150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: özlenen rehber dergisi

İslam Ümmetinde Kaybolan Bir Değer Kardeşlik

İslam Ümmetinde Kaybolan Bir Değer Kardeşlik

’Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar.?(Âl-i İmrân, 3/103.)
Âyetin genel olarak yansıttığı manayı herhalde anlamayacak hiçbir kardeşimiz yoktur. Evet, bizler Müslüman’ız Allah’ın bize emrettiği gibi Kur’ân’a sıkı sarılmamız ve İslâm, bizleri aynı dine mensup olan insanlarla kardeş yaptığı için, onların sorunlarına da ortak olarak çareler aramamız bizlerin vazifesi olmalıdır. İslâm’da asıl olan tevhîdî değerlerdir ve tevhîd inancının bir fonksiyonu da Ümmet birliğini gerçekleştirmektir. Böyle bir birlikteliğin sağlanmasında tüm Müslümanların manevî ve ahlâkî bir devrime ihtiyaçlarının olduğu da çok net bir şekilde gözükmektedir. Bu hususta Kur’an ve Sünnet’i her konuda hayatımıza yön verip rehberlik eden düsturlar olarak algılamak gereklidir. Çünkü şahsi hayatımızdaki sorunların ve tüm İslâm âleminin içinde bulunduğu sıkıntıların çaresi orada mevcuttur. Yeter ki bizler rehbere ulaşmayı ve danışmayı bilelim.

Kur’an’da ayrıntılı bir şekilde anlatılan, İncil ve hatta Tevrat’ta da mevcut olan Hz. Âdem’le İblis arasındaki mücadelenin şekli ve tarzı bu dinlere inanan pek çok kimse tarafından bilinmesine rağmen, Hz. Âdem’le cennette başlayan ve insanoğlunun kendisinin de içinde yaşadığı dünyada şeytana karşı vermesi gereken mücadeleyi yeterince algılayabilmiş değildir. Yani insan, Hz. Âdem ile iblis arasında vuku bulan hadiselerden yeterince ders çıkardığı söylenemez. İnsanlık öteden beri bunu, tarihin idrak edemediği bir döneminde vuku bulmuş bir hikâye olarak algılamıştır. Oysa olaylar, başka bir âlemde ve başka bir koordinat sisteminde cereyan etmiş olmasına rağmen aslında anlatılanlar bizim hikâyemizdir. Hayatımızın kısa ve özlü bir serüveni olarak kutsal kitaplarda geleceğin bir fotoğrafı bize sunulmaktadır. Tüm bu anlatılanlarda, insanlığın kader alanıyla ve başlarına gelebileceklerle ilgili bir profil sunulmaktadır.
Hz. Âdem ile iblis arasında başlayan bu mücadele ve çatışma ile beraber iki değer sistemi hak-batıl, hidayet ve dalalet ortaya çıkmıştır. İnsanoğlunun iradesine sunulan ve onun takip edeceği iki yol Sırat-ı Müstakim ve şeytanın yolu, bu yolları nasıl takip edebileceği hususunda da rehber olarak bir tarafta Allah Teâlâ, Peygamberler ve Mü’minler; diğer tarafta ise şeytan ve tağut, takip ettiği kimselere bağlı olarak nihayetinde varılacak iki hedef Cennet veya Cehennem vardır. İşte bundan dolayı insanoğlu için dünya hayatında temel olarak iki kimlikten birisi söz konusudur; İman edenler-İnkâr edenler.
İnsanlığın başlangıcından bu yana bu iki yolun yolcuları arasındaki mücadele farklı şekillere bürünmüş olsa bile hiçbir zaman kesintiye uğramamış ve bundan sonra da devam edecektir. Îman edenler ümmet olmanın kıymetini anlayıp, onun gerekleri ne ise onları yerine getirdikleri zamanlarda yükselmişler ve insanlığın kurtuluş önderleri-öncüleri olmuşlardır. Ümmet olma ve buna bağlı olarak din kardeşlerinin sıkıntılarını ve dertlerini paylaşarak çözümler üretebilme yani onların dertleriyle dertlenme hassasiyeti kaybedildiğinde ise birlik-dirlik bozulmuş ve daha dünyadayken bile zelil duruma düşülmüştür.
Böyle bir kardeşlik en güzel şekilde Asr-ı Saadet döneminde yaşanmıştır. Mekke’den Medine’ye hicrette bunu çok açık bir şekilde görmekteyiz. Efendimiz (s.a.s.) kendi akrabalarının zulmünden ötürü Mekke’den Medine’ye göç eden muhacir Müslümanları, kendileri ile akraba olmayan Medine’nin yerli Müslümanları olan Ensar’ı birbirlerine vâris olabilecek bir hukukla (başlangıçta) bire bir kardeş kılmıştır. Ensar tüm malını mülkünü muhacir kardeşleriyle paylaşmıştır. Kur’ân’da onların bu davranışı açık bir şekilde övülür: ’Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı da içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ’cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.?(el-Haşr, 59/9.) İnsanoğlunun dünyaya ve onun geçici nimetlerine olan aşırı bağlılığı göz önüne alındığında Ensar’ın her şeyini aralarında kan bağı bile olmayan insanlarla paylaşabilmesi, onlardaki îmanın ne derece yüksek olduğunu göstermektedir.

Mü’minleri kardeş yapan bağ, Allah’ın gönderdiği değerleri içeren Kur’ân’dır. Kur’ân merkezli bir dayanışma, onları kardeş kılmış, her türlü ihtilafları onun hakemliğinde çözerek yeryüzünde adaleti tesis etmişler ve dağılıp parçalanmaktan kurtulmuşlardır. Kalpleri onun sayesinde birbirlerine ısınmış, aradaki soğukluk sıcak bir sevgiye dönüşmüş, böylelikle ateşe düşmekten, helak olmaktan kurtulmuşlardır. Ayrıca Efendimiz (s.a.s) de, kardeşlik kavramına her vesile ile vurgu yaparak mü’minler arasında kardeşlik duygusunu yerleştirmeye büyük özen göstermiştir. Böyle bir kardeşliğin ve dostluğun oluşmadığı toplumlar arasındaki tüm ilişkiler, yemin ve anlaşmalar bir çıkar ilişkisinden öteye geçmemektedir. Bu ahlâka sahip insanlar her fırsatta ahitlerini bozabilmekte ve karşı tarafta saydıkları kimselere kötülük etmek istemektedirler. Ayrıca onlar Müslümanlara karşı kalplerinde olan düşmanlığa rağmen dilleri ile Müslümanları hoşnut kılarak uyutmaya da çalışırlar.
Günümüzde bunun örnekleri pek çoktur. Hatırlanacağı gibi; Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Batı, Müslüman ülkelerle daha önce yapmış olduğu anlaşmaların neredeyse tümüne muhalif bir tavır almıştır. İşte Büyük Ortadoğu Projesi adıyla yapılmış olan yemin ve sözleşme tanımamazlığın en son ve canlı kanıtıdır. Afganistan ve Irak işgalinin Müslümanların lehine olduğuna tüm dünyayı ikna edebilmek için Amerika’nın takındığı demokrat, özgürlükçü, şirin tavırların ne kadar sahte olduğu gün ışığı gibi kendini göstermektedir. Avrupa Birliği konusunda Türkiye’ye uygulananlar ve Kuzey Kıbrıs’a uygulanan çifte standart, buralar için verilen sözlerin hiçbirinin yerine getirilmemiş olması, Müslümanların Batı’ya karşı uyanıp kendisine gelmesi için yeter de artar bile. Zaten içinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın siyasi, ekonomik ve kültürel dengelerine bakıldığında, bu dengelere yön veren bir kaç ayrı uluslararası güç veya güç bloğu olduğu görülecektir. Bunlar;
1) Amerika Birleşik Devletleri, 2) Avrupa Birliği,
3) Uzakdoğu Ülkeleri, 4) Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu üyeleri.
Dünyanın güç bloklarını oluşturan bu ülkeler arasında söz sahibi ve güçlü olan Amerika’dır. Diğer üç farklı güç bloğunda yer alan ülkeler ise, kimi zaman Amerika ile işbirliği yaparak, kimi zamansa farklı pozisyonlar alarak dünyadaki olayların gelişimine kendi çıkar ve prensipleri açısından yön vermeye çalışmaktadırlar. Bu farklı güçlerin varlığı, en son yaşanan Afganistan ve Irak krizinde açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ayrıca son zamanlarda İran’ın nükleer alanda yaptığı çalışmaları engellemek için çeşitli zeminlerde Amerika’nın müdahale yolları araması da onun ülkeler üzerinde ne gibi bir yaptırım gücü olduğunu göstermektedir. Burada dikkat çekilmesi gereken çarpık durum vardır ki; o da dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan Müslümanlar, güç bloğunu oluşturan ülkeler arasında yani tablonun içinde bulunmamaktadır. Ne yazık ki; Müslümanları temsil eden, onların inançlarını, dünya görüşlerini, menfaatlerini, taleplerini ifade eden, bunları uluslararası platformlarda savunan bir merkez yoktur. İslâm Konferansı Örgütü vardır, ama onun da fonksiyonları ve etkisi çok zayıftır. Bu konferans sadece Arap ülkelerini bir araya getirdiği için İslâm Dünyası’nı temsil edememekte ve arkasında İslâm Dünyası bulunmadığı için de yeterince etkili olamamaktadır. Bu nedenledir ki, Müslümanlar şu anda dünyanın şekillenmesinde olayları yönlendiren bir konumda değildirler. Müslümanlar için, diğer güçlerin aldıkları kararlar, ürettikleri stratejiler belirleyici olmaktadır. İslâm dünyasının bölgesel, etnik veya tarihsel kimliklere değil, sadece Müslüman kimliğine dayalı olan ve dolayısıyla yeryüzündeki tüm Müslüman topluluklara hitap eden bir birliğe ihtiyacı vardır.
Geçtiğimiz iki yüzyılda Müslüman ülkelerin neden Batı karşısında geri düştüklerine bakıldığında, birbirini takip eden iki süreç göze çarpar. Bunların birisi, İslâm dünyasının askeri, bilimsel, kültürel ve ekonomik yönden Batı karşısında gerilemesi ve her bakımdan zayıflamasıdır. 19. yüzyıl bu durumun ortaya çıktığı devir olmuştur. Bunu izleyen süreç ise, Müslümanların birliğinin parçalanması, bağımsızlıklarını kaybetmeleri ve Batılı güçlerin yönetimi altına girmeleridir. Bu da, Osmanlı Devleti’nin parçalanması ile birlikte, 20. yüzyılın başında gerçekleşmiştir. Osmanlı Devletinin asırlar boyunca İslâmî bir adalet, barış ve hoşgörüyle yönettiği topraklardaki Müslüman halklar, Batılı sömürgeci devletlerin egemenliğine girmiştir. Bu devletlerin kendi çıkarlarına uygun olarak yaptıkları düzenlemeler ve Ortadoğu’ya soktukları işgalci bir güç olan İsrail, halen bu bölgede büyük bir sorun olmaya devam etmektedir.
Devletler bazında son iki yüz yıldır durum böyle iken, ya İslâm’ı fert olarak yaşaması gereken Müslümanların durumları nasıl devam etmektedir. Bu da bizlerin kendimize soracağı en önemli sorulardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira Müslümanca bir şahsiyet ve izzetle temsil edilemeyen İslâm’a başka şekiller verilerek, insanın heva ve hevesine uydurularak; konjonktürün belirlediği her ton ve desene göre renk verilerek bukalemunca tavırlarla kirletilmeye çalışılmıştır. Kendince başkalarına sempatik görünmek, onlar tarafından hoş görülmek, beğenilmek ve takdir edilmek adına, İslâm’dan olmadık tavizler verir konumlara düşüldü. Bazıları da bunun tam tersi konumda kendine bir yol çizerek insanları İslâm’a karşı nefret ettirir hale getirmişlerdir. Bunun en acı örneklerinden birisi, 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezine düzenlenen ve daha sonra da başka ülkelerde sivilleri yok etmeye yönelik hunharca saldırılar yüzünden bu işle alakası bile olmayan ve her platformda bu olayları kınayan masum Müslümanlar ne kadar sıkıntı çekmekteler hepimiz şahit olmaktayız. O bakımdan özellikle son zamanlarda Müslüman’ım diyenlerin İslâm’a verdikleri zararı hiçbir güç vermemiştir. İslâm, bu felsefelere sahip ’Müslümanlarca’ öylesine kirletilmek istenmektedir ki; kurtuluşun yolu olarak gösterilememekte, insanlar bu gibi kimselerin ahlâkına, hayatına ve düşünsel yapılarındaki tutarsızlıklara bakarak, onlardan merkebin aslandan kaçtıkları gibi kaçmaktadırlar.
Bu duruma gelinmesinde tabi ki İslâm Dünyası’nın bir kısmındaki fakirlik, bilim ve teknik bakımdan geri kalmışlık ve hepsinden önemlisi Kur’ân’ı ve Sünnet’i maksadına uygun anlayamamış olmanın cehaleti de söz konusudur. Bundan yararlanan birtakım kimseler, sözde İslâm adına İslâm dışı eylemler yaparak, dünyanın gözünde Müslümanları zan altında bırakmaktadırlar. İslâm ahlâkına karşı olan bazı çevreler de, Müslümanların bu durumundan yararlanarak onlara karşı her türlü zulmü uygulamakta, daha büyük zulümleri de planlamaktadırlar. İslâm hayatın tümüne hâkim olan bir din olması gerektiği halde, hayatın tamamı yerine yalnızca bir parçası olmasına, devleti olmayan, siyasete karışmayan, haramlara ses çıkarmayan, günaha göz yuman, ekonomik, sosyal ve kültürel konularda her türlü kabule açık; dileyenin keyfî kararıyla dilediği şekilde uygulayabildiği, bidat ve hurafelerle dinin Allah’a ait olmaktan çıkarıldığı bir İslâm insanlara İslâm diye takdim edildiği takdirde, İslâm’ın önündeki en büyük engellerden biri de, bu gibi kimseler olmuş olmaz mı?
Toplumsal içerikli tüm bu sıkıntıları aşmanın yolu ise, ’Allah’ın emrettiği şekilde kardeşler’ olmaktır. Ancak Müslümanların kardeş olması demek, aralarında ihtilaflar, husumetler meydana gelmeyecek anlamına da gelmemektedir. Dünyanın dört bir yanında şeytanın insanlar üzerindeki tesiri dikkate alındığında onun oyunlarına alet olabilme ihtimali her zaman var olmuştur. Önemli olan şeytanın oyunlarının hangi şartlarda ve nasıl minimum seviyeye çekileceği veya etkisiz hale getirileceği hususudur. İşte bu noktada Kur’ân’ın ve Rasûlullah (s.a.s)’in tavsiyelerinin önemi bir kez daha anlaşılacaktır. Tüm Müslümanları birleştirecek ve onlara doğru yolu gösterecek bir İslâm Birliği’ne olan ihtiyaç her geçen gün kendisini daha fazla hissettirmektedir. Çünkü bugün ümmet olarak bizler her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliği muhtacız. Ayrıntılarda boğulup bütünü gözden kaçırmamalıyız. Sahip olmamız gereken birlik ve beraberlik için geçmişte olup bitenlerin sebep olduğu kin ve nefreti bir tarafa bırakıp Allah’ın emrettiği şekilde kardeşler olmalıyız.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Özlenen Rehber dergisinin 38. sayısı (Mayıs 2006) için “Muhammed Masum” mahlası ile yazılmıştır.

Tasavvuf ve Cihad

Tasavvuf ve Cihad

İslâm’ın deruni bir boyutu olan tasavvuf, tarih boyunca takvaya ve zühde önem verenlerin gönüllerinde farklı bir kıymete sahip olmuştur. Zaman içerisinde bazı ayrıntılar konusunda farklılıklar arz etmiş olsa bile tasavvuf hayatı, Allah’ın yaktığı bir kandil gibidir ve bu kandil kıyamet kadar ona gönül veren muttaki mü’minlerin gönüllerini aydınlatmaya devam edecektir.

Günümüzde İslâm Dünyası, evrensel bakış açısını yeniden ortaya koyma ve tasavvuf geleneğini özümseme konusunda şiddetli bir ihtiyaç içindedir. Zira tasavvuf, bir yoga kültürü veya pozitivist yani inanca dayanmayan, sadece akla hitap eden bir yol değildir.

Aksine tasavvuf, Allah’a imana ve onun göndermiş olduğu şeriatın yaşanmasına dayalıdır. Kur’an ve Sünnet’in yaşanmadığı bir hayatta tasavvufun manevi güzelliklerinin görüleceği iddiası da cehaletten başka bir şey değildir. Mü’minin hayatında nefsin boş arzularına ve şeytanın hilelerine karşı mücadele ruhunu yani onlara karşı eylemi ön plana çıkarmayan bir tasavvuf anlayışı sadece sözlerden ibaret kalacaktır. Sûfîlik yoluna gönül verenler Efendimiz (a.s.)’ın öğrettiği gibi nefsiyle olan mücadeleyi büyük cihat olarak kabul etmeli ve ona karşı sürekli uyanık olmalı. Dış dünyada vereceği mücadeleler için de kendisini her zaman hazır hissedebilmelidir.

Cihat denilince özellikle günümüz müslümanının aklına gelen tek düşünce, birilerine karşı silahla mücadele vermedir. Hâlbuki cihat öncelikle zikrin en efdali olan ‘Lâ ilâhe illallah’ kelime-i tevhidini hayatımızda ikame ettirmek olmalıdır. Bizler bu zikri her söylediğimizde hangi ilahlara karşı çıkmakta olduğumuzu hiç düşündük mü? Şayet zihnimizde canlananlar Efendimiz (a.s.) zamanındaki Hübel, Lât veya Menât gibi putlarsa onlar o zamanda kalmıştır. Bizler tevhidi her söylediğimizde nefs-i emmârenin kötülüklerinden uzaklaşmalıyız ki, Allah yolunda mal ve can ile cihat edecek ruha sahip olabilelim. Aslında tasavvufun özü de bu olsa gerek!

Allah ona rahmet etsin, Attâr, bir müridine, ’Oğlum, git çarşıdan ara kendine bir dert bul. Eğer bulamazsan gel, benden ödünç al!’ der. Dikkat edecek olursak o, müridine ‘sana vereyim’ demiyor. Çünkü onun da ihtiyacı var.

Çevremize baktığımız vakit göreceğiz ki, bugün pek çok müslümanın böyle bir derdi yok, herkes rahatına düşkünlük peşinde ve nefsinin arzularını tatmin ederek Cennet’e gidebilme –dünyanın rahatlığı aranmaktayken Cennet nasıl akla gelecekse- hesabı yapılmakta. İşte cihad bu gibileri tabi ki rahatsız edecektir. Müslümanlar mücadele alanından soyutlanarak öyle pasif bir hale getirildiler ki, onların felsefesi ’Vurana elsiz gerek, dövene dilsiz gerek, koyundan yavaş gerek’ diye ifade edilse yanlış olmayacaktır kanısındayım. Bunun İslâm’la alâkası var mı? Vurana ne gerek? Kısas gerek!

Bir Müslüman bize bir şey yaptıysa; tamam, biz onu hoş görürüz. Ancak bir gayr-i müslimin yaptığını da aynı şekilde değerlendiremeyiz. Maalesef bugün tam ters bir anlayış mevcut İslâm âleminde. Dünyanın dört bir yanında İslâm düşmanları Müslümanlara yeryüzünü zindan haline getirmekteler, ama Müslümanlar birbirlerinin hatalarını araştırmakla meşgul.

Geçmişte olduğu gibi; Hülâgu, Bağdat’ı kılıçtan geçirdiği esnada Müslüman âlimlerin “hünsa-i müşkil” meselesini; yani ana rahmindeki bir çocuğun dişiliği ve erkekliği belli olmayan hünsa olarak dünyaya gelmesi durumunda -ki bu milyonda bir ihtimaldir- böyle bir çocuğun miras durumunun ne olacağının tartışıldığı rivayet edilir. Yine, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği esnada kiliselerdeki papazların melekler erkek mi dişi mi, diye tartıştıkları söylenir.

Tarihin bu diliminde, bu coğrafyada yaşayan Müslümanlar olarak Rabbimiz şu anda bizlerden ne bekliyor? Biraz iddialı bir soru, fakat cevabının o kadar da zor ve imkânsız olduğunu düşünmeyelim. Bu sorunun cevabını vermeden önce yukardan dünyayı kuş bakışı bir seyredelim, her yerini aynı anda iyice gördükten sonra cevap vermeye çalışalım. İstanbul’u, Ankara’yı, Marmaris’i, Bodrum’u, Alanya’yı Karadeniz’i, Doğu ve Güneydoğu’yu, oradan da Bağdat’ı, Şam’ı, Filistin’i, Afganistan’ı, Mekke ve Medine’yi seyredelim. Bu coğrafya insanının en azından yirmi dört saatini izleyelim.

Havaların ısınmaya başladığı şu günlerde sahil kıyılarını da unutmayalım.

Yirmi milyona yakın genç ve çocuğun günlerini nasıl internet cafelerde, televizyon karşısında ve daha nice boş heva ve heveslerinin peşinde harcadıklarını da zihnimizde canlandıralım.

Politikacıların ve ekonomistlerin gündemlerini görelim.
Ve şimdi az önceki soruyu bir daha soralım:

Bütün bu seyrettiklerinizi gözünüzün önüne getirerek söyleyin; bizden, nasıl bir kulluk ve Efendimiz (a.s.)’a nasıl bir ümmet olmamız beklenmekte!

Dünyanın en azılı firavunlarının her taraftan bu ümmete saldırıya geçtiği, bu mübarek coğrafyayı kana buladığı, çocuklarının üzerine ölüm yağdırdığı, kendi vatanlarını kendilerine hapishane yaptığı bir günde, Müslümanlar olarak kendilerine gündem olarak şunları seçenlere ne demelidir Allah aşkına?

“Tahiyyata oturunca şehadet parmağı kaldırılmalı mıdır, yoksa kaldırılmamalı mıdır?”

“Rükûya giderken eller kaldırılmalı mıdır, yoksa kaldırılmamalı mıdır?”

“Farzdan sonra müezzin tesbih dualarını açıktan yapmalı mıdır, yok herkes kendisi gizli mi yapmalıdır?”

“Kabirleri ziyaret yoktur, hayır, vardır.”

“Mezar taşlarının boyu en fazla ne kadar olmalıdır?”

“İkindinin ve yatsının farzından önce dört rekat sünnet kılmak gerekli midir, yoksa farzdan mı başlanmalıdır?”

“Kabir azabı var mıdır, yok mudur?”

“Türbelerden, ölmüşlerden medet beklemek, bir şey istemek şirktir. Hayır, biz onlardan bir şey istemiyoruz, onların yüzü suyu hürmetine Allah’tan istiyoruz.”

Tabi bu gibi polemik haline gelmiş soruların sayısını artırmak mümkün. Ancak söyleyin Allah aşkına, böyle bir günde Müslümanların gündemi bunlar mı olmalıdır? Ülkeleri ellerinden gitmekte olduğu bir demde meleklerin erkekliğini dişiliğini tartışanlardan farkımız kalır mı? Moğolların katliamına uğradıkları bir zamanda hünsa-i müşkil konusunu tartışanlardan farkımız kalır mı?

Kardeşlerim! Allah için kendi hayatımızın ve Müslümanların gündemlerini böylesine ölü meselelerle işgal etmeyelim. Dünya müstekbirlerinin kırbaçları zavallı Müslüman kardeşlerimizin üzerinde şaklayıp dururken, etrafımızı saran dikenli tellerin alüminyum mu, demir mi, bakır mı olduğunu tartışmayalım. Bunları yapmakla hem İslâm düşmanlarını kendimize güldürmüş, hem de Cenâb-ı Hakk’ın gazabını üzerimize çekmiş oluruz.

Bilindiği gibi İran, Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedildi. Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) İran cephesinin komutanıydı. Hazret-i Ömer (r.a.), ona bir parola gönderiyor ve diyor ki: ’Siz savaşa katılan bütün askerlere emredeceksiniz, savaşırken ’Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ diyecekler. Hem kılıç sallayacak hem de ’Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ diyecekler.’ Biliyorsunuz bu bir zikirdir. Yani ‘güç, kuvvet her şey Allah’tandır’.

Siz buna inanacaksınız. Allah bu dediğinizi sizin bileklerinizde oynayan kılıçta tahakkuk ettirecek. İşte cihad budur. Bir başka tabirle fiilî cihadla, zikrî cihad paralel gider. Bu iki unsur birbirinin tamamlayıcısıdır. Cihad, fiilen İslâm davasının mücadelesini ve Müslümanların dertlerini paylaşmakla olur. Fiîlî olarak üzerimize düşeni yaptıktan sonra Allah’a tevekkül eder, tesbihlerimizle ve dualarımızla zikir ve duaya devam ederiz. İşte anlayışımız bu şekilde olmalıdır.

Allah Teâlâ nasıl ki Bedir Ashâbı’na gökteki ordularıyla yardım etti ve Müslümanlar müşrikler karşısında zafere ulaştılar, bizler de o Bedir Savaşı’na katılanlardaki ruh ve gönle sahip olduğumuz zaman Allah’ın izniyle, o görünmeyen ordular yine yardıma gelecektir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Özlenen Rehber dergisinin 39. sayısı (Haziran 2006) için “Muhammed Masum” mahlası ile yazılmıştır.

İnsanlık İçin Bir Trajedi Günü 11 Eylül

İnsanlık İçin Bir Trajedi Günü 11 Eylül

İslâm dünyasının yarası çok derinlerde ve o bünye feci şekilde kanıyor. Çok sayıda sorun var ve bu sorunların genel bir dökümünü yapmak bile artık çok güç. Açık olan şu ki, İslâm dünyası derin bir krizin içinden geçiyor.

11 Eylül 2001´in üzerinden 5 yılı aşkın bir süre geçti. 11 Eylül olayları hakkında çok şey yazılıp söylendi. Her geçen gün de yeni iddialar ortaya atılmaya devam edilmekte ve kamuoyuna yeni açıklamalar yapılmaktadır. İşte bu bilgilerden en önemlisi, 11 Eylül olayının, Amerika’nın kendi istihbarat birimleri tarafından desteklenip gerçekleştirildiğidir. Bu bilgi, gün be gün netlik kazanmaktadır. Bu çirkin eylem kimler tarafından yapılmış olursa olsun Amerika, özellikle İslâm ülkeleri üzerinde yapmak istediği stratejik emellerini gerçekleştirme hususunda geçen 5 yıl boyunca bir hayli yol kat etmiş gibi görünmektedir. Çünkü 11 Eylül’deki terör eylemleri, dünyanın siyasî ve stratejik dengelerini tamamen değiştiren bir dönüm noktası olmuştur. Bu nedenle bazı yorumcular, siyasî anlamda 21. yüzyılın 11 Eylül’le başladığını belirtmekteler. 20. yüzyıla şekil veren en önemli fikrî unsur ideolojiler (komünizm, kapitalizm v.s.) ve bunlar arasındaki ilişkilerdi. Ama içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla ise medeniyetler, inançlar ve onların arasındaki ilişkiler, ülkelerin jeostratejik ve jeopolitik konumları ve hâkimiyetleri üzerinde belirleyici unsurlar olmaları yönündedir.

İşte 11 Eylül tarihinde New York Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a düzenlenen, binlerce insanın ölümüne, pek çok insanın da yaralanmasına neden olan saldırı, dünya düzeninin yeniden şekilleneceği bir dönemin başlangıcı oldu. Pek çok teorisyen tarafından farklı görüşler ortaya konuldu. Bir kısım uzmanlar, bu terör saldırısının daha büyük çatışmalara neden olacağını öne sürerken, büyük bir çoğunluk da Amerika’nın bundan sonra izleyeceği politikanın itidal ve adalet üzerine inşa edilmesinin şart olduğuna dikkat çektiler.

Aslında Amerika, bu hadiseden çok daha önceki yıllarda küreselleşen dünyada kendine bir strateji belirlemişti. Örneğin; Huntington’un ’Medeniyetler Çatışması’(1) ve Fukuyama’nın ’Tarihin Sonu’(2) gibi dile getirilen kuramlar, uluslararası sistemin güç merkezlerinin karar alma süreçleri ile siyasî kuramlar arasında yeni bir bağlantı kurularak geliştirildi. Brzezinski ise, dünyayı bir satranç tahtasına benzeterek teorisini onun üzerine oturttu.

Fukuyama, tezini sosyalist rejimlerin Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sembolize edilen çöküşü esnasında yazdı. ’Demir Perde’ bloğunun yıkılışını liberal demokrasinin nihaî zaferi olarak düşündü ve bunun, ’insanoğlunun ideolojik evriminin son noktasını ve beşerî idarenin nihaî biçimini ve böylelikle tarihin sonunu oluşturabileceğini’ iddia etti.(3) Uluslararası ilişkilerin ortak pazarlaşması ile büyük çaplı sürtüşme olasılığının azalacağını; ancak din kökenli, etnik ve milliyetçi hareketlere dayalı şiddet olasılığı bulunduğunu belirtti.(4)

Huntington, kültürel ve dinsel olarak farklı toplumlar arasında çatışmalar olabileceğini varsaydı. Yani onun hipotezinde, çatışmanın kaynağı bir medeniyetler çarpışmasından doğacaktır. Huntington’un tezinde, medeniyetlerin -hem dil, tarih, adetler, kurumlar gibi ortak nesnel unsurlar; hem de insanların öznel öz kimliklerince tanımlanan- kimliği artarak önemli hale gelecektir.

Brzezinski ise, dünyayı büyük bir satranç tahtasına benzeterek en verimli oyun alanının Avrasya olduğunu ileri sürer. Ona göre soğuk savaş sonrası Amerika tek süper güçtür ve Avrasya da yerkürenin merkezî arenasıdır. Dolayısıyla Avrasya Kıtası’ndaki güç dağılımı ne olursa olsun, Amerika’nın küresel önceliği ve tarihsel mirası için belirleyici önemde olacaktır(5) görüşündedir.

Özellikle Huntington’un ’Medeniyetler Çatışması’ tezi, çeşitli gruplardan ve en fazla da Müslüman milletlerden eleştiri almıştır. Birçok Müslüman, İslâm’ın siyasî radikalizm, aşırılık ve hatta terörizm ile eş tutulması ve İslâm’ın bu şekilde tanımlanması nedeniyle kendi dinlerinin suçlandığını hissettiler. Fakat 11 Eylül olaylarıyla başlayan süreçte Amerika’nın özellikle Müslüman ülkelere yapmış olduğu işgaller, Huntington’un tezini doğrular nitelikte olmuştur.

Bu saldırının ardından kısa bir zaman sonra, Amerika teröre karşı geniş çaplı bir mücadele başlattığını açıkladı. Teröre ve ona destek veren tüm ülkelere karşı yürütülen bu mücadelede, ağırlıklı olarak askerî tedbirlere başvuruldu. Amerika bu olayları bahane ederek önce Afganistan’ı, peşinden de Irak’ı terörü beslemekte olduklarını ileri sürerek ve bu ülkelere demokrasi götürecekleri iddialarıyla işgal etti. 11 Eylül sonrasında İslâm Dini; Batı’da şiddet ve terör ile anılmaya başlandı. Hep bir ağızdan ’İslâmî Terör’ diye bir öteki yaratıldı. Bin Ladin ve el-Kaide Örgütü hedef seçilerek ilk operasyon daha önce desteklenen Taliban’a karşı Afganistan’da yapıldı. ’Irak Savaşı Projesi’ bu çerçevede sahneye kondu.

11 Eylül’le ilgili, Malezya eski başbakanı Mahathir Muhammed; Batılı ülkelerin ve Amerika’nın 11 Eylül hadisesini Müslüman ülkelere saldırmak için bahane olarak kullandıklarını söylüyor ve ekliyor: ’İsrail´in Ortadoğu´da destekçisi olan Amerika´da meydana gelen 11 Eylül hadisesi, Anglo-Sakson Avrupa´lılar için eski şiddet günlerine geri dönmelerinin bahanesi olmuştur.? şeklinde ifade etmiştir.
11 Eylül sonrası dünyada odak noktası haline getirtilen konu ’Terör’? Ya terörden yanasınız, ya da teröre karşısınız. Bu açmazı Amerika Başkanı W. Bush, bakın nasıl ifade ediyor: ’Ya bizden yana olacaksınız, ya da terörden yana!? Yani başkan Bush’a göre Amerika’nın yanında yer almaktan başka şansınız yok demektir. Diğer bir değişle kutuplaşma seçeneksiz olarak sunuluyor.

Dahası saldırılardan birkaç gün sonra başkan W. Bush, ’Bu bir Haçlı savaşıdır!’ diye tüm dünyanın gözünde Müslümanları hedef olarak gösterecek bir açıklamada bulundu. Ancak daha sonra bu konuşmanın Müslümanlar tarafından ’yanlış anlaşıldığı…!’ söylenerek örtbas edildi. Ayrıca Müslümanlar, bu sözleri istismar etmekle suçlandı, haksız yere ’Batı’dan nefret etmek’le itham edildi. Toprakları işgal edildi, başta petrol olmak üzere kaynakları yağmalandı, tarihine ve kültürüne hakaretler edildi, evlatları gizli hapishanelere dolduruldu, kadınları aşağılandı, çocukları işkenceden geçirildi. Bütün bunlar olurken, bu zulme karşı çıkanlar, sesini yükseltenler, topraklarına ve onurlarına sahip çıkmaya çalışanlar ise yine aşağılandı, hor görüldü, aşırılıkla itham edildi, mahkûm edildi.

Aradan 5 yıl geçmesine rağmen İslâm ülkelerindeki işgaller, aşağılamalar devam ediyor. O gün Afganistan ve Irak’tı, bugün Filistin, Lübnan, Beyrut. Belki de önümüzdeki günlerde İran ve Suriye. O gün işgalleri sözde ’Müslüman Barbarları?!’ eğitmek, özgürleştirmek için yapıyorlardı, bugün de öyle. O gün Müslümanların değerlerine hakareti bir politika olarak uyguluyorlardı, bugün aynen devam ediyorlar. Karşı çıkanlar yine anlayışsızlıkla, aşırılıkla, terörle itham ediliyorlar. Her türlü iğrençliği sergileyip onlardan susmalarını istiyorlar.

Özellikle Amerika’nın kendine felsefe olarak geliştirdiği ’medeniyetler ve inançlar arasındaki ilişkinin ’çatışma’ temelli olduğu? düşüncesi, dünyada ne kadar farklılık varsa düşmanlığa dönüştürüyor. Krizi, gerilimi, savaşı besliyor. Sadece kendi egosunu düşünen bazı zalim kimseler insanlığı kaosa sürükleyecek ne varsa ona yatırım yapıyorlar? Oysa olması gereken tablo, inançlar ve medeniyetler arasında barış ve dostluğun hâkim olmasıdır. Bir Müslüman olarak bize bu konuda yol gösteren kaynak Kur’an’dır. Allah (c.c.), Kur’an’da insanlar arasındaki farklılıkların bir ’tanışma’(6) vesilesi olması gerektiğini bildirmiştir. Bu yüzden Müslümanlar bunun bilincinde olarak davranışlarını belirlemelidirler. Batı’nın bu vahşi tutumuna karşılık, Müslümanlar vahşetin dozajını artırarak masum insanlara zarar verecek hale gelmemelidirler. Maalesef 11 Eylül olayları, bazı kesimlerin bu tarzdan olumsuz fiil ve davranışlara girişmelerine sebebiyet vermiştir. İslâm adına ortaya çıkan, oysaki İslâm’ın özünü kavramaktan çok uzak olan bazı kimseler, insanların iyiliği için değil, insanlara azap vermek için çaba harcamaktadırlar. Masum insanlara karşı düzenledikleri saldırılarla İslâm’ın yasakladığı en büyük günahlardan birini işlemekte, yani ’yeryüzünde fitne’ çıkarmaktadırlar. Kullandıkları vahşi yöntemler, öfkeli ve saldırgan söylemlerle İslâm adına İslâm’a tamamen ters bir ahlâk sergilemektedirler. Bu yüzden de dünyadaki 1 milyardan fazla Müslüman’ı gereksiz ve haksız bir zan altında bırakmaktadırlar.

Bu, hakikaten önemli bir meseledir ve çözülmesi gerekir. Çözülmesi için de İslâm dünyasının bu gibi çarpık akımlardan kurtarılması, hurafelerden ve aşırılıklardan arındırılmış, Kur’an’a dayalı bir İslâm anlayışı ile yeniden eğitilmesi, İmam Gazâlî’nin ifadesiyle ’ihya edilmesi’ gerekmektedir.

Zaten bütün Avrupa 11 Eylül’den sonra İslâm’a savaş ilan etmiştir. Ürkütücü olsa da bu bir gerçek! Almanya Başbakanı Angela Merkel, İslâm’ı, faşizmin yükselişi ile birlikte ele almaktadır. Dolayısıyla Anti-Semitizm’in yerini İslâm düşmanlığı aldı. Batı’daki İslâm düşmanlığı, toplu kampanyaya dönüştü. Aşırı sağcı İtalyan bakan Roberto Calderoli’nin, ’İslâm halklarından gelen tehlike büyük. Karşı saldırıya geçmek için vakit geldi.’ diyerek ’Papa 16. Benekditus, Hristiyanları tek çatı altında toplamalı!’ çağrısı bir zırvadan ibaret değil. Gelişen hadiselere dikkatlice bakanlar, son derece makul görünen Avrupalı siyasilerin bile bu görüşü paylaştığını fark edecektir. Ayrıca BM silah denetçilerinin eski Şefi Scott Ritter, İran’a saldırı için kararın çoktan verildiğini, Tahran karşılık verirse nükleer silah kullanılacağını söylüyor. O halde Ortadoğu’da yaşanan bugünkü gerilim, İslâm topraklarında girişilecek yeni istilanın ön hazırlıkları mı? Geçtiğimiz aylardaki karikatür krizi bu olayların halkalarından birisi değildir de nedir?

Müslümanlar üzerine oynanan tüm bu oyunlar karşısında hala BM, AB ve İslâm Konferansı Örgütü, Müslümanlara sükûnet çağrısı yapmaya devam etmektedir. Tamam, sussunlar. Sonra ne olacak? Birkaç ay geçmeden yeni bir tahrik furyası başlatılacak. Ya bir hakaret, ya bir saldırı, ya da başta tür bir iğrençlik… 15 yıldır Müslümanlara sükûnet çağrısı yapılıyor. Ağır başlı olmaları, kendilerini kontrol etmeleri isteniyor ve ediyorlar da. İşgallere, işkencelere, katliamlara ve tecavüzlere rağmen Müslümanlar susuyorlar.

Allah rızası için biri çıkıp bir şey söylesin ve bu, kâfirlerin zulümlerine karşı etkili olsun.Başımıza gelen ve devam eden bu zulümler ve imtihanlar karşısında Müslümanlar ne yapmalı? Susmalı ve boyun mu eğmeli?

Adım adım topraklarının ellerinden alınmasına, on binlerce evladının öldürülmesine, zenginliklerinin talan edilmesine, değerlerinin aşağılanmasına, onurlarının yerlerde sürünmesine ne demeli?

Batı, bu coğrafyadan ne istiyor? Bütün kötü sıfatları yakıştırdığı bu insanlardan ne istiyor?

Ellerindeki nükleer silahları bile kullanabileceklerini açıkça dile getirebilen Batı, gerçekten bir dünya barışı istiyor mu?

Batı’daki İslâm düşmanlığını, Doğu’daki Batı karşıtlığını kışkırtan kötü niyetli kimseler neyin peşindeler? İslâm dünyasını tahrik ederek nereye varmak istiyorlar? İslâm-Hristiyanlık savaşını mı? Doğu-Batı ayrışmasını mı? Yoksa ’Medeniyetler Çatışmasını’ mı?

Kaynakça:
1. Samuel Huntington, The Clash of Civilisations, Foreign Affairs. Vol. 72, Summer 1993, s. 22.
2. Geniş bilgi için bkz. Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man, The Free Press, New York, 1992.
3. Fukuyama, a.g.e., s. 11.
4. Francis Fukuyama, The End of History and the last Man, The Free Press, New York, 1992, çev. Yusuf Kaplan, Tarihin Sonu mu?, Rey yay., Kayseri, 1992, s. 13-52.
5. Zbigniew Brzezinski, Grand Chessboard, American Primacy and Its Geostrategic Imperatives, Brzezinski Basic Books, New York, 1997, s. 35; Ramazan Özey, Dünya ve Türkiye Ölçeğinde Siyasî Coğrafya, Aktif Yay., İst., 1999, s. 43.
6. el-Hucurât, 49/13.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 42. sayısı (2006 Eylül) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Vatikan’ın Gerçek Yüzü ve Dinler Arası Diyalogda Varılan Nokta

Vatikan’ın Gerçek Yüzü ve Dinler Arası Diyalogda Varılan Nokta

Dünyaya yön veren etkili güçler, yıllardır İslâm’ı şiddetle ve terörle ilişkili, Müslümanları da barbar olarak göstermek için olağanüstü çaba harcıyorlar. Bugün yeryüzünde bizatihi Rasûlullah (s.a.v.)’in tebliğ edip, sahabesine öğrettiği İslâm ile insanların kafalarında şekillenip algılanan İslâm arasında uçurumların olduğu açıkça ortadadır. Bu açıdan bakıldığında İslâm düşmanlarının aleyhte propagandalarının sonuç verdiği söylenebilir. Kendi iç sorunlarıyla boğuşan İslâm dünyası, yüksek sesli ve entrikalar dolu bu propagandalara etkili ve ikna edici cevap vermekten çok uzaktır.

Sizler neler düşünüyorsunuz ve nelerle meşgulsünüz bilmiyorum; ama dünyada gelişen hadiselere baktığınız zaman fark edeceğinizi umduğum Müslümanların kalplerini hüzne boğan olay ve açıklamalara her gün bir yenisi eklenmektedir. Son zamanlarda gün geçmiyor ki İslâm’a laf atılmasın, âlemlere rahmet olarak gönderilen Kainatın Efendisi Rasûlullah (s.a.v.)’e dil uzatılmasın ve dünyada 1.5 milyarı aşkın nüfusa sahip Müslümanlara hakaret edilmesin.

İşte onlardan birkaç tanesi; 11 Eylül olayları sonrası Bush’un, küresel işgal hareketini başlatmak için kullandığı ’Haçlı Savaşı’ beyanatını, kısa bir süre önce kullandığı ’Faşist İslâmcılar’ hezeyanını nasıl unutabiliriz. Ve yine 2006 Nisan ayında Danimarka Kraliçesi II. Margrethe’in; ’İslâm’ın meydan okuyuşuyla karşı karşıyayız. Artık İslâm’a karşı muhalefetimizi göstermenin zamanı geldi.’ dediğini. Bunların hemen arkasından Rasûlullah (s.a.v.)’e çirkin çizgilerle yapılan saldırı nasıl unutulabilir ki!

Bu meyandaki hücumların Müslümanlarda oluşturduğu yara her geçen gün derinleşmektedir. İşte bu kanayan yaraya bir yenisi daha eklendi. Son olarak Roma Katolik Kilise’nin güya barış elçisi Papa, İslâm’a karşı tarihî kinini kusarak bu yaraya kezzap dökmeyi başardı.

Papa’nın İslâm’a karşı söylediği sözler tüm dünyada derin yankılar uyandırdı, İslâm dünyasını ayağa kaldırdı; Vatikan kendince İslâm dünyasından güya özür diledi; ama kimse bu özre kulak asmadı. Çünkü onların bu özürlerindeki samimiyetsizlik ortadaydı. Tabi bu gelişen hadiseleri çok fazla garipsememek lazım. Çünkü Papa, Sovyetler’in yıkılışından sonra Huntington ’un(1) Amerika’yı canlı ve dinamik tutmak için oluşturduğu ’Hristiyan-Müslüman çatışması kuramına uygun davranıyor. Zaten karikatür krizi de bu amaçla icat edilmişti. Yani Amerika’nın dünya liderliğinin devamı ve pekiştirilmesi için bir düşmana ihtiyaç var. İşte 11 Eylül olaylarıyla bir şekilde başlangıç yapan krizler silsilesi sayesinde Amerika, yandaşlarını etrafında kolayca toplayacak ve stratejik hedeflerine kolayca saldıracak bahaneler bulabiliyor. Nitekim Papa’nın açıklamaları, Bush ’un ’İslâmofaşistler, çağımızda Hitler gibi tehdit oluşturuyorlar’ tezinin hemen üzerine geldi.

İslâm coğrafyasının çeşitli yerlerinde hâlen sürmekte olan katliamların, eşi benzeri görülmemiş vahşetin ya bizzat tetikçisi, bombacısı ve bombalayıcısı durumunda olan ya da aktif destekçisi olan saldırgan bir dünyanın din adamı rolündeki bir adam hiç sıkılmadan, utanmadan, ellerinden damlayan Müslüman kanına bakmadan tüm dünyaya şöyle seslenebiliyor: ’İslâm’da Tanrı o kadar soyut ki, akıl ile Tanrı arasında bağ yok. İslâmî cihad akla ve Tanrı’ya karşıdır.’ Sonra da söylediklerini teyit sadedinde 14. yüzyılda Bizans İmparatoru İkinci Mihail Paleologos ile bir Fârisî bilge arasında güya cereyan eden, İslâm’a karşı Hristiyanlığı savunma amacıyla kaleme alınmış hayali diyalogu ele alan eserden aktarmada bulunuyor. Buna göre Paleologos, Müslüman muhatabına seslenerek; ’Bana Muhammed’in getirdiği yenilikleri göstersene! Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücü ile yayılması emrini verdiği gibi…’ demiş.

Papa, sözlerinin devamında ise İslâm dünyasındaki şiddet olgusuna atıfta bulunarak; ’Dine davet için, şiddet ve tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir…’ diyor ve böylece akılcılığını ve hümanistliğini beyan ediyor.

Aslında bu seviyesiz, edepsiz ve de terbiyesiz sözler, yüzyıllardır sürmekte olan ’Haçlı kininin en yetkili ağızdan dış dünyaya bir kez daha yansımasıdır. Bu alçakça ifadeler, Papa’ya ve temsil ettiği dünyaya pek de yakışıyor doğrusu!
Papa’nın İslâm’a yönelik iftiralarına, cihat kavramı ile şiddet ve aşırılık arasında bağlantı kurmalarına cevap verecek değiliz; ancak şayet konu dinî şiddet veya din adına şiddet ise, tarihin en çirkin ve barbar savaşlarını Hristiyan Batı’nın Hristiyanlık adına başlattığını Papa’nın çok iyi bildiğinden hiç kuşkum yok. Durum sadece çirkin vahşi Haçlı savaşlarıyla sınırlandırılamaz. Aksine konu Batı emperyalizmi döneminin savaşlarına, Batı’nın bugün yine dinî gerekçelerle açtığı savaşlara kadar uzanmaktadır. Haçlı seferleriyle İslâm ülkelerini ve hatta Roma’yı yağmalayıp kan gölüne çeviren, I. ve II. Dünya Savaşlarında yüz milyonlarca insanı katleden ve bugün Filistin, Irak, Afganistan, Lübnan, Bosna gibi yerlerde vampirlerden beter kan döken, savaş teknolojisini üreten, ’vahşi unvanına sahip Batı terörist olmuyor da; kelime manası sulh, barış, emniyet, selâmet olan İslâm’ın ahlâkını alan bir Müslüman nasıl fundamantalist, terörist olabiliyor? Tarih okuyan herkes bilir ki; Hristiyanlık tarihi, Hristiyan veya aynı mezhepten olmayanları dinlerinden ve mezheplerinden döndürmek için yapılan baskılar, savaşlar ve katliamlarla doludur; ama İslâm tarihinde ’Ya Müslüman olacaksın, ya da öleceksin? şeklinde bir dayatmanın tek örneği bulunamaz. Cihad ve fetihler ise zorla dine sokma savaşı değildir.

Papa’nın bu sözleri yıllardır insanlara süslenerek sunulan ve dinler arasında kurulmaya çalışılan diyalog hikâyesini de sıkıntıya sokmuştur. Bilindiği gibi modern dünyada misyonerliğin geleneksel tarzda yürütülmesinin zorluğunu fark eden Katolik Kilisesi, ’dinler arası diyalog’ kavramını gündeme getirerek, Papa VI. Paul, 6 Ağustos 1964’te ilan ettiği ’Ecclesiam Suam isimli bildirisinde diyalogdan bahsetmiş ve böylece diyalog kavramı Konsül dokümanlarına girmiştir. Dokümanda, Kilise’nin İncil’i yayma görevinde dinler arası diyalogun yeri izah edilirken, diyalog ile ’insanların kurtuluşu’ arasında bağlantı kurulmaktadır. Dokümana göre, Tanrı tüm insanların kurtuluşunu plânladığı için Katolik Kilisesi, herkesle diyaloga girmek ve onların ihtidasını sağlamak zorundadır. Çünkü Kilise, kurtuluşun evrensel aracısıdır. Papa VI. Paul bu bildirisinde, Kilise’nin içerde ve dışarıda bütün insanlarla diyaloga girmesini ve bunun için daima hazırlıklı olmasını bildirmiştir. Papa, bunun gerekçesini açıklarken, Kilise’nin bütün insanlık için olduğunu, dolayısıyla diyalogun bütün insanları kurtuluşa ulaştırma diyalogu olduğunu belirtmiştir. Yani, Papa’nın anlayışına göre kurtuluş, Katolik Kilisesi’nden geçmektedir. İnsanları Katolik Kilisesi’ne yaklaştırabilmek için onlarla diyaloga girilmelidir.(2)

Papa II. John Paul de, dinler arası diyalogun Kilise’nin insanları dinlerinden döndürme (evangelizasyon) görevinin bir parçası olduğunu belirtmiştir.(3) Papa II. John Paul başka bir mesajında; ’Birinci bin yılda Avrupa Hristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika. Üçüncü bin yılda hedef Asya’dır.(4)

Dinler arası diyalogun mimarlarından olan Montgomery Watt da Katolik Kilisesi’nden farklı şeyler söylememektedir. ’Modern Dünya’da İslâm Vahyi’ adlı çalışmasında diyalogun olabilmesinin temel unsuru olarak; ’Benim dinim son dindir. inancından vazgeçmenin gerektiğini savunmaktadır.(5) Watt, Kur’ân’a açıkça ters düşen böyle bir hezeyanın ehl-i sünnet çevrelerince benimsenmeyeceğinin bilincindedir. Bu yüzden Watt, Müslümanları Endülüs’te İbn-i Tufeyl ve İbn-i Rüşd’ün temsil ettiği ’felsefî İslâm’a’ çağırmaktadır.

Diyalog yanlısı Katolik Kilisesi ve onun yandaşlarının amaçlarının hangi yönde olduğunun verdiğim birkaç örnekle anlaşılacağını ümit ediyorum. Durum böyle olduğu hâlde İslâm Dünyası’nda bazı kesimler tarafından gündemde tutulmaya çalışılan ’dinler ve medeniyetler arası diyalog meselesinin faydasız olduğunu anlamalıyız. Çünkü ’Müslümanların hiçbir zaman Kiliselerin inandığı gibi, Hz. İsa’yı Tanrı olarak tanımayacakları muhakkaktır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in 1400 sene önce Peygamber’e hitaben bildirdiği şu hususun yürürlükten kalkmayacağı da anlaşılmalıdır: ’Sen onların dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki, ’Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.’ Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.(6)

O halde Hristiyan ve Yahudilerin ’Biz Allah’a inanıyoruz! demeleri ve diyalogcuların ’Allah’ta buluşalım! teklifleri ilmî ve itikâdî mesnetten mahrum, zandan başka bir şey değildir. Nitekim Hristiyanlar; ’İsa Allah’ın oğludur. diyerek ve ona Ruhu’l-Kudüs’ü de eş koşarak üçleme, yani teslise sapmışlardır. Yahudiler de keza ’Üzeyr Allah’ın oğludur. demektedirler. Kur’an literatüründe ve akaid esaslarında bu hâl açık şirk olarak tanımlanır.

Buradaki sözlerim bazı kimseler tarafından diyalog karşıtı radikal söylemler olarak algılanmasın. Bu yaklaşım diyalog istemediğimizden dolayı değil. Zira İslâm başka dinlere ve mensuplarına saygı gösteren en mükemmel dindir. Fakat Batı’nın şu an öngördüğü, bir başka ifade ile Batı’nın Müslümanlara dilediklerini dayatacakları bir araç olarak kullandıkları diyalogu kabul edilemez görmekteyiz. Zannediyorum sizler de farkındasınızdır; son yıllarda sayısı artarak devam eden diyalog faaliyetleri; Müslümanlara has olması gerekirken bu dinden olmayanlara da özel olarak tertiplenen diyalog iftarları, bunca harcamalar ve onların hezeyanlarla dolu muharref kitaplarının Kur’ân’la karıştırılmasını sağlamışken, bizzat Vatikan’ı Efendimiz (s.a.v.)’e hakaret etmekten vazgeçirememiştir. Demek ki, diyalog misyonu tek taraflı çalışan, bâtılı hak seviyesine çıkarmaya çalışan bir misyondur.
İşte bir Ramazan ayı daha geldi. Merak ediyorum; papazlı, hahamlı iftar sofralarında oruçlarını açan bu insanlar geçtiğimiz Ramazan’da Felluce’de Haçlı birliklerinin mangalar halinde camilere dağılarak yaptıkları katliamı hatırlayacaklar mı acaba? Altından çocuk cesetlerinin çıkarıldığı enkaza aslında insanlığın gömüldüğünün farkındalar mı? Bombardımandan her nasılsa yaralı kurtulmuş olan Müslümanları yakın plandan katletmeleri, diyaloga kimlerin kurşun sıktığı konusunda bir fikir vermiyor mu?

Ve son bir söz; (Yahudi ve Hristiyanlardan) dost edindiklerinizin, onlardan olmadıkça sizden memnun ve razı olmayacaklarını da unutmayın!

Kaynakça:
1. Samuel Huntington, The Clash of Civilisations / Medeniyetler Çatışması, Foreign Affairs. Vol. 72, Summer 1993.
2. Dialogue and Proclamation: Reflections and Orientations on Interreligious Dialogue and Proclamation of the Gospel of Jesus Christ, Bulletin No. 77 (1991). Ayrı basım, Vatican City 1991, s. 224-227.
3. Marcello Zago, Interreligious Dialogue, Following Christ in Mission, s. 105.
4. Papa II. John Paul’ün 24 Aralık 1999’taki Milenyum Mesajı.
5. M. Watt, Modern Dünya’da İslâm Vahyi, çev. Mehmet S. Aydın, Hülbe yay., Ankara 1982, s.167.
6. el-Bakara, 2/120.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43. sayısı (2006 Ekim) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Receb ve şâban aylarından sonra ramazan gibi, rahmet kapılarının açıldığı kıymetli günlere kavuştuk. Rabbim nasip ederse yakında Mü’minlere bir hediye olarak bahşedilen bayrama da kavuşacağız. Cenâb-ı Hakk yaptığımız ibadetleri, sâlih amelleri ve teberruları en güzel şekilde kabul buyursun! Mutluluk ve huzur içinde bu günlerin tekrarını nasip etsin! İslâm ümmetini gerçek bayramların yaşanacağı günlere kavuştursun!

Bu günlerin ardından gelecek olan diğer zamanlar için unutmamamız gereken birkaç hususu bu bölümde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ramazan ayı boyunca kendimizi alıştırdığımız bazı ibadetlere bu ay bittikten sonra da devam etmemizin gerekliliğini unutmamalıyız. Çünkü İslâm mevsimlik yaşanan bir din değildir. İslâm’ın bazı mevsimlik veya dönemlik emirleri vardır; ama ’Müslüman’ kimliğimizi bir ömür boyu taşımalıyız. Dolayısıyla bu kimliğin bizden ne istediğine bakmamız ve hayatımızı ona göre şekillendirmemiz gerekir. Farz olan oruç dönemliktir. Senede bir ay, yani sadece ramazanda tutulması zorunludur. Diğer zamanlarda kazaya kalan oruçlarımız varsa onları ve sevaplarımızı artırma amacıyla nafile oruçları tutarız; ancak namaz günde beş vakit ve bir ömür boyu kılınması gerekir. Ramazan ayına özel değildir. Hele ramazan ayında kılınan teravih namazlarıyla bir yıllık namaz borcunun yerine getirilmiş olduğunu düşünenler büyük bir yanılgı ve gaflettedirler.

Bir başka husus ise, bu toplumun fertleri olarak her birimiz, öncelikle kendimiz için bir şeyler yapmalıyız. Herkes kendisi için bir şeyler yaparsa memleket için, din için, devlet için, ekonomi için, kısacası insanlık için aslında çok şey yapmış olacaktır. Hz. Ömer (r.a.) efendimize atfedilen bir söz vardır: “Bugün Allah için ne yaptın?” Üzerinde düşünüldüğünde gerçekten bu cümle ciddi bir mana içermektedir. Günümüzde ise bu sözün yanında şunu da söylemek lazım: “Kendin için ne yaptın?” Yani sen “yapan” bir adam mısın, yoksa haramlara göz yumarak sadece seyreden, ahkâm kesen, cahilâne fetvalar veren, kendini beğenen ve olur olmadık her şeyi eleştiren, doğru düzgün bir ameli olmadığı halde söz kalabalığı yapan bir kimse misin?

İnsan kendisi için bir şeyler yapamıyorsa, Allah’ın rızası uğruna işler yapması olanaksızdır. Yani, kendisi için bir şey yapmaktan aciz birinin başkası için bir şey yapabilmesine ihtimal var mıdır? Boğulmuş biri, boğulmakta olan başka birini kurtarabilir mi? Kişinin öncelikli vazifesi kendine yeterliliğidir. Etrafına yardım ise bir sonraki adımdır. Yük olmamak esastır. Biz nedense millet olarak genellikle, kendimiz ayakta duramadığımız halde başkalarını ayağa kaldırmaya çalışmak gibi abes gayretler içinde oluruz. Bunu biraz açacak olursak; mesela kendin için beş vakit namazı vaktinde kılabildin mi? İslâm’ın koyduğu şartlara riayet ederek, ticaretine yalan, hile, sahtekârlık karıştırmadan helal kazanç peşinde koştun mu? Kendin için kazancı çok daha fazla olan âhiret için ne kadar yatırım yaptın? Gönlünü nefsin emmâre sıfatlarından arındıracak hangi gayret ve çabaları gösterdin? Kendini geliştirecek bir okuma, düşünme, anlama, yorumlama faaliyetinde bulundun mu? Allah’a kulluk yönünden “düne göre bugün daha ilerdeyim!” diyebiliyor musun? Kendin için; “bugün öldüğümde arkamda kalacak” diyebileceğin hayırlı bir iz bırakabildin mi? Çevrendeki insanlara bugün daha güzel davrandın mı? Kötü alışkanlıklarından birini daha terk ettin mi? Kur’ân’ın öğretilerinden, Allah Rasûlü’nün ahlâklarından neler öğrendin ve O’na yakınlıkta ne kadar mesafe kat ettin? Tabi bu ve buna benzer soruların sayılarını herkes kendini düşünerek çoğaltabilmesi mümkün…

Şayet bizler bunun gibi bir iç muhasebe bile yapmıyor isek, bizler hiç kimsenin ve hiçbir şeyin işine yaramıyoruz demektir. Sadece nefsin arzularını tatmine çalışan, dünyanın geçiciliğine yenik düşen zavallılarızdır. Merhum Akif’in vasfettiği gibi, “elleri böğründe yatan miskin adam”ın yerinden kalkıp da insanlığa birkaç ölçek ziya halk etmezden evvel kendisi için bir şeyler yapmayı öğrenmesinin gerekli olduğu kanaatindeyim.

Ayrıca Müslümanların kendileri için güzel ameller yapabilmeleri için iç dünyalarında halletmeleri gereken pek sorun var. Bu sorunlar, Müslümanların ferdî yaşantılarından ziyade, sosyal hayatlarının şekillenmesinde de menfi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Maalesef bu nefsî problemler, hayatın İslâmîleşmesine de ket vurmaktadır. Bunun için ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demenin yeterli olmadığı bir gerçektir. ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demek için öncelikle kalbin bu söylenene inanması, kabullenmesi gerekmektedir. Kalbin vereceği cevapla, diğer azalar tetikleneceği için, azaların da söylenenle uyum içerisinde olması gerekecektir. Bunun için Allah (c.c.); ‘‘Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?”(1) sorusunu inananlara sormaktadır. Bu öyle bir sorudur ki, kalple birlikte, tüm azalara ‘‘kendine gel’ ihtarını yapmaktadır. Yapılmayacak bir şeyin söylenmesi, kişinin kendini avutmasıdır; ama hâşâ Allah’ı avutmak mümkün müdür? Unutmayalım ki, Allah (c.c.) gizli veya açık her şeyden haberdardır.(2) Acaba bizler söylediklerimizi yapabiliyor muyuz? Söylediklerimizle yaptıklarımız ne kadar uyumlu? O kadar çok konuşuyoruz ki! Ama konuştuklarımız, sadece ağzımızı yormakla kalıyor, bazen azalarımızı bile şaşırtıyoruz, “Az önce sahibim, benimle şu işi yapacağını söylemedi mi?” diye. Şahitlik edeceği kıyamet gününde kendisine söz verilen azalar dile geldiğinde ne hale geleceğiz, bunu hiç düşünmüyoruz. Diller konuşuyor, azalar susuyor. Ne oldu, verdiğin söz, yapacağım dediğin fiil? Bu bir hastalık değildir de nedir? Ânı kurtarmak hastalığı, kendini avutma hastalığı. Farz edelim ki o ânı kurtardın, ya öldükten sonrasındaki durumun?

Kur’ân’ın emrettiği üzere Rabbimize kullukta ihlâslı(3) olalım. Çünkü Allah’a kullukta ihlâsı yakalamış kullara şeytanın da bir tesirinin olamayacağını Kur’an’dan öğrenmekteyiz.(4) Unutmayalım ki, İslâm’ı yaşayışımızdaki her samimiyetsiz davranış ve ahlâklar şeytanın yanımızdan ayrılmamasına sebebiyet vermektedir. Bizdeki ihlâssızlık şeytanın musallatını kolaylaştırmaktadır. Mesela, namaza üşenerek kalkıyorsak, bu bir riyakârlıktır. Orucu “tutuyor desinler” diye tutuyorsak, hacca “gitti desinler” diye gidiyorsak, zekâtı “veriyor desinler” diye veriyorsak, daveti “ikram ediyor” desinler diye veriyorsak, bizim Allah’a verdiğimiz söz nerde kaldı? Hani söz vermiştik, “ibadeti yalnızca Sen’in rızan için yapacağız, Sen’den yardım isteyeceğiz” diye? Sözlerimiz, amel olmadan sadece bir sözden ibaret ise, bizim Müslümanlığımız nerde kaldı o zaman!

Kıyamet gününde gece boyu Kur’an okurdum, gündüzleri oruç tutardım, hayır hasenat yapardım, namaz kılardım, ağlardım dediğimizde, Allah (c.c.) ve melekler; ‘‘Yalan söylüyorsun! Sen Kur’an okuyor desinler diye okudun, namaz kılıyor desinler diye namaz kıldın, zekât veriyor desinler diye zekât verdin, ağlıyor desinler diye ağladın.’(5) derse şayet, ne yapacağız? Hüzün kuyusuna atılırsak halimiz nice olur. Efendimiz (s.a.v.) hüzün kuyusunun Cehennem’de bir vadi olduğunu, Cehennem’in o vadiden her gün yüz kere Allah’a sığındığını, bu kuyuya amellerinde riya yapanların gireceğini(6) ifade etmiştir. Öte dünyada yaptıklarımızın riya olduğunu görüp, ateşte bağırsakları dışarıda perişan vaziyette dolaşırken, bizi görenlerin ‘‘Yahu sen iyiliği emreder, kötülüğü yasaklardın. Senin bu halin de ne?’ dediklerinde, ‘‘Emrederdim; ama yapmazdım, nehyederdim; ama kendim yapardım.’(7) demekten Rabbim hepimizi muhafaza etsin!

Yapılmayacak şeylerin söylenmesi ve amellerdeki ihlâssızlık gibi Müslümanlarda olmaması gereken ahlâklar, her Müslüman tarafından bir an evvel farkına varılarak yok edilmesi gereken manevî hastalıklardandır. Zaten bu ve buna benzer hastalıklardan kurtulmadığı veya kurtulmak için bir gayret sarf edilmediği için ibadetlerde bir neşve yok, huzur yok. Şeytan bizi oyuncağı haline getiriyor. Nefsimiz bizi kendine esir ediyor. Namaz kılıyoruz, namaz bizi kötülüklerden alıkoymuyor. Oruç tutuyoruz, şeytanımız hapsolmuyor. Hacca gidiyoruz, hacdan sonra aynı hatalar ve günahlar devam ediyor. Zekât veriyoruz, yoksul doymuyor. Tevbe ediyoruz, günahta ısrar devam ediyor. Sohbet ediyoruz, sohbet, amel olmayınca tesir etmiyor. Zikrediyoruz, zikir amele yansımıyor.

Aslında insanlar samimiyetsizliğe ve boş konuşmaya, Allah’ın dinine kâmil manada gönül vermedikleri için tevessül ederler. Çünkü İslâm boş konuşmayı ve ikiyüzlülüğü yasaklar, başkası hoş görsün diye yapılan ameli boşuna yapılmış olarak kabul eder. Gerçek manada iman öyle bir haldir ki; Allah’ın varlığını her an gündemde tutmaktır. Allah’ın varlığını kalp ve azalara fark ettirmektir. Zaten bunun farkında olan kalp Allah’tan gayrisini düşünmez, fark eden dil olmayacak şeyi söyleyemez.

Rabbim bizleri kendisine gerçek manada kul olabilen sâlih insanlar arasına ilhak etsin! Âmin!

Kaynakça:
1. es-Saff, 61/2.
2. en-Nahl, 16/19.
3. el-A’râf, 7/29.
4. el-Hicr, 15/39-40.
5. Müslim, İmâret 152.
6. Tirmizî, Zühd 48.
7. Buhârî, Fiten 17.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Fıtır Sadakası (fitre)

Fıtır Sadakası (fitre)

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka nisap miktarı malı veya onun değerinde parası olan Müslüman’ın fıtır sadakası vermesi vaciptir. Buna kısaca ’Fitre’ denir. Fıtır sadakasının vacip olması için, zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir. Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. (Nisap; 96 gr altın veya bu değerde para, ticaret malı demektir. Hayvanlarda nisap değişiktir. Mesela koyunda 40, sığırda 30’dur.)

Bir defa daha ifade edelim ki fitre, yaşayan her insan için verilen bir yaratılış şükrü ve baş göz sadakasıdır. Bu sebeple aile reisi, sorumluluğunu yüklendiği ailenin yaratılmış her ferdi adına birer şükür sadakası olan fitresini vermekle mükellef tutulmuştur.

Hatta bayram gecesi sabaha karşı dünyaya gelen bebeğin dahi fitresini bayram günü vermek gerekir. Çünkü bebek de nihayet yaratılma nimetine kavuşmuştur. Onun için de şükür gerekmektedir.

Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevaptır. Şafiî fıkhında, Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zengin ise fitre vermesi gerekir.

İbn Abbâs (r.a) Allâh Rasûlü (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu bildirir: ’Kim namazdan (bayram namazından) önce verirse kabul olunan bir sadakadır. Kim de namazdan sonra verirse, bu herhangi sadakadan bir sadakadır. ’Hicretin ikinci senesinden itibaren verilmeye başlanan fitrenin son veriliş vakti, bayramın ikindisine kadardır. Bundan sonraya bırakılması haramdır; ama bırakılırsa yine de verilmeli, borçlu kalınmamalıdır. Bu sebeple Ramazan’ın başından itibaren münasip yerler aranır, bulunduğu her vakitte hemen verilerek bayram sevincini ortak yaşamaya gönüller hazırlanmış olunur.

Dinî ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin hem de erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir.

Şafiî, Maliki ve Hanbeli’de, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hanefiler de ise vaciptir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sadaka-i fıtr-ı, küçük büyük, erkek kadın, zengin fakir herkesin vermesi gerekir.)

Fakir olan çocuğun babası ölmüş veya fakir ise babasının babası, torununun fitresini verir.

Bir kimse karısının ve büyük çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Bunlar zengin iseler fitrelerini kendileri de verebilirler.

Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:

1. Buğday 1460 Gram (520 dirhem)

2. Arpa 2920 Gram (1040 dirhem)

3. Kuru Üzüm 2920 Gram (1040 dirhem)

4. Hurma 2920 Gram (1040 dirhem)

Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi, para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur. Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir; ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez. İçinden niyet etmesi yeterlidir.

Fitrenin miktarını tespite gelince: Ailenin her ferdi adına verilmesi Şafii’ye göre farz, Hanefi’ye göre; vacip olan fitrenin miktarını tespitte şöyle bir mukayeseyle konuyu açıklığa kavuşturmak daha kolay olacaktır:

Her sene müftülükler bulundukları semt sakinlerinin iki öğün yemek parasını, verilecek fitrenin miktarı olarak ilan ederler. Diyelim ki, bu sene alt sınır olarak ilan edilen (beş milyon) ile insan, bulunduğu yerde sabah akşam olmak üzere iki öğün yemek yiyerek karnını doyurabiliyorsa, işte bu miktar o kimsenin fitre miktarını ifade etmiş olur. En alt sınır olarak tabii. Öyle ise fitre verecek insan önce bir nefs muhasebesi yapmalı, kendisi iki öğünde ne kadar parayla karnını doyuracaksa o miktarı, vereceği şükür sadakası fitresi olarak tespit etmeli, o miktardan, ya da daha yukarısından vermelidir. Herkesin rahatça yapacağı bir tespittir bu.

Zekât hangi fakirlere verilirse fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazanda oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.

Aile İçinde Zekatla Fitrenin Farkı:

Zekatta, servet kiminse zekat borcu da onundur. Ailenin (şahsına ait malı bulunmayan) diğer fertlerine zekat verme borcu yüklenilmez. Ancak fitrede öyle değildir. Fitre, zekat verecek kimsenin aile fertlerinin her biri adına da vermesi gereken bireysel borçtur. Her fert adına birer fitre ayırıp ihtiyaç sahibine sunmak, aile reisinin üzerine yüklenmiş mükellefiyettir.

Ayrıca zekat ve fitre verirken alanı mahcup edecek bir konuşma da yapılmamalıdır. Verenin kalbindeki niyeti kafidir. Alana açıklama gereği yoktur. ‘Şunu bayram harçlığı yapın’ gibi rahatsızlık vermeyecek bir cümleyle konuyu kapatmalıdır. Uzakta olan çocukların fitrelerini ya bizzat aile reisi vermeli, yahut da haberleşerek herkes kendi fitrelerini vermeye alıştırılmalıdır.

Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8. sayısı (2003 Kasım) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Teravih Namazı

Teravih Namazı

Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınan namaz… Teravih kelimesi Arapça, ’Terviha’nın çoğuludur ve ’oturmak, istirahat etmek’ anlamına gelmektedir. Teravih namazı her dört rekatın sonunda oturulup biraz dinlenildiği için, bu adı almıştır.(1)

Teravih namazı, kadın erkek her müslüman için sünnet-i müekkededir. Teravih, orucun sünneti değil, vaktin sünnetidir. Bir mazereti dolayısıyla oruç tutamayanlar da teravih namazı kılarlar.

Ramazan gecelerini ihya etmek için kılınan teravih namazı, Kur’an’da zikredilmemektedir; fakat hakkında çok sayıda hadis rivâyet edilmiltir. Ebû Hureyre’nin naklettiği bir hadise göre Rasûlullah (s.a.s), Ramazan gecelerini ihya etmeyi teşvik etmiş; fakat bunu kesin olarak emretmemiştir. Bu konuda; ’Her kim inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır.’(2) buyurmuştur. Hadis alimlerinden en-Nevevî, Hz. Muhammed (s.a.s)’in ashabına Ramazanı ihya etmeyi vacip kılmadığını, fakat mendup olarak emredip teşvik ettiğini, İslâm alimlerinin de bunun mendup olduğunda ittifak ettiklerini kaydetmektedir.

En-Nevevî, ’Ramazanı ihya etmenin, teravih namazını kılmakla hasıl olduğunu’ da zikretmektedir. Bu açıdan Hz. Muhammed (s.a.s)’in; ’her kim Ramazan’ı ihya ederse’ sözü, ’her kim geceleri namaz kılarak Ramazan’ı ihya ederse’ şeklinde anlaşılmalıdır.(3) Nitekim Abdurrahman b. Avf’ın naklettiği bir hadiste Hz. Muhammed (s.a.s): Şüphesiz Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerini ihya etmeyi sünnet kıldım. Her kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı oruçla, gecelerini namazla ihya ederse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından temizlenmiş olur’ buyurmaktadır.(4)

’Ebû Zer (r.a)’dan nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s) Ramazan ayının sonuna doğru bazı gecelerde ashabına, gecenin üçte birini geçinceye kadar teravih namazını kıldırmıştır.(5)

Ebû Hureyre (r.a)’nın naklettiği bir başka hadiste de Rasûlullah (s.a.s)’in Ramazan ayında, ashabtan bir grubu, Ubey b. Kab (r.a)’ın arkasında cemaatle namaz kılarken gördü ve ’Doğru yapıyorlar, yaptıkları şey ne güzeldir’ diyerek tasvip ettikleri haber verilmiştir.(6)

Rasûlullah (s.a.s) Ramazanda mescitte gece bir namaz kıldı. Sahabenin çoğu da onunla birlikte o namazı kıldı. İkinci gece yine aynı namazı kıldı. Bu kez O’na tabi olarak aynı namazı kılan cemaat daha fazla oldu. Bu derin alakayı gören şefkat ve merhamet menbaı, bizim hissetmediğimiz endişeyi ümmeti hesabına hisseder ve; Bu alakadan dolayı Rabbim bu namazı farz kılarsa, ümmetimin hali nice olur? Kılamadıkları takdirde farzı terk etmiş olurlar! diye düşünür.

Bu endişeden dolayıdır ki, sonraki gecelerde cemaate teravih kıldırmayan Efendimiz (s.a.s), onları kendi hallerine bırakır. Herkes tek tek (Efendimiz (s.a.s)’in evinde kıldığı gibi) kılmaya başlar.

Durum Hz. Ebu Bekir (r.a) zamanında da aynı şekilde devam eder. Hz. Ömer (r.a)’in halifeliğinin ilk senelerinde de aynı şekilde sürer.

Bir gün, sünnetleri yerli yerine oturtmasıyla bilinen Hz. Ömer, müsteşarlarına sorar:

– “Bu cemaat, teravihi neden hâlâ tek tek kılıyor da Rasûlullah’ın ilk gecelerde kıldırdığı gibi cemaatle kılmıyor?’

Müzakere uzar ve sonunda karar çıkar:
– “Büyük alim Übey bin Kâb, bu akşamdan itibaren teravihi Rasûlullah’ın kıldırdığı gibi tekrar camide kıldıracaktır. “Cemaatin haberi olsun… Artık teravihin farz olma ihtimali yoktur. Sünnet olarak ibadet hayatımızda yerini ilk kılındığı gibi almalıdır…denir. ”

O gece Mescid-i Saadet’te Rasûlullah’ın kıldırdığı ilk teravih gibi teravih cemaatle kılınır. Bunu görenler halifeye dua ederler:

– “Allah, Ömer’in kabrini nurlandırsın. Mescidimizi nurlandırdığı gibi. Bölük pörçük cemaatleri toplayıp birlikte ibadet etmemizi sağladı. Tıpkı Rasûlullah (s.a.s)’in kıldırdığı gibi…”

Hanefilere göre, teravih namazının rek’ât sayısı Hz. Ömer (r.a)’in uygulamasına dayanır. Hz. Ömer Mescid-i Nebevî’de halifeliğinin son zamanlarında teravih namazını yirmi rekât olarak kıldırdı. Dört halife devrinden sonra da kimse teravihin yirmi rekat olarak cemaatle kılınmasına karşı çıkmadı. Alimler bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v)’in şu hadisine göre hareket etmişlerdir:

’Benden sonra benim sünnetimden ve Râşit halifelerin sünnetinden ayrılmayın.’(7) Diğer yandan Abdullah b. Abbas (r.a)’in Ramazan ayında teravih namazını yirmi rekat olarak kıldığı ve arkasından da üç rekat vitir namazını kıldığı rivâyet edilmiştir. İmam Ebû Hanife’ye Hz. Ömer (r.a)’in bu hususta yaptığı uygulama sorulunca, şöyle demiştir: “Teravih namazı hiç şüphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekat kılınmasını şahsî bir ictihâdı ile yapmadığı gibi, bir bid’at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiüi şer’î bir esasa ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır.(8)

Nakledilen bütün bu rivâyetlere göre teravih namazının sekiz rekatının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. İbnu’l-Humam gibi bazı alimler, sekiz rekattan fazlasının müstahap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum, yatsı namazından sonra dört rekat nafile namaz kılmanın müstahap oluğuna benzer ki, bunun ilk iki rekatı müekked sünnet olur.(9)

Teravih namazı, Ramazan ayına mahsustur; vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Vitir namazı teravih namazından sonra kılınır; ancak teravih namazından önce kılınmasında da herhangi bir sakınca yoktur; fakat teravih namazı yatsı namazından önce kılınmaz. Kılındığı takdirde, iâdesi gerekir. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya tehir edilmesi müstehaptır.

En sağlam görüşe göre, teravihte cemaat olmak sünnet-i kifâyedir. Yani bir mescitte hiç kimse teravihi cemaatle kılmazsa, hepsi günahkâr olur. Teravih namazı tek başına kılınabilir; fakat cemaatle kılınması daha faziletlidir. Teravih namazına, yarısında yetişen kimse, önce yatsı namazının farzını kılar ve daha sonra teravih namazını kılmak için imama uyar. Eksik kalan teravih rekatlarını, daha sonra kendisi tamamlar. Hatim ile teravih namazını kılmak sünnettir.

Teravih namazının kazası yoktur. Bilindiği gibi farz ve vacip namazlar kaza edilirler. Teravih namazını, her iki rekatta bir selâm vererek on selâm ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekatta bir selam vermek de caizdir. Teravih namazını kılarken, iki rekatta bir selâm verilse, normal olarak sabah namazının iki rekat sünneti gibi ve dört rekatta bir selâm verilse, yatsı namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Başlarken ve her iki rekatın başında ’Sübhâneke’, ’Eûzü besmele’ ve her oturuşta ’et-Tahiyyat’ ile ’Salli-barik’ duaları okunur. Cemaatle kılınınca, cemaat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder. İmam teravih namazını sesli olarak kıldırır.(10)

Teravih namazı, diğer namazlara nispetle biraz seri kılınır; ama bu, harflerin mahreci anlaşılmayacak şekilde bozuk bir telaffuzla kılınabilir anlamına gelmez. Bu bakımdan teravih namazının normalin dışındaki bir şekilde acele kılınması mekruhtur. Namazın rükünlerini yerine getirirken de acele edilmez. Kelimeleri tane tane okumak, mahreçlere dikkat etmek ve rükünleri gerektiği gibi yerine getirmek gerekir. Kısacası normal zamanlarda vakit namazlarını kıldığımız tempo ile kılmak en doğru olandır. Eğer gücümüz kafi gelmiyorsa illaki yirmi rekatı kılacağız diyerek namazın sıhhatini bozmamamız gerekir.

Ne kadarına güç yetirirsek onunla iktifa etmeli ve bu kıldıklarımızı da erkana uyarak kılmalıyız. Bununla beraber, teravih namazının ancak yılda bir defa geldiğini ve bir daha ki ramazana ulaşamayabileceğimizi de düşünerek, tembellik etmemeli ve mutlaka Hz. Ömer Efendimiz gibi çıtayı en yüksekte tutup, yirmi rek’at kılmaya çalışmalıyız.

Teravih namazı hatimle kılınmayan camilerde, herhangi bir yanlışlığa meydan vermemek ve cemaatin da kısa sureleri iyice ezberlemelerini sağlamak için, ’Fil sûresi’nden sonraki sureleri okumakta yarar vardır. Bu durumda imam, rekat sayılarında da tereddüde düşmekten korunmuş olur.(11)

KAYNAKÇA:
1. el-Meydânî, el-Lubab, İstanbul, (t.y) I, 123.
2. Buhârî, Îman, 25, 27; Müslim, Musafi’in, 173, 176; İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173; Tirmizî, Savm, 83.
3. en-Nevevî, el-Minhâc, 1924, VI, 39, vd.
4. İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173; İbn Hanbel, I, 191, 195.
5. İbn Mâce, İkametu’s-Salâ, 173.
6. Ebû Dâvud, İkâmetu’s-Salâ, 190.
7. Tirmizî, İlim, 16; İbn Hanbel, IV, 126.
8. et-Tahtavî, Ha?iye, 334.
9. İbnu’l-Humâm, Fethü’l-Kadîr, Mısır, 1315, I, 333 vd.
10. el-Kasânî, Bedai’us-Sanâyi’, Beyrut, 1974, I, 288; Tahtavî, Ha?iye, 335 vd.
11. İbn Abidîn, Reddu’l-Muhtar, II, 44; vd., Vehbi ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, Dima?k, 1989, II, 72.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8. sayısı (2003 Kasım) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Sevgi ve Muhabbete Dair

Sevgi ve Muhabbete Dair

Rabbimiz Teâlâ buyururlar ki

’Rasûlüm! De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün! Çünkü Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir.’ (Âl-i İmrân, 3/31)

Müminlerin Allah’ı sevmesi; O’nun emrine itaat etmeleri ve sadece O’nun rızasını gözetmeleri ve bunları yaparken de Rasûlullah (s.a.v)’i kendisine rehber edinerek amellerde bulunması olup, Cenâb-ı Hakk’ın müminleri sevmesi ise; onları affetmesi, mükâfatlandırması, rahmeti ve tevfîkiyle onlara ikramlarda bulunmasıdır.

Anlatılır ki:

Peygamberimiz’in güzel ahlâkı ile ahlâklanmayan birisi bir gün rüyasında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i görür. Allah’ın Rasûlü (s.a.v), o adama hiç ilgi göstermez. Adam der ki:

– “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kırgın mısınız?” Hz. Peygamber (s.a.v):

– “Hayır!” Adam:

– “O halde bana niçin bakmıyorsunuz?” Hz. Peygamber (s.a.v):

– “Çünkü seni tanımıyorum.” Adam:

– “Nasıl tanımazsınız. Ben senin ümmetinden birisiyim. Hâlbuki âlimler, ümmetinden birisini, ananın evladını teşhis ettiğinden daha iyi teşhis ettiğinizi söylemişlerdi.” Hz. Peygamber (s.a.v):

– “Doğru söylemişler. Fakat ben senin üzerinde benim güzel ahlâkımdan bir şey görmüyorum ve senin bana hiç salât-u selâmın gelmedi. Benim, ümmetimden birini tanıyabilmem, o kimsede benim ahlâkımın bulunması nispetindedir.”

Adam uyanınca bunları düşündü ve hemen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in güzel huyları nelerse onları yaşayışına tatbik etmeye karar verdi. Bir müddet sonra tekrar Allah Rasûlü’nü rüyada gördü. Efendimiz (s.a.v) hemen:

– “Şimdi seni tanıyorum ve senin için şefaat edeceğim!” buyurdular.*

Kim dört şeyi yapmadan dört şeyi iddia ederse o, yalancıdır:

1- Cennet’i sevdiğini söyler; fakat Allah’a itaat etmezse,

2- Hz. Peygamber’i sevdiğini söyler; fakat O’nun güzel ahlâkına tabi olmaz, âlimleri ve fakirleri sevmezse,

3- Cehennem’den korktuğunu söyler; fakat günah işlemekten çekinmezse,

4- Allah’ı sevdiğini söyler; fakat maruz kaldığı musibetlerden dolayı sızlanırsa, o kimse yalancıdır.

Sevginin alâmeti sevdiğine uymak ve sevdiğinin hoşuna gitmeyen hareketlerden kaçınmaktır.

Hazreti Ali (r.a.) der ki:

’Cennet’e iştiyakı olan, hayır işlemeğe koşar. Cehennem’den korkan, nefsini kötü hareketlerden meneder. Ölümü muhakkak bilen, zevkini hakir görür.’

*İmam-ı Gazalî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 45. sayısı (2006 Aralık) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Rasûlullah’daki (s.a.v) Diyalog Anlayışı ve Günümüze Yansıyanlar

Rasûlullah’daki (s.a.v) Diyalog Anlayışı ve Günümüze Yansıyanlar

Müslüman, içine kapalı bir tip değildir. Kur’ân-ı Kerim’de “en hayırlı ümmet” olduğumuz haber verilirken, bunun gerekçesi de “doğruyu ve güzeli başkalarına anlatmamız, insanları yanlışlardan ve yasaklardan men etmemiz” (Âl-i İmrân, 3/110) şeklinde ortaya konulmuştur. Bütün Peygamberlerin ortak yolu Allah’ın kullarını irşat etmek, onları küfürden, şirkten ve Allah’a isyandan kurtarmaya çalışmaktır. Bundan dolayı Kur’ân’da ırkı, kültürü ve dini farklı olan insanlarla diyalog kurma yasaklanmamakta, bilakis Allah’ın kabul edeceği bir ortak paydada buluşma tavsiye edilmektedir. “De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Geliniz aramızda müşterek olan şu kelime üzerinde karar kılalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah yanında Rabb edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: ‘Şahit olun ki biz müslümanlarız!’ deyiniz.” (Âl-i İmrân, 3/64.) Diyalog ve hoşgörü açısından Kur’ân ve Sünnet’e bakıldığında, konuyla alâkalı birçok âyet ve hadis bulmak mümkündür. İşte bu husus da, İslâm dininin herkesi kucaklayıcı bir yanını, yani onun evrenselliğini göstermektedir. İslâmî müsamahanın çerçevesi Ehl-i Kitab’a, hatta bir manada kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.

Rasûlullah (s.a.v), Hicaz bölgesindeki farklı kültür ve inançlara mensup insanlarla bir araya gelip konuşma gayretlerinin yanında komşu ülkelerdeki diğer din mensuplarıyla diyaloga önem vermekteydi. Efendimiz (s.a.v), müşrikler baskıyı artırdıklarında bi’setin beşinci yılında Müslümanları kafileler hâlinde Necaşî’nin ülkesi olan Habeşistan’a göndermiş, bu arada Necaşî’yi de İslâm’a davet eden bir mektup yazmıştı. (Muhammed İbn İshâk, Siyer, Yay. Haz. Muhammed Hamidullah, Çev. Kurul, İstanbul, 1991, s. 290; Beyhakî, Ahmed b. Hüseyin, Delâili’n-Nübüvve, Tah. Abdulmu’tî Kalacı, Beyrut, 1985, 2/308.)

Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, Necaşî’nin huzurunda ülkesine geliş gayelerini anlatıp İslâm hakkında bilgi verdiklerinde, o da Müslüman olmuştur. (İbn-i Hişam, 1/248-250.) Ayrıca Efendimiz (s.a.v) ile Necaşî arasındaki diyalogun bu hadise ile sınırlı kalmadığını, Necaşî’nin, Hz. Peygamber’e (s.a.v) bir takım meseleleri sorup öğrenmek üzere elçiler gönderdiğini ve yedi rahip beş keşişten oluşan bu heyetin aldıkları cevaplar karşısında gözleri yaşararak ve İslâm’ı kabul ettiklerini de müşahede ediyoruz. (İbn İshak, 280.) Necaşî vefat ettiğinde ise, Rasûlullah (s.a.s) bir vefa örneği olarak İslâm ile şereflenmiş olan bu insanı hayırla yâd etmiş ve gıyabında cenaze namazını kıldırmıştır. Ayrıca Rum kralı Kayser, Fars kralı Kisra, İskenderiye kralı Mukavkıs, Umman’ın kralları Ceyfer ve İyaz, Yemâme kralları Hanefî Sümâme b. Üsâl-Hevze b. Ali, Bahreyn kralı Münzir b. Sava el-Abdî ve Şam bölgesinin kralı Haris b. Ebî Şimr el-Gassânî, Efendimiz’in (s.a.v) diyalog kurmak için elçi gönderdiği devlet adamları arasındadır. (et-Taberî, Muhammed b. Cerîr, Tarihü’l Ümem ve’l Mülûk, Daru’l-Fikr, 1987, 3/237; İbn Sa’d, 1/258)


Diğer din mensuplarıyla nasıl bir ilişki içerisinde olabileceğimize dair vermiş olduğum bu örneklerin yeterli olacağı kanaatindeyim. Efendimiz (s.a.v) onlarla diyalog kurabilmek adına hiçbir zaman hak ve hakikati söylemekten veya onlara mektuplar yazıp, elçiler göndererek bildirmekten geri durmamıştır. Yani o kimseleri her fırsatta Allah’ı ve kendisinin de Allah’ın Peygamberi olduğuna îmana davet etmiştir. Bu yüzden onlarla diyalog halinde olmuştur. Aksi takdirde kendisine gelen ne Necranlı Hrıstiyanlara, ne de Medine’de yaşayan Yahudilere; “Sizin yolunuz da haktır veya bizim ve sizin de inandığınız aynı Allah’tır, bu şekilde devam edin” diye bir kelime dahi söylememiştir. Hatta Efendimiz (s.a.v) Yahudilerin Medine’deki ilim ve adliye merkezi konumundaki Beyt-ul Midras’larına bizzat gitmiş, onlara “Ey Yahudi topluluğu, İslâm olun, selâmet bulursunuz” (Buhârî, İ’tisam 18) tebliğinde bulunmuştur. Onun İslâm’a davetini bazıları kabul ederek ebedi saadete kavuşmuş, bazıları da kabul etmeyerek îmandan yoksun bir şekilde âhiret hayatının saadetinden mahrum kalmışlardır.

İşte diyalog bu şekilde olan bir karşılıklı konuşmayı ve görüşmeyi içerir; ama günümüzde dinler arası diyalog adına yapılan girişimlere ve yıllardır sürdürülen çabalara karşın Hristiyanların İslâm’a ve Müslümanlara bakışında hiçbir değişiklik olmamıştır. Ayrıca bu diyalog toplantılarında (şayet dile getirilebiliyorsa) İslâm’ın hak ve hakikati adına veya onları İslâm’a davet adına neler söyleniyor merak ediyorum. Nitekim Papa’nın, Eylül 2006’da Cihan Güneşi Efendimiz’e (s.a.v) hakaret içeren konuşması bunun en açık örneğidir. Dolayısıyla diyalog yalnızca Müslümanlar açısından “Hristiyanlık sempatisi” gibi bir işleve bürünmekte ve Müslüman halkların dirençlerini kırmaktadır. Bu durum diyalog girişiminin Hristiyanlar açısından misyonerliğin yeni bir versiyonu olduğu görüşünü de haklı çıkarmaktadır.
Hem bir müslümanın, teslis inancını (trinity) kabul eden ve “Allah, İsa, Ruhü’l-Kudüs” diyen Hristiyanlarla aynı Allah’a inanıyoruz diyebilmesi mümkün müdür? Şayet böyle söyleyen bir kimse bu ifadesiyle işlemiş olduğu vahim hatayı nasıl açıklayabilir? Çünkü Kur’ân’da “Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/85) buyrularak insanlığın kurtuluşu için tek yolun İslâm’ı kabul etmekle olacağı açıkça vurgulanmaktadır.


İçinde bulunduğumuz şu günlerde farklı dinler arasındaki diyalogu bir kenara bırakın, aynı dinin farklı mezhepleri arasındaki diyalogun gelişmesine bile karşı çıkan ve hatta üzülerek ifade etmeliyim ki, bu insanları kanlı bıçaklı hale getirmeyi başaran zihniyetlerin var olduğu dünyada bu adamların ’dinler arası diyalog’dan yana olduklarını söylemek mümkün müdür? Tüm dünyanın gözü önünde, sırf İslâm’ın farklı mezheplerinden geldikleri için birbirlerini kesen Iraklıların durumuna bakınca insanın haykırası geliyor: Dinler arası diyalog elbette iyi ve güzel bir şeydir; fakat önce dinlerin kendi içlerindeki diyalogu, anlayışı ve barışı sağlamaları gerekmez mi? Öncelikle İslâm Dünyası’nın kendi içerisinde bir iç diyalog sağlaması lazımdır. İçimizde sağlayacağımız birlik ve beraberlik, bizi diğer din mensuplarıyla olan diyalogumuz konusunda da en isabetli kararı vermeğe götürecektir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 46. sayısı (2007 Ocak) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Kutlu Doğum

Kutlu Doğum

Mü’minler için önemli olan bereketli ve feyiz dolu günler vardır. Bunlardan bazıları da mü’minlerin bayramı sayılır. Her hafta Cuma günü yaşanan bu bayram sevincini daha büyük çapta Kurban ve Ramazan Bayramları’nda da yaşarız. Fakat bir bayram daha vardır ki, aslında o, sadece Müslümanların değil, bütün varlık âleminin bayramı sayılır ki; o da Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz’in dünyaya teşrif buyurarak bizi şereflendirdiği gündür, Velâdet-i Ahmediye’dir. Bu bağlamda kullanılan ’Mevlid’ kelimesi de ’doğum’ anlamına gelir. Efendimiz’in (s.a.s) dünyayı şereflendirdiği Rebiü’l-evvel ayının on birinci gününü on ikinci güne bağlayan geceye de ’Mevlid Kandili’ denmektedir. Milâdî olarak ise takvimler o gün 20 Nisan 571’i gösteriyordu.

Efendimiz (s.a.s) dünyaya teşrifini bir müjde olarak şu şekilde dile getirmiştir:
’Ben, atam Hz. İbrahim’in duası, kardeşim Hz. İsa’nın müjdesi, annem Âmine’nin rüyasıyım. Annem bana hamile olduğu sırada bir rüya görmüştü: İçinden bir nur çıkmış ve bu nur Suriye’deki sarayları aydınlatmıştı.? (Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, Şevval 1330, c.2, s.1643)

Rasûlullah (s.a.s)’in aziz hatırasını yâd etmek, mübarek doğumunu anmak üzere özellikle Türk-İslâm dünyasında, çok sayıda manzum ve mensur eserler meydana getirilmiş, bir mevlid edebiyatı oluşmuş, bu maksatla merasimler tertip edilmiştir. Nitekim İslâm âleminde, Efendimiz’in (s.a.s) doğumu için yapılan ilk büyük resmî mevlid şenlik ve törenlerini başlatan Müslüman Türkler olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in doğum yıldönümünde şenlik yapıp, yaptığı şenliğe pek çok kişiyi davet eden, misafirlerini rengârenk çadırlarda, ikramlarla karşılayan ve bu törenlerde mevlid okutan ilk Türk emiri, Erbil Atabey’i Muzafferuddin Gökbörî (1190-1233) olmuştur. (Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, I, 48; ’Tarihte İlk Resmî Mevlid Merasimleri’, Uludağ Ü. İlahiyat Fak. Der., II/2, 1987, s.73-76)

Melik Gökbörî’nin resmî bir organizasyonla başlattığı bu mevlid merasimi geleneği, daha sonraki yüzyıllarda resmî ya da hususî olarak devam etmiş ve Osmanlılar döneminde farklı bir heyecana bürünmüştür. Günümüzde ise bu gelenek Kutlu Doğum adı altında Nisan ayında kutlanmaktadır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.a.s) bu güzel gecede hakkıyla anılır ve doğumundan dolayı duyulan sevinç, kalben ve lisânen dile getirilir. İmam Abdi’l-Melik Kettânî’nin dediği gibi;

’Mevlid günü ve gecesi, mübecceldir, mukaddestir, mükerremdir. Şerefi, kıymeti çoktur. Rasûlullah (s.a.s)’in varlığı, vefatından sonra, ona tâbi olanlar için, kurtuluş vesilesidir. Onun mevlidi için sevinmek, Cehennem azabının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid gününün fazileti, Cuma günü gibidir.?

Rasûlullah (s.a.s)’ı sevmek kişinin iman bakımından kemalâtına işarettir. İşte Kur’an bu manada ne güzel bir mesajdır biz mü’minlere;

’Andolsun, Allah’ın Rasûlü’nde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır.?(el-Ahzâb, 33/ 21) İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. Onu örnek almak, Kur’ân’a uymaktır. Çünkü Hz. Âişe (r.anhâ)’nın ifâdesiyle; O’nun ahlâkı Kur’ân’dı. (Müslim, Misâfirîn 139)

Yaşadığımız yüzyılda mü’minler olarak bizler veya etrafımızdaki insanlar, uğruna kâinatın yaratıldığı Peygamber’ini (s.a.s) ne kadar tanıyor? Böyle bir soruya müspet bir cevap verebilir miyiz? Toplumun yaşantı şekli, Efendimiz’in (s.a.s) ahlâklarından ne kadar uzakta olduğumuzu görmemize yetecektir. Kitapçı vitrinlerinde yüzlerce siyer kitabı olmasına rağmen bunları alıp okuyan ve üzerinde düşünen insanların sayısı ne kadar da azdır. Yarınlarımızın teminatı olan çocuklarımız, günlerini, hayal mahsulü (Harry Potter gibi) maceraları okumakla geçiriyor. Çeşitli dizilerde gördükleri karakterleri, mafya dizilerindeki çetecileri kendilerine model olarak alan ve haksız kazancı meşrulaştıran bir nesil, Efendimiz’in (s.a.s) mesajlarına ne kadar da muhtaçtır. Bu mesajlar onların yitik hazineleridir. Fakat zihinlerimiz öyle bir uyuşturulmuş ve bulandırılmış ki bunları kaybettiğimizden de haberdar değiliz. Kaybettiğinden haberdar olmayanın yitik hazineleri bulmaya koyulmasını ve onlardan istifade etmesini bekleyemezsiniz.

Kutlu doğum, bu münasebetle düzenlenen merasimlerden olan mevlitler, dağıtılan birkaç paket şeker ve tatlı çeşitleri, bununla birlikte birkaç ses sanatkârı veya ilâhîciyle, ilmî çevrelerde ise bazı sempozyumlar düzenlenerek kutlanmakta ve Efendimiz’le (s.a.s) irtibatımız ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Onu anma adına yapılan tüm bu faaliyetler sadece Nisan ayında yapılan bir şenlikten ve mevlit törenlerinden ibaret olmamalıdır. Efendimiz’in (s.a.s) sünnet ve ahlâkları yaşanmaksızın Allah’ın rızasının kazanılamayacağı hakikatinin gönüllere işlenmesi gerekir. Çünkü onun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman onun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. Rabbimiz’in bu kadar yücelttiği bu mübarek varlığı her şeyimizden çok sevmeliyiz. Bu sevgi, kuru bir ifadeden öteye gitmelidir. Efendimiz’e (s.a.s) sadece belli gün ve gecelerde değil her daim salât ü selâm getirmeliyiz. Onun şefaatine sığınmalıyız.

’Dünya neye mâlikse O’nun vergisidir hep,

Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi;

Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet,

Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!’

M. Akif Ersoy

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 49. sayısı (2007 Nisan) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

×