150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: özlenen rehber dergisi

Hidayet’ e Açılan Kapı ve Mürşid-i Kamiller

Her şeyi yerli yerince yaratan ve lâyık oldukları yerlere koyan yüce hikmet sahibi Rabbimize sonsuz hamd ve senâ olsun. O, ezelî ilmiyle yaratmış olduğu insanın kendi kendine yeterli olmadığını bildiği için, insanlık tarihine ışık tutucu, hedef belirleyici, yol gösterici ilâhî mesajlar indirmiştir. Eğer bu mesajlar olmasaydı, düze çıkamaz, sapıklık içinde kalırdık. Akıllarımız, eşyanın güzel ya da çirkin olduğunu kavrayabilirdi; ama bunun için elinde başvuracağı kıstasların olması gerekirdi. Kıstasları, değer ölçülerini koyabilecek kemalden yoksun olan akıl, illâ ki vahyin irşadına muhtaçtır. Aksi takdirde bütün akılların ortak bir noktada birleşmesine imkân yoktur.
Peygamberler, insanlarla Allah Teâlâ arasında irtibatı sağlayan ve ilâhî mesajın zaman ve mekâna göre yorumunu yapan, o mesajları tatbike koyarak insanlığın kurtuluşa ve ebedî saadete kavuşmasına çalışan görevlilerdir. İşte bu sürecin din olarak adı İslâm’dır. İslâm, ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem’den başlayarak, Efendimiz (a.s.)’a kadar devam eden tevhid sürecidir. İnsanlık tarihinin geçirmiş olduğu bu süreç içerisinde tevhidin özünde hiçbir değişiklik yoktur; değişiklikler sadece zaman ve mekân farkından kaynaklanan, ulusal ihtiyaçlara cevap vermeyi amaçlayan ayrıntılarda olmuştur.
Geçmiş ümmetlerde özellikle Kur’an’da bahsedilen İsrailoğulları örneğinde olduğu gibi peygamberler gelir ve o dönemin insanı ne gibi bir manevî ve maddî irşada ihtiyacı varsa ona göre Allah’ın mesajını insanlara tebliğ ederlerdi. Peki, içinde yaşadığımız yüzyılda bizlerin ihtiyaçları yok mu? Onları kim karşılayacak? Rasûlullah (a.s.)’la beraber vahiy dönemi de son bulduğuna göre bizler ne yapacağız? Aslında bu soruların cevabı pek de zor değildir. Çünkü Efendimiz (a.s.)’in yaşayan mucizelerinden biri de O’nun ümmeti içerisinde yetişen, bilgi, fazilet ve insanlara müspet tesirleri ile elde ettikleri yüce makamlar sayesinde yıldızlaşan âlimler ve mürşitlerdir. İşte bu kıymetli insanlar, Kur’an ve Sünnet’i zamanın gerektirdiği biçimde yorumlayarak yani İslâm’ın içtihat kurumu çalıştırılarak devam ettirilecektir.
Rabbimize hamd ve şükranlarımızı sunarak şunu belirtmeliyim ki; Cenâb-ı Hak, bizlere şeriatın kıstaslarını bilen, hadislerin sırlarına vakıf ve o kaynağa gönlü açık (ledün ilmi ile şereflendirilmiş) olan bir mürşid nasip etmiştir.
Efendi Hz.lerinin hayatında en çok üzerinde durduğu ve gerçekleştirdiği önemli faaliyetlerinden birisi de, Efendimiz (a.s.)’in sünnetlerini ve hadislerini etrafındaki sevenlerine öğretmesi ve bu sevgiyi aşılamasıdır. Hadis ilmine özel bir önem vermiş ve gitmiş olduğu her mecliste hadis (sünnet) sevgisini anlatmış, yanındaki talebelerine hadisler okutturarak o meclislerin hadis ile de ihya olmasını sağlamıştır.
Efendi Hz.lerinin hadise ayrı bir önem vermesinin bazı temel etkenleri vardır. Birincisi hadisin onun nazarındaki yeridir. O’na göre hadis, bütün yakînî ilimlerin esası ve başıdır, dînî ilimlerin temeli olması bakımından da en az Kur’an kadar önemlidir. Efendimiz (a.s.)’in sünneti, karanlıkları aydınlatan ışıklar, hidayete götüren yolun işaretleridir; her yeri aydınlatan dolunay mesabesindedir. Allah’ın Rasûl’ü, yerine göre yasaklamış, emretmiş; korkutmuş, müjdelemiş, temsiller getirmiş, öğütler vermiş, hatırlatmıştır. İkinci olarak ise; inançta, amelde, ahlâkta Kitap ve Sünneti kıstas olarak alınmadıkça kişinin hayatında kemâl hâlinin gerçekleşmeyeceğini yaşantısıyla bizlere örnek olarak göstermiştir. Çünkü itidal hâli, ancak sünnet vasıtasıyla korunabilir. Eğer sünnet ve hadisler yaşanmazsa yani Peygamberî yönlendirmelere sırt çevrilirse, ümmet ifrat ya da tefrite düşer ve denge bozulur. ’Andolsun ki, Rasûlullah’ta sizin için en mükemmel örnek vardır.?(1) ’Şüphesiz ki Sen çok yüce bir ahlâk üzeresin.?(2) Bu ve buna benzer pek çok ayetleri sohbetlerinde insanlara aktararak; iman edenler için Rasûlullah Efendimizin fiilî örnekliğinin terk veya ihmal edilmesinin dînî hükümlerin yaşanmasını ve anlaşılmasını imkansız olacağının önemle üzerinde durmuştur. Çünkü bidat ve hurafelere, cahiliye dönemi âdetlerine karşı mücadele etmek, gerçek dine, saf İslâm’a davette bulunmak durumunda olan herkes için, hadis en temel esastır ve bu tebliğ vazifesini sünnet ve hadislerden kopuk bir şekilde yapmak mümkün değildir. Ayrıca Efendimiz (a.s.)’in sünnetleri ve hadis ilmi; şer’î hükümlerden, onların gerekçelerinden, amellere has olan özelliklerden ve içerdikleri sırlardan bahseder.
Kur’an ve Sünnet’in üzerinde hassasiyetle duran Efendi Hz.leri, tasavvuf ilminin güzelliklerinden istifade etmenin tek yolunun; Rasûlullah (a.s)’ın rehberliğinde olan Allah’a kulluğun neticesinde kalbine; edeb, bilgi, sırlar ve hakikat güneşlerinin parladığı gönüllerde yer edeceğine işaret ederdi. Özellikle ahlâkla ilgili hadisleri temel alarak kötü ahlâk ile sâlih amellerin veya amellerde ihlâslı olabilmenin oldukça güç olduğuna dikkat çekerek; ’Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâkın da amelleri ifsat edeceğini? belirtirdi. Yani tasavvuf; Kur’an ve Sünnet’e uymak, saadet asrını hâl ve kâl olarak tam yaşamak, böylece gerçek müminler arasına girmekle olacaktır.
Bize düşen husus Cenâb-ı Allah’ın bütün elçileri ve en büyük elçisi olan Efendiler Efendisi’ne, Sahabelerine ve Ehl-i Beyt’ine karşı her zaman tazim, hürmet ve saygı hisleriyle meşbû’ bulunmak, peygamberlik mefhumuna toz konduracak, ona halel getirebilecek her türlü düşünce ve ifadeden sakınmak; bu düşünceyi ve sünnet sevgisini elimizden geldiğince başkalarına da anlatmaya çalışmaktır. Unutmayalım ki, Efendimiz (a.s.)’a saygı ve hürmet O’nu gönderene saygı ve hürmet olduğu gibi, aksi de yine gönderene raci olacaktır.
Efendi Hz.lerinin, hayatında Peygamberimiz hakkında kullandığı medh ü sena yüklü ifadelere ve sünnetleri yaşama konusundaki hassasiyete bakıldığında da görülecektir ki, aslında sadece o söz cevherleri (okumuş olduğu salât u selâmlar) bile Efendi Hz.lerindeki, Rasûlullah (a.s)’a saygı, hürmet ve aşkının çok aşkın olduğunu göstermeye fazlasıyla kâfidir.
En başta şunu söyleyebiliriz ki, Efendimiz (a.s.)’in ve güzide ashabının, içinde yaşadığımız zaman diliminde gönüllerde hak ettikleri yere taht kurmalarında Efendi Hz.lerinin ?Allah’ın izni ve inayetiyle? inkâr edilemez büyük bir tesiri vardır. İrşat vazifesine başladığı gençlik yıllarından itibaren Efendi Hz.leri vaazları, sohbetleri, tertiplediği zikir halkaları ve kaleme aldığı makaleleriyle bu sevginin sinelerde yerleşmesine hâdim olmuş, âdeta hayatını bütünüyle bu ümmete başta Peygamberimiz ve güzide ashabını, Ehl-i Beyt’ini sonra da selef-i sâlihîni ve Allah dostlarını sevdirme meselesine vakfetmiştir.
Efendi Hz.leri, uzun yıllar süren tebliğ ve irşat hayatında daima Rabbimizin ve Rasûlullah’ın (a.s.) sevgisinden bahsetmiş ve bu sevgileri muhtaç gönüllere anlatmaya ayırmış, kendisinin hayatında yer etmiş sünnet ve edepleri derleyerek kitap haline getirmiş ve ’Zahirî Batınî Edepler? ve ’Fıkhî Risaleler? isimli mükemmel, mükemmel olduğu kadar da emsallerinden oldukça farklı bir üslûba sahip orijinal bir eser ortaya çıkmıştır. Hadd-i zatında O, Allah’ın izniyle bizler için elinden geleni fazlasıyla yapmıştır. Evet, O (k.s.), Allah Rasûlü ve Ehl-i Beyt’in bir karasevdalısıdır. Biz de buradan hareketle, Efendimiz (a.s)’a, sahabesine ve Ehl-i Beyt’ine karşı saygılı olma, onların izlerini takip etmede ve başkalarının da gereken hürmeti göstermesi hususunda, aynı hassasiyete sahip olmasına vesile olmanın bizim en önemli vazifelerimiz cümlesinden olduğunu anlamamız gerekir.
Efendi Hz.lerinden öğrenmiş olduğum şu husus da bilinmelidir ki, kâmil mürşid; âlim, ârif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz (a.s.)’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevî bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb ile sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zahirî şeklidir. Zaten kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imamın cemaatinden istediği edeb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî âlimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar. İmam Şa’ranî (k.s.) der ki: ’Mürid, mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük edebsizliği basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir. Bu edebi elde eden mürid, nihayet Allah’u Teâlâ’ya karşı edebli olma hâline yükselir. Çünkü mürşid, mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir.?(3)
Onları ölçüsüz yüceltmeye dair söylenebilecek sözlerin önünü Rasûlullah (a.s..) Efendimiz’in şu uyarısı kesmektedir: ’Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit ve boş şeylere sevk etmesin. Ben, Abdullah’ın oğlu Muhammed ve Allah’ın Rasûl’üyüm. Vallahi, sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.?(4) Bu uyarı, ümmetin önünde bulunan bütün imam ve mürşidlerin, cemaat ve müridlerin temel anlayışı olmalıdır. Herhangi bir mürid, önündeki mürşidi övme ve yüceltme adına esasen anlamadığı, bizatihi tecrübe ve müşahede etmediği hâl ve makamları, yetki ve tasarrufları ona ait göstermekle uğraşmamalıdır. Buna gerek olmadığı gibi, bu tip yakıştırmaları ispat etme imkânı da yoktur. Bir şeyhin, Allah’u Teâlâ gibi her şeyi bildiğini söylemek küfürdür. Onun bütün âlemi elinde tuttuğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler uydurmak, böyle hikâyelerle onu insanların nazarında yücelteceğini sanmak, koyu bir cehalettir. İlmi, edebi, takvayı, taati, hizmet ve cihadı hafife alıp, gördüğü rüyalar ve hülyalar ile şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak; mürşid adına bir cinayet, temiz tasavvuf yoluna ihanettir. Görünen hallerden ve yaşanan fiillerden bir şey anlamayıp rüyalarda hikmetler aramak, feraset değil gaflettir. Asıl hürmet ve edeb mürşidin huzurunda değil, onun bulunmadığı yerlerde muhafaza edilmelidir. Şu örneği iyi düşünelim: Rasûlullah Efendimiz (a.s.) abdest aldığında, Ashab-ı Kiram Rasûlullah’ın abdest suyunu kapıp, yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasûlullah (a.s.): ’Niçin böyle yapıyorsunuz?? diye sordu. Dediler ki: ’Bereketlenmek ve sevap kazanmak için!? Bunun üzerine Efendimiz: ’Kim Allah ve Rasûl’ünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine), konuştuğunda doğru söylesin, emanete ihanet etmesin ve komşusuna eziyet etmesin.? buyurdu.(5) Demek ki müridin mürşidine olan saygı ve sevgisi, sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmelerle değil; kalpteki samimiyet, haldeki istikamet ve insanlara Allah için hizmetle ispat edilebilir.

—————
1. el-Ahzab, 33/21.
2. el-Kalem, 67/4.
3. el-Envaru’l-Kudsiyye.
4. Ahmed, İbnu Kesir.
5. Heysemî, Kurtubî

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 33.sayısı (2005 Aralık) için yazılmıştır.

Sırrı Sakati (k.s.)

Sırrı Sakati (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Ramazan ayında H. 253 (M.867) yılında Bağdat’ta vefat etti. Ma’ruf-i Kerhî hazretlerinden feyiz aldı. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin hocası ve dayısıdır. Tasavvufta, verâ ve takvada asrının bir tanesi idi. Hâris Muhâsibi ve Bişr-i Hafî’nin akranıdır.

Cüneyd-i Bağdadî (k.s) anlatır: ’Sırrı Sakatî hazretlerinden ziyade ibadet ehli kimse görmedim. Daima edepli bir hâlde otururdu. Allah’u Teâlâ’dan hiçbir zaman gafil olmamıştır. Yetmiş yıl hiç kimse onun, ayaklarını uzatıp yattığını, edebe uymayan bir hareketini görmemiştir. Gece-gündüz Allah’u Teâlâ’nın huzurunda olduğunu düşünür ve her zaman edepli bir şekilde otururdu; ancak ölüm hastalığında yatağa uzanabildi.?

Doğduğu şehir olan Bağdat’ta ticaretle uğraşırdı. Bir gün çarşı yandı ve kendi işyerine bir zarar gelmediğini haber alınca ’elhamdülillah’ dedi. Bu hadiseden pişmanlık duyarak bütün mallarını dağıttı; ama yine de kendi mallarının zarar görmeyişine sevinip elhamdülillah dediği için vefat edinceye kadar acı duydu.

Şöyle anlatılmıştır: ’Bir gün Sırrı Sakatî’ye sabrın ne olduğu soruldu. O da sabır konusunu anlatmaya başladı. Bu esnada bir akrep dolaşmaya başladı. İğnesini defalarca soktuğu halde, Sırrı Sakatî hazretleri hiç bir şey yokmuş gibi, sükûnetle konuşmasına devam etti. ’Neden akrebi fırlatıp atmıyorsunuz?’ diye soranlara, Sırrı Sakatî şöyle cevap verdi: ’Sabır konusunda konuşurken, sabretmemek hususunda Hak Teâlâ’dan hayâ ederim.?

Sırrı Sakatî hazretleri, bir bayram günü meşhur bir zâtla karşılaşmış ve ona güler yüzlü olmayarak selâm vermişti. ’Neden böyle yaptın?’ diye sorduklarında Sırrı Sakatî (k.s): ’Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz bir hadislerinde: ’İki mü’min karşılaştıkları zaman, yüz rahmet aralarında taksim edilir. Bunlardan doksan rahmet, daha güler yüzlü olana verilir.’ buyurmuştur. İstedim ki o, benden daha çok sevap alsın.? diye cevap verdi.

Sırrı Sakatî hazretlerinde, Allah korkusu, kendini küçük ve aşağı görme hâli o derece fazla idi ki, ’Bağdat’ta ölmek istemem. Çünkü bu insanlar benim hakkımda iyi zan sahibidirler. Korkarım ki toprak beni kabul etmezse herkese rezil olmuş olurum. Kabahatlerimden dolayı yüzümün kararacağından korkarak her gün bir kaç defa aynaya bakarım ve keşke bütün insanların kalplerindeki sıkıntı ve üzüntüler bende olsa ve insanların hepsi rahat olsalar.? buyururlardı.

Bu büyük velînin nasihatlerinden birkaçı şöyledir:
’Şu üç şey Allah’u Teâlâ’yı çok üzer: Vakti boşa geçirmek, insanlarla alay etmek ve gıybet etmek.?
’Kul dört şeyle yükselir. Bunlar: İlim, edeb, emânet ve iffettir.?
’Allah’u Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmak, en şiddetli cehennem ateşinden daha çok azap verir.?
’Farzları yapmak, haramlardan kaçmak, çok istiğfar etmek, alçak gönüllü olmak ve çok sadaka vermek, Allah’u Teâlâ’nın kendilerini çok sevdiği evliyasının ahlâkından olup, O’nun rızasına kavuşturur.?
’Sünnete uygun olarak yapılan az bir ibadetin sevabı, bid’at işlenerek yapılan çok amelden kat kat daha fazladır.?
’Bir kimsenin ahmak olduğuna alâmet, kendi ayıbını bırakıp başkasının ayıbıyla meşgul olmasıdır.?
’Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasının nefsini hiç terbiye edemez.?
’Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir:
1. Marifetin nûru verânın nûrunu söndürmez.
2. Kitab ve sünnetin zâhirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz.
3. Kerametleri kendisini, Allah’ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin


İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, sh. 302-304.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 64.
Hilyetü’l-Evliya, c.10, sh.116.
Tabakâtu’s-Sûfiyye, sh. 48.
Nefahatü’l-Üns, sh.180.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 34. sayısı (Ocak 2006) için yazılmıştır.

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Adı Ca’fer b. Yunus olup künyesi Ebû Bekir’dir. M. 247 (H. 861) yılında Samarra’da doğdu. Bağdat’a yerleşti ve Cüneyd-i Bağdadî’nin talebesi oldu. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin fıkıh âlimlerinden olup, İmam Mâlik’in Muvatta’sını ezbere bilirdi. Zamanının bir tanesi olan Ebû Bekir Şiblî H. 334 (M. 945) senesinin Zilhicce ayında vefat etti.
Tasavvufa intisab etmesine sebep olan hâdise ise şöyle anlatılır:
Ebûbekir Şiblî namlı şanlı, bir beydir. Emrinde binlerle süvarisi vardır ve kâtipler önünde eğilir. Devamend havalisi ve ahalisi ondan sorulur. Henüz gençtir, gayretlidir ve çok beceriklidir. Görünen o ki daha çok yükselecektir. Hatta sultan kendisini Bağdat’a davet eder, kendi eli ile hil’atlar giydirir. Makam meraklıları “artık tamam, bundan böyle onu kimse tutamaz” diyedursunlar, bu hilat bir dönüm noktası olur. Nasıl mı? Şöyle: Bir gün valilerin, nazırların bulunduğu bir cemiyette aksıracağı tutar ve gayri ihtiyari hil’ata kapanır. Kaftanın yenleri belli belirsiz ıslanır. Fitneciler yemez, içmez, laf yetiştirirler. Sultana gider, “Şu Ebûbekir Şiblî’nin yaptığına bakın” derler, “sizin hil’atınızı mendile çevirdi, milletin gözü önünde burnunu sildi.” Eh cüretin böylesi affedilemez ve acele azledilmesini gerektir. Ebubekir Şibli rüya gibi gelen ve biranda giden emirliğin ardından silkinir. Yaşayışına çeki düzen verir. “Dünyanın makâmı da kendisi gibi yalan” der, “var sen Allah’a kulluk yap. Manevi mertebelerde yükselmeye bak. İş ki Mevlâm’ın verdiği hil’atlerin kıymetini bilsem gerek.” O arada akl-ı selim sahipleri Halife’ye gelir “Hâşâ sultanım” derler, “Ebûbekir Şiblî’nin size karşı tavır filan gösterdiği yok. Beyimiz sadece aksırdı o kadar. Ne olur onu bizden ayırmayın. Davamend’in ona ihtiyacı var.” Halife pişman olur, ona yetkilerini fazlasıyla iade eder; ama kabul eden nerede?
Ebûbekir Şiblî önce Hayrünnessac Hazretleri’nin dergâhına gider. Büyük veli “Senin nasibin bu kapıda değil evlâdım” der, “Beni dinlersen Cüneyd-i Bağdâdi’ye koş, eteğine yapış.” Cüneyd-i Bağdadi bu eski valiyi sıradan biri gibi karşılar ve onu bedeviler gibi çıra satmaya yollar. Sırtında küfe, tozlu sokaklar, alay eden çocuklar, istihza ile bakan kadınlar… Onu ancak bir yıl sonra dergâhın kapısından sokar; ancak yine de halkaya almaz. Ebûbekir Şiblî şadırvanı temizler, bulaşıkları yıkar, bahçeyi sular. Ta ki kendini diğer insanlardan farksız görmeye başlayana kadar. Sonra buyur edilir ve çok hızlı yükselir. Bu nasıl aşktır bilinmez, kısa bir süre sonra yüce veliye vekil olur. Cüneyd-i Bağdadi diğer talebelerini kenara çeker “Sakın ha!” der, “Sakın ona birbirinize baktığınız gözle bakmayın. O müstesna bir kimsedir. Her kavmin bir tâcı vardır, bizim tâcımız Şiblî’dir.”
Ebûbekir Şiblî Mâliki mezhebinin sayılı âlimlerinden biridir ve Muvatta satır satır ezberindedir. Tam 400 hocadan ders alır ve binlerle hadis bilir; ancak bir tanesini kendine rehber edinir. “Dünya için dünyada kalacağın kadar, ahiret için ahirette kalacağın kadar çalış. Allah u Teâlâ’ya muhtaç olduğun kadar ibadet et, cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle.”
Bir gün fukaranın biri Şiblî Hazretleri’ne gelir, uzun uzun konuşur, parasının azlığından, hayat pahalılığından filan dem vurur. Nihayet “Aman efendim” der “Nafakası üzerime düşen evladım çoktur. Onların ihtiyaçlarını göremiyorum. Ne olur bana bir çare!” Bunun üzerine İmam Şiblî: ‘Şimdi hemen evine git. Kimin rızkı sana bağlıysa tut kolundan dışarı at. Rızkına Cenâb-ı Hakk’ın kefil olduklarını bırak evde kalsınlar.’
Bir gün bir ceviz için kavga eden çocukların arasına girer. “Durun ben ikinize de pay edeyim” der. Cevizi kırar içi boş çıkar. Mübarek çocuklara döner “Biliyor musunuz” der, “Uğruna dövüştüğümüz dünya bu işte!”
Adamın biri sorar: “5 devenin zekâtı nedir?” Mübarek parmağı ile kendisini gösterir. “Bu Ebubekir’e sorarsan bir koyun vermen yeterli; ama O, Hz. Ebubekir’e (r.a) uymak istersen neyin varsa ver, evine Allah ve Rasûl’ünü bırak.”
• Şükür, nimeti değil, nimeti vereni bilmektir.
• Zühd, kalbi mal yerine, malı Yaratan’a döndürmektir.
• “Bir şahıs ne zaman mürid olabilir?” sorusuna şu cevabı verdi: “Seferde ve hazarda hâli hep aynı olan kimsedir. Yalnız olduğu zaman da başkalarının yanında olduğu zaman da aynı davranış içinde olandır.”
• Tasavvuf, beş duyuyu da günahlardan korumak ve her nefes veriş ve alışında günah işlememeye dikkat etmektir.
• Muhabbet iddiasında bulunup da başkasıyla meşgul olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makamında iş oraya varır ki, o kimse kendinden bile habersiz olur ve Hakk ile bekaya kavuşur. Zira O’ndan başkasının muhabbeti kalpte olursa, tevhid ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.
• Ashâb-ı Kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e îmân etmiş olmaz.
• Cehennemlik olmanın alâmeti açıktır. Allah rızası için bir parça ekmek veremez ama nefsin isteklerini tatmin etmek için, bir ziyafete kese kese altın harcamaktır. Cennetlik olmanın alâmeti ise bunun tersidir.’
Talebelerinden biri şöyle anlatır: “Ebûbekir Şiblî hazretleri, talebesinden biriyle Dicle nehrinin kıyısında sohbet ederken, bu talebe yüksek sesle ‘Allah’ diye bağırdı. Şiblî hazretleri onu kolundan tutup nehre atarak buyurdu ki: ‘Eğer bağırması ihlâs ile ise, Hak Teâlâ onu Hz. Musa’yı kurtardığı gibi onu da kurtarır. Yok, bunu riya için yaptıysa, Firavun’un boğulduğu gibi boğulur gider.’ Sohbete devam ettiler, bir müddet sonra o talebe nehirden çıkıp geldi, yanımıza oturdu. Baktık ki, elbiseleri bile ıslanmamıştı.”
Ebûbekir Şiblî hazretleri, güneş batarken güneşin sararmasına, şöyle bir benzetme yapardı: ‘Tıpkı mü’min de böyledir. Dünyadan göçeceği zaman, varacağı makam sahibinden çekindiği için, nasıl karşılanacağını bilmeyip, böyle sararır.’ Sonra da ilave edip ‘Gün doğarken de, çok aydın olarak doğar. Bu da bir mü’minin öldükten sonra kabrinden kalkışına benzer. Bir mü’min kabrinden kalktığında, yüzü güneşin doğduğu gibi parlar.’
Vefatından sonra kendisini rüyada gördüler. ‘Münker ve Nekir’in sualine karşı ne yaptın?’ diye sordular. Şöyle cevap verdi: ‘Geldiler, Rabbin kimdir?’ dediler. Ben de: ‘Benim Rabbim O’dur ki, size ve bütün meleklere Âdem (a.s)’a secde edin diye emir verdi. Ben o zaman Hz. Âdem’in arkasında idim. Size bakıyordum’ dedim. Bu cevap, bütün Âdemoğullarını kurtarır, deyip gittiler.
Rabbim şefaatlerine nail eylesin.

Kaynaklar:
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c. 4, sh. 35–38.
Risale-i Kuşeyrî, sh.148.
Hilyetü’l-Evliya, c.10, sh. 366.
Tabakâtu’s-sûfiyye, sh. 337.
Nefahatü’l-Üns, sh.325–328.
Bağdâdî, Tarih’u Bağdat, c.14, sh. 389.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 36. sayısı (Mart 2006) için yazılmıştır.

Cüneyd-i Bağdadi

Cüneyd-i Bağdadi

İsmi Ebu’l-Kasım, el-Cüneyd b. Muhammed b. el-Cüneyd el-Bağdâdî el-Hazzâz’dır. Ailesi Nihavend asıllıdır; ancak kendisi Bağdat’ta doğmuş ve orada vefat etmiştir. Doğum tarihi kesin bilinmemekle beraber, H. 220’den sonraki yıllar olarak kaydedilmektedir.(1) Dedeleri ticaretle meşgul olan Cüneyd-i Bağdâdî ’hazzâz’ yani ipek tüccarı, babası ’kavârîrî’ yani cam tüccarı, dayısı Serî de ’sakatî’ yani baharat ve tuz tüccarı idi.(2) H. 297, (M. 910) senesinde vefat etmiş, cenazesine altmış bin kişi katılmış ve Bağdat’ta meşhur zâtların mezarlığı olarak tanınan Şunîziye’ye dayısı Serî b. Mugallis es-Sakatî’nin (251/865) yanına defnedilmiştir.(3)
Cüneyd-i Bağdâdî, Bağdat’ta sûfîlerin tevhid anlayışını ilk ortaya koyan kimse olarak tanınır. Onun hakkında İbnü’l-Esir (630/1233) şöyle der:
’O, zamanının imamıydı. Ulema onu tasavvuf yolunun şeyhi saymıştır. Çünkü o, yolunu Kitap ve Sünnet kaideleri ile sağlamlaştırmış, zemmedilen akidelerden sakınmış, gulâtın (orta yolu bırakıp aşırıya gidenlerin) şüphelerinden uzak kalmış, şeriatın itiraz edeceği her hâlden salim olmuştur.’(4)
Yaşadığı dönemde Bağdat’ta o kadar tanınmıştır ki sadece sûfîler değil, her kesimin ilgisine mazhar olmuştur. Onun meclisine, ediplerin sözlerindeki belâgat için, mütekellimlerin de konuşmalarındaki derin mânâlar için katıldıkları nakledilmektedir. Onun şöhreti kendi devri ve Bağdat’la da sınırlı kalmamış, ulema tarafından o, günümüze kadar yaşamış olan bütün sûfîlerin önde gelen imamlarından sayılmıştır.(5)
Tasavvufun esası, zâhiren şeriat âdâbına riâyet, bâtınen de o âdâba vukufiyet olmasına rağmen; tasavvuf yolunu tutmuş (kendisini sûfî zanneden) bazı nakıslar; fıkıh, hadis gibi ilimlerle meşgul olanları küçümseyebilmişlerdir; ancak kâmil mutasavvıflar bu hataya düşmemişlerdir. İşte Cüneyd-i Bağdâdî bunlardan birisidir.
Kendini sûfî sayan ama hakikatte bu güzellikten uzak olan bazı kişiler zâhir ilimlerine karşı olumsuz tavırlarına mukabil Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.), bu ilimlere çok ehemmiyet vermiştir. Onun bu hususiyetini kendisine izafe edilen sözlerinde müşahede etmekteyiz:
’Ebû Ubeyd (224/838) ve Ebû Sevr’den (240/854) hadis öğrendim, Haris el-Muhasibî (243/857) ve Serî b. Mugallis’in (251/865) sohbetlerinde bulundum. Bizim ilmimiz Kitap ve Sünnet’le mazbuttur. Kim tasavvuftaki seyr-i sülûkundan önce Kur’ân, hadis ve fıkıh öğrenmezse ona uyulamaz.’(6)
Görüldüğü gibi Cüneyd-i Bağdâdî, yeterli ilime sahip olmayanların tasavvufa girmesini hoş karşılamamaktadır. Bu konuda dayısı Serî de onu uyarmış; “Allah (c.c) seni sûfî muhaddis değil, muhaddis sûfî yapsın.” demiştir. Bununla, tasavvufta derinleşmeden önce şer’î ilimlerin öğrenilmesi gerektiğini ve ilimsiz tasavvufa dalmanın tehlikeli olduğuna dikkat çekmişti. Bu nasihatleri de dikkate alan Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, tasavvufa sülûkundan önce ilim tahsilini ikmal etmiştir. Fıkıh ilmini İmam Şafiî’nin talebesi Ebû Sevr’den almıştır. Henüz genç yaşında fıkıhta o dereceye ulaşmıştır ki Ebû Sevr’in meclisinde yirmi yaşında fetva vermeye başlamıştır. Hattâ Ebû Sevr’in huzurunda bile fetva verdiği rivayet edilir.(7)
“Cenâb-ı Hak yarattığı bütün ilimlerde bana bir pay ayırmıştır.” diyen Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerine sahip olduğu ilmi nereden aldığı sorulunca; “Otuz sene şurada Allah’ın huzurunda oturmaktan…” diyerek evindeki merdivenin altını göstermiştir. Talebesi el-Huldî onun hakkında: “Hocalarımız arasında Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerinden başka kendinde hem ilmin hem de hâlin birleştiği bir kimse görmedik. Onların çoğunun ilmi oluyor ama ameli olmuyor; bazısının da ameli çok olmasına rağmen ilmi az oluyordu. Hz. Cüneyd’in ise hem ilmi hem de yaşayışı mükemmeldi. Onun ilmini görsen hâline tercih ederdin, hâlini görsen ilmine tercih ederdin.’ der.
Onun ilme verdiği ehemmiyeti, bir şahsa nasihat ederken söylediği şu sözlerde de görebiliriz: “Delikanlı, başına ne gelirse gelsin ilimle bağını koparma. Gençken, ihtiyarken, hastayken, sıhhatliyken ilim hep senin dostun olsun.”(9)
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, şer’î ilimlere vakıf olunca tasavvufa yöneldi. Serî es-Sakatî, Hasan b. Arafe, Muhasibî, Ebû Hamza el-Bağdâdî’den tasavvuf dersleri aldı. Ondan da Cafer el-Huldî, Ebû Muhammed el-Cerirî, Ebû Bekir eş-Şiblî (334/945), Muhammed b. Ali b. Hubeyş, Abdulvahid b. Alvan ve pek çok kimseler ders aldılar.
Cüneyd-i Bağdâdî’nin mensub olduğu Bağdat Tasavvuf Okulu’nun iki kurucusu Serî ve Muhasibî’dir. Bu okulun ilgilendiği ana konu “tevhid” idi. Bu okul mensupları tevhid ile ilgili bilgilerini çok ileri bir seviyeye çıkarmışlar, doktrinlerini geliştirip sistemlerini kurmuşlar ve bunu gizli gizli öğretmişlerdir. “Sûfîye, bir evin ehlidir, onların içine başkası giremez.” sözünde onun, tasavvufunun mahremiyetini vurguladığını görüyoruz. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerinin meşhur tevhid tarifi şu şekildedir:
“Sûfîlere mahsus tevhid; kıdemi hadesten ayırmak, vatanlardan çıkmak, sevdiklerinden kaçmak, bilinen ve bilinmeyen her şeyi terk etmek ve hepsinin yerini Allah’ın almasıdır.”(10)
Tevhid açısından kullar çeşitli mertebelere ayrılır. Cüneyd-i Bağdadî de muvahhidleri derecelere ayırır. Ona göre avamın tevhidi (birinci mertebe), ilm-i zahirin hakikatine ermiş kimselerin tevhidi (ikinci mertebe) ve ehl-i mârifetten olan havassın tevhidi (üç ve dördüncü mertebe) olmak üzere tevhid ehli dört mertebedir. Yine ona göre tevhid, mücerred bir fikir değil, bir yaşama hâlidir ve herkes yaşamasına göre bu mertebelerden birisine girer.(11)
“Bizim tasavvuf ilmimiz, Rasûlullah’ın hadisine bağlıdır.” diyen Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, tasavvuf anlayışını şer’î ilimlerle temellendirir. Aynı zamanda onun tasavvufu, tamamen tecrübeye dayanır. Bu hususu kendisi şu şekilde ifade etmektedir: “Biz tasavvufu kîl-ü kâlden almadık; açlıktan, dünyayı terk etmekten ve alışılan şeyleri bırakmaktan aldık.” Bir keresinde kendisine bir sual sorulduğunda müsaade istemiş, sonra onu kendisinde tecrübe edip öyle cevap vermiştir.
Bir gün elinde tesbih gördüklerinde “Sen o kadar yüksek mertebelere erişmene rağmen hâlâ elinde tesbih mi taşıyorsun?” diye sorarlar, o da cevaben “Evet, şayet biz, bahsettiğiniz bu mertebelere (ulaştıysak) işte bununla ulaştık, asla onu terk etmeyiz.” der. Bu misalde onun hem amele çok ehemmiyet verdiğini hem de belli bir seviyeden sonra ibadetler hususunda gevşemekten sakındığını görüyoruz. Hakikaten, ibahiliğe kayan (ulaşılan bazı makamlarda mükellefiyetlerin düşeceğini iddia eden) mutasavvıflar olmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî’nin ise bu hususta hiç müsamahası yoktur. Nitekim bir adam ona mârifetten bahseder ve der ki: “Allah’ı bilenler O’na taat ifade eden hareketleri terk ederler.” O şöyle cevap verir: “Bu, amelleri ortadan kaldırmak isteyenin sözüdür, bu da hırsızlıktan ve zinadan daha büyük bir günahtır. Allah’ı bilenler, amelleri Allah’tan almışlar ve amellerde O’na dönmüşlerdir. Eğer bin sene yaşamış olsam amellerde zerrece eksiklik göstermem.”
Yine bir keresinde Ebu’l-Hüseyn en-Nurî’nin yedi gün sekir içinde döndüğünü duyunca ilk olarak namazlarını sormuş, kıldığını öğrenince de Allah’a hamd etmiştir.(12) İşte onun bu derece dinin emirlerine bağlılığı kendinden sonra gelenlerin takdirine mazhar olmuş ve mutasavvıf olsun olmasın herkes onu örnek bir insan kabul etmiştir.
O, tasavvufun sekiz temel üzerine kurulduğunu söyler ve her birinin yorumunu peygamberlerle yapardı:
1. Cûd (cömertlik): Hazreti İbrahim cömertti.
2. Rıza: İshak Peygamber’in en belirgin özelliğiydi.
3. Sabır: Eyyûb Peygamber sabır kahramanıydı.
4. Gurbet (inziva): Yahya Peygamber’in alâmetiydi.
5. Sûf (yün): Musa Peygamber yün giyerdi.
6. Seyahat (yolculuk): İsa Peygamber’in nişanesiydi.
7. İşare (alâmet, giz): Zekeriya Peygamber’e özgüydü.
8. Fakr (yoksulluk): Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz’in övündüğü bir hâldi.(13)
“Her ümmetin bir özü vardır, bu ümmetin özü de sûfîlerdir.” Biri ona sûfîlerin konuşmaları hakkında sormuş o da “Sûfîler konuşmaya mâlik değillerdir.” demiştir. Bununla sûfîlerin konuşmalarının ilham eseri olduğunu kastetmiştir. Nitekim önceden söylediği sözlerini tekrar etmesi istendiğinde “Bunları içime atan ve ağzıma söyleten Allah’tır. Bu sözler kesbî malûmat ürünü değildir. Allah bunları bana ilham ediyor ve söyletiyor.” demiştir.(14)
Cüneyd-i Bağdâdî’nin, sûfîlerin cemiyetin içine girmesini öngören görüşleri de çok önemlidir. Böylece ruhen yüksek mertebelere ulaşmış kişiler, bir köşede uzlet hayatı yaşamak suretiyle âtıl kalmayıp, cemiyet içinde aktif olarak topluma faydalı olmaya çalışacaktır. Bu davranış da mutasavvıfı cemiyetten yitirme değil, cemiyete kazandırma ve dolayısıyla medeniyete müsbet yönden tesir etme davranışıdır. Bunun felsefe, sanat, edebiyat ve hattâ siyaset sahasında yaptığı müspet tesirler pek derin olmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî, bu görüşleri neticesinde kendisini cemiyete hizmete adamış; pek çok talebeye ders vermiş; bazı sûfîlerin geçimlerini temin için hiç çalışmamasına mukabil o, ticaretle meşgul olmuştur. İslâm’ın ve İslâm medeniyetinin bu ilk çağlardan asırlara uzanıp yayılmasında sûfîlerin oynadığı rol, bu düşüncenin bir neticesidir ve bunun öncüsü de Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleridir.
O’nun hayatından ve tasavvuf anlayışından dersler çıkarabileceğimiz pek çok menkıbeler mevcuttur. İşte onlardan birkaçı:
Temkini esas alan Hazreti Cüneyd, cezbe ve vecd hâllerine lüzumundan fazla ehemmiyet vermezdi. Nitekim cezbeye kapılıp semâa duran bir topluluğa rast geldiğinde, ona “Sen neden sakin duruyorsun, vecd içinde hareketler etmiyorsun?” diye sorulunca: “Dağları görürsün de sen onları hareketsiz sanırsın, hâlbuki onlar bulutlar gibi seyretmektedir.”* âyetini okudu.
“Bazıları su üstünde yürüyorlar; ama ibadet içinde susuzluktan ölmek, su üstünde yürümekten daha hayırlıdır.” diyen Hazret’e göre esas olan, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in yaşadığı gibi yaşamaktır: “Allah’a giden yol ancak Rasûlullah’ın yaşadığı gibi yaşayan, O’nun sünnetlerini diri tutanlara açıktır.”(15)
Talebeleri ile otururlarken bir kimse geldi ve önüne beş yüz dirhem bırakıp bunu ihtiyacı olanlara dağıtırsınız dedi. Hz. Cüneyd (k.s) “Bundan başka paran var mı?” dedi. O kimse “Evet bunlardan başka çok param var” dedi. Cüneyd (k.s) “Peki, sahip olduğun paralardan başka daha çok paran olsun ister misin?” dedi. O kimse, “evet isterim” deyince, Cüneyd (k.s): “Bu bıraktığın beşyüz dirhemi geri al. Çünkü o paralara bizden çok senin ihtiyacın var. Zîrâ biz, paramız olsun istemiyoruz” buyurdu.
Bir kimse Cüneyd-i Bağdadiye gelerek: “Bu zaman da hakiki kardeşlikler azaldı. Nerede o Allah için yapılan kardeşlikler?” deyince. Cüneyd (k.s) “Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi (arkadaşı) bulamazsın; ama kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızası için katlanacağın bir kardeşler istiyorsan böyleleri çoktur” buyurdu.
Birisi ona gelir sorar: “İhlâsı kimden öğrendiniz?” “Mekke-i Mükerreme’de harçlıksız kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum; ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim “Peşin peşin söyleyeyim param yok” dedim, “Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?” Berber o anda mevki sahibi birini tıraş etmekteydi. Onu bırakıp bana başladı. Adam itiraz etti. Berber “Kusura bakmayınız efendim” dedi, “sizi ücreti mukabilinde tıraş ediyorum; ama bu genç Allah rızası için istedi.” Berber dahasını da yaptı, bana harçlık verdi. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm. “Asla alamam” dedi, “İnan Allah’ın rızası, daha değerli.”(16)
Cüneyd-i Bağdadi’nin talebelerinden biri şeytanın vesveselerine kapılıp kemâle geldiğini zanneder. Birbirinden cazip rüyalar görmeye başlar ve bunları arkadaşlarına da nakleder. Cüneydi Bağdadi Hazretleri onun durumuna çok üzülür. Talebesinin ayağına kadar gider ve “Eğer rüyanda seni cennete götürürlerse üç defa ‘La havle ve lâ kuvvete illâ billah…’ oku” diye tenbih eder. Hakikaten o gece rüyasında onu alıp cennete götürürler. Aklına hocasının sözü gelir. “La havle…” okuduğu anda kendini çöplükler, pislikler içinde bulur. İçine düştüğü durumu anlar ve tevbe eder. Mübârek, “Herkese bir Mürşid-i Kâmil lâzımdır” der, aksi halde mel’ûn şeytan musallat olur ve oyuncak eder.”
Hz. Cüneyd’e biri sorar: “Ey Müslümanların aziz mürşidi! Belânın büyüğü nedir, söyler misin?” Şöyle cevap verir: “Belânın büyüğü, belâ vereni bilmemektir. Bu da gafletten ileri gelir.”(17)
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

……………..
1. Zehebî, Siyer’u A’lâmi’n-Nübelâ, 14/66.
2. Bağdâdî, Tarih’u Bağdat, 7/241; Zirikli, El-A’lâm, 2/141.
3. Bağdâdî, a.g.e, 7/248; İbn Mülakkin, Tabakatü’l-Evliya, s. 134; Zirikli, a.g.e., 2/141.
4. Nebhânî, Cami’u Kerâmâti’l-Evliya, 2/12.
5. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri–1, Menşei İtibarıyla Tasavvuf.
6. Süleyman Ateş, Cüneyd-i Bağdâdî Hayatı Eserleri ve Mektupları, s.9 (Ebû Talib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb’den naklen).
7. Bağdâdî, a.g.e., 7/242; İbn Cevzî, Sıfatü’s-Saffe, 1/478.
8. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 10/257.
9. Kuşeyrî, er-Risale, s. 248.
10. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri–2, Tevhid.
11. Bağdâdî, a.g.e., 7/246; Ebû Nuaym, a.g.e., 10/278; Sübkî, Tabakatü’ş-Şâfiiyye, 2/266.
12. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Çev.: Sait Aykut, Enver Günenç, Yahya Atak, Abdulhamit Birışık, Fuat Aydın.
13. Sahabeden Günümüze Allah Dostları), 3/267.
14. İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 11/121.
15. Ebû Nuaym, a.g.e., 10/271; İbn Hallikan, a.g.e., 1/373.
16. Nefahat’ül-Üns, sh.209–213.
17. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, sh.121–127.
* en-Neml, 27/88.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 35. sayısı (2006 Şubat) için yazılmıştır.

İslam Dünyasındaki Hüzün ve Kutlu Doğum

İslam Dünyasındaki Hüzün ve Kutlu Doğum

Sahabe Efendilerimizin Rasûlullah (a.s.) ile olan ilişkilerinin en belirgin özelliği ’sevmek’ti. Sevmek, öğrenmek ve yaşamak. Onlar, Efendimiz’i (a.s.) aşk derecesinde sevdiler; dinle, îmanla alâkalı her şeyi harfiyen öğrendiler ve aynı hassasiyetle yaşadılar. Onlar, İslâm ve Rasûlullah (a.s.) uğrunda mallarını ve zamanı geldiğinde canlarını, hiç gözlerini kırpmadan feda ettiler. ’Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah!? sözü, onların hayatında gerçek olan bir sevginin göstergesiydi. Zira anneler, savaş dönüşlerinde kendi ailesi ve çocuklarından önce Efendimiz’in (a.s.) hayatta olup olmadığını soruyorlar, kendilerine aile fertlerinin savaşta şehit olduklarının haberi verildiği halde o sahabe annelerimizin sineleri, ’ya Efendimiz’e (a.s.) bir şey olmuşsa? diye yanıp kavruluyordu. O’nun (a.s.) saçının bir teli, aldığı abdest suyu bile teberrük olarak görüldü. İşte bu Rasûlullah sevdası, daha sonra kavimlere, nesillere intikal etti. Yüzyıllar ve nesiller boyu bir sevdadır, inananların gönüllerinde Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)!
İşte bu sevginin tezahürlerinden birisi de Efendimiz (a.s.)’ın dünyaya teşrifleri sebebiyle yapılan Mevlit Kandili ve Kutlu Doğum Haftası’dır ki; Müslümanların gönüllerindeki Peygamber sevgisinin dışa yansıyışıdır. Hiç olmazsa işte bu günler vesilesiyle yediden yetmişe, İslâm’la ilgisi şu veya bu ölçüde bulunan insanlar, ’Rasûlullah Aşkı’nda kenetlenmeliler. Zira böyle bir sevgi atmosferine İslâm dünyasının gerçekten çok ihtiyacı var.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünyadaki sosyo-ekonomik dengelerin değişimi, inançlar üzerinde de oldukça etkin olmaktadır. Batılı ülkelerin daha çok özgürlük, eşitlik, sosyo-ekonomik adalet, diyalog, açıklık, uzlaşma ve barışın temsilcileri olduklarının iddiası, İslâm ülkelerine ve bunun yanında Müslümanlara olan uygulamalarıyla ne kadar tutarsız ve bulanık olduğu yaşadığımız hadiselerle ispatlanmaktadır.

İnsanlık 90’lı yılların başında bloklar çatışmasının sona ermesine ve duvarlar yıkılmasına şahitlik etmiştir. İşte bu dönemde yani Soğuk Savaş esnasında komünizme karşı İslâm’ı kullanmaya kalkarak ’yeşil kuşak’ projesi yapanlar, artık İslâm Dünyası’na karşı tavır almaya başladılar. 1979’da İran’daki Humeynî İhtilâli, siyasî ilimler literatürüne ’İslâm Devrimi’ ve Batı kaynaklarında kullanılan İslâmî Köktendincilik (Islamic Fundamentalism) kavramlarını ortaya çıkarmış; daha sonra Orta Doğu kaynaklı terör örgütlerinin eylemleri de, ne yazık ki ’İslâmî Terör’ şeklinde ifade edilmeye başlanmıştır. Bu arada Amerikalı Samuel Huntington’un, din ve kültür farkına dayandırdığı ’Medeniyetler Çatışması’ tezi de, Hıristiyan âlemini, İslâm âlemine karşı kışkırtmada teorik bakımdan önemli rol oynamıştır.
Demirperde yıkıldıktan sonra 1990 ilkbaharında yapılan ilk Bilderberg Toplantısı’nda, artık komünist bloğun çöktüğü, demokratik Batı dünyası için İslâm’ın tek tehlike olarak bulunduğu tespiti yapılmıştır. İşte yapılan bu tespitler doğrultusunda ’İslâm düşmanlığı’ salgın gibi dünyanın her yanına yayıldı. Bu süreçte maalesef, İslâm dünyasında Batı’ya karşı etkili propaganda geliştirilemedi. Barış ve esenliğin en güzel temsilcisi olan Hz. Muhammed (a.s.) ve İslâm dini şiddetle, terörle eşanlamlı hale geldi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin çöküşünden sonra zaten başsız kalan İslâm Dünyası’nda, önceleri Filistin halkının haklı mücadelesi olarak başlayan eylemler, daha sonra âdeta Huntington gibi teorisyenleri haklı çıkarırcasına ’küresel terör’ eylemlerine dönüştürülmüş ve bu furya sonucunda 11 Eylül’e ulaşılmıştır. Birtakım meczup ve fanatik teröristlerin İslâm adına ’cihad’ ilân ederek insanlık dışı kanlı terör eylemleri yapması, en fazla İslâm’a ve Müslümanlara zarar verir hale gelmiştir. Bu yüzden Müslümanlar Batı tarafından hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın potansiyel suçlu gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Çünkü bilinçli bir stratejinin sonucu olarak hep, şiddete bulaşan Müslüman unsurlar nazara verilmekte ve ’iyi örnekler’ görmezden gelinerek üstü örtülmektedir. İşte geçtiğimiz aylarda Danimarka başta olmak üzere bazı Avrupa basınında yayınlanan ve Efendimiz (a.s.)’i hedef alan çirkin karikatürler de İslâm düşmanlığının zirveye çıktığı son örneklerden birisiydi.

Geçmişten günümüze Batı’da İslâm’a karşı düşmanca bir tavır ve birikim söz konusudur. Fakat burada bir yön hep göz ardı edilmektedir. İslâmiyet İbrahimî bir dindir. Üç büyük din de, birbirinin devamıdır. Müslümanlar, Efendimiz (a.s.) ile birlikte ilahî mesajın kemâle erdiğine inanırken, Hıristiyanlar, tıpkı Yahudilerin Hıristiyanlığı yoldan çıkmış bir Yahudi tarikatı olarak görmeleri gibi, İslâmiyet’in Hıristiyanlığın mesajının tahrifiyle ortaya çıktığına inanırlar. Yani bir Katolik için, Müslüman ile Protestan arasında inanç karşısındaki durumları açısından hiçbir fark yoktur. Ortadaki gerginlik Konfüçyüs, Budizm veya Hinduizm ile İbrahimî dinler arasında geçmiyor. Zaten meselenin vahametini arttıran da budur. Bu kadar vahim bir şey ise tesadüf olamaz. Bir de bu hatada ısrar ediliyorsa. Demek ki, ortada kasıtlı bir tahrik var. Ortada bir tahrik varsa, burada amaçlanan da hedefte olanların tahriklere kapılmasıdır. Öyle ya, İslâm dinini terörle eş tutan bir hakaret yüzünden, Müslümanlar şiddetli tepki gösterirse tahrik hedefine ulaşmış olacaktı.

Peki, bizler bu ve buna benzer üzücü hadiseler karşısında ne gibi bir tavır sergilemeliyiz ki; bu kötü niyetli kişiler hedeflerine ulaşamasınlar. Öncelikle Kur’ân ve Sünnet bize neyi emrediyorsa yani bu tür hakaretler karşısında Asr-ı Saadet’te nasıl davranılmışsa biz de öyle davranmalıyız. Kevser, Leheb, Hümeze sûrelerinin ve buna benzer pek çok âyetin Efendimiz (a.s.) ve Müslümanlarla alay edenler hakkında nâzil olduğunu da iyi tahlil etmeliyiz. Tâif’te Efendimiz (a.s.)’i taşlayanların üzerine felâketin gelmesine ’Onlar bilmiyorlar!? diye râzı olmayan Habîbullah’ın tavrını da güzel bir şekilde değerlendirerek; O’nun, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini de unutmamalıyız. Anne, babamızdan, eşimizden, çocuklarımızdan ve hatta canımızdan çok sevdiğimiz Rasûlullah Efendimizin sünnetlerini ve ahlâklarını ihyâ etmek için yarışmalıyız. İslâm’a ve onun kutsallarına yapılanlar karşısında öylesine vakur, dengeli, kararlı ve kendine hâkim bir tepki geliştirmeliyiz ki, bu komploları hazırlayan zavallılar ’utanç’ içinde kalmalılar.
Onların böyle bir akılsızlıkları karşısında dahi yine de mantıkî ve aklî hareket ederek hem Efendimiz (a.s.)’a karşı, hem de Kur’ân’a karşı saygımızı ifade etmeliyiz. Bir kere onların yaptığı o cürüm, savulması gerekli olan bir şeydir. Müslümanların mukabelesi o cinsten bir şey olmuyor ve zaten hadiseleri savmaya da yeterli değildir. Yani sen onun bayrağını yakacaksın da ne olacak! Bunlar hep deneniyor. Ne tam bir mukabele ne de akıllıca oluyor. Sadece kinini, nefretini, gayzını ortaya koyma oluyor. Bu yüzden karşı tarafta kini, nefreti, gayzı daha da artırıyor. Bence, medenice davranmak lazım. Onlar medenice bir davranış sergilemedikleri halde bizler medenice davranmamız gerekli. Her şeye rağmen soğukkanlı olmalı, İslâm’ın emir ve yasaklarından asla taviz vermemeliyiz. Bizim rehberimiz Rasûlullah (a.s.)’ın da bildirdiği gibi; kötülüğü iyilik ve güzellikle savacak, yani mü’mince bir tavır sergilemiş olacağız.

Ayrıca başımıza gelen bu hadiseler karşısında Müslümanlar olarak kendimizi de bir nefis muhasebesine tabi kılmalıyız. Zira bugün İslâm’ın aleyhine olan her şey için Batı yargılanıp infaz edilmekte. Pek çok kimseye göre İslâm’a gelen kötülüklerin kaynağı Batı diyerek başını kuma sokanlar da yok değildir.
Öncelikle ikide bir ’Düşmanlarım benim hakkımda kumpas çeviriyor’ diye yakınmak yerine, ’kumpas çevrilmeye’ müsait olmaktan kurtulmamız gerekli değil mi!
Sevginin elçisi bir Yüce Peygamberin, eğer bugün terörist diye karikatürleri yayınlanıyorsa, bunda, hakaretlerde bulunan izansız ve provokatör Batılı kadar, kanlı cinayetlerini İslâm adına işleyenlerin rolü yok mudur?…
İslâm dünyasının içine düştüğü ’zillet’ halinin sorumluluğunu başkalarında aramak yerine kendimizde de aramayı deniyor muyuz?

’Güzelim Bağdat’ımız ve dünyanın pek çok yerinde Müslüman toprakları işgal altında’ diye ağlayıp sızlamak, inlemek yerine (tabi o kadarını da yapabilecek gönül kalmışsa); bunun yerine kafamızı ellerimizin içine alıp düşündük mü?
’Saddam denilen eli kanlı zalim, güzelim Bağdat’ımızda yıllarca nasıl hüküm sürdü?’
Kendine ’Neden bizim coğrafyamız yoksulluk üretiyor ve bilim-teknik yönünden geri kalmışlık içerisinde’ sorusunu sor ve mason parmağı ya da Yahudi komplosu filan aramadan, yani kendimize dönerek cevaplandırmaya çalışalım, bakalım bulabilecek miyiz?

Nefsimize diyelim: İşte savaş, açacaksan kendi tembelliğine, dünya ve onun geçici sevgilerinin Allah (c.c.) ve Rasûlullah (a.s.) sevgisinin önünde oluşuna, yaşantı olarak Rasûlullah (a.s.)’ın ahlâklarından uzak oluşuna savaş aç!
İsyan edeceksen içinde bulunduğun İslâm’a uygun olmayan hallerine isyan et!
Ancak böyle yaptığımız takdirde komplekslerimizden kurtulabilir, yeniden kendimize olan özgüveni kazanabiliriz.

Unutmayalım ki;
Edepsizin edepsizliği sen ancak edebini korursan belirginlik kazanır.
Hani o yüce Peygamber (s.a.v.), ’Güzel ahlâkı tamamlamak için’ gönderilmişti?

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 37. sayısı ( Nisan 2006) için yazılmıştır.

Hz. Abdulvahid Temimi (rh.a.)

Hz. Abdulvahid Temimi (rh.a.)

Abdulvâhid et-Temîmî Hazretleri, Tebe-i Tâbiîn devrinde Basra’da yetişen meşhur hadis, fıkıh âlimi ve evliyâlarındandır. Doğum ve vefat tarihleri kesin olarak bilinmemektedir.

Abdulvâhid et-Temîmî Hazretleri Tâbiîn devrinde meşhur hadis ve fıkıh âlimlerinden ders alıp sohbetlerinde bulundu. Onlardan ders alarak kendini yetiştirdi. Zamanını devamlı ilim öğrenmekle ve ibadet yapmakla geçirdi. Öğrendiği bütün ilimleri hemen çevresindeki insanlara öğretmeye çalıştı ve bu şekilde çok talebe yetiştirdi. Tebe-i Tâbiîn devrinde Basra’da yetişen âlimler arasında dünyaya değer vermemesi, devamlı ibadet ve ilimle meşgul olması hasebiyle herkes onu sever ve ona hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle birçok kimsenin doğru yola girmesini sağlamış ve herkese örnek olmuştur. Abdulvâhid (rh.a.) zâhirî ilimleri zamanındaki âlimlerden alıp bununla beraber kendisini mânen kendisini bir boşluk içerisinde hissetti ve bâtın (tarikat-tasavvuf) ilmini de zamanının manevî hekimi, dertlilerin zâhiren ve mânen imdadına yetişen Şeyh Ebû Bekir Şiblî (rh.a.)’den telkin aldı ve mana yolunda da nice yolda kalmışlara yol gösterdi.

Abdulvâhid et-Temîmî (rh.a.) anlatıyor: ’Bir rahibin inziva odasına uğradım. İki defa ’Ey Rahip!’ diye kendisine seslendim, fakat cevap vermedi. Üçüncüde (daha önceden îman etmiş olan bu) râhip başını çıkardı ve şunları söyledi:
’Ey adam, ben rahip değilim. Rahip Allah Teâlâ’dan korkan, O’na saygı gösteren, belasına sabredip kazasına razı olan, nimetlerine şükredip O’nun için tevazu gösteren, izzeti karşısında zilleti kabul eden, kudretine teslim olup heybet ve azameti karşısında eğilen, hesap ve azabını düşünen, gündüzünü oruç gecesini ibadetle geçiren, cehennemi hatırladıkça uykusu kaçan kimseye denir. Ben ise saldırgan bir köpeğim. İnsanlara zararım dokunmasın diye kendimi buraya hapsettim.’ dedi.

Ben bunun üzerine: ’Ey Rahip! Allah Teâlâ’yı bildikten sonra insanları Allah’tan uzaklaştıran şey nedir?’ diye sordum.

Rahip: ’Kardeşim! İnsanları Allah’tan ancak dünya malı ve sevgisi uzaklaştırır, Çünkü dünya isyan ve günah yeridir. Aklı başında olan dünyayı kalbinden çıkarıp, günahlarına tövbe ederek kendisini Allah’a yaklaştıracak şeye yönlendirir.’ dedi.

Muhammed bin Abdullah buyurdu ki: ’Ben bir defasında gördüm ki, Abdulvâhid Hazretleri: ’Kim ki kendi midesini haram şeylerden koruyabiliyorsa, o kimse dinini ve güzel ahlâkını muhafaza edebilir. Kim ki kendi karnını haram şeylerden koruyamıyorsa, ne dinini ne de güzel ahlâkını muhafaza edemez.’ buyurdu.?
Bir defasında şöyle buyurdular: ’Bir insanın günahları çok ise ve o da iyilikten bahsetse, onunla iyiliğin arasında bir deniz kadar uzaklık vardır. Muhakkak ki her şeyin bir kestirme (kısa, yakın) yolu vardır. Cennetin kestirme yolu da cihat yapmaktır. Eğer nefsinizde, Allah’a karşı yaptığınız ibadetlerde bir isteksizlik, tembellik hissederseniz, bir süre kuvvetli ve iyi yemekleri yemeyi bırakınız. Tuz ve ekmekle yetinmeye çalışınız. Oruç tutunuz. Bu şekilde yapmanız vücudunuzdaki bazı yağları ve fazlalıkları erittiği gibi, Allah Teâlâ’yı hatırlamanızı artırır. Kulun, Allah’a karşı takip edeceği en güzel edep hali, O’nun emirlerinin hepsine tereddütsüz boyun eğerek, itaat göstermesidir. Allah (c.c.), onu bu haliyle dünyada bırakırsa, bunu kendisine en hayırlı ve sevimli şey olarak kabul etmeli, şayet ahirete götürürse (ruhunu alırsa) bunun da Allah’ın emri olduğunu kabul ederek, kendisine en tatlı bir iş gelmelidir.?
Abdulvâhid Hazretleri anlatıyor: ’Çok kere sefere çıkardım. Yine seferlerimden birinde idi. Bir zata rastladım. Üzerinde kıldan örme bir elbise vardı. Selam verip; ’Allah’ın rahmeti üzerine olsun!’ dedim. Bundan sonra;

Sana bir şey soracağım.’ dedim.
Şöyle dedi:
’Soracağın şey kısa olsun, çünkü günler geçiyor, nefeslerimiz sayılı ve zamanla ölçülüdür. Rabbimiz de her halimize vakıftır, işitiyor ve görüyor.’
Bundan sonra sorularıma başladım.

’Takvanın başı nedir?’ Cevap verdi:
’Allah’la (c.c.) sabretmektir.’ Sordum:
’Sabrın başı nedir?’ Cevapladı:
‘Allah’a (c.c.) tevekküldür.’ Sordum:
’Tevekkülün başı nedir?’ Cevapladı:
’Her yanı bırakıp Allah’a (c.c.) yönelmektir.’ Sordum:
’Her yanı bırakıp Allah Teâlâ’ya yönelmek nasıl olacak?’ Dedi ki:
’Allah için tek kalmaya alışılacak.’ Yine sordum:
? ’Bu tek kalmak nasıl olur?’ Dedi ki:
’Her maddî yönden kalbi çekmektir. Allah’tan başka hepsini bırakmakla olur.’ Sordum:
’En tatlı şey nedir?’ Cevapladı:
’Allah’ın (c.c.) zikrine alışkanlık peyda olmasıdır.’ Sordum:
’En temiz ve pak olan nedir?’ Cevapladı:
’Allah Teâlâ’yla olmaktır.’ Sordum:
’En yakın şey nedir?’ Cevapladı:
’Allah Teâlâ’ya varmaktır.’ Yine sordum:
’Kalbi en çok sızlatan nedir?’ Dedi ki:
’Allah’tan ayrılıktır.’ Sonra sordum:
’Ârifin hikmeti nedir? Ne olmalı?’ Dedi ki:
’Allah’a kavuşmaktır.’ Sordum:
’Âşık nasıl tanınır?’ Dedi ki:
’Sevdiğini her an anmasıyla.’ Sonra sordum:
’Allah Teâlâ’yla ünsiyet nasıl peyda edilir?’ Şöyle dedi:
’Gönlünü o yola koyarsan olur.’ Sordum:
’İşleri Allah’a bırakmak için hangi yola girmek gerek?’ Dedi ki:
’Rabb’imizin bütün emirlerine teslim olmak.’ Ben sordum:
’Yoluna teslim olmanın yolu nedir?’ O da dedi ki:
’Daima Hak katından ihtiyaç talep etmektir.’ Bundan sonra hayli uzun sorular sordum. O da bu sorularımın hemen hepsine cevap verdi. Tekrar sordum:
’En büyük sürur nedir?’ O da yanıtladı:
’Allah’a karşı iyi zan beslemektir.’ Yine sordum:
’İnsanların en büyüğü kimdir?’ Dedi ki:
’Allah Teâlâ’yla zengin olandır.’ Sonra sordum:
’İnsanların en kuvvetlisi kimdir?’ Dedi ki:
’Allah Teâlâ’dan kuvvet isteyendir.’ Sordum:
’Zarar eden kimdir?’ Dedi ki:
’Allah’ın zatından gayrı şeylerle hoşnut olandır.’ Yine sordum:
’Mürüvvet nedir?’ O da dedi ki:
’Allah’ın Zât’ından başka alt şeylere kapılmamaktır.’ Sonra yine sordum:
’Kul ne zaman Allah’tan uzaklaşır?’ Dedi ki:
Kalbin Allah Teâlâ’dan (mahcup olduğunda yani) uzak kaldığında.’ Sordum:
’Ya ne zaman Allah (c.c.) Hazretleri’nden mahcup olur.’ O da dedi ki:
’Allah’tan başka birine dair kalbinde bir gayret bulunduğunda.’
’Olan işlerden hiçbir tecrübe dersi almayan kimdir?’
’Ömrünü Allah’ın taatinden gayrı işlerde geçirendir.’ Bu defa sordum:
’Dünyada zahitlik nedir?’ O da şöyle dedi:
’İnsanı Allah’tan alan her şeyi terk etmektir.’ Sordum:
’İkbal eden kimdir?’ Dedi ki:
’Allah’a yönelendir.’
’İdbar eden (sırt çeviren) kimdir?’ diye sordum. O da dedi ki:
’Allah’tan kaçandır.’ Sonra:
’Selim kalp nedir?’ diye sordum. O da:
’İçinde Allah’ın Zât’ı arzusundan başka bir arzu bulunmayandır.’ Dedi. Bundan sonra mevzuu değiştirdim ve tekrar sormaya başladım:
’Bana söyler misin, yemeklerini nerede yersin?’ O dedi ki:
’Allah’ın hazinesinden.’ Sordum:
’İştah duyduğun bir şey var mı?’ Dedi ki:
’Allah’ın kaza ve kaderi.’ Ben daha sonra:
’Bana bir tavsiyede bulun.’ dedim. Bana:
’Allah’a (c.c.) taat kılmaya bak. Allah’ın kaza ve kaderine razı ol. Allah’ın zikri ile ünsiyet peydahla, böylece Allah’ın seçmiş olduğu zümreye dâhil olursun.’ buyurdu.?

Şu bir hakikattir ki, kulun Allah’a sevgisi arttıkça, aynı miktarda Allah Rasûlü’ne de artar. Keza onun sevdiği veli kullarına da artar.

Bir gün Abdulvâhid Hazretlerine şöyle sordular: ’Bir kişi var. Allah’a kulluk etmek için dünyada kalmak istiyor. Bir başkası da Hakk’a (c.c.) olan iştiyakı için ölmek, bu âlemden çıkmak istiyor. Bunların hangisi daha hayırlı ve iyidir?? Şu cevabı verdi: ’Bunlardan hiçbiri de değildir. Asıl iyi olan, bütün işleri O’na bırakır. O, dünyada bırakırsa pekâlâ, öbür âleme götürürse yine öyle. Devamlı doğrulukla kulluk eder. İşte razı olmak budur. İrfan sahibinin zevki kendi içinde yaşar. Asıl marifet ise, bunu anlamak ve bulmaktır.?

Abdulvâhid Hazretlerine yine sordular: ’Allah Teâlâ’ya en çok yaklaştıran nedir, onu bize anlat?? Sonra da: ’Allah katında en çok mükâfata lâyık olan nedir?? diye sordular. Buyurdu ki: ’Allah Teâlâ’nın sevdiğini sevmek.? Yine sordular: ’Sevginin şeklini de açıkla!? Bunun üzerine Abdulvâhid Hazretleri ağlamaya başladı. Bu arada şu soruyu sordu: ’Tahammül edebilir misiniz?? ’Allah’ın dilediği kadar.? dediler. Abdulvâhid (rh.a.) bir miktar anlattı; ama soruyu soranlar dayanamayıp düşüp bayıldılar. Ayıldıkları zaman şöyle dediler: ’Buna kim güç yetirebilir? Bu işin hakiki cephesini tam olarak kim dile getirebilir?? Abdulvâhid (rh.a.), onlara şöyle dedi: ’Bir kısım kalpler vardır ki, sevgilisini kastedip yola çıkar. Bu yolda ona ne esen rüzgâr yetişebilir, ne de şimşek. Onlar Hakk’ın (c.c.) sevgisini alırlar. O’nun güzel davetini işitirler. Bundan sonradır ki akılları uçar, kalpleri O’na koşar. Dolayısıyla sarhoş olurlar. Heyhat nerede sevgi ehilleri? Nerede sevgi temizliğine erenler? O sevgiyi kazanacak kimseler hani? Ancak Allah’ın sevgiye hak kazandırdığı kimseler erebilir. Bir an olsun o sevgi tadından ayılmayanlar neredeler??
Abdulvâhid (rh.a.) Hazretleri nihayet şu köhne dünyadaki yaşam süresini bitirip doğduğu yer olan Basra’da dünyadan ebediyete göç eyledi. Vefat tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin! Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar
1- İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s.108.
2- Onların Âlemi, s.150; 293, 359.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 38. sayısı (2006 Mayıs) için yazılmıştır.

Hz. Ebu’l-Ferac Yusuf Et-Tarusi (rh.a.)

Hz. Ebu’l-Ferac Yusuf Et-Tarusi (rh.a.)

Evliyanın büyüklerinden olan Ebu’l-Ferrâh Mehmed Tarsûsî (rh.a.) Hazretlerinin künyesi “Ebu’l-Ferac Yûsuf et-Tarsûsî”dir. Ebu’l-Ferrâh Hazretlerinin doğum tarihi ve doğum yeri kaynaklarda bildirilmemektedir. Hicrî 3 Şaban 447 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir.

Tarsûsî (rh.a.) Hazretleri zamanın büyük âlimlerinden ilim tahsil etti. İyiliksever, güzel huylu ve güzel görünüşlü bir zat idi. Zamanının bir tanesi idi. Karşılaştığı kimselere çok mütevazı davranırdı. Arkadaşlarından veya dervişlerinden birinde uygun olmayan bir davranış görse, onu tatlı bir şekilde ikaz eder ve bu işi yapmasına mani olurdu.

Ebu’l-Ferac (rh.a.) Hazretleri, tasavvuf (tarikat) ilmini Abdulvâhid bin Abdülazîz et-Temîmî’den ve Şeyh İzzeddîn Ahmed Fârusî’den aldı. Ebu’l-Ferac Hazretlerinin ilminden zahiren ve manen birçok kimseler istifade etti ve nice yolda kalmışlara mana yolunda ışık tuttu. Manevî yolda nice susuzları suya kandırdı. Birçok kerametleri görülmüştür.

Ebu’l-Ferac Hazretleri, insanlara daima doğru yolu gösteren, dinin emir ve yasaklarını anlatan büyük bir âlim idi. Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Şehâdet ile, tebessüm ederek vefat etti.

Buyurdu ki: “Ey Kardeşim! Himmetini kendini yakmak için harcamaktan, hevâ ve hevesinin dalgaları arasında kalarak kendini boğmaktan çok sakın. Nefsine karşı Allah Teâlâ Hazretleri’nden kork. Nefsine karşı hazırlıklı ol. Daima nefsinin yenilmesi için çalış. Böyle yaparsan sonunda zelil olmaktan, hesap verme korkusundan, dostlarla alâkayı kesmekten kurtulur, seçilmişlerden olursun. Nefsi, kişinin kimliğidir. Tevazu ettiği zaman yükselir, kendini büyük gördüğü zaman alçalır.”

Yine buyurdu ki: “İlmin ve yakînin zirvesine ancak tevazu ile erişilir. Nefsine muhalefet hususunda çok sağlam ol. Günaha asla meyletme. Günahın sonu ateştir. Geceni Allah Teâlâ’ya ibadet etmek ve itaatle geçir. Gafil kimseler geceyi uyku ile geçirir. Cahil ve gafil, oyun ve eğlence ile oyalanır. Hâlbuki ehlullah uyanıktır. Bir işi yapmak istediğin zaman, o işte insaflı ve adaletli ol ki, hakkı olmayan birine o işi teslim etmeyesin.

Allah Teâlâ’yı çok zikret. Kendini haksızlık yapmaktan uzak tut. Çünkü bulunduğun makam, hak üzere bulunulacak, hak üzere yürünülecek bir makamdır. Kızdığın zaman affa sarıl, çünkü affetmek suretiyle yapacağın hata, ceza vermek suretiyle yapacağın hatadan daha iyidir. İşlerinde dindar, hikmet ehli olan ve din gayreti bulunan kimseleri seç. Onlar arasından da olgun görüşlü, konuşmayı iyi bilen, delili sağlam olanlarını seç. Allah Teâlâ’yı ve Rasûlü’nü en iyi bilen kimseleri seç. Vefat edip Rabbine kavuştuğun zaman, akıbetinin iyi olmasına vesile olacak işleri yap.”

Ebu’l-Ferac Hazretleri, yaklaşık elli beş sene dalâlette kalmış insanları Hakk’a davet edip hizmet etti. Nice dalalette kalanlara önderlik yaptı. Nihayet şu dünyadaki kulluk imtihanını en güzel şekilde verip gayeye muvafık bir ömür sürmenin bahtiyarlığı ile fâni âleme veda ederek Bağdat’ta vefat etti. Büyük bir kalabalık ve çok sayıda yâreni tarafından kılınan cenaze namazından sonra bugünkü kabristanına defnedildi.

Yüce Allah bizi şefaatlerinden, âlî himmet, nazar ve muhabbetlerinden ayırıp mahrum etmesin! Âmin!

Faydalanılan Eserler

1. İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s.162.
2. Cevherden Gerdanlıklar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 39. sayısı (2006 Haziran) için yazılmıştır.

Hz. Ali Kureyşiyyü’l Hakkari (rh.a.)

Hz. Ali Kureyşiyyü’l Hakkari (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye – Kadiriyye Kolu

Irak ve Doğu Anadolu evliyasının büyüklerinden, künyesi “Ebu’l-Berekât” olup ismi “Ali Kureyşiyyü’l-Hakkârî”dir. Aslen Lübnan’da Baalbek yakınlarında Beyt-i Far beldesinde doğdu. İlim aşkıyla yanan bir ailenin evladı olan Aliyyü’l-Hakkârî Hazretleri küçük yaşta yüksek ilim sahibi âlimlerin meclislerine devam etti. Gençliğinin baharında kalbi ilimle ve Allah Teâlâ’nın aşkı ile doldu.

Tasavvufta en yüksek derecelere sahip olan Ebu’l-Ferec Yusuf et-Tarsûsî’nin meclislerine can atıp tasavvufu telkin aldı ve Doğu evliyasının birçoklarına kavuşup görüştü. Yüce makamlara, üstün ahlâk ve davranışlara sahip oldu. Allah’a yakın olmaktan bahsedilince sözü o alır, velayetin üstünlük ve hükümleri onun dilinden dinlenirdi. Aliyyü’l-Hakkârî Hazretleri, ölü kalpleri diriltmek, karanlık gönülleri aydınlatmak, hikmetli sözler söylemek, Allah’ın kullarını yetiştirmek için vazifelendirilen bir kimseydi.

Hakkâri gibi dağlık ve sert kış şartlarına sahip bir memlekette hizmet edip yüksek makamlara ulaştı. Üstünlükleri dillere destan oldu. Sevgisi gönüllerde yeşermeye başladı ve nice insanları bahtiyarlar katarına dâhil etti. O, zühd ve takvada eşsiz, dünyaya kıymet vermez, Allah Teâlâ’nın rızasına muhalif hiçbir söz ve harekette bulunmazdı. Tevazu ve keramet sahibi, akıl ve zekâda üstün bir kimse idi. Kendisi, değil haram ve şüphelilerin yanından geçmek, helalden kullandığı şeylerin hesabını nasıl vereceğini düşünürdü. Mubahları, yaşamak için zaruret miktarınca kullanırdı. Doğu evliya ve ulemasının birçoğu, onun ilim ve feyizlerinden istifade etti.
Dostlarından Ebu’l-Feth Nasr bin Rıdvân anlatır: “Bir ilkbahar günü Ebu’l-Berekât Hakkârî Hazretleri, talebeleri ve birçok Allah dostu da olduğu hâlde zaviyeden çıkıp dağa doğru tırmandılar. İçlerinden biri, ‘Bugün canımız ne kadar da nar istiyor. Acı tatlı fark etmez.’ dedi. Daha sözünü bitirmeye fırsat kalmadan, etraftaki meşe ağaçları narla doldu. Ebu’l-Berekât Hazretleri, narları toplayıp yemelerini söyledi. Toplayıp yediler. Sonra dergâha döndüler. Bir saat sonra hocalarından ayrılan bir grup talebe biraz önce nar yedikleri yere gittiler. Ağaçlarda narın eseri bile yoktu.”

Talebelerinden Nasrullah bin Ali Humeydî, bir gün yüksekçe bir dağın tepesine yakın bir yerde yürüyordu. Ebu’l-Berekât Hazretleri de dağın eteğinde oturuyordu. Birden bir rüzgâr çıktı. Rüzgâr, Nasrullah bin Ali’yi önüne katıp dengesini kaybettirdi. Yuvarlanmaya başladı. Ebu’l-Berekât Hazretleri rüzgârın dinmesi için dua etti. O anda rüzgâr dindi ve Nasrullah da bulunduğu vaziyette kıpırdayamadan durdu. Daha sonra rüzgâra, Nasrullah’ı aldığı yere bırakmasını söyledi. Allah’ın izni ile rüzgâr onun bu emrini hemen yerine getirdi.”
Ebu’l-Fadl Meali bin Temîmî Musûlî anlatır: “Yedi sene Ebu’l-Berekât Hakkârî Hazretleri’ne hizmet ettim. Bir gün yemek yedikten sonra elini yıkıyor, ben de su döküyordum. Bana, ‘İstediğin bir şey var mı?’ diye sual buyurunca, ‘Evet, duanız bereketiyle Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemek isterim.’ dedim. O da ‘Allah Teâlâ sana kolaylık versin, her uzağı yakın etsin. Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemekte yardımcın olsun.’ diye dua etti. Ondan sonra Kur’ân-ı Kerîm’i kısa zamanda hıfzettim. Allah Teâlâ, onun duası bereketiyle bana uzak olan yeri yakın, güç olan şeyleri de kolay eyledi.”

Ariflerden Cârullah Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Mağribî (rh.a.) anlatır: “Ebu’l-Berakât Hakkârî Hazretleri’nin tasarrufları açık, kerametleri çok olup, devamlı Allah Teâlâ ile beraber idi. Halka karşı çok merhametli, insanları kırmayan bir hâli vardı. Bu hâller onun huyu olmuştu. Bir gün Lahis köyündeki zaviyesinde sohbetiyle şereflenmekteyim. Yufka içinde kızarmış koyun eti yemek hatırımdan geçti. Çok geçmedi ki, bir aslan, ağzında dürülmüş yufka ekmeğiyle kapıdan girdi. Ebü’l-Berekât Hakkârî Hazretleri’ne doğru yürüdü. O da beni gösterdi. Aslan da getirip benim önüme koydu ve gitti.”

Buyurdular ki: “Muhabbet sarhoşluğu ile mest olan bir kimse, ancak mahbubunu görmekle ayılabilir. Çünkü muhabbetin sarhoşluğu sabahı müşahede olan bir gecedir. Meyvesi mücahede olan doğruluk gibi. Muhabbetin esası üç şeydedir. Bunlar: Vefa, edep, mürüvvettir. Vefa; kalbin, ezeliyetin nuru ile yakınlık peyda edip, Allah’tan başkasına muhabbeti bırakarak, O’na yakîninde ısrarlı olmasıdır. Edep; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı vazifelerini, vakitlerini nasıl ayarlayacağını, kendini O’ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir. Mürüvvet ise; Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şeyi hatırlamayan kalple zikre devam etmek, sözlerinde ve işlerinde Allah’ın emrine uymak, içte ve dışta Allah’tan başka her şeyden uzak durmak, kendisine bir sermaye olan vaktini iyi değerlendirmekten ibarettir. Bir kulda bu üç haslet; vefa, edep ve mürüvvet bulunursa, Allah Teâlâ’ya yakın olmanın tadını tatmış olur. Onun gönlüne Allah’tan ayrı kalmanın korkusundan bir kor düşmüş olur. O’na kavuşmak ateşiyle yanmaktan kurtulamaz.”

Ali Kureyşiyyü’l-Hakkârî Hazretleri, Hakkâri’de vefat etti. Doğum ve vefat tarihlerine rastlanmamıştır. Amcasının inşa ettirdiği ve kendisinin ders verdiği zaviyede metfundur.

Cenâb-ı Hakk bizi şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin! Âmin!

Faydalanılan Eserler
1. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 178.
2. Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Hocazâde Ahmed Hilmî.
3. Tezkiretü’l-Evliyâ, Ferîdüddîn-i Attar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 41. sayısı (Ağustos 2006) için yazılmıştır.

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye Kadiriyye Kolu

Evliyanın ve ilimde söz sahibi olan imamların büyüklerindendir. Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib (r.a.)’ın evladından olduğu için Seyyid’dir. Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabalarından biri olan Kaylaviye’de doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Ebû Saîdi’l-Mübârek el-Mahzûmî Hazretlerinin lakapları ’Mübârek Mahzûmî’ dir. İsimleri ’Ebû Saîdi’l-Mübârek’ tir. Doğduğu yerde zahirî ilimleri çeşitli âlimlerden öğrendi ve zamanının bir tanesi oldu.

Ebû Saîd Hazretleri, evliyanın büyüklerinden olan Ebû’l-Berekât Hakkârî Hazretlerinin manevî sohbetlerine can attı ve kendini bu takva okuluna kaptırdı. Aliyyü’l Hakkâri Hazretlerinin manevî sohbetlerinden çok istifade etti ve tarikatı ondan telkin alıp çok kısa zamanda çok mesafeler kat etti ve takva okulunda pek çoklarına yol gösterdi. Yolda kalmışlara önderlik yapıp çok derviş yetiştirdi.

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri, Hızır (a.s.) ile görüşürdü. O, zamanının bir tanesi olan arifler kutbu, gelmiş ve gelecek evliyanın baş tacı, kıyamete kadar veliler şahı olan Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretlerinin üstadıdır. Abdulkâdir Geylânî Hazretlerine çok hürmet eder ve edepli davranırdı ve derdi ki: ’Abdulkâdir Geylânî (k.s.), benden bir hırka alıp giymiştir. Ben de ondan hırka alıp giydim. Biz, daima birbirimizden hırka alıp giyerdik.?

Ebû Saîd Hazretlerinin, Bâbü’l-Eze denilen bir yerde medresesi vardı. Sonraları bu medrese Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî’ye verildi. Ebû Saîd (rh.a.) bu medresede irşada devam etti. Diğer ülkelerden birçok âlimler, salihler gelip ondan zahirî ve batınî ilimleri dinlediler, ders aldılar. O, ayrıca Irak’taki müritlerin terbiyesini, ahlâken yetişip yükselmelerini üzerine aldı. Bütün âlimler onun hakkında methedici ve şerefini yükseltici sözler söylediler. Bir kısım âlimler de ona;

’Sâhibü’l-Burhâneyn ve’s-Sultâneyn/İki burhan (delil), iki kuvvet sahibi? unvanını verdiler. Bazıları da; ’İki kandil sahibi? adını vermişlerdir. İşte ondaki bu üstün meziyetlerdendir ki, birçok âlim gelip onun önünde diz çökmüş ve ondan aldıkları feyizlerle iki cihan saadetine ermişlerdir.

Ebû Saîd Hazretleri, hayatının tamamını takva ve tasavvuf yoluna adadı. Bir gün konuşmasını tasavvufun yüksek dereceleri üzerine yapmıştı. Sohbetinde bulunanlar onun bu konuşmasını tam anlayamadılar ve itirazlarda bulundular. Ebû Saîd (rh.a.) izin isteyip bir ilâhi okudu. Bu ilâhiyi dinleyen Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî, birden vecde (cezbeye) gelip Allah Teâlâ’nın izniyle havada uçmaya başladı. Orada oturanlar hayretler içinde kaldılar ve arkasından gittiler. Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretlerini medresede buldular.

Ebû Saîd Hazretleri bir gün abdest alacaktı. Dervişlerinden Ebu’l-Hasen Ali el-Kureşî kendisine ibrik götürüyordu. İbrik birden elinden düşüp parçalandı. Ebû Saîd (rh.a.) çok telaşlanan dervişine şefkatle bakarak, yerdeki ibriğin parçasını eline alır almaz, diğer parçaları ona yapışmış gördüler. Hatta içi su ile dolu idi.
Yine bir defasında kıra gitti. Öğle vakti olduğunda kıbleye yönelerek ezan okumaya başladı. ’Allâhu ekber? dediğinde, tekbirin heybetinden yer sarsıldı.

Bir gün Ebû Saîd Hazretlerinin huzuruna iki sandık getirdiler. O sırada dervişlerine ders veriyordu. Sözünü yarıda kesip gelenlere; ’Sizler Ashâb-ı Kirâm’a (r.anhüm) dil uzatan, haklarında kötü sözler söyleyen kimselersiniz. Bu sandığın içindekilerle beni imtihan etmek için geldiniz.? dedi. Kürsüden inip sandıkların yanına geldi.

Birinin kapağını açtığında içinde bir çocuğun oturmakta olduğu görüldü. Çocuğun elinden tutup ’Kalk!? deyince çocuk içinden fırlayıp çıktı ve koşmaya başladı. Diğer sandığın ağzını açtığında onun da içinde bir çocuğun olduğu görüldü. O çocuğun alnına parmağını dokundurup ’Topal ol!? dedi. Çocuk dışarı çıktığında topallayarak yürüdüğü görüldü. Çocuğu getirenler hayretler içinde kaldılar. Çünkü önceki sepete topal bir çocuk, diğerine de sağlam bir çocuk koymuşlardı. Topal olan çocuk sağlam, sağlam olan da topal olmuştu. Onlar bu hali görünce derhal tevbe ettiler ve dediler ki: ’Yemin ederiz ki, bu çocukların durumlarını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmiyordu.?

Cenâb-ı Hakk, Ebû Saîd (rh.a.) Hazretlerinin dualarını kabul ederdi. Çok hasta olan bir kimseyi ziyaret etse hasta sıhhate kavuşur, iyileşirdi. Bir kimseye şefkatle baksa o şahıs kötü ahlâklı bile olsa salih bir Müslüman olurdu. Vefatı anında oğlu Saîd;

– ’Babacığım, bana vasiyet eder misin?? dedi. O da oğluna:

– ’Evladım! Abdulkâdir Geylânî’ye (k.s.) karşı çok hürmetli ol!? buyurdu. Orada bulunan âlimlerden Muhammed el-Medînî (rh.a.):

– ’Ey Efendim! Abdulkâdir Geylânî (k.s.)’nun halinden bize anlatır mısınız?? dedi. O da:

– ’Abdulkâdir Geylânî bu zamandaki evliyanın çiçeğidir. Yeryüzündeki insanların Allah Teâlâ’ya en yakını ve en sevimli olanıdır.? buyurdu.

Ebû Saîd Hazretleri buyurdu ki: ’Velinin kalbinde dünya malına karşı hiçbir muhabbet olmamalı, kalbi bütün kötü huylardan temizlenmelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemeli, herkesle hoş geçinmelidir. Elinde olanları muhtaçlara verip, onlara hizmeti ganimet bilmelidir.?

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri dünyaya gelişinin gayesini en güzel şekilde yerine getirmenin bahtiyarlığına eren kimselerin kervanına katıldı. Hicrî 557 (m. 1162) senesinde Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabasında vefat etti.

Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından mahrum etmesin.! Âmin!

Faydalanılan Eserler:
1. Cevherden Gerdanlıklar, s. 23.
2. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215.
3. Onların Âlemi, s. 192.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43.sayısı (2006 Ekim) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Doğumu, Zâhirî ve Bâtınî İlimlerdeki Mertebesi


Güney Azerbaycan’ın (bugün İran) Geylân şehrinde 1078 (H.471)’de doğdu. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavsu’l-Â’zam, Kutb-u Rabbânî, Sultânu’l-Evliyâ, Kutb-u Â’zam gibi lakapları vardır. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hz. Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümmü’l-Hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Abdülkâdir Geylânî 1166 (H.561)’da Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müçtehit idi. Kâdiriyye tarikatının kurucusudur. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakârlıkta emsali az bulunur bir veli idi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Rasûlullah (s.a.v.) efendimizi, Ashâb-ı Kirâm’ı (r.anhüm) ve evliyayı gördü. Efendimiz (s.a.v.) kendisine; ’Ey Ebû Sâlih! Allah bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlat ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak.’ buyurdu. Doğduktan sonra da hâlleri ile dikkatleri çekti.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.), on sekiz yaşında Bağdat’a geldi. Buradaki âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı, Ebû Ya’lâ gibi fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadis ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah bin Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ gibi hadis âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-ı Debbâs’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Mahzûmî’nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşardı. Bu sebeple, Bağdat halkının yardımlarıyla çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi.
Abdülkâdir Geylânî, bir müddet ders verip insanları irşat ettikten, hak ve hakikati anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

’Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve ‘Açım! Açım!’ diye midemin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi. Bu sırada;

‘Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.’ mealindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp giderdi.’

’Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; ‘Ey Abdülkâdir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.’ derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; ‘Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.’ diye beni tehdit ederdi. Cân-u gönülden, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm’ okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm.’

“Bir keresinde şöyle bir ses işittim: ‘Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbin’im! Sana haramları mubah, serbest kıldım. (Yani başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım.)’ diyordu. Bunun üzerine ‘eûzü besmele / kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım’ çektim ve ‘Sus ey melun!’ diye bağırdım. Bunun üzerine aynı ses; ‘Ey Abdülkâdir! Rabbin’in izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Hâlbuki ben bu yolla yetmiş kişiyi yoldan çıkarmıştım.’ dedi.” Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında Abdülkâdir Geylânî hazretleri; ’Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allah böyle şeyleri emretmez.’ buyurdu.

“Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Dünya zevkleri ve ziynetleridir.’ denildi. Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi; fakat Allah beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allah’ın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Senin içinde bulunan mânilerdir.’ denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını, boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Arzu ve isteklerindir.’ denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allah’ın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim.
Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allah’tan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan ‘fakr’ mertebesine ulaştım.

Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdat’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; ‘Sen ki Abdülkâdir’sin, buna hayret mi ediyorsun?’ dedi.

Sahralarda dolaşırken ‘Kün / Ol’ sözü ile ihsan olundum. Allah’ın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok şey buldum. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allah’a karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.’

Abdülkâdir Geylânî bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdat’a dönüyordu. Hızır (a.s.) önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. ’Emir var. Yedi sene Bağdat’a girmeyeceksin.’ dedi. Bu sebeple, Bağdat’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mubah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkâdir! Bağdat’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdat’a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs’ın tekkesine geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak;

“Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.
Bir müddet Bağdat’ta bulunan Abdülkâdir Geylânî, fitne ve karışıklıklar çıkınca tekrar sahralara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; ’Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.’ diyen bir ses işitti. ’Ben dinimi kurtarmak istiyorum.’ dediğinde; ’Korkma, dinine bir zarar gelmeyecek.’ denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakikatini bildirmesi için Allah’a yalvardı. Bu esnada Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; ’Ey Abdülkâdir! Buyurun.’ dedi. Yanına varınca; ’Söyle, dün Allah’tan ne istemiştin?’ dedi. Abdülkâdir Geylânî şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zat kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allah’tan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zatın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bazen ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; ’Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?’ derdi. Şeyh Hammâd’ın müritleri ona bazen; ’Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.’ derler; Şeyh Hammâd da onlara; ’Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, manen kemale ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mana âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.’ derdi.
Yine bir sohbet esnasında, Abdülkâdir Geylânî dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; ’Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velilerin boynunda olacak, her veli ona itaat edecek.’ dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; ’Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allah’ı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.’ dedi.

Zamanındaki diğer evliya da ileride onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî zaman zaman Şeyh Tacü’l-ârifîn Ebu’l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebu’l-Vefâ hazretleri, o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; ’Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor.’ derdi. Ona karşı bu şekilde iltifat etmesine hayret eden talebelerine; ’Henüz zamanı var. Vakti gelince, okumuş, cahil herkes bu gence muhtaç olacak, onun feyzinden, manevi ilminden faydalanacaktır!’ derdi. Bir defasında da; ’Ey Bağdatlılar! Allah’a yemin ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.’ dedi ve Abdülkâdir Geylânî ’ye dönüp; ’Bugün söz bizim; fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.’ diye hitap etti.

Nihayet Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Bağdat’ta insanları irşada, Allah’ın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı. Bir gün kendini nurların kapladığını gördü. “Bu hâl nedir?” diye sorunca, “Rasûlullah efendimiz, Allah’ın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor.” denildi. Nurun gitgide çoğaldığı bir anda Rasûlullah efendimiz (s.a.v.) görünerek bir elbise verdiler. Sonra; ’Bu, kutupluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir.’ buyurdular.
Rasûlullah efendimizden Hz. Ali vasıtasıyla gelen feyizler, manevi ilimler ondan sonra Hz. Hasan ile Hüseyin ve On İki İmam’dan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyizler hep On İki İmam vasıtasıyla geldi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) dünyaya gelip veli oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o, evliyalıkta yüksek dereceye kavuşunca, On İki İmam’dan gelen feyizler, ilimler, bereketler onun vasıtasıyla geldi. Başka hiç bir veli bu makama ulaşamadı. Bunun için; ’Önceki velilerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.’ buyurdular. Kıyamete kadar, her veliye feyizler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine ’Gavsu’l-A’zam (En büyük Gavs)’ denildi. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) ise bu hususta onun vekilidir.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için yazılmıştır.

×