiği belli olmayan Türk Hizbullah’ı buna güzel bir örnektir.


Esasen birçok dinsel grup, dine ilişkin en doğru yorumun kendi yorumları olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim 1990’lı yıllarda ortaya çıkan Hizbullah’ın ve içinde yaşadığımız bu zaman diliminde Hâricîlerin bir uzantısı olarak zuhur eden IŞİD, el-Kaide, Boko Haram ve el-Şebab gibi terör grupları anlayış olarak Hâricî zihniyeti görünümündedir. Nitekim bu gruplar da’…bizden olmayan bize düşmandır, bizden olmayan öldürülmelidir’ düşüncesi hâkimdir. Günümüzde Müslümanlar bu tür grupların gerçekleştirdiği terör eylemleri sebebiyle pek sıkıntıyla karşı karşıya kalmışlardır. İslam dünyasında bu başıboşluğu dolduracak ve inananları doğru yola yönlendirecek donanımlı insanların yetersizliği sebebiyle Vandalizm,7 terör, sivil halka karşı düzenlenen canlı bomba eylemleri her geçen gün şiddetini artırarak devam etmektedir.
Günümüzde bu fırka mensuplarının (özellikle IŞİD ve Boko Haram’ın) ne derece ikilem içinde bulunduklarını, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama adına İslâm Dünyası’nda nasıl bir terör estirdiklerini görmemek için kör olmak gerekir. Her ne kadar bazıları, ’bu gruplar Batı tarafından kurulmuştur, onlar tarafından idare edilmektedir’ şeklinde görüş beyan etseler de eylemlerini icra edişleri Hâricîlerin uygulamalarından farksızdır. Tarihte yaşananların günümüzdeki hadiselerle ne derece örtüştüğünü anlamak için bir misal vermek yerinde olacaktır.


Hz. Ali döneminde Hâricîlerin lideri Râsibî, Basra’da bulunan Hâricîlere yazdığı mektupta onların kendilerine katılmalarını, iyiliği emredip kötülükten menetmelerini istemiştir.8 Râsibî’nin bu teklifine olumlu cevap veren Basra’daki Hâricîler, Nehrevan Köprüsü’nde toplanmış olan Kûfe Hâricîlerine katılmak üzere Basra’dan çıkıp, Nehrevan’a yaklaşmışlardı. Bu arada, içlerinde Abdullah b. Habbab b. Erett9 ile doğumu yaklaşmış bir derecede hamile bulunan hanımı veya cariyesi olan bir topluluğa rastladılar. Abdullah b. Habbab’ın boynunda bir Kur’ân asılı idi. Hâricîler, Abdullah’a kim olduğunu sorduktan sonra, ona kendisini güvende hissetmesini ve sorularını doğru olarak cevaplamasını istediler. İlk olarak, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer hakkındaki görüşlerini sordular. Abdullah, onları hayırla andı. Hz. Osman’ı sorduklarında ise, onun başlangıçta da sonrasında da haklı olduğunu ifade etti. Hz. Ali ile ilgili sorularına ise, ’O, Allah’ı sizden çok daha iyi bilir ve sizden daha dindardır, görüşü de sizden daha isabetlidir’ cevabını verdi. Hâricîler, İbn Habbab’ın verdiği bu cevaplardan memnun kalmadılar: ’Sen hevâya uyuyor ve kişileri işleri ile değil, adları ile tanıyorsun. Allah’a yemin ederiz ki, seni görülmedik bir şekilde öldüreceğiz’ diyerek ne derece öfkelendiklerini dile getirdiler. Bundan sonra, Abdullah’ı hamile olan eşi ile birlikte alıp kollarını arkasına bağladılar ve yolda bir hurmalığa vardılar. Abdullah, onlara; ’Ben Müslüman’ım, öldürülmemi gerektirecek bir harekette bulunmadım. Ayrıca size ilk rastladığımda bana emniyette olduğumu söylediniz.’ dedi. Ancak onlar; ’Senin boynunda asılı olan Kitab, bize senin öldürülmeni emrediyor’ diyerek, İslâmiyet’e büyük hizmetler etmiş, birçok gazalarda bulunmuş bu önemli zatı yere yatırıp koyun keser gibi kestiler; karısının da hiçbir suçu yokken, feryat ve yalvarmalarına bakmaksızın karnını yararak şehit ettiler. Ayrıca bu kafilede bulunan diğer dört kadını da aynı şekilde kestiler.10


Maalesef, bedevî zihniyeti ile hareket eden, İslâm’ın ruhundan habersiz, Kur’ân ve Sünnet hakkında bilgileri son derece yetersiz olan Hâricîler veya onların devamı niteliğindeki günümüzdeki radikal gruplar bu katliamları, gaye edindikleri ’iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak’ adına yerine getirmektedirler. İşin garibi bu prensibi ifa ederken büyük bir fitne hareketinin içinde olduklarının da farkında bile değillerdir. Zira, bunların gerçekleştirdiği eylemlerin, İslâm dünyasında veya dünyanın diğer bölgelerinde Müslümanlara karşı terör ve korkudan başka bir getirisi olmamaktadır. Acaba Hâricîler’de ve günümüzün radikal dini gruplarında, birbirine zıt bu sıfatların varlığının sebebi nedir? Bir tarafta takva ve ihlâs, diğer yanda sapıklık, çılgınlık, aşırılık, katılık, bağnazlık, inançlarına davet etmede taşkınlık, insanları baskı ve zorla sapık görüşlerini kabullenmeye icbar etmek. Bu grubun mensuplarında İslâm’ın hoşgörüsü, ihlâs ve takvanın kalplere doldurduğu şefkat ve merhameti görmek mümkün değildir. Masum ve suçsuz insanları tüm dünyanın gözü önünde hem de kameraya kaydederek hunharca ve zalimce nasıl katlettiklerini sloganlar eşliğinde izlettirmektedirler.


Unutulmamalıdır ki İslâm, slogan veya propaganda dini değil, hakikatin ta kendisidir ve insanlığın içinde bulunduğu sorunların üstesinden gelebilmesi için gönderilen son ve doğru kaynaktır. İslâm’ı radikal bir şekilde yorumlayan sapkınlar ise tarihte olduğu gibi günümüzde de insanlığa barış ve huzur yerine korku ve zulüm getirmektedirler. Zira bu sapkınlar için sorunlar ve yanlışlara karşı bir tek yöntem vardır. O da her yanlışa sert tepki göstermektir. Bu tür kimselerin, İslâm’ın gösterdiği sırat-ı müstakîm yerine kendi kafalarına göre hareket ettikleri için dalaletten kurtulmaları mümkün değildir.

(Endnotes)
1 Sönmez Kutlu, ’İslâm Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu’, İslâmiyât, c. 4, s. 4, Ankara 2001, s. 20.
2 Adnan Demircan, Haricilerin Siyasi Faaliyetleri, İstanbul 1996, ss. 60-62.
3 İbn Kuteybe ed-Dineverî, el-İmâme ve’s-Siyâse, tah. Mustafa el-Halebî, Kahire 1969, I, s.141; Nevin Abdülhâlık Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 2001, s. 249.
4 Ethem Ruhi Fığlalı, ’Hâricîler’, DİA, İstanbul 1997, XVI, s. 172.
5 Bkz., el-En’âm, 6/57; Yûsuf, 12/40, 67.
6 Taha Akyol, Hariciler ve Hizbullah; İslam Toplumunda Terörün Kökenleri, İstanbul: Doğan Kitap, 2000. Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Siyasi, İtikadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, Çev.: Hasan Karakaya & Kerim Aytekin, İstanbul: Hisar Yayınevi, 1983, ss. 71-95.
7 Vandalizm, bilerek ve isteyerek, kişiye ya da kamuya ait bir mala, araca ya da ürüne zarar verme eylemidir.
8 Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, tah. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim, Beyrut ts., V, ss.72-73; ed-Dineverî, el-Ahbâru’t-Tıval, nşr. Abdu’l-munim, Kahire 1960, s. 204.
9 Abdullah b. Habbab b. el-Erett, Hz. Peygamber’i görmüş ve ondan babası yoluyla rivayette bulunmuştur. Bkz. İbnü’l-Esîr, Usdu’l-Gâbe fî-Ma’rifeti’s-Sahâbe, Mısır 1280, III, s. 150.
10 Bu konuda yapılan rivayetlerde küçük bir kısım farklılıklar bulunmaktadır. Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Mektebetü’l-Meârif, Beyrut 1966, V, s.288; Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed el-Endülüsî İbn Abd Rabbihi (328/939), el-Ikdu’l-Ferîd, Kahire 1948, II, ss.390-391.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 159. sayısı (Temmuz 2017) için yazılmıştır.

Dünya ve Ahiret Saadeti

Dünya ve Ahiret Saadeti

Üzülme!
Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan, ne mutlu sana!
Elinde olmayanları söyleme bana. Elinde olanlardan bahset can!
Geceler hep kimsesiz mi geçecek?
Gidenler dönmeyecek mi?
Yitirdiğin; bir bakarsın yağmurlu bir gecede veya bir bahar sabahında karşına çıkmış.
Bil ki güzellikler de var bu hayatta.
Gel git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?
Hüzün olgunlaştırır, kaybetmek sabrı öğretir.
Hz. Mevlana

İnsanoğlu, dünyada yaşadığı süre içerisinde çok farklı insan karakterleriyle karşılaşır. Okulda, caddelerde ve iş hayatında karşılaşılan insanların yanı sıra, her gün gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında dünyanın dört bir yanından farklı yapılara sahip pek çok insanın olaylar karşısında nasıl bir tutum içerisinde olduklarına şahit olunmaktadır. Bu kimselerin kendi yaşantılarına dair yaptıkları yorumlarını, sıkıntılarını, insanlarla aralarındaki problemlerinden bahsedişlerini veya birbirleriyle dost olduklarını söyleyen ama her fırsatta birbirlerinin arkasından olmadık kötü sözler sarf eden, kıskançlık, kin ya da rekabet gibi duygular nedeniyle huzursuzluktan kurtulamayan kimi insanların nasıl bir ruh haline sahip olduğunu hayalinizde bir canlandırın.


Bir de, dünyanın mevcut şartlarında olabilecek en üst hayat seviyesine ulaşmış, istediği anda, istediği her şeyi elde edebilecek kadar çok parası olan, en güzel evlerde oturup en son model arabalarla dolaşan, en pahalı giysileri giyen, kariyerleriyle, itibarlarıyla toplumda saygı duyulan ve sözü dinlenen insanların hayatlarına bir göz atın.


Bu hadiseler ve insan karakterleri üzerinde biraz düşündüğümüz zaman önemli bir gerçeği fark edeceğimizi umuyorum. Hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar bu insanları ortak bir noktada birleştiren önemli bir benzerlik vardır. İnsanların pek çoğu bir türlü mutlu olamamaktadır. Ne sahip oldukları mal-mülk, ne yaptıkları işler, ne de sevdikleri insanlar, bu kişileri gerçek anlamda mutlu etmeye yetmektedir. Mutluluk, huzur, neşe, sevinç gibi özelliklerin yerine, bu insanların hayatına hakim olan; hüzün, karamsarlık, ümitsizlik, hiç bir şeyle tatmin olmama gibi durumlardır. Pek çok insanın, hayatının büyük bir bölümü bu ruh haleti içerisinde geçer. Bu insanların mutlu olabildikleri anlar ise hem geçicidir hem de gerçek mutlulukla kıyaslandığında son derece yüzeyseldir. Hatta bazı zamanlar da, hem kendilerini hem de çevrelerindeki insanları kandırmaya yönelik taklitlerden ibaret görüntüsel bir mutluluk gösterisinden öteye gitmez.


Bazı insanlar da gerçek mutluluğu elde edebilmek için dünya hayatında insanın aklına gelebilecek her yolu dener, her seferinde yeni ideallerin peşinden koşar ve bunları elde ettiklerinde mutluluğu da yakalayacaklarına inanırlar. Kimi zaman iyi bir dost ya da arkadaş arayışı, kimi zaman maddî beklentiler, kimi zaman da manevî istekleri olur. Bu istek ve beklentilerin her biri arzu ettikleri şekilde gerçekleşse bile sonuç yine bekledikleri gibi olmaz. Bir türlü gerçek anlamda, daimî bir mutluluğu tadamazlar. Çoğu zaman iç dünyalarında yaşadıkları bu tatminsizliği dışarıya yansıtmamaya çalışırlar. Oysa ellerinde mutlu olabilmek için her türlü imkân vardır.


Peki, ama bu insanlar neden mutsuzdur? Neden iç dünyalarında sıkıntı ve keder duyar, neden huzursuz bir yaşam sürerler?


Bu insanların, en güzel nimetlerin içerisinde bile sıkıntı çekmelerinin ve mutsuz olmalarının nedeni, Allah’tan uzak bir hayat sürüyor olmalarıdır. Allah (c.c.) insanlara mutluluğu ancak iman ile verir, hayatın güzelliklerinden gerçek anlamda zevk alabilmelerini ancak bu şekilde mümkün kılar. Kur’an’a uygun samimi bir iman olmadığı sürece, insanların hiçbir yolla, hiçbir yöntemle gerçek ve kalıcı mutluluğu elde edebilmeleri mümkün değildir. ’Mü’minler gerçekten felâh bulmuştur.’1 şeklinde buyrularak, mutluluğu ve kurtuluşu bulanların mü’minler oldukları bildirilmiştir; ama bu noktada mü’minlerin de göz ardı etmemeleri gereken önemli bir gerçek vardır. Bu güzel hayatı yaşayabilmek, hayattan ve dünya nimetlerinden, Allah’ın insanlar için yarattığı onca güzellikten zevk alabilmek için, imanın kalbe gerçek anlamda yerleşmesi gerekmektedir. Yoksa insanların sadece dilleriyle iman ettiklerini söylemeleri ya da iman edenlere sadece belirli yönlerde benzemeleri, onları içerisinde bulundukları mutsuzluktan kurtarmaz. Gerçek mutluluk, insanların kalplerini Allah’a tam bir teslimiyetle bağlamaları ve yaşamlarının her anını Kur’an ahlâkına uygun bir hale dönüştürmeleriyle mümkün olacaktır. Görüldüğü gibi mutlu olmanın yolu aslında son derece kolaydır. Allah (c.c.), indirdiği hak kitap Kur’an ile insanlara mutlu olabilmenin sırrını bildirmiştir. İnsan ancak kendi yaratılışına, Allah’ın kendisi için belirlediği fıtratına uygun şekilde davrandığı takdirde güzel bir hayat yaşayabilir. Allah’ın kendilerine rahmet olarak gösterdiği bu yoldan yüz çeviren ya da bu yola gereği gibi uymayan insanlar, kendi elleriyle kendilerine mutsuz bir dünya oluşturmuş olurlar. ’Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.’2 ayetiyle bildirdiği gibi, bu insanlar kendi kendilerine azap ederler. ’Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.’3 hükmüyle, imandan yüz çevirenler için dünya hayatında yaşanacak bir ’sıkıntı’dan ve ahirette alacakları karşılıktan bahsetmiştir.


İnsanın gizli ya da Kur’an ahlâkına uymayan her ne özelliği varsa bunları terk etmesi, problemlerin çözümlenmesinde birinci faktör olacaktır. Allah’a imandan sonra Kur’an ve Sünnet’e uyan her mü’min, Kur’an’a daha samimi yaklaşmalı ve ayetlerde anlatılan mü’min ahlâkına ters düşecek her türlü tavır ya da düşünceden kurtulmalıdır. Kur’an ile bildirilen gerçekleri sadece teorik olarak bilmeyi yeterli görmemeli, bunları pratik hayatta da her an hissetmeli ve yaşamalıdır. Allah’ın ilmi ile her yeri sarıp kuşattığını, insanın içinden geçen gizli saklı tüm niyetleri bildiğini, samimiyetsizlikleri de gördüğünü unutmamalıdır.
Bir insan bu gerçeklerin şuuruna vararak yaşadığında, kendisi için güzel ve farklı bir hayatın başladığını görecektir. O güne kadar zevk aldığını sandığı nimetlerin tadına aslında hiç varmamış olduğunu, insanların mutluluk sandıkları şeylerin, gerçek mutluluğun yanında ne kadar sıradan zevkler olduğunu anlayacaktır. Yediği yemekten, seyrettiği bir manzaradan soluduğu havaya kadar her şeyin sandığından çok daha büyük sevinçler verebildiğini anlayacaktır. Sevmekten, sevilmekten, güzel ahlâk göstermekten, insanlardaki güzellikleri, incelikleri görmekten, gülmekten, dostluklardan, mü’min kardeşleriyle yaptığı sohbetlerden çok daha farklı tatlar alacaktır. Hayatı, dünya şartlarında bir nevi cennet hayatını andırır hale gelecektir. Burada anlaşılması gereken önemli bir konu daha vardır; ’güzel bir hayat yaşamak’ derken bunda kastedilen mana, insanın hiç zorluk görmemesi anlamında değildir. Çünkü dünya bir imtihan ortamıdır ve insan, hayatının sonuna kadar çeşitli olaylarla denenecektir. İnsan, Allah’ın Kur’an ayetlerinde bildirdiği şekilde; kimi zaman açlıkla ve korkuyla, kimi zaman da malından, canından, sevdiklerinden eksiltmelerle denenecek, gerektiğinde zorluk ve sıkıntıyı da tadacaktır; ama bunların hiçbirisi, mü’minin burada anlatılmak istenen iç huzurundan, kalbî mutluluğundan hiçbir şey götürüp eksiltmez. Çünkü mü’min olaylardaki hayırları, hikmetleri görebilen, göremediğinde dahi bu gerçeğe iman edip, tevekkül eden ve bunun güzelliğini yaşayan insandır. Olayların hayrını düşünmek ve Allah’ın takdirine teslim olmak insanlara daimî ve gerçek mutluluğu kazandırır.


Allah (c.c.), Kur’an’da: ’… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.’4 diye bildirmektedir. İnsanlar yaşamları içerisinde kimi zaman ummadıkları, istemedikleri ya da hoşlanmadıkları olaylarla karşılaşabilirler. Bunların her biri de; ’O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı…’5 ayetiyle bildirildiği gibi, insanların denenmesi için özel olarak yaratılan durumlardır. İnsanın yapması gereken ise, başına gelen olay her ne kadar zor ya da olumsuz gibi görünse de, Allah’a güvenmek ve Rabbimizin bu olayda bir hayır takdir ettiğini bilmektir. Mü’min bir kişi, kalbinde yaşadığı bu güven ve teslimiyeti ahlâkına da hakim eder. İşte bu, Allah’ın Kur’an ile insanlara emrettiği tevekküllü tavırdır. Olaylar karsısında tevekkül edildiğinde, Allah’ın izniyle her şey çok kolaylaşır.
Tevekkülsüzlükte ise, hayatın her detayı insanlar için ayrı bir zorluk, ayrı bir sıkıntı ve ayrı bir azaba dönüşür. Her iş karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal alır. En basit, en sıradan ve çözümü en kolay olan olaylar bile tevekkülsüz insanların gözünde büyür. Bu insanlar Allah’a iman ettiklerini söyledikleri halde, kimi zaman kaderin nasıl mükemmel bir düzen içerisinde işlediğini unutabilir ve olayların Allah’tan bağımsız olarak geliştiği düşüncesine kapılabilirler. Bundan dolayı başlarına gelenlere hayır gözüyle bakamaz, olaylardaki hikmetleri göremezler. Sürekli korku ve endişe içerisinde yaşarlar. Daha ortada hiçbir şey yokken bile olabilecek olumsuz ihtimalleri düşünerek tevekkülsüzlüğün getirdiği tedirginliği yaşarlar. Aynı şekilde en olumlu ve en yolunda giden olaylarda bile, yine hep aksilik olarak nitelendirecek bir şeyler bulurlar. ’… Gerçek şu ki, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman, ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan bir nankör kesiliverir.’6 buyrularak, birçok insanın sahip olduğu kötü bir ahlâk özelliğine de dikkat çekilmiştir. Gerçekten de bazı insanlar, içerisinde yaşadıkları sayısız nimete rağmen, Allah’a karşı nankörlük edebilmektedirler. Oysa hiç düşünmemiş olabilirler; ama mutsuz bir hayat yaşamalarının başlıca nedenlerinden biri, Allah’a karşı gösterdikleri bu ahlâktır. Çünkü Allah: ’Öyleyse (yalnızca) beni anın, ben de sizi anayım ve (yalnızca) bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.’7 ayetiyle, insanlara nankörlükten kaçınmalarını emretmektedir. İman ettikleri halde Allah’ın rahmetini ve kendilerine verilen onca güzelliği takdir edememeleri, elbette ki insanlara azap olarak geri dönmektedir. Bu kimselerin böyle bir ahlâk sergilemelerinin asıl nedeni temelde dinin özünü tam olarak kavramamış olmalarıdır.
Kaderin mükemmel işleyişini, iyi ya da kötü görünen her şeyde bir hayır olduğunu düşünmemeleri, olaylara olumsuz bir gözle bakmalarına neden olur. Oysa bir olayda insanın nimet olarak görüp sevinç duyabileceği yüzlerce detay vardır; ama bu insanlar, bakış açılarındaki çarpıklık nedeniyle, bu nimetleri gereği gibi görüp takdir edemezler. Halbuki nimeti görme ve ona şükretme ahlâkını göstermiş olsalar, Allah (c.c.) da onlar üzerindeki nimetini artıracaktır. İman eden kimseler bu ahlâkın getirdiği huzur ve mutluluğu yaşarlar. Her şeye iman ve hikmet gözüyle baktıkları için çevrelerindeki nimetleri, güzellikleri ve incelikleri hemen fark edebilirler. Dünya nimetlerine hırsla yaklaşmadıkları için ellerindekilerle yetinmeyi bilirler. En zor şartlarda, en sıkıntılı ortamlarda bile bu ahlâklarını sürdürürler. Olayların olumsuz yönlerini görüp bunlarla mutsuz olmaktansa, her zaman güzel yönlerini görüp bunlarla sevinç duymasını bilirler. Allah, samimi mü’minlerin gösterdikleri bu güzel ahlâka karşılık olarak Kur’an’da şöyle buyurmuştur: ’Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi) arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.’8 bu ayette bildirdiği gibi bu ahlâkı gösteren kimselerin üzerindeki nimetlerini daha da artırmaktadır.


Allah (c.c.), kendisine samimi bir kalple iman eden kimselere katından bir güzellik, sevimlilik ve nur verir. Bu insanlar varlıklarıyla girdikleri her ortama güzellik ve esenlik getirirler. Yüzlerine bakmak, seslerini duymak, Allah’a olan derin imanlarını hissettiren samimi konuşmalarına ve tavırlarına şahit olmak çevrelerindeki insanlar için birer nimet olur.


Samimiyetsiz bir tavır içerisinde olan insanların üzerinde ise, mü’minlerin tam tersine olumsuz bir hal oluşur. Kendi iç dünyalarında yaşadıkları tevekkülsüzlük, hüzünlü, sıkıntılı ve gergin ruh halleri ve kibirleri, bu insanların girdikleri her ortamda negatif bir hava esmesine neden olur. Hiçbir söz söylemeseler, hiçbir şey yapmasalar dahi bulundukları yerden çevrelerine olumsuz bir elektrik yayarlar. Gergin ruh halleri, azap dolu yüzleri ve sıkıntılı sesleri insanlara bu durumu açıkça hissettirir. Samimi olmadıkları, Allah’a karşı mutlak dürüstlük içerisinde yaşamadıkları sürece bu iticilik üzerlerinden gitmez. Çevrelerindeki insanlara sempatik görünebilmek için her ne yaparlarsa yapsınlar, olumlu bir etki oluşturamazlar.
Bu durum, Allah’ın insanlar üzerinde yarattığı mucizevî bir durumdur. Böyle olumsuz bir halin nedeni kimi zaman tam olarak tarif edilemeyebilir; ama çoğu kişi böyle insanları anlar ve onlarla aynı ortamı paylaşmak istemez. Bu da olumsuz hali üzerinde barındıran insanın dünyada içten içe yaşadığı sıkıntılardan biridir. Ancak unutulmamalıdır ki aynı insan kalbini temiz tutup Allah’a karşı samimi olmaya niyet ettiği andan itibaren üzerindeki bu kötü hâl Allah’ın dilemesiyle hemen dağılır ve yerini nurlu bir yüze bırakır. Dünya ve ahiret mutluluğunun tek çaresi iman ve amel-i salihte gizlidir.


Mü’minler olarak Yunus Emre’nin dile getirdiği ’Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü…’ anlayışıyla bütün mahlûkâta şefkat, merhamet ve muhabbetle yaklaşmalıyız. İnsanoğlu işlediği günahlarla ne derecede düşerse düşsün, onun özündeki değer bâkîdir. Bu sebeple, günaha olan düşmanlığı günahkâra sıçratmamak icap eder. Fakat günahkâra olan müsamahayı da günaha taşırmamak gerekir.
Nakledildiğine göre İbrahim b. Edhem Hazretleri, bir sarhoşun pis kokulu ve bulaşık ağzını yıkamış, bunu niçin yaptığını soranlara da: ’Eğer yüce Allâh’ın adını zikretmek için yaratılan dil ve ağzı bulaşık olarak bıraksaydım, hürmetsizlik olurdu…’ demişti. Adam ayıldığında ona: ’Horasan zâhidi İbrahim b. Edhem ağzını yıkadı…’ dediler. Bu durumdan mahcup olan sarhoşun gönlü de gaflet uykusundan uyandı ve: ’Öyleyse ben de tevbe ettim…’ dedi. Böyle bir ıslâha vesile olan İbrahim b. Edhem Hazretlerine rüyasında Hak katından şöyle buyruldu: ’Sen bizim için onun ağzını yıkadın! Biz de senin için onun kalbini yıkadık!’
İşte Allah’a kulluk, böylesine yüksek bir kalbî hayatla ifa edildiğinde neticesi de o nisbette bereketli olur. İnsan bu hâle ulaşınca muhabbet odağı hâline gelir. Muhabbetle atılan tohum da ebedidir.

(Endnotes)
1 el-Mü’minûn, 23/1.
2 Yûnus, 10/44.
3 Tâ-hâ, 20/124.
4 el-Bakara, 2/216.
5 el-Mülk, 67/2.
6 eş-Şûrâ, 42/48.
7 el-Bakara, 2/152.
8 İbrâhîm, 14/7.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 160. sayısı (Temmuz 2017) için yazılmıştır.

Abdurrazzâk B. Hemmâm ve El- Musannef Fi’l-Hadis ve Kitâbü’s Sünen

Abdurrazzâk B. Hemmâm ve El- Musannef Fi’l-Hadis ve Kitâbü’s Sünen

Abdurrazzâk b. Hemmâm b. Nâfi, hicri 126 yılında dünyaya gelmiştir. Künyesi Ebû Bekr’dir. Kaynaklar onu, San’a’da doğup büyüdüğü için ’es-San’ânî’ nisbesiyle, ailesinin Himyer kabilesinden olması nedeniyle ’el-Himyeri’ ve Yemen’e nisbetle de ’el-Yemânî’ şeklinde zikretmiştir. H. 211/ m. 827 yılının Şevval ayı içerisinde 85 yaşında iken vefat etmiştir.
Abdurrazzâk, âlim, hâfızu’l-kebîr, sika, sebt, râvîlerin en sağlamı gibi lafızlarla tavsif ve tevsik edilmiş, sâhibu’l-musannef ve’l-müsned, allâme, şeyhu’l-islâm ve muhaddisu’l-vakt gibi unvanlarla anılmıştır.
Abdurrazzâk, Musannef’te hem babasından hem de amcası Vehb b. Nâfî’den hadis rivayet emiştir. Bu da ailesinin hadis ehli olduğunu ve kendisinin de ehl-i hadis olan bir aile içerisinde yetiştiğini göstermektedir. O dönemde yaşayan bazı muhaddisler gibi Abdurrazzâk da hadis yolculuğuna çıkmıştır. Hicaz, Şam ve Irak gibi ilim merkezlerine seyahatlerde bulunmuştur. Bu seyahatler neticesinde Evzâî, İbn Cüreyc, Ma’mer, Muhammed b. Râşid, Süfyan es-Sevrî, Süfyan b. Uyeyne, Mâlik b. Enes gibi yaşadığı devrin büyük muhaddislerinin birçoğundan hadis dinlemiş ve almıştır. Abdurrazzâk, Yemen’e gelen İbn Cüreyc (ö.150/767) ile henüz 18 yaşındayken görüşmüştür. İlim yolculuğuna da 20 yaşında iken çıkmıştır.
Ma’mer b. Râşid’in yanında yaklaşık sekiz yıl kalıp ondan on bin kadar hadis yazdı. Fıkıh bilgisini de Evzâî, Süfyan es-Sevrî ve Ebû Hanife’den aldı. Kendisinden rivâyette bulunan muhaddisler arasında Yahya b. Maîn, Ali b. Medînî, İshak b. Râhûye, Züheyr b. Harb, Ahmed b. Hanbel gibi önemli şahsiyetler yer alır. İbrahim b. Abbâd ed-Deberî’nin naklettiğine göre Abdurrazzâk 17.000 hadisi ezbere biliyordu. Ancak bunlar Abdurrazzâk’ın merfu’ olarak bildiği hadislerdir. Hocalarından Süfyân b. Uyeyne ile Mu’temir b. Süleymân ondan birer hadis rivayet etmişlerdir. Abdurrazzâk’tan, İmam Buhârî 110, Müslim de 409 hadis eserine almıştır.
el-Musannef Fi’l-Hadîs ve Kitâbü’s-Sünen
Musannef’in ne zaman yazıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte onun telifi ile ilgili söylenebilecek en güvenilir bilgi, hicri II. asrın II. yarısının ortalarına doğru yazılmış olması ihtimalidir. Hadislerinin çoğu sülâsî olan el-Musannef, yani Buhârî’nin Asahhu’l-Esânîd’i olan; Malik>Nafi’>İbn Ömer isnâdıyla rivâyette bulunmuştur. Hadis kitaplarının üçüncü tabakasındandır. el-Musannef, Rasûlullah (s.a.v.)’a ait merfu rivâyetlerle birlikte, mevkûf ve maktû hadisleri de ihtiva eder. Matbu nüshadaki numaralandırmaya göre Ma’mer b. Râşid’in ’el-Câmi’i hariç rivayet sayısı 19418’dir. Ma’mer’in el-Câmi’indeki 1615 rivayet de eklenince bu sayı toplamda 21033 olmaktadır. Abdurrazzâk, Kitâbu’l-Câmi’de yer alan 1615 rivayetin 51’ni Ma’mer dışındaki farklı râvilerden rivayet etmiş, 1564’nü Ma’mer’den rivayet etmiştir.
Abdurrazzâk, Musannef’inin büyük bir kısmını, eser sahibi olan Ma’mer, Sevrî, İbn Cüreyc, İbn Uyeyne, Ebû Hanîfe, el-Evzâî, Şa’bî, Mâlik b. Enes, İbn Mübarek ve Vekî’ b. Cerrâh gibi hocalardan, müstensihlerin kendisine yazmış olduğu kitaplardan, tahammül metodunun en üstünlerinden olan arz yoluyla almıştır. Abdurrazzâk’ın Musannef’inde aynı şeyhe ait rivâyetlerin peş peşe verilmesi, hatta müteakip baba geçilse de bu şeyhe ait rivâyetlerin sevkine devam edilmesi bu rivâyetlerin yazılı bir kaynaktan alındığını göstermektedir.
Abdurrazzâk’ın yazılı kaynakları arasında yer alan Mâlik’in Muvattâ’ındaki birçok hadis, Musannef’te metin bütünlüğünü muhafaza etmiş olarak yer almaktadır. Bu da bize Abdurrazzâk’ın, yazılı kaynakları itina ile Musannef’ine yansıttığını göstermektedir. el-Musannef, kendisinden önceki bazı hadis kaynaklarını günümüze taşıması ve kendisinden sonraki hadis müelliflerine kaynaklık etmesi nedeniyle, her zaman dikkat çekmiştir. Onu değerli kılan en önemli faktörlerden birisi ulaştığı haber kaynaklarını ulaşabildiği şekliyle, süslemeden ve olduğu gibi aktarmış olmasıdır. Bu onun en belirgin özelliğidir. Ancak Abdurrazzâk bazen racul, sâhibun leh, raculün min ehli Basra, raculün min Eslem, men semia’ İkrime gibi müphem lafızlar kullandığı hocalarından, bazen de Sevrî ev gayruhu şeklindeki şek ifadeleriyle rivayette bulunmuştur.
İlk kez 1390/1970 yılında Habîburrahmân el-A’zamî’nin tahkik ve tahrîciyle el-Meclisu’l-İlmî tarafından 11 cilt halinde basılan Musannef’in 1403/1983 yılında yapılan ikinci baskısı, ayrı bir cilt halindeki fihristle birlikte 12 cilttir. İlk cildin başına iki paragraflık kısa bir ’Tenbih’ yazan A’zamî, burada bir mukaddime yazacağını belirtmiş ancak bu mukaddime yazılmamış ya da yayınlanmamıştır. A’zamî, bu kısa notunda, Abdurrazzâk’ın elde mevcut musannef nüshalarının hepsinin eksik/nakıs, sadece Türkiye’deki ’Murat Molla’ nüshasının tam/kâmil olduğunu belirtmiştir. Ancak daha sonraki zamanlarda yapılan araştırmalara göre Edirne Selimiye Kütüphanesi’ndeki nüsha da tam/kâmil nüshadır. A’zâmî bu nüshayı ya incelememiş ya da bu nüshadan haberi olmamıştır.
Abdurrazzâk üzerine yapılan daha önceki çalışmalarda, Musannef’in günümüze beş ayrı nüshasının ulaştığı belirtilmiştir. Aslında bunlar Fuad Sezgin’in GAS’da kaydettiği ve kendisinin ulaşabildiği nüshalardır. Ancak
A’zamî’nin neşrettiği matbu Musannef’te yapılan dikkatli bir taramada, Fuad Sezgin’in tespit edemediği ama A’zamî’nin ulaştığı farklı nüshaların olduğu da görülecektir. A’zamî Musannef’in Molla Murat Nüshası’nı ve 10. cilt 146. sahife ) باب ما جاء في الحرورية (’den itibaren de Feyzullah Efendi Nüshası’nı esas alarak Zahiriyye,
Dimeşk İslâmî Kütüphanesi ve Haydarâbâd nüshalarıyla da karşılaştırma yaparak tahkikini yapmış ve neşretmiştir. Matbu Musannef’te kullanılan nüshalar ile Fuad Sezgin’in kaydettiği nüshalar birleştirildiğinde Musannef’in -eksik olmakla birlikte- beş değil sekiz yazma nüshasının bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nüshalar şunlardır:
1- Murat Molla Kütüphanesi, nr: 602–606 / I-V, 746H.- 747H.
2- Millet Kütüphanesi, Feyzullah Efendi Koleksiyonu, nr: 541/I, 606H. (1-91b).
3- Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Medine Bölümü, nr: 596.
4- Edirne Selimiye Kütüphanesi, nr: 1234, Hicri X. asır ( el-guslden sonuna kadar).
a) Rabat, el- Kettanî Kütüphanesi, nr: 259/I Hicri XIII asır (115 varak).
b) Rabat, el- Kettanî Kütüphanesi, nr: 259/ II-III (193 varak–278 varak)124.
5- Zahiriyye nüshası
6- Dimaşk İslâmî Kütüphane nüshası
7- Haydarabâd nüshası
Sonuç
İslam’ın doğru anlaşılması hiç şüphesiz Rasûlullah (s.a.v.)’in söz ve davranışlarının doğru anlaşılıp yorumlanmasına bağlıdır. Bu bağlamda Sahabe’nin şanslı bir konuma sahip olduğu kesindir. Çünkü onlar sürekli Efendimiz (s.a.v.)’le birlikte oldukları için nasların amaç ve manalarını kolayca anlayabiliyorlardı. Ayrıca Sahabîler karşılaştıkları problemleri Hz. Peygamber’in yardımıyla çözüme kavuşturuyorlardı.
Sahabe’nin ardından yaşayan nesle, genel bir tanımla, Tâbiûn denilmiştir. Tâbiûn, Hz. Peygamber’in bıraktığı mirasa dayanarak, problemlerini çözüme kavuşturacak nesillerin ilkiydi. Bu yönüyle kendisinden sonraki dönemler ve dolayısıyla günümüzle de ortak bazı özellikleri bünyesinde taşıyan bir kuşaktır. İşte o dönemde yaşayan Abdurrazzâk b. Hemmâm, Sünnet’e bağlılığını yazdığı eserler ve rivayet ettiği hadislerle ortaya koymuştur. Onun, Rasûlullah (s.a.v.)’in hadislerini nasıl anladığına dair yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız Musannef’inden bir örnekle konuyu bağlamak istiyorum:
el-Musannef’de yer alan bir rivâyete göre Saîd b. el-Museyyib (ö. 94/113) sabah namazından sonra namaz kılan birini görmüş ve o kimseyi bu konuda ikaz etmiştir. Kötü bir şey yapmadığını düşünen adam, biraz da hayretle ’Allah kıldığım namazdan dolayı mı bana azap edecek?’ diye sorunca Saîd ’Hayır, ama sana Sünnet’e muhalefet ettiğinden dolayı azap eder’ demiştir.1 Görüldüğü gibi Saîd b. el-Museyyib bir adamı, kıldığı namaz nedeniyle, Sünnet’e muhalefet etmekle suçlamış ve bundan dolayı azap göreceğini de ifade etmiştir. Bu rivayetten de anlaşılacağı üzere Saîd, Sünnet kavramının kapsamını geniş tutmakta, yani Hz. Peygamber’in dışındaki bazı uygulama ya da davranışları da zaman zaman Sünnet diye nitelemektedir. O halde burada Saîd mutlak olarak kullandığı Sünnet kelimesi ile kimin sünnetini kastetmektedir? Musannef’te yer alan sonraki rivâyet buna açıklık getirmektedir. Saîd b. el-Museyyib fecrden sonra kılınan namazla ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakilde bulunmaktadır: ’(Sabah) ezandan sonra sabah namazının iki rekatından başka namaz yoktur.’2 Dolayısıyla Saîd’in buradaki Sünnet ifadesiyle, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini kastettiği anlaşılmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar
Abdurrazzâk, Ebû Bekr b. Hemmâm es-San’ânî, el-Musannef, tahk. Habîburrahman el-A’zamî, Beyrut, ty.
Ali Akyüz, ’Abdurrezzak es-San’ânî’, DİA, TDV yay., İstanbul 1996.
Ali Akyüz, Abdurrazzâk ibn Hemmâm ve İki Sahifesi (Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1986.
İsmail Cerrahoğlu, Abdurrezzak ibn Hemmâm ve Tefsiri, AÜİFD., XV, ss. 98-112, Ankara 1967.
Musa Çetin, Abdurrazzâk ve Hadisçiliği (Basılmamış Doktora Tezi), Erzurum 2000.
Harald Motzki, Hicri I. Asırdaki Sahih Hadislerin Kaynağı Olarak Abdurrazzâk es- San’ânî’nin Musannef’i, trc. Bekir Kuzudişli, Hadis Tetkikleri Dergisi, 2007.
Mirza Tokpınar, ’Musannef’, DİA, TDV Yay., İstanbul 2006.

Son notlar
1 Abdurrazzâk, Ebû Bekr b. Hemmâm es-San’ânî, el-Musannef, tahk. Habîburrahman el-A’zamî, Beyrut, ty, III, 52 (4755).
2 Abdurrazzâk, III, 53 (4756).

Bu makaleyi Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 162. Sayısı (Ocak 2018) için yazmıştır.

Menhec Olarak Ehl-İ Sünnet Nedir, Ne Değildir

Menhec Olarak Ehl-İ Sünnet Nedir, Ne Değildir

İslamî ilimlerin tedvin edildiği ve mezheplerin teşekkül ettiği dönemde Rasûllullah (s.a.s.), sahabe ve tabiinden rivayet edilen sünnet ve eserlere aynen bağlı kalan alimlerin yanısıra, gelenek ve re’yi (yapılan içtihatları) kucaklayan sünnet anlayışını benimseyen alimler de olmuştur. Her iki zümre de Şia, Cehmiyye, Kaderiyye, Mürcie gibi anayoldan uzaklaşmış bulunan fırkalardan beri olduklarını ve anayolda devam ettiklerini ifade etmek için Ehl-i Sünnet adını almışlardır. İlk dönemde Rasûlullah (s.a.s.) ve sahabeden rivayet edilen anlayışları, geleneği ve uygulamayı esas alan fukahadan Ebû Hanife ve İmam Malik, Kur’an’dan sonra sadece hadise dayanan yani sünneti Rasullullah’a has kılan İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel olmak üzere iki gruba ayrılmıştı. (Galip Türcan, ’İbn Hazm’a Göre Ehl-i Sünnet Kavramının İçeriği,’ Milel ve Nihal, 6 (3), 2009, s. 81.)

İkinci dönemi ise Ehl-i Sünnet hareketini hadisçilerin dar anlamda sünnet anlayışını içtihatla üretilmiş̧ bilgi formatına dönüştürerek gelecek nesillere taşıyan ulema sınıfı temsil etmektedir. Bu dönem Ehl-i Sünnet ulemanın önde gelen isimleri arasında Ebû’l-Hasan el-Eş’ari ve Ebû Mansur el-Maturidî gibi kelam alimleri gelmektedir. Bunlar, meseleleri temellendirirken ve ihtilaflı konulara çözüm ararlarken muhkem ayetlerden ve mütevatir hadislerden hareket etmeye, bunları bir bütünlük içinde anlamaya, nakli ve aklı bir zorunluluk bulunmadıkça onların zahirine bağlı kalmaya özengöstermişler, nass bulunmayan konularda ise aklın temel ilkelerine müracaat ederekiçtihatlarda bulunmuşlardır. Onların kaleme aldığı kelâma dair eserler tetkik edildiğindehem yöntem hem de muhteva bakımından selef risalelerinden farklı oldukları, sözgelimimeseleler hakkında nasslara baş vurma yanında akılla da temellendirdiklerigörülür. Dolayısıyla böyle bir yöntemi kullananlara Ehl-i Sünnet denilecekse buradaki sünnettenkastın ’ulemanın içtihat ve zaman zaman icmaından oluşan bilgiler manzumesi’olduğuanlaşılmalıdır. Böylece merkezinde Kur’ân-ı Kerim, onun etrafında Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünneti ve onun etrafında da ümmetiniçtihat ve uygulamaları bulunan zengin bir gelenek oluşmuş, bunların tümüne uyan insanlar topluluğuna da Ehl-i Sünnet adı verilmiştir.

Ehl-i Sünnet kavramı veya bu kavramın Ehlu’s-Sünne ve’l-Cemâa terkibi içinde geçen şekli İslam’ın erken dönemlerinden itibaren kullanılmaya başlanmıştır.Kavram,her iki kullanımda da dinî herhangi bir tercihin Kur’ân ve Sünnet’e yani Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözlü-fiilî tercihlerine, sahabenin tutumuna ve tabiûnun yaklaşımlarına ne ölçüde uygun olduğunu devamında da dinin genel tutumuna aykırı olan bid’at tercihlerden yine ne ölçüde uzak bulunduğunu dile getirmek için değerlendirilmiştir.Ehl-i Sünnet kavramı tarih boyunca bu şekli ile hemen her itikadî mezhep tarafından bir diğeri aleyhine olacak biçimde istismar edilmiş, böylece Müslüman toplum üzerindegüçlü bir algı oluşturmak için kavramın tanımlayıcı ve ayrıştırıcı niteliği her zaman öne çıkarılmıştır. Yani her itikadî yapılanma kendini Sünnet’e nispet etmiş diğer itikadî yapılanmaları da, dinin genel iddiaları ile ilgili bakışları problemli olduğu için, Ehl-i Sünnet dışında bid’at ehli sayarak cemaatten yani Sünnet’e tabi olan çoğunluk Müslümanlardan dışlamıştır. (Galip Türcan, ’İbn Hazm’a Göre Ehl-i Sünnet Kavramının İçeriği,’ Milel ve Nihal, 6 (3), 2009, s. 81.)

Kur’ân-ı Kerim farzı, vacibi, helâli, haramı belirleme açısından Allah’ın hükmü ile, Rasûlü’nün hükmünü iki temel esas kabul etmiştir. İşteEhl-i Sünnet tabiri de Kur’ân ve sahih hadislerde ifade edilen, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahabesi tarafından yaşanan, uygulanan bir dinî geleneği ifade eder. Maalesef günümüzde kavramlar üzerinde öyle bir kafa karışıklığı yaşanmakta ve bu iş o kadar ayak altına düşürülmekte ki, Kur’ân tam aksini beyan etmesine rağmen Rasûlullah’ın (s.a.s.) hüküm koyma yetkisi yoktur diyen, hadisleri inkâr eden ve bize sadece Kur’ân yeter diyen sapıklar bile kendilerinin Ehl-i Sünnet olduklarını iddia etmekteler.

Şefaat yoktur,
Kabir azabı yoktur,
Kıyamet alametleri yoktur,
Miraç yoktur,
İmanın 6 şartı yoktur,
Kadere iman yoktur,
Allah detayları veya geleceği bilemez,
Hz. İsa gelmeyecektir,
Mehdi, Mesih diye bir şey yoktur

İlk insan Hz. Âdem değildi hatta onun bile babası vardı diyebilecek kadar Ehl-i Sünnet çizgisinin tamamen dışında hareket eden bu adamlar utanmadan kendilerinin Hanefi mezhebinden, itikatta Maturidi veya Eşari olduklarını söyleyebilmektedirler. Ehl-i Sünnet ulemadan hiçbir kimse tarihin bir döneminde yukarıda zikredilenleri inkâr etmedikleri gibi onlardan bazılarını imanî konular içinde değerlendirmişlerdir. Kur’ân ve Sünnet’ten delillerle bunlara iman etmenin lüzumuna değinmişlerdir.

Ben burada zikrettiklerimin her birini misallerle izah edecek değilim. Ama şunu bilelim ki Ehl-i Sünnet’in kabul ettiklerini inkâr ettikleri halde kendilerini Ehl-i Sünnet’e izafe ederek insanları yoldan saptıranlar kıyamet gününde bunun hesabını Allah’a vereceklerini unutmamalıdırlar. Neden mi?

Mesela bize sadece Kur’ân yeter diyerek Sünnet’in hüküm koyma yetkisini inkâr eden Ehl-i Bidat taifesine hem Kur’ân’dan hem de Sünnet’ten birkaç misal verelim:’Onlar, ’Allah’a ve Rasûlü’ne inandık ve itaat ettik’ derler. Bütün bunlardan sonra onların bir grubu gerisin geriye dönerler. Bunlar mümin değillerdir. Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Rasûlü’ne çağırıldıklarında onların bir grubu (bir bakarsın) yüz çevirirler. Fakat onları ilgilendiren bir hak [menfaat] olsa, ona itaatle [koşa koşa] gelirler. Onların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içindeler mi, yahut Allah ve Rasûlü’nün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır asıl zalimler onlardır. Aralarında (Peygamber’in) hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağırıldıklarında müminlerin bütün söyleyecekleri ancak ’İşittik ve itaat ettik’ demekten ibarettir. İşte felaha erenler de onlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder ve Allah’tan korkup O’ndan sakınırsa işte asıl kazananlar bunlardır.’ (Nur 24/47-52)

’Ehl-i Kitap’tan Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlü’nün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.’ (Tevbe 9/29)
’Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.’ (Araf 7/157)
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetine göre Hz. Peygamber’e (s.a.s.) bir bedevî ve hasmı gelir. Aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet der. Hasmı da ’doğru söyledi, aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet’ der. Hz. Peygamber, emrinde çalıştığı kişinin hanımı ile zina eden gence yüz sopa ve bir yıl sürgün cezasına hükmeder. Hükmünü açıklamadan önce ’Nefsim elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, ben, aranızda elbette Allah’ın Kitabı ile hükmedeceğim’ buyurur. (Buhârî, Şurût, 9) Kur’ân metninde yüz sopa geçtiği halde bir yıl sürgün geçmemektedir. O halde Rasûlullah (s.a.s.) zamanında, ’Allah’ın kitabı’ denildiğinde sadece Kur’ân metni anlaşılmamaktadır. Kurân’ın metnini de kuşatan ilke, yasa, kural ve mekâsıda dayalı bir anlayış̧ olan Sünnet yani Rasûlullah’ın (s.a.s.) uygulaması da anlaşılmaktadır.

Rasûlullah (s.a.s.); ’Size emrettiklerimi yerine getirin, yasakladıklarımı da gücünüz yettiğince terk edin’ buyurmuştur. (Müslim, 412; İbn Mâce, Mukaddime, 1) Sünnete bağlılık, dinî bir zorunluluktur. Kur’an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek, tarih boyunca bütün bid’at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet şeklidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun ileride ortaya çıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır:’Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size ’Kur’an yeterlidir; Kur’an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin’ diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun: Bana Kur’an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir.’ (Ebû Dâvûd, Sünne, 6; Ahmed b. Hanbel, IV, 131)

Hasan Basrî diyor ki: ’Dikkat edin insanlar arasında öyleşerlileri var ki şu Kur’ân’ı okurlar, sünnetiyle amel etmezler.’ (Muhammed b. Vaddâh el-Kurtubî (v. 289/901), Kitâbun fîhi mâ câe fi’l-bida’, (thk. Bedr Abdullah el-Bedr), Riyâd, 1996, s. 186.)Bu ibareden açık olarak anlaşılan sünnetin ’uygulama’ olduğudur. İlk dönem âlimler de hep bu gözle bakmışlar, Kur’ân’a da metin merkezli değil, hüküm merkezli bakmışlardır.

İmrân b. Husayn (r.a.), bize Kur’an yeterlidir, sünnete gerek yoktur, diyen bir adama şöyle seslenir: ’Ahmak herif: sen Kur’ân’da öğlen namazının dört rekât olduğunu, kıraatının gizli okunacağının hükmünü bulabilir misin? Kur’ân bize çok şeyleri müphem bırakmış, sünnet onları açıklamıştır.’ Abdullah b. Mesud (r.a.); ’Allah’ın, yaradılış şeklini değiştirenlere lânet ettiğini haber verdiğinde,’ bir kadın; ’Bunlar Kur’an da var mı?’ diye sorar. Abdullah b. Mesud (r.a.) şöyle der: ’Var tabii, sen şu ayeti okumuyor musun: Rasûlullah (s.a.s.) size neyi emrederse onu yerine getiriniz neyi yasaklarsa ondan kaçınınız.’ (Haşr 59/7; Abdullah b. Zeyd, Sünnetü’r-Resûl Şakîkatu’l-Kur’ân, s. 54.)

Bazen Ehl-i sünnet âlimleri arasında da bazı görüş ayrılıkları olmuştur. Ancak hepsinin de dayandığı temel Kitap, Sünnet ve bu iki kaynağa uygun olan sarih ve sahih akıldır. Aralarındaki bazı farklı görüşler esasa taalluk etmeyen ve teferruat sayılan konularda görülmüştür. Bu ihtilâfların çoğu, lâfzîdir. Son söz olarak İmam Tahâvî, Ehl-i sünnet yolunu şu şekilde özetlemektedir: Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle ta’tilin ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden Müşebbihe, Mûtezile, Cehmiyye, Cebriyye, Kaderiyye vb. Ehl-i Sünnet’e muhalefet eden ve dalâlete sapan mezheplerin görüşleri Ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir. (İmam Tahavî, (trc. M. Beşir Eryarsoy), Şerhu’l-Akîdetu’t-Tahaviyye, Guraba Yay., 586-588.)

Bu Makale Dr. Celal Emanet Tarafından “Özlenen Rehber” Dergisi için yazılmış olup Özlenen Rehber Dergisinin 171. Sayısında (Nisan 2020) yayımlanmıştır

×