150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: özlenen rehber dergisi

Dualarımız Neden Kabul Olmuyor ?

Bir gün, mutasavvıf İbrâhîm b. Edhem (k.s.), Basra sokaklarından geçerken, halktan bir topluluk etrafını sarıp şu soruyu sordular:

’Yâ İbrâhîm! Bunca zamandır dua ederiz, Hakk Teâlâ duamızı kabul etmez. Halbuki O, Kur’ân-ı Kerîm’inde: ’Bana dua ediniz, ben de size karşılığını vereyim.’ (el-Mü’min 40/60) buyuruyor. Bunun sebebi nedir?’

İbrâhîm b. Edhem (k.s.) cevap verir: ’Ey Basralılar! Sizin kalbiniz 10 şey ile ölmüştür. Onun için duanız kabul olmaz:

1. Cenâb-ı Hakk’ı biliriz dersiniz; fakat emirlerini tutmazsınız.
2. Kur’ân-ı Kerîm’i okursunuz; fakat onunla amel etmezsiniz.
3. Rasûlullah (s.a.v.)’i severiz dersiniz; fakat sünnetlerini terk edersiniz.
4. Şeytan düşmanımız dersiniz; fakat ondan korunmaz, üstelik yolundan gidersiniz.
5. Cenneti isteriz dersiniz; ancak cennet için hayırlı ameller işlemezsiniz.
6. Cehennemden korkarız dersiniz; ancak günahlara dalarak kendi elinizle kendinizi cehenneme atarsınız.
7. Ölüm haktır dersiniz; fakat ölüm için hazırlıkta bulunmazsınız.
8. Kardeşlerinizin ayıplarını sayar dökersiniz; ancak kendi ayıplarınızla meşgul olmazsınız.
9. Allah’ın verdiği çeşitli nimetlerden faydalanır; fakat şükretmezsiniz.
10. Ölmüşlerinizi götürür kabre gömersiniz; fakat onlardan ibret alıp nefislerinizi ıslaha çalışmazsınız.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki duanız kabul olmaz.’ buyurmuştur.

* Mahmud Tevfik’in ’Dürretü’l-Vâizîn’ adlı eserinden iktibas edilmiştir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 20. sayısı ( Kasım 2004) için yazılmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. Künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl, en meşhuru ise Sâdık’tır. 17 Rebiülevvel 80/23 Mayıs 699 tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde aynı yerde vefat etmiştir. Kabri, Cennetü’l-Bâkî’de olup, babası ve dedesinin yanındadır.

Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre; İmâm-ı Câfer Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtımâ vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.v.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.v.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikir çekilen yol ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, anasının babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.

Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî gibi büyük bilginler Câfer-i Sâdık’tan ilim öğrendikleri gibi, kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, Câfer-i Sâdık Hazretlerini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce konuşmasını rica etmiş; bunun üzerine o, şöyle demiştir: ’Allah’ın nimetine şükret; şükür, nimetin artmasına vesîle olur. Nimet verildiği zaman da istiğfara devam et. Devletin zulmüne karşı da ’Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ de.’

Câbir bin Hayyan da, Câfer-i Sâdık’tan çok yararlanmış, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir’in, Câfer (r.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risâlelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.

İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.)’in, ilimde, mârifette, zühd, takva ve kanaate dair hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi, cehrî ve hafî zikir kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.) Hazretlerinde göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.) ilimde, mârifette, isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk aşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in reisi sayılan İmâm-ı Âzam’ın mârifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmâm-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’O iki sene olmasaydı Nûman helak olmuştu.’ buyurmuştur. Aslında İmâm-ı Âzam (r.a.) bu sözü ile Hz. Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden olan Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur.

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: ’Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı, oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: ’İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.’

Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (r.a.), kelam, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (r.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir.

Allah şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
2. Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.92.
3. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” Dergisinin 20. sayısı (Kasım 2004) için yazılmıştır.

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Künyesi Ebû Cafer’dir. Ehl-i Beyt’ten olup, dedesi Hz. Hüseyin (r.a.), babası Ali Zeyne’l-Âbidîn (r.a.), annesi Hz. Hasan (r.a.)’in kızı Ümmü Abdullah’tır. 3 Sâfer 57/16 Aralık 676’da Medîne’de doğmuş ve 7 Zilhicce 114/28 Ocak 733 yılında Medîne’de vefat etmiştir. Cennetü’l-Bâkî’ye babasının yanına defnedildi. Fıkıh ve tasavvuf âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Zeyne’l-Âbidîn gibi siyasetten tamamen uzak kalmış ve ilimle meşgul olmuştur. Muhammed el-Bâkır, bir çok hadis ve fıkıh imamı ile görüşerek fikir alış-verişinde bulunmuş olup, aynı zamanda büyük bir hadis bilginidir. Ashâb-ı Kirâm’dan Hz. Câbir ve Hz. Enes (r.a.) ile görüştü. Onlardan ve tâbiînden çok sayıda hadîs-i şerîfler rivayet etti. Zamanında, bütün dünyadaki evliyâların feyiz kaynağı olup, evliyâlık yolunda olanlara feyiz onun vasıtası ile verildi. İmamlığı ve Seyfî ’Kâdirî’ kolundaki halifeliği on dokuz yıl sürdü. Bütün ilimlere vakıf olduğu için kendisine, ilimde ve fazilette üstün manasına gelen ’Bâkır’ denilmiştir. Muhammed Bâkır (r.a.)’in ilim ve hikmet dolu bir çok sözü vardır.

Medîne’de bir grup insanla oturmuştu. Mübarek başını önüne eğdi, bir müddet sonra kaldırdı ve ’Bir kişi, bir sene sonra Medîne’ye gelecek, üç gün boyunca, dört bin asker bulunan ordusu ile çok kimseleri öldürecek. Bundan büyük zarar göreceksiniz. Bundan sakınınız!’ buyurdu. Buna Medînelilerden küçük bir grup ile Hâşimoğulları inandı. Çoğunluk inanmadı. Bir sene sonra kendisine inananları alarak Medîne’nin dışına çıktılar. Nâfi b. Ezrak ordusu ile geldi. Muhammed Bâkır’ın buyurduğu zararları yaptı. Artık Medîne’liler, ’Bundan sonra İmâm-ı Bâkır Hazretlerinin her sözüne inanırız, her sözü doğrudur. Çünkü o, Rasûlullah Efendimizin evlatlarındandır.’ dediler.

Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmâm-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk:
’- Siz Rasûlullah Efendimizin torunlarındansınız.’ dedim. ’Evet’ buyurdu. ’Siz Rasûlullah’ın vârisisiniz’ dedim.
’- Evet’ buyurdu.
’- Peki, sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalığını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır?’ dedim.
’- Evet, Allah Teâlâ’nın izniyle vardır.’ buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübarek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sürdü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki:
’- Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi, yoksa hesapsız cennete girmek mi istersin?’ diye sordu. Ben de dünyada görmeyip, âhirette cennete hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.
Uygunsuz bir iş yaparak Hazreti Muhammed Bâkır’ın huzûruna giren birine; ’Sakın bir daha o kötü işi yapma! Bu duvarların size perde olduğu gibi, bize de perde olduğunu mu zannediyorsun?’ buyurdu.
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’i çok severdi. Zamanında bazı kimselerin bunlara düşmanlıkta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i Beyt’e olan sevgilerinden dolayı yaptıklarını iddia ettiklerini duyunca çok üzüldü. Buyurdu ki: ’Ben Hz. Ebû Bekir’le, Hz. Ömer’e düşmanlık eden kimselerden uzağım. Onlar da benden uzaktır.’
Bir gün, sohbet esnasında, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den rivayetle bir hadîs-i şerîf okudular. O mecliste bulunanlardan birisi dedi ki:
’- Hayır, bu hadîs-i şerîfin râvisi, Hz. Ebû Bekir değil, başka bir zâttır.’ Bunun üzerine İmam Muhammed Bâkır (r.a.):
’- Bu hadîs-i şerîfin râvisi Hz. Ebû Bekir’dir.’ buyurdu. O kimse ikna olmayıp, itiraza devam edince, Muhammed Bâkır (r.a.) toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve:
’- Ey Hz. Ebû Bekir! Bu hadîs-i şerîfin râvisi siz değil misiniz?’ dedi. Bunun üzerine:
’- Evet, yâ Muhammed b. Ali! Doğru söylüyorsun. O hadîs-i şerîfin râvisi benim.’ sesi duyuldu ki, o meclisteki herkes bu sesi işittiler.
Büyük zâtlardan birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Muhammed Bâkır’ın yanına girmek için izin istedim. Yanında kardeşlerinden bir kaç kişi var, biraz bekle, dediler. Biraz bekledim. İçeriden on iki kişi çıktı. Dar elbiseler giymişlerdi. Tanımadığım kimselerdi. Selâm verip gittiler. Sonra ben içeri girdim. ’Efendim, bu gidenleri hiç tanımıyoruz, acaba onlar kimlerdi?’ diye sordum. ’Onlar müslüman cinnî kardeşlerinizdir. Siz nasıl gelip, haramdan helâlden suâl soruyorsanız, onlar da gelip soruyorlar.’ buyurdu.
Zamanında yaşamış olan bütün âlimler, Hz. İmâm Muhammed Bâkır’ın ilim bakımından yüksekliğini kabul etmekte ittifak etmişlerdir. Bir seferinde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; ’Bilmiyorsanız, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz!’ şeklindeki âyetin mânâsı kendisine sorulmuş, Hz. İmam da şu cevâbı vermiştir: ’Zikir ehl-i biziz.’ Bu söze yanındaki âlimlerden hiçbiri itiraz etmemiştir. En tanınmış din âlimleri, zaman zaman halledemedikleri meselelerle karşılaştıkları zaman, mutlaka gelir, Hz. İmam Muhammed Bâkır’a başvururlardı. Hz. İmam da hiçbirini yanından tatmin edilmemiş olarak göndermezdi. Hepsinin de takıldıkları noktaları aydınlatmanın yolunu bulurdu ve onları kelimenin tam mânâsıyla tatmin ederdi.

Hz. İmam Muhammed Bâkır son derece güzel konuşurdu. Hemen hemen her sözünde derin hikmetler mevcuttu. Hz. İmam’ı dinleyen, huzurundan ayrıldıktan sonra da uzun müddet kendisini bu sözlerin tesirinden kurtaramazdı.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, kendisinden yardım isteyen her fakire mutlaka yardımda bulunurdu. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kendisini ziyaret eden dost ve ahbaplarının bu ziyaretlerini, mutlaka iade ederdi. Hz. İmam Muhammed Bâkır’ın meclisleri, bir çeşit ilim meclisleri olurdu. Burada bulunmak ve kendisinden feyiz almak, her kula nasip olmaz saadetlerdendi. Irak’ta olsun, Hicaz’da olsun, başka yerlerde olsun, yetişen din bilginlerinin çoğu kendisinden feyiz almışlardır.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, babalarının kurduğu gerçek ve ilâhî medreseyi devam ettirmiştir. Hz. İmâm Muhammed Bâkır, kendisi senet göstermeden, yani rivâyet edicisinin adını zikretmeden bir hadîs-i şerîfi okuduğu zaman, bunun sahîh bir hadîs olduğundan kimse şüpheye düşmezdi. Çünkü şöyle söylerdi; ’Ben bir hadis okudum, rivâyet edenini anmadım mı bilin ki, onu mutlaka babamdan duymuşumdur. Babam da babasından, babası da ceddim Rasûlullah’tan duymuştur.’ Bu şekilde rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir tanesi şudur: ’İşlerin zoru üçtür; kardeşlerle mal hususunda iyi geçinmek, menfaat söz konusu olunca insanlara karşı insafla muamelede bulunmak, her durumda Allah’ı anmak.’

Tasavvuf inancını benimseyen ve kendini ibâdete vermiş olan Muhammed bin Münkedir; ’Muhammed bin Ali’yi görünceye dek Ali bin Hüseyin’in, fazîlet yönünden kendi gibi bir halef bıraktığını ummazdım; ben ona öğüt vermek isterken o bana öğüt verdi.’ der ve şu olayı anlatır: ’Hararetim bastığı bir saatte Medîne dolaylarında gezerken, Muhammed bin Ali’ye rastladım. Pek yorulmuştu, yanındaki iki kişiye dayanarak yürüyebiliyordu; adam akıllı da terlemişti. Ona:

’- Hâşimî ulularından olan senin gibi bir kişinin, bu saatte dünya için bu derece yorulmasını, hiç de doğru bulmuyorum’ dedim. Hz. İmam bu söz üzerine dayandığı kişileri itti, doğruldu ve bana dedi ki:

’- Vallâhi bu hâlde ölüm gelip çatsa, beni Allah’a yapılan ibâdetlerden biriyle meşgul olarak bulur. Çünkü bu hâlimle ben, kendimi senden de, bütün halktan da çekmişim, ehlimin, ıyalimin rızkı için çalışmaktayım. Ben, Allah’a karşı irtikâp edilen bir suçu işlerken, ölümün gelip çatmasından korkarım.’ Bu sözü duyunca:

’Allah sana rahmet etsin! Sana öğüt vermeyi isterken, sen bana öğüt verdin.’

Rabbim şefaatine nâil etsin!
Yararlanılan Kaynaklar:
1.Hilyetü’l-Evliyâ, c.1, s.124.
2.Tezkiretü’l-Evliyâ, s.433.
3.Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar, s.317-323.
4.Rehber Ansiklopedisi, c.2, s.306-310.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 19.sayısı (2004 Ekim) için yazılmıştır.

İmam Zeyne’l-abidin (r.a.)

İmam Zeyne’l-abidin (r.a.)

Künyesi Ebû Muhammed ve Ebu’l-Hasan’dır. Lakabı, ibadet edenlerin ziyneti ve secde edenlerin efendisi anlamına gelen ’Zeyne’l-Âbidîn’ ve ’Seyyidu’s-Sâcidîn’dir. Babası, İmam Hüseyin; annesi son İran Hükümdarı Yezdcürd’ün kızı Şehribanu’dur. 5 Şaban 38 / 6 Ocak 659’da Medîne’de doğmuş ve 22 Muharrem 95 / 17 Ekim 713 tarihinde vefat etmiştir. Medîne’de Bâkî Kabristanı’nda amcası Hz. Hasan (r.a.)’in yanına defnedildi.

İmam Hüseyin (r.a.)’in dünyada kalan bir tek oğludur. Çünkü üç kardeşi Kerbelâ vakıasında şehit olmuştu. O da, ağır hastalığı nedeniyle savaşa kadir olmadığı için Kerbelâ’da bulunmasına rağmen canlı kaldı ve harem esirleriyle birlikte Şam’a gönderildi. Esaret zamanı bittikten sonra Yezid, kamuoyunu kendi lehine çevirmek için O’nu Medîne’ye gönderdi. Medine’ye döndükten sonra evinin köşesine çekilip ibadetle meşgul oldu.

Kendisi, sahâbeden pek çoğunu görmüştür. Abdullah ibn-i Abbas, Ebû Hureyre, Hz.Âişe, babası Hz. Hüseyin, amcası Hz. Hasan, Ümmü Seleme (r.anhâ) ve diğer sahâbelerden hadîs-i şerîfler işitip rivayet etmiştir. Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdir. İmamlığı, yani tasavvufta insanlara feyiz vermesi ve onları irşad etmesi otuz dört sene sürmüştür. İmam-ı Zührî, Zeyne’l-Âbidîn hakkında şunları söyler:

’Ondan daha üstün fıkıh âlimi görmedim. Tasavvuf ilmindeki derecesi ve hâlleri de methedilmeye lâyıktır.’
İmam, ibadetlerine çok düşkün, muttakî, mütevazı ve her hâlinde Rasûlullah (s.a.s)’in güzel ahlâkını müşahede etmek mümkündü.
Bir gün O’na birisi gelip: ’Falanca kişi senin aleyhinde fena şeyler konuşuyor.’ deyince, bunu söyleyen adamla beraber o kişinin yanına gider. İmam, gıybetini yapan adamla biraz sohbet ettikten sonra, ona şunları söyler:

’Benim hakkımda bazı şeyler söylediğini duydum. Dediklerin doğruysa, Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerim, beni affetsin ve sen de beni bağışlaması için Allah’a dua et. Şayet dediklerin doğru değil de bir iftira ise Allah seni affetsin ve ıslah etsin!’ diye duada bulunur ve o adam yaptığına utanır.

Her gün ve gecede bin rekat namaz kıldığı ve buna da ölünceye kadar devam ettiği nakledilmiştir. (Tabakât-ı İbn-i Sa’d, 5/211)
Medîne’de ikamet ettiği günlerin birinde hastalanmıştı. Bir grup insan kendisini ziyarete gelmişlerdi. Onlara:
’Buraya neden geldiniz?’ diye sordu. Onlar da:
’Seni sevdiğimiz için buraya geldik.’ dediler. İmam:
’Peki bizi neden seversiniz?’ deyince, oradakiler:
’Siz Rasûlullah Efendimizin torunu olduğunuzdan, Allah ve Rasûl’ü için seviyoruz.’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
’Kim Allah ve Rasûl’ü için bizi severse Allah da kıyamet günü onu arşın gölgesi altında gölgelendirecektir. O gün o gölgeden başka gölge yoktur. Bu sevgilerinin mükafatını Allah Teâlâ cennette onlara verecektir. Lâkin kim de bizi dünyalık için severse Allah Teâlâ onlara da hesapsız rızık verecektir.’

Ayrıca Zeyne’l-Âbidîn (r.a.)’in müminler için birer nasihat niteliğinde olan pek çok veciz sözleri mevcuttur. İşte onlardan birkaçı da şöyledir:
’Takvayla yapılan hiçbir amel az olmaz. Allah katında kabul olan bir şey nasıl az olabilir ki?’
Evlatlarından birine şöyle buyurdu: ’Oğlum, dikkat et! Beş kimseyle arkadaş olma, onlarla konuşmaya dalma ve onlarla yolculuğa çıkma.’ ’Babacığım onlar kimlerdir?’ diye sorduğunda, İmam şöyle buyurdu:
’Sakın yalancıyla arkadaş olma; çünkü böyle birisi serap gibi (aldatıcı)dir; uzağı yakın ve yakını da uzak gösterir sana. Sakın fasıkla arkadaş olma; çünkü böyle birisi seni bir öğün veya ondan daha az bir yemeğe satar. Sakın cimriyle arkadaş olma; zira ona en çok muhtaç olduğun bir zamanda malını esirgeyerek seni terk eder. Sakın ahmakla arkadaş olma; çünkü o sana fayda vermek isterken zarar verir. Sakın sıla-i rahmi kesen bir kimseyle de arkadaş olma; çünkü Kur’ân-ı Kerim’de onu mel’un olarak gördüm.’

’Sâlih insanların meclisi, insanı iyiliğe götürür. Bilginlerin âdâbı, aklı çoğaltır. Ulu’l-emre (müminlerin emirleri, yöneticileri olup da onları Hakk’ın buyruklarına göre ve Hakk’ın rızası doğrultusunda yöneten kişilere) itaat etmek izzetin kemâlidir. Bir şey üreterek malını çoğaltmak yiğitliğin kemâlidir. İstişare edene doğru olanı göstermek, nimetin hakkını eda etmektir. Halkı incitmekten sakınmak, aklın kemâli (olduğu gibi), kısa ve uzun vadede de bedenin rahatlığına sebep olur.’

Rabbim şefaatlerine nail eylesin! Âmîn!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 18. sayısı ( Eylül 2004) için yazılmıştır.

Hz. Hüseyin (r.a)

Hz. Hüseyin (r.a)

Hicretin 4. senesinde Şaban ayının üçünde, başka bir rivayette beşinde Medîne’de doğmuştur. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Lakapları ise Râşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübârek, Sıbt (torun), Seyyid ve Seyyidü’ş-Şühedâ’dır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını Hüseyin koydu. Yedinci günü Akîka kurbanı kestirdi. Aynı gün saçlarını traş ettirip kızı Fâtımâ’ya verdi ve:
’Ey Fâtımâ! Hüseyin’in saçları ağırlığınca sadaka ver.’ buyurdu. O da oğlunun saçları ağırlığınca gümüşü fakirlere dağıttı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ)’ya son derece düşkün olup onları çok severdi. Onlar hakkında;
’Allah’ım, ben, bunları seviyorum, sen de sev bunları!’(1),
’Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır.’(2),
’Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.’ (3) buyurmuşlardır.
İki Cihan Güneşi Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara da selâm verir, onlarla ilgilenirdi. Bir gün ashâbıyla bir yere giderken Hüseyin’in sokakta çocuklarla oynadığını gördü. Biraz hızlıca yürüyerek torununu yakalamak istedi. O da oraya buraya koşuyordu. Efendimiz de hem gülüyor hem de peşinden koşuyordu. Onu tutmağa çalışıyordu. Sonunda Hüseyin’i tuttu. Onun yüzünü mübarek iki eliyle sevdi ve yanaklarından öptü. Ashâbına döndü ve;
’Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.’ buyurdu.
Hz. Hüseyin (r.a.)’in çocukluğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Rasûlullah’ın eğitiminde yetişip, îmanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin’in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûl’ünün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
’Ben bir ağaca benzerim. Fâtımâ bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.’ Zeyd b. Sâbit (r.a.)’den rivayet edilen ve birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanların iki şeye özellikle önem vermesini istemiş ve bu iki emanetin mutlak kurtuluşa vesile olacağını belirtmiştir:
’Şüphesiz, ben sizin için yerime iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ki, gök ve yer arasında uzatılmış iptir. Ve âilem olan Ehl-i Beyt’im. Bu ikisi Kevser Havuzu’nun başına varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.’(4)
Ehl-i Beyt terimi, ’ev halkı’ manasına gelmektedir. Cahiliye Devri Araplarında herhangi bir kabile içerisinde en fazla itibar edilen âileyi ifade etmek için kullanılan bu terim, daha sonraları Hz. Peygamberin âilesi ve soyunu ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sonraki devirlere intikal etmiştir. Bu mübarek neslin devam etmesine vesile olan Hz. Hasan soyundan gelenlere ’Şerif’, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise ’Seyyid’ denilmiştir.
Makbul hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ümmü Seleme’nin evinde iken, Ahzâb sûresinin 33. âyeti nâzil olmuştur:
’Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister.’ Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali’yi, Fâtımâ’yı, Hasan ve Hüseyin’i (r.anhümâ) abasının altına alarak;
’Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!’(5) diye dua etmiştir. Abanın altında Peygamber Efendimiz ile birlikte beş kişi olduğu için bu olay ’Pençe-i âl-i aba’, ’Hamse-i âl-i aba’ terimleriyle ifade edilmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.), babası şehid olunca Medîne`ye geldi. Hz. Muâviye’nin vefatından sonra da Yezid’e biat etmedi. Kûfelilerin mektuplar yazarak kendisini davet etmeleri üzerine Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yezid, Şam`dan bunu haber alınca, Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a haber gönderip O`nu Kûfe’ye sokmamasını istedi. İbn-i Ömer (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’den geri dönmesini istedi; ama İmam, bunu kabul etmedi. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de yapılan savaşta Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Hz. Hüseyin’in kesik başı ve esirler Dımeşk’e gönderilmiş; olay tarihe, ’kanlı Kerbelâ vak’ası’ olarak geçmiştir. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Mübarek oğlu Zeyne’l-Âbidîn küçük ve hasta olduğu için ona dokunulmadı. Hz. Hüseyin Efendimizin soyu, Ali Zeyne’l-Âbidîn vasıtasıyla devam etmiştir. Hüseyin Efendimizin neslinden gelenler ’Seyyid’ ünvanıyla anılmıştır.
Hz. Hüseyin’in soyundan gelip de Ehl-i Beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kâzım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404).(6)
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’nden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü’l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vasîsi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta’zimde bulunulmuştur.(7)
Hz. Hüseyin (r.a.), yaya olarak yirmi beş defa hacca gitmiştir. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi ve şöyle buyururdu:
’Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.’
Ve O’nun dualarından birisi de şöyle idi:
’Ey Allah’ım! Beni âhirete rağbet etmekle rızıklandır. Ta ki âhiretin doğruluğunu kalbimle bileyim. Dünyada da zühde rağbet etmekle rızıklandır. Ey Allah’ım! Âhiret işinde beni basîret sahibi kıl. Ta ki iyilikleri isteyerek yapayım. Ey Rabbim! Kötülüklerden kaçmayı bana nasip eyle.’
Hz. Hüseyin Efendimiz ilim, irfan, edep, ahlâk ve takva bakımından bizler için örnek şahsiyetlerdendir. Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (r.a.)’in tüm hayatı Allah’a ibadet ve itaatle geçmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.) kerem, fazilet ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi olup, bu güzel hasletler dedesi Rasûlullah (s.a.s.)’in kendisine bırakmış olduğu bir mirastır. O’nun, insanları irşad konusunda pek çok kıymetli sözleri mevcuttur. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yanında gıybet eden bir adama şöyle demiştir: ’Gıybeti bırak, çünkü gıybet cehennem köpeklerinin azığıdır.’
’Doğruluk izzet, yalan acizlik, sır emanet, komşuluk yakınlık, yardım sadaka, iş yapmak tecrübe, güzel ahlâk ibadet, susmak ziynet, cimrilik fakirlik, cömertlik zenginlik, rıfk ise akıllılıktır.’
’Mümin olan kimse, Allah’a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehitlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehitliği saadet olarak görüyorum.’
Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki: ’Hüseyin (r.a.) ile beraber çıktım. Hz. Hatice (r.anhâ)’nın kabrine uğradı ve ağladı. Daha sonra şöyle dedi:
’Ey Enes! Benden ayrıl.’ Ben de ondan gizlenmek istedim. Namazda duruşu uzayınca şöyle söylediğini işittim: ’Ey Rabbim! Sen dostum diyenin Rabbisin. Sana sığınmaya gelen kuluna merhamet et! Ey yüceler yücesi! İtimadım sanadır! Senin dostun olan kimse ne hoştur!’
Rabbim şefaatine nâil etsin. Âmîn!

Kaynakça:
1. Tirmîzî, Sünen, V, 661.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
3. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
4. Tirmizi, Menâkıb 31; Müsned, c.III, s.14,17,26.
5. Tirmizi, Tefsir 4; Müsned, c.IV, s.107.
6. Mes’ûdî, Murûcü’z-Zeheb.
7. Ayrıca bk. ’Ehl-i Sünnet’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 17. sayısı (2004 Ağustos) için yazılmıştır.

Hasan B. Ali B. Ebi Talib

Hasan B. Ali B. Ebi Talib

Mübarek ve yüce Ehl-i Beyt silsilesinin iki büyüğünden birincisi ve seyyidlerin ceddi olan Hz. Hasan’ın künyesi, Ebû Muhammed el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib el-Kureyşî el-Hâşimî şeklinde geçmektedir.

Hicretin 3. yılında Medine’de doğdu. Hz. Ali (r.a.), oğluna ’Harb’ ismini vermek istemişse de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) daha önceleri bilinmeyen ve cahiliye döneminde kullanılmayan ’Hasan’ ismini bizzat kendisi vermiş ve kulağına ezan okumuştur.(1) Yine, Ebû Muhammed künyesi de kendisi tarafından verilmiştir. Doğumunu takip eden yedinci günde Hz. Peygamber (s.a.v.) akîka kurbanı kestirmiş ve Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’den saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istemiştir.(2)

Hz. Hasan (r.a.) Hz. Peygamber’in en çok sevdiği torunlarından ve O’nun ’Reyhânesi’, Hz. Ali’nin, Hz. Fâtımâ’dan doğan büyük oğlu. Hulefâ-i Râşidîn’in beşincisi kabul edilir. On iki İmam’ın ikincisidir.

Hz. Hasan, Hz. Peygamber’in terbiyesinde yetişti. Sahîh hadis kitapları dahil bir çok İslâmî literatürde, Hz. Peygamber’in torunu ile ne kadar ilgilendiğini ve onu ne kadar çok sevdiğini ifade eden rivayetler bu gerçeği göstermektedir. Onunla her an ilgilendiğini, hemen hemen yanından hiç ayırmadığını; bilhassa namazlarda bile torununun gelip omuzlarına çıktığından dolayı, Hz. Peygamber’in sırf onu incitmemek için secdesini uzattığını ifade eden hadisler, ilahî vahye mazhar dede ile, O’nun ’reyhanesi’ arasındaki sevgiyi anlatmaktadırlar.(3). Hatta Hz. Peygamber rükû’da iken torunu gelir, ayaklarını açar, bir yönden girer, öbür taraftan çıkar(4) ve Hz. Peygamber ses çıkarmazdı. Bazen secde ederken omuzlarına bindiğinde, onu yavaşça sırtından indirirdi. Hatta bir defasında Hz. Peygamber hutbe okurken Hz. Hasan ile kardeşi Hz. Hüseyin’in üzerlerindeki uzun ve kırmızı elbiseleri ile düşe kalka yürüdüklerini görünce, hutbesine ara verip, minberden inerek, torunlarını kucağına aldığı ve önüne oturttuğu, daha sonra da, ’Allah Teâlâ: ’Mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihan vesilesidir.’(et-Teğâbün, 64/15) derken doğru söylemiştir. Şu ikisini bu şekilde görünce sabredemedim.’ diyerek hutbesine devam ettiği kaynak hadis kitaplarında anlatılmaktadır. (5)

Öbür taraftan Hz. Peygamber torunlarını öper(6) ve her iki torununun cennet ehli gençlerinin efendileri olduğunu da söylerdi.(7) Hatta onları sevenleri Allah’ın sevmesini dilediği duaları da rivayetler arasında yer almıştır.(8)

Hz. Hasan fizik olarak dedesi Hz. Peygamber’e çok benzerdi.(9) Öyle ki, bir defasında Hz. Ebû Bekir, ikindi namazından çıktıktan sonra, Hz. Ali ile beraber yürürken, çocuklarla oynayan Hz. Hasan’ı görürler. Hz. Ebû Bekir onu omzuna alır ve; ’Nebî’ye benzeyen, Ali’ye benzemeyen, sana babam feda olsun!’ diye bir mısra söyler.(10) Hz. Ali bu hâdise ve sözler karşısında gülümser.

Hz. Hasan, Hz. Peygamber (s.a.v.) âhirete göçtüğü sıralarda sekiz yaşlarında idi. Henüz çok küçük olduğu için, Hz. Peygamber’den doğrudan doğruya rivayet ettiği hadislerin sayısı oldukça azdır. Bunlardan biri Ebu’l-Havrâ’nın rivayet ettiği şu hadistir: ’Hz. Hasan’a, ’Hz. Peygamber’den duyduğun hangi hadisi hatırlıyorsun?’ diye sordum. O da şunu anlattı: ’Şu hadiseyi hatırlıyorum: Zekat hurmalarından bir hurma alıp, ağzıma atmıştım. Hz. Peygamber o hurmayı ağzımdan salya ile çıkardı. Oradakiler ’Yâ Rasûlallah! Bu çocuğun ağzına attığı tek bir hurmayı, niçin geri çıkardın?’ dediler. O da: ’Biz Âl-i Muhammed’e sadaka (zekat) helâl değildir.’ buyurdu. Hatırladığım diğer bir hadis de: ’Seni ilgilendirmeyen şeyleri bırak, ilgilendiren şeylere bak…’ hadisidir. Yine dedem Hz. Peygamber bana şu duayı da öğretmişti: ’Ey Allah’ım! Beni hidayete erdirdiğin kimselerden eyle, âfiyet verdiğin kişilerden eyle, dost edindiğin kullarının arasına kat! Verdiğin şeyleri benim hakkımda mübarek kıl ve hüküm verdiğin (takdir ettiğin) şeyleri şerrinden de koru. Senin dost edindiğin bir kişi asla zelil olmaz.’(11)

Hz. Hasan’ın tarihî bir şahsiyet olarak ortaya çıkması, babası Hz. Ali’nin şehid edilmesini müteâkiben, Kûfelilerin kendisine biat ederek halife seçmeleriyle başladı (h. 40/m.660). Ve altı ay sonra yapılan bir antlaşma üzerine Hz. Muaviye Medâin’e geldi. Hz. Hasan’ı yanına alarak Kûfe’ye girdi. Hz. Hasan (r.a.), Hz. Muaviye ile antlaşma yaptı. Bu hareketi ile Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadisine mazhar olup, Müslümanlar arasında kan dökülmesini önlemiş, barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmuştu. Hz. Peygamber bir gün minberden Sahâbelere: ’Benim bu oğlum Hasan, efendidir. Allah onun vasıtasıyla iki büyük grubun arasını düzeltecektir.’ buyurmuşlardır.(12) Nitekim kırk yıl sonra İslâm’ın iki büyük ordusu karşı karşıya gelmiştir. Hz. Hasan (r.a.) Hz. Muaviye ile antlaşma yoluna gidip Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mucizesini tasdik etmiştir.

Hz. Hasan bu feragati ile bir dünya saltanatı kaçırıp kan dökülmesini önledi. Fakat bunun yanında manevi bir saltanat kazanmış oldu. Risâle-i Nûr’da bu olayın içyüzü şöyle anlatılır: ’Hasan ve Hüseyin ve onların hânedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem’i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi -tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı mâneviyyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.’(13)

Peygamber Efendimizin (s.a.v.), soyunu devam ettiren iki torunundan biri olan Hz. Hasan’ı çok severdi. Bunu söz ve davranışlarıyla gösterirdi. Bediüzzaman Hazretleri, Peygamberimizin bu sevgisini: ’Hazret-i Hasan’dan (r.a.) teselsül eden nûrânî nesl-i mübarekinden, Gavs-ı Âzam olan Şâh-ı Geylânî gibi pek çok mehdî-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (s.a.v.) olan zatların hesabına?’ olduğunu ifade eder. Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmesini, ’O zatların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmüş’(14) şeklinde değerlendirir. Hz. Hasan’ın soyundan gelen bu kişilere ’şerif’ denilmiştir.

Ayrıca Peygamberimiz bazı tavır ve sözleriyle Aba Ehli’ni (Hz. Ali, Hz. Fâtımâ, Hz. Hasan ve Hüseyin) tathîr etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) mübarek abasını üstlerine örterek Ahzâb sûresi 33. âyetle ’Ey Peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.’ şeklinde dua ederek otuz kırk yıl sonra Müslümanlar arasında çıkacak olan fitne ve kan dökmeleri nübüvvet nazarıyla görmüş, o dönemi yaşayacak olan Aba Ehli’nin masumiyetine dikkat çekmiştir. Bu hareketiyle, Hz. Ali’nin ’… Hazret-i Hasan’ı (r.a.), yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risâlet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fâtımâ’nın (r.anhâ) zürriyetinin nesl-i mübâreki, âlem-i İslâm’da Ehl-i Beyt unvanını alarak âli bir şeref kazanacaklarını… ilan ediyor.’(15)

Hz. Ali yoluyla gelen Ehl-i Beyt; Hz. Hasan, Hüseyin, Muhammed b. el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer (r.a.)’den yayılmıştır. Hz. Ali şehit edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde şöyle demiştir: ’Ey Irak halkı! Bizim için Allah’tan korkun. Biz sizin emîrleriniz ve misafirleriniziz. Biz Ehl-i Beyt’iz. Çünkü Allah Teâlâ bizim hakkımızda: ’Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.’ diye bahsetmiştir.’

Hz. Hasan (r.a.)’ın ölüm sebebi olarak zehirlendiği söylenir. Zehirleyenin de kendi hanımı Ca’de binti el-Eş’as b. Kays olduğu rivayet edilir. Hz. Hasan kırk gün hasta yattı. Hasta yatarken kardeşi, kendisine kimin zehirlediğini sorduysa da, o buna cevap vermekten kaçındı. Hatta bu zehirlenmeden önce üç defa daha aynı girişimde bulunulduğunu, fakat onları atlatmayı başardığını söyler. Bu son içtiği zehirin başka olduğunu ve herhalde öleceğini ona açıklar.(16) 5 Rabîu’l-Evvel, 50 (2 Nisan, 670) günü vefat etti.(17) Bazıları bu tarihin hicrî 49, 50, 51. hatta 54. yılı olduğunu söylemişlerdir. (18) Hz. Hasan vefat ettiğinde 47 yaşında idi.(19) Hz. Hüseyin (r.a.), kardeşini bir çok Sahâbî’nin defnedildiği el-Bakî’ mezarlığına defnetti.

Hz. Hasan cömert ve kerîmdi. Fizik ve ahlâk olarak Hz. Peygambere çok benzerdi. Çok takva sahibi idi. Medine’den Mekke’ye yürüyerek 15 defa hac yaptığı meşhurdur. İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a.) şöyle anlatır: ’Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib insanların en âbidi, zâhidi ve en faziletlisidir. Kabir, haşr, mahşer ve sırat zikredildiği zaman ağlardı.’ Hz. Osman (r.a.) ise, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) hakkında: ’İlmi başkalarından kestiler kendileri için topladılar. Hikmet ve hayrı da bir arada topladılar.’ diyerek onların ilmî ve takva yönlerini sarîh bir şekilde ifade etmiştir.

Hz. Hasan (r.a.), hayır yapmayı çok severdi. Öyle ki, mallarının tamamını iki defa fakirlere dağıttı; üç defa da Allah (c.c.) ile ’Kasâme’ yaptı. Yani iki ayakkabısı varsa, birini tasadduk edip, birini kendisine bırakarak; herhangi bir yiyeceğinin bir avucunu dağıtıp, bir avucunu kendine ayıracak kadar adil davranarak, mallarını fakirlere dağıttığı kaynaklarda geçmektedir. Onun güzel ahlâkın ve başkalarına ikram etmenin faziletine dair bir çok vecizesi vardır. Meselâ; ona ’mekârim-i ahlâk’ın ne olduğu sorulunca, o bunu şöyle özetler: ’Doğru söz, isteyene vermek, güzel ahlâk, sıla-ı rahim, komşu hakkında utanmak, arkadaş hakkına riayet, misafire ikram ve nihayet bunların da başında hayâdır. (20)

Hz. Peygamberin soyu, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in çocukları vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler halk arasında ’seyyid’ Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere de ’şerîf’ veya ’emîr’ diye adlandırılmıştır.

Rabbim şefaatlerine nâil etsin. Amin!

Kaynakça:
1. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 10; İbn-i Hacer el-Askalânî, Tehzîbü’t-Tehzîb, Haydarabad 1325, II, 296.
2. Ez-Zehebî, Siyer A’lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1406/1986, III, 246.
3. Ahmed b. Hanbel, III, 493, 494; Nesâî, Takbîl 82.
4. El-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1967, IX, 175; Tehzîbü’t-Tenzîb, II, 296.
5. Ahmed b. Hanbel, V, 254; Ebu Davud, Salât 233; Tirmizî, Menâkıb 31; İbn-i Mâce, Libas 20; Neseî, Salâtu’l-Îdeyn 27; Zehebî, a.g.e., III, 256.
6. Ahmed b. Hanbel, IV, 93; Taberânî, H. no: 2658.
7. Tirmizî, Menâkıtî, 31; Ahmed b. Hanbel, III, 3; el-Hatîb el-Bağdâdî, Târih-u Bağdâd, Beyrut (ty), I, 140.
8. Ahmed b. Hanbel, II, 249, 331; Tehzîbü’t-Tehzîb, II, 297 vd.
9. Tirmizî, Menâkıb, 31.
10. Buhârî, Fadâilü’l-Ashâb, 22.
11. Ahmed b. Hanbel, I, 200; Ebu Dâvûd, Salât, 340; Tirmizî, Ebvâbu’s-Salât, 341; Neseî, Kıyâmü’l-leyl, 50; Üsdü’l-Ğâbe, II, I1.
12. Buhârî, Fiten 20, Sulh 9; Ebu Dâvûd, Sünne 12.
13. Mektûbât s. 58, 59.
14. Lem’alar s. 26.
15. Lem’alar s. 97
16. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, II, 15
17. Sıfatü’s-Safve, I, 762
18. el-İsâbe, I, 330
19. Tehzîbü’t- Tehzîb, II, 301

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 16. sayısı (2004 Temmuz) için yazılmıştır.

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’ân insan hayatını düzenleyen, hayatın bütününü kuşatan, insana dünya ve âhiret mutluluğunu kazandırmayı hedefleyen Rahmânî bir rehberdir.

Şeytanına, hevâ ve heveslerine tâbi olunca her türlü kötülüğü sergileyen insana, doğru yolu gösterebilecek, zulüm, kin, ihtiras, haset, kibir vb. gibi hastalıkları tedavi edebilecek tek kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.

’Ey İnsanlar! (Kur’ân) Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet olarak gelmiştir.’(1) âyetinde buyrulduğu üzere, vermiş olduğu öğütlerle tüm insanları iyiliğe teşvik eder. Şifa olması hasebiyle de günahkar gönülleri tedavi eder. Hidayet’e, sırât-ı müstakîme bağlar. Rahmet de, bu yönelişin ve sâlih amelin karşılığı olarak dünyada mutluluk, âhirette cennet olarak lütfedilir.

Bu âyette; Kur’ân’ın insan hayatı için önemli olan dört hususiyetinden bahsediliyor. Bu ve benzeri âyetlerle Rabbimiz insanı bir fert olarak karanlıktan aydınlığa çıkmaya davet etmektedir.

Kur’ân’ın ayrıca sosyal bir yönü de vardır ki; burada da toplumu yönlendirmeyi hedefler. Öngördüğü sistemin, yönetimde bir zihniyet olarak benimsenmesini emreder. ’Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir…, fasıklardır…, zalimlerdir.’ (2) Peygamberimiz (s.a.v)’de: ’Allah-u Teâlâ, şu Kur’ân’la amel eden kavimleri yüceltir ve O’nun izinden gitmeyenleri de alçaltır.’ (3) buyurarak Kur’ân’ın toplum hayatındaki yerini ortaya koyuyor. Ayrıca Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, insanların Kur’ân’la olan ilişkilerine göre onları dört sınıfa ayırarak incelemiş ve şöyle buyurmuştur: ’Kur’ân okuyan mü’min kavun gibidir. Kokusu da lezzeti de hoştur. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir. Kokusu yok fakat lezzeti hoştur. Kur’ân okuyan münafık reyhana benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık Ebû Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.’ (4)

Kur’ân’ın kuru kuruya okunması fazla bir anlam ifade etmez. Hadiste ifadesini bulan okumayı, ’yaşayarak ve okunan âyetlerle amel ederek okumak’ olarak algılarsak, Kur’ân okuyan mü’minin hali daha net bir şekilde anlaşılır. Koku, dış görünüşümüzü ve insanlarla olan ilişkilerimizi etkiler. Lezzet ise iç huzurumuzu ve ortaya koyacağımız ameli, ürünü ve verimini etkiler. Bu etkileme, Kur’ân’ın hayatımızın her alanında yaşanmaya başlanmasıyla; mü’minlerin, münafık ve kafirlerden her bakımdan nasıl farklı bir ahlâk ve karakterde olduklarını çok daha net bir şekilde ortaya çıkaracaktır.

Millet olarak Kur’ân’a çok değer verdiğimiz doğrudur. Dünyada en fazla Kur’ân hafızı yetiştiren İslâm ülkelerinden birisi de Türkiye’dir. Ancak Kur’ân’ın cildine ve hafızlarına gösterilen bu saygıyı, O’nun anlaşılmasında ve hayata geçirilmesinde göremiyoruz. Zaten toplumsal pek çok sıkıntılarımızın ve iç huzursuzluğumuzun temelinde de bu ihmal yatmaktadır. Bir çok insan, Kur’ân’ı, anlaşılması çok zor, evde bulunduğu takdirde eve bereket getiren ve sadece Cuma geceleri okuyarak ölülere sevap gönderme vasıtası olarak gördüğü için gerçek manada istifade edilememektedir. Bunun için büyük şair Mehmet Akif bu anlayışı şöyle tenkit etmektedir:

’Ya açar bakarız nazm-ı celîlin yaprağına,
Ya üfler geçeriz, bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkı ile bilin,
Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.’(5)
Bir Müslüman’ın Kur’ân’ı öğrenmemesinden, anlayamamasından, hiç değilse mealinden anlamını okumamasından daha büyük bir hata ve gaflet düşünülemez. Hidayete ermek ve hidayet üzere devam etmek, yani İslâm’dan sapmamak için Kur’ân’ı anlayarak okumak ve O’nunla amel etmek zorundayız.

Unutmayınız! Kur’ân’ı bildiğimiz ve güç yetirdiğimiz kadarı ile samimi olarak yaşamaya başladığımız gün, ümmet olarak kurtulduğumuz ve refaha kavuştuğumuz gün olacaktır inşallah.

Kaynakça:
1. Yûnus 10/57.
2. Mâide 5/44, 45, 47.
3. Müslim, Müsâfirîn 269.
4. Buhârî, Kitâb’u Fedâili’l-Kur’ân 66.
5. Mehmet Âkif ERSOY, Safâhat, Süleymâniye Kürsüsünden.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 15.sayısı (2004 Haziran) için yazılmıştır.

Yüzyılın Bela Hastalığı Gaflet

Yüzyılın Bela Hastalığı Gaflet

’İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar’1
İçinde yaşadığımız yüzyılda pek çok insan, yaratılış amacını düşünmeden, nefsinin arzularıyla oyalanıp boş ve yararsız işlerle uğraşarak, şuursuzca yaşamını sürdürmektedir. Gününü gün etme mantığıyla, sadece dünyadaki nimetlerin en iyisine ve en fazlasına sahip olmayı hedefler. Bu şekilde düşünen kimseler için önemli olan; ’dünyaya bir daha mı geleceğiz?’ düşüncesiyle kendine göre zamanını en iyi şekilde değerlendirmektir. Bu yüzden de yaşadığı zaman dilimine sadece, kendince en fazla zevki ve eğlenceyi sığdırmaya çalışır.
-Aslında gaflet hali kişinin, Allah’ın ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da haberi olduğu halde bu bilginin gerektirdiği bilinç ve sorumluluğu, davranış şeklini göstermeyerek, kayıtsız ve umursamaz bir tutum içinde bulunmasıdır. Gaflet hali, kimi zaman iman eden bir kimse için kısa süreli, geçici bir unutkanlık ya da dalgınlık şeklinde olabildiği gibi, kimi zaman da tüm yaşamının büyük çoğunluğunu kaplayacak derecede derin olabilir.
Öncelikle kendi halimizi, sonrasında da çevremizdekilerin hayat anlayışlarını gözlemlediğimizde nasıl bir sonuca varacağımızı tek bir cümleyle ifade edecek olursak; oldukça boş ve yararsız, ahiret için hiç bir getirisi olmayan pek çok işle geçirdiğimiz uzun zamanları ’yoğunluk ve meşguliyet’ olarak nitelendiririz. Bu ’boş yoğunluklarımız’ nedeniyle de kendimizin her bakımdan yeterli olduğumuzu hissederiz. Oysa bu yoğunlukların pek çoğu, gaflet içindeki bir insanın şuursuzluğunu körükleyen boş bir oyalanmadan başka bir şey değildir. Unutmayalım ki insanoğlunun dünyaya gönderiliş amacı Allah’a kulluk etmek ve Rasûlullah Efendimiz’i tanıyıp, O’nun ahlak ve davranışlarını öğrenip hayatının her alanında bu güzel ahlakları gösterme gayreti içinde olmaktır. Ben, önce kendimden başlayarak benimle beraber aynı havayı teneffüs eden tüm kardeşlerimize sormak istiyorum:
– Zihinlerimiz ve gönüllerimiz ne ile meşgul!?
– Allah’a itaat ve Rasûlullah Efendimiz’in örnekliğinde bir hayat sürdürebilme kaygısı ile mi, yoksa Allah’ın ve ahiretin varlığını göz ardı eden, dünyada belli istek, beklenti ve tutkulara odaklanmış ve bunların peşinden adeta büyülenmişçesine koşan, kendince belirlediği makam, mevki, mal-mülk sahibi olmak gibi amaçlar doğrultusunda çaba sarf eden bir insan konumunda mıyız?
– Sürekli olarak, kazandığımız ya da kazanacağımız bu dünyalıklarla yapabileceğimiz şeyleri düşünerek, bunların hayallerini kurarak ve her fırsatta da bunlardan bahsederek mi geçiyor günlerimiz? Yoksa dünyalık ihtiraslarımız bizleri, müminin miracı, dinin direği diye hadislerle ifade olunan yani olmazsa olmaz diyebileceğimiz namazları kılmaktan veya onu vaktinde yerine getirmekten de alı koyacak hale mi getirdi?
– Allah’ın emir ve yasaklarını hayata geçirme ve Rasûlullah Efendimizin ahlaklarını yaşama konusunda ne durumdayız!..
– Dünyanın pek çok yerinde yurtlarından haksızlıkla çıkarılan veya öldürülen insanları televizyondan hem de onlarca defa kuzu kuzu izleyip ve son haberlerde de yeni felaket haberlerini dinledikten sonra uykuya yatma alışkanlığı edinmiş kimseler gibi miyiz?
– Yeryüzünde milyarlarca insan Allah’a imandan yoksun O’nun Rasûlünden habersiz heva ve hevesini kendine bir nevi ilah edinmiş vaziyette her şeyi inkar ederken, bizler Allah’a ve Rasûlüne iman etmiş ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını ve ebedi alemde cenneti uman kimseler olarak imansızlık batağına saplanmış, şeytanın esiri haline gelmiş bu zavallı insanlar için neler yapabildik?
– Bırakın yeryüzündekileri etrafımızdaki hatta aile, akraba ve yakın çevredeki komşularımız Kur’an ve Sünnet ahlakından uzak bir yaşantı içerisindeyse yani onların hayatlarının bir çok alanını gaflet kaplamışsa onlara karşı nasıl bir tutum sergilemekteyiz?
Müminler olarak bizler şunu çok iyi bilmekteyiz ki; ’Allah Rasûlü gece gündüz demeden Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ ederek insanları İslam’a yani hidayet yoluna davet etme uğruna tüm ömrünü tüketmiştir.’ O’nun yolunu takip eden Sahabe Efendilerimiz ve Allah’ın sâlih kulları da aynı yolda taviz vermeksizin ilerlemiş ve Allah’ın hoşnutluğuna kavuşmuşlardır. Onlar, hem Allah’a kulluk etmede hem de O’nun Rasûl’ünü de takip etmede, yaşadıkları dönemin ilim ve teknolojisini de en iyi şekilde kullanmışlardır. Çünkü hayatın her alanında fetihleri ve keşifleri İslam dünyasının yetiştirdiği ilim adamları gerçekleştirmiştir. (Asr-ı Saadet, Dört Halife dönemi ve Devlet-i Âliye-i Osmâniye en güzel örnektir).
-Aslında gaflet, Allah’ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ilah edinmişlerdir. Onların durumu Kur’an’da şöyle bildirilir: ’Kendi istek ve hevâsını (tutkularını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; bilakis, onlar (yol bakımından daha şaşkın ve) hayvandan da daha aşağıdırlar.’2
-İnsanın içinde bulunduğu gaflet halinin en kötü noktalarından birisidir heva heveslerin ilah olmasıdır. Ancak bugün modern dünyada puta tapıcılık denince akla gelen düşünce eski putperestlerin yaptıkları gibi taştan veya herhangi bir maddeden yapılmış olan somut bir heykelin karşısına geçip tapınmak veya ondan medet ummak anlaşılmaktadır. Oysa değişen dünya şartlarıyla birlikte putperestlikte değişmiştir. Yani putperestlikte gitgide incelmiş ve zamanla bu anlamda somut olmaktan çıkıp daha karmaşık ve soyut biçimlere dönüşmüştür. Bunu şu şekilde bir misal vererek daha net bir şekilde ifade edebiliriz kanısındayım:
Yaşadığımız yüzyılda kendi aklından başka bir şeye itibar etmeyen, yalnız ondan medet uman, ona sığınan ve ondan yardım dileyen, vahiy tanımayan, peygamberin sünnetlerini kendince mantıksız bulan ve bu tarz bir düşünceyi de modernlik diye ifade eden bu adamların geçmiş dönemlerdeki putperestlerden farkı nedir hiç düşündünüz mü? Ama zihinlerde, puta tapıcılık denilince, sadece idol / put-figür-resim vs. karşısında tazim anlaşıldığından bu tarz bir fark gözden kaçabilmektedir. Asr-ı saadetteki puta tapıcıların başlıca kaygılarından biri de taptıkları putların, İslam dini tarafından rezil rüsva edilmesi noktasındaydı. Bir çok müşrikin Rasûlullah (s.a.v.)’den talebi şuydu: ’Bize karışma da ne yaparsan yap.’ Günümüzde de sinsi bir hastalık olan gaflet ve bunun sonucunda doğan bir çok manevî hastalıkta da durum böyle değil midir? Kimsenin zevkine, heva ve hevesleri peşinde ömrünü tüketmesine karışmayıp tepki göstermedikten sonra, hiç bir kimse de senin dînî hayatında neler yaptığına karışmamakta; ama ne zaman ki gaflette uyuyan bu kimseleri uyarıp Allah’a kulluğa davet ettin, tepkilerde başlamaktadır. Çünkü her kim bilerek veya bilmeyerek hayatında nelere kutsiyet kazandırmışsa, dinin emirlerini dinlediği takdirde bunların elinden çıkıp gideceği kaygısını taşımaktadır.
Müşriklerden biri putunu boynuna asarak Rasûlullah Efendimizin karşısına çıkar ve der ki: ’Sen bize, ’benim Rabbim bana şah damarımdan daha yakındır’ diyorsun. İşte benim Rabbim. Onu herkes görebiliyor. Senin Rabbin hani? Onu da görelim?’ Bu müşrikin mugalatası bugünkü modern putperestler diyebileceğimiz kimseler bakımından da geçerliliğini koruyor. İçinde bulunduğu gaflet halinin farkında olmadığı gibi üstelik, hayatında ma’bud haline dönüştürdüğü şeyler (ki bu gafil insanlar müteferrik anlamda ma’bud olarak; akl’ı, bilm’i, nefs-i emmâreyi, şehvet’i veya dünya hırsı’nı tercih etmişlerdir.) boynuna asılı olarak dinin emirlerine ve nehiylerine itiraz etmekte ve onlarla amel etmemek için çeşitli mazeretler altında kendilerini oyalamaktadırlar. İşin en tuhaf yanı ise hiç kimse kendi hayatında mabudu haline gelmiş olan şeylerin hesabını vermeye kalkışmıyor, herkes kendi putunu hesap sorulamaz olarak kabul ediyor ve üstelik kendisi de dinden hesap soruyor.
Eski dönemlerde bir insanın taptığı bir tahta parçasının put olduğunu ona gösterebilmek daha kolaydı. Günümüzdeyse otomobil, mobilya, makine haline dönüşmüş olan bu tahta ve metal parçalarının bilim ve teknoloji adları altında Allah ve Râsûlullah sevgisine engel olup kalbin gizli putu haline geldiğini ve gizli şirkin gönlün içerisinde yuvalandığını fark etmek daha da zor haldedir.
Tabi ki Müminlerin dünya hayatına bakışı böyle değildir, çünkü müminler; ’Öyle kimselerdir ki, ne ticaret ne alışveriş, onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.’3 Bu ayette bildirildiği gibi, müminler hiçbir zaman arzularını tutku haline getirip, hırsla onların peşinden koşmaz, Allah’ı anmaktan ve O’nun emirlerini yerine getirmekten yüz çevirmezler. Ne var ki, müminlerin aksine gaflet içindeki insanların kalpleri dünya malına sahip olma hırsıyla doludur. Bu hırsla, ne durumda olurlarsa olsunlar, hep daha fazlasını kazanmak ve daha iyi yaşamak için çalışırlar. Para ile güç ve kişilik kazanarak, mutlu olabileceklerini düşünürler. Önce kazanmaya çalışır, sonra da kazandıklarını yığıp-biriktirmeye başlarlar. Bu hırslarını meşru ve makul göstermek için de çeşitli bahaneler öne sürerler. Mal ve mülk hırsı nedeniyle, kendini bekleyen bu sondan gafil olan insanın zihnini, para kazanma ve harcama tutkusu sürekli meşgul eder. Para kazanıyorsa, parasıyla elde edebileceklerini düşünür, eğer kazanamıyorsa da gıpta edip imrendiği şeylere sahip olmanın yollarını arar. Bu düşüncelerinin sebep olduğu gaflet onu, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alı koyar. Oysa kalbi yalnızca Allah’ın rızasını kazanma arzusuyla dolu bir mümin kazandığı parayı, elde ettiği mal ve mülkü yalnızca Allah’ın verdiğini ve bütün bunları O’nun rızasını kazanmak için harcaması gerektiğini hiç unutmaz. Sadece Allah’ın rızasını ve rahmetini düşünerek, dine katkıda bulunmak amacıyla işine sarılır. Bu durumda müminin samimi bir çabanın dışında hırs ve tutkuya kapılması söz konusu değildir. Bu durumu ise, günün her saatinde Allah’ı anmasına, O’na yönelerek dua etmesine ve her şeyin Rabbimizden geldiğini bilerek, sahip olduklarının tümünü ancak bir şükür ve zikir vesilesi olarak görmesine sebep olur.
-İnsanın kendi ölüm anını bilmemesi onu gaflet içinde yaşamaya götüren sebeplerden biridir. Çünkü, ahretteki azabı bilen ve düşünen bir insan, ne zaman öleceğini bilse Allah’ın emirlerine karşı kayıtsız kalmaz, dünya hayatına dalarak ahireti ve hesap vereceğini unutmaz. Ölüm vaktinin bilinmemesi insanın dünyadaki imtihanının bir sırrıdır. Bunun bilincinde olan mümin her an ölecekmiş gibi ahiret yurdu için hazırlık yapar. Allah’ın tüm emir ve yasaklarını samimi bir şekilde hayatının her anında yerine getirir. İman etmeyen bir insan ise, Allah rızasının değil, nefsinin istekleri doğrultusunda yaşar. Öleceğini bilir ancak ölümün ahirette ya sonsuz cehennem ya da sonsuz cennet yurdunda bir uyanış olduğunu kavrayamaz. Ölüm gaflet içindeki insanın zihninde sadece her şeyinden ve tüm sevdiklerinden uzaklaşarak, ebediyen onlardan ayrılmak düşüncesinden ibarettir. Bu nedenle de sevdiklerine tutkuyla bağlanır. Ölümün konusunun geçmesinden bile rahatsız olur. Ölüm aklına geldiğinde ise başka şeyler düşünerek unutmaya çalışır. Ölümü biraz düşünse bunalıma gireceği ve hayatının değişeceği endişesine kapılır. Ancak, her an hayatının sona ereceğini düşünmediği, ölüm üstünde tefekkür etmediği için, Allah’ın emir ve yasaklarını göz ardı eder ya da erteler. İbadet etmek için daha vakti olduğunu, yaşı ilerleyince yapacağını düşünür. Oysa ne kadar ömrü kaldığı konusunda hiçbir fikri yoktur. Ölümün her an gelebileceğini düşünmeden sürdürdüğü bu gaflet hali içinde Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye zaman bulamadan, ölüm ansızın gelip çatar.
-İnsanın gaflete düştüğü konulardan bir diğeri de, ahirette Allah’ın huzurunda yalnız hesaba çekileceğini unutmasıdır. Bir insanın ölümü ne kadar kalabalık bir ortamda olursa olsun, ölüm meleği ruhunu alırken dünya ile ve o anda yanında olan diğer kişilerle ilişiği kesilir. Ahirette diriltilip hesap vermeye koşarken mahşer kalabalığı içinde de yalnızdır. Çünkü, orada kimse kimseyle ilgilenecek durumda değildir. Bu yalnızlık dünyadakine de benzemez. Hesaba çekilme anı, dünyada gafil yaşamış bir insan için yaratılışından itibaren o zamana kadar içine düştüğü en zor andır. O anda hissettiği yalnızlık, yaptığı her şeyin tek tek hesabını vereceği, bu anda hiç kimsenin olmadığını ve Allah’ın huzurunda son derece aciz olduğunu anlamanın verdiği bir yalnızlıktır. Bütün gücünden, malından, unvânından, mevkiinden, şöhretinden, değer verdiği, yakınlık duyduğu bütün insanlardan uzaklaşmış bir şekilde maddî ve manevî olarak yalın haldedir. İnsanlara Allah’ın huzurunda yalnız olacakları Kur’an’da şöyle haber verilmektedir:
’Ve onların hepsi, kıyamet günü O’na, ’yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir’4
Dünyada yaptıklarının karşılığını hemen görmeyen, kendisine süre verilen gaflet içindeki insanlar ahirette de böyle olacağını zannederler. Bu düşünceleri sebebiyle Allah’ın rızasına uygun olmayan bir davranışı yaparken de yanlarına yandaşlar ararlar. Hatta dostlarına ’dünyaya bir kere gelinir’, ’boş ver’, ’günahın boynuma’ gibi sözler söyleyerek, onları da Allah’ın emir ve yasaklarını göz ardı etmeye ya da ertelemeye teşvik ederler. Bu tür, şuursuzca söylenen sözlerin gaflet halinin bir sonucu olduğu açıktır. Çünkü bir insan dünyaya nasıl bir kez geliyorsa, cehenneme de bir kez gidecektir ve sonsuz bir azapla karşılaşacaktır. İşte bu insanlar Allah’ın Kur’an’da bildirdiği bu gerçekten gafildirler. Cehennemde sonsuza kadar kalma ihtimalini hiç düşünmemektedirler. Söz konusu insanların, Allah’ın azabını hafife alarak başkalarının günahını üstlenmeleri ise Allah’ın üstün ilim ve kudretini kavramaktan ne kadar uzak olduklarının bir göstergesidir.
Rabbimiz bizleri böyle bir gaflet haline düşmekten muhafaza buyursun ve İslam’ın emir ve yasaklarını yaşama hususunda yardımını üzerimizden eksik etmesin. AMİN.
Kaynakça:
1. Enbiyâ Sûresi, 21/1-2.
2. Furkan Sûresi, 25/43-44.
3. Nûr Sûresi, 24/37.
4. Meryem Sûresi, 19/95.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 13.sayısı (Nisan 2004) için yazılmıştır.

Davud-u Tai (k.s.)

Davud-u Tai (k.s.)

İsmi, Dâvûd bin Nâsır-ı Kûfî, künyesi Ebû Süleymân’dır. Aslen Horasanlıdır. Habîb-i Acemî ve İmâm-ı A’zam’ın talebelerinden olup evliyânın önde gelenlerindendir. Doğum tarihi kesin olarak belli olmayıp, 781 (H. 165)’de Bağdat’ta vefat etmiştir
Gençliğinde gösterişli bir hayat yaşayan Dâvûd-u Tâî, bir şarkıcıdan, ’Hangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi güzel göz ki yere akmadı. beytini dinleyince yaptıklarına pişman olup, tövbe etti. Derdine çare bulabilmek için İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin kapısına gelip hâlini bildirdi. Yüce İmam, ona, ’İlmi bırakmamasını, fazla konuşmamasını, dünyaya düşkün olmamasını, dinin emirlerine tam uyup yasaklarından kaçınmasını tavsiye etti. İmâm-ı A’zam’ın bildirdiklerine uyan Dâvûd-u Tâî evine çekilip ibâdet ve tâatle meşgul oldu. Sonra İmâm-ı A’zam’ın talebeleri arasında İmam Muhammed, İmam Ebû Yûsuf, İmam Züfer gibi zirvelerle birlikte fıkıh mütalaa etti ve yirmi sene onun derslerine devâm ederek fen ve din ilimlerinde yükseldi. Bu sırada Habîb-i Acemî Hazretleriyle görüşüp, onun sohbetlerinde bulundu ve tasavvuf yolunda ilerledi.
Zamanının büyüklerinden İbrahim Ethem, Habib-i Acemî, Fudayl bin İyad, İbn-i Semmak ve Habib-i Rai ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. İnzivaya (yalnızlığa) çekilerek insanların arasına karışmadan yaşamaya karar verdi. İnsanlardan alâkasını kesti. Dedesinden kalma bir miktar arazisini dört yüz dirheme satarak ömrünün sonuna kadar bu parayla yaşadı. Dâvûd-u Tâî birçok hocanın önünde diz çöker; ama özlediklerine On İki İmam’ın büyüklerinden Cafer-i Sadık Hazretleri’nin huzurunda kavuşur. Bu mübarek, Silsile-i Âliyye denilen veliler zincirinin nadide bir halkasıdır.
İşte kendini aciz ve zavallı hissettiği günlerden birinde gönlünün gamını dağıtmak, teselli ve dua almak için Cafer-i Sadık Hazretlerine gider:
Ey Efendimiz’in mübarek torunu, n’olur bu günahkâra nasihat edin!
Ya Dâvûd! Bu zavallı senin gibi bir zahide ne desin?
Aman Efendim. Siz yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Muhammed Aleyhisselâmın torunusunuz. Elbette bizden üstünsünüz. Eğer elimizden tutmazsanız hâlimiz nice olur?
Ya benim elimden kim tutsun? Kıyamet günü Efendimiz’in yakama yapışıp: ’Din-i İslâm’a niye lâyıkı ile hizmet etmedin diye azarlamasından öyle korkuyorum ki…
Bu görüşme Dâvûd-u Tâî’ye çok tesir eder. Öyle ya, eğer Peygamber Efendimizin şu güzide torunu bile hesap gününün dehşeti ile titriyorsa…
İlim ve fazilette yüksek bir zât olan Dâvûd-u Tâî, İslâmiyet’in emirlerini yapar, yasaklarından şiddetle kaçınırdı. Haramlardan kaçındığı gibi, şüphelilerden ve mubahların fazlasından da sakınırdı. İnsanlardan ayrı yaşar, Allah Teâlâya çok ibadet ve taatte bulunurdu. Dünyadan ve dünya ehlinden çok uzaktı. Bir gün kendisiyle görüşüp, nasîhat almak üzere kapısına gelen Hâlife Hârun Reşîd ile: ’Benim dünyâ ehli ile ne işim vardır deyip görüşmek istemedi.
Dâvûd-u Tâî, Abdülmelik bin Ömer, Muhammed bin Abdullah bin Ebî Leylâ gibi âlimlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. İsmail bin Ali, Mus’ab bin Mikdad, Ebû Naîm, El-Fadl bin Vekî’ gibi zâtlar da ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
Bu büyük velî kelimelerin bile hesabından çekinir. Ekmeğini suya doğrayıp yumuşatır ve çabucak yutar. Çiğnemekle kaybedeceği vakitleri zikir ve tefekkür ile ziynetlendirir. Ağza lezzet veren lokmalardan ve tene yakışan elbiselerden uykuyu gözlerimden gider diye yalvarır.
Davud-u Tâî Hazretleri muhteşem servetini gözünü kırpmadan dağıtır. Sadece küçük bir miktarını çalıştırması için vekilharcına bırakır. Kimseye muhtaç olmaz; ama zaman zaman harçlıksız kalır. Hatta bir keresinde taze hurma almaya niyetlenir; ama parası çıkışmaz. Ne borç teklif eden olur, ne de: ’Önemli değil, sonra getirirsin diyen çıkar. Mübarek buna çok sevinir, zira şu fani dünyada üç kuruşluk itibarı yoktur. Mübarek, mescitten ayrılınca hemen evine koşar.
Hayrola, acelen ne? Diye soranlara kabir taşlarını gösterir:’Askercikleri bekletmeyelim der, ’Gidip ruhlarına okuyalım.
Peki, insanlardan niye kaçıyorsunuz?
Kusurlarımı söyleyen birini gösterin birlikte olayım. Onlar beni yüzüme karşı methediyor ve yanlışlarımı bile fazilet sanıyorlar. Kaçmayıp da ne yapayım.
Dâvûd-u Tâî, Allah ve Rasûl’ünün sevgisi ile dolu olan gençlere kapısını ve gönlünü açar. Onlarla evladı gibi ilgilenir ki bunlar içinde Ahmed el-Antâkî, Sa’dûn-ı Mecnûn ve Mâruf-i Kerhi gibi zirveler vardır.
Mübareğin evi sade, kapısı kırık, duvarları çatlaktır. Yatağı hurma lifi, yastığı kerpiçtir. Ölüm hastalığına tutulduğunda, ziyaretine gelenlere: ’Beni şu duvarın ardına gömün gitsin der, ’Bırakın kimse bilmesin. O, münzevi yaşar ve yaşadığı gibi ölmek ister. O, gece sabahlara kadar ibadet eder. Annesi: ’Bu secde niye bu kadar uzadı diye dokununca oğlunun can verdiğini fark eder.
Vefat ettiği gece: ’Ey insanlar! Dâvûd, Allah’ü Teâlâ’nın rahmetine kavuşmuştur. Allah’u Teâlâ, ondan razı olmuştur! sesi duyuldu. Vefat haberi, Bağdat’ta çabuk duyuldu. Cenazesinde bulunmak için binlerce insan toplandı. Kabrinin başında İbn-i Semmâk Hazretleri: ’Ey Dâvûd! Kendini kabir zindanına konmadan önce dünyada hapsettin. Hesap günün gelmeden önce sen kendini hesaba çektin. Bugün Allah’u Teâlâ’nın rahmetine ve Rıdvanına kavuşursun dedi. Orada defnedildi.
Bir gün İbn-i Semmak, Davud-u Tâî’ye gelerek: ’Bana nasihat et.’ dedi. O da: ’Öyle gayret et ki, Allah-u Teâlâ seni yasak ettiği yerde görmesin, emrettiği yerden de ayrılmış bulmasın. Cenâb-ı Hakk’tan hayâ et ki, senin O’na yakın olduğunu ve senin üzerindeki kudretini göz önüne getiresin. Oruçlu ol ki, iftarın ölüm olsun. İnsanlardan, aslandan kaçar gibi kaç; fakat cemaatleri terk etme ve sünnetten ayrılma.’ dedi.
Dâvûd-u Tâî (k.s.) buyurdular ki:
’Herkes, dünyadan susuz olarak gidecektir; ancak Allah’u Teâlâ’yı zikreden kullar bundan müstesnadır.’
’Dünya için, dünyada ne kadar kalacaksan, o kadar çalış; ahiret için de, ahirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış.’
’Senin ayıplarını araştıran, kötü insanlarla arkadaş olma.’
’Hayatımda, gece ibadet edenlerden başka hiç kimseye imrenmedim.’
’Selâmet istersen dünyaya kıymet verme, keramet istersen, sonsuz olanı yüce tut.’
’Ölülerimiz bizi bekliyorlar ve ecelin acelesi var.’
’Dünyaya düşkün olanlar, ahireti hatırlayamazlar.’
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Tezkiretü’l Evliya, sh. 85.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 154?158.
Nefahatü’l-Üns, sh.163.
Hilyetü’l-Evliya, c.7, sh.535.
Risale-i Kuşeyrî, sh.74?75.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 31. sayısı (2005 Ekim) için yazılmıştır

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Evliyanın büyüklerindendir. Adı Ma’ruf bin Firuz olup künyesi Ebu Mahfuz’dur. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. 200 (M. 815) yılında Bağdat’ta vefat etti. Bağdat’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’ruf-i Kerhî olarak tanınmış, sûfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hakk Teâlâ’ya giden yolun rehberi, zamanındaki âşıkların efendisi idi.
İran’lı Hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Rahibin (hâşâ) Rabbin üç (baba, oğul, ruh’ül kudüs) demesine itiraz edince, rahibin onu dövmesiyle okuldan kaçar ve Kûfe’de bir mescidde Muhammed İbni Semmâk’ın sohbetini dinler, daha sonra İmam Ali Rıza’ya götürürler. O’nun yanında İslâm’ı kabul eder. İslâmî ilimleri öğrendikten sonra İmam Ali Rıza (r.a), O’nun için: ’Ma’ruf huy ve muhabbet bakımından Ehl-i Beyt’tendir; fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Farisî’nin ceddimize ilhak edilip Ehl-i Beyt’ten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir.? demiştir.
Hadis ve diğer bilimlerde de üstün olan Ma’ruf-i Kerhî’ye fıkhî konuda; ’sehiv secdesi hakkında ne dersin?’ diye sorulunca: ’Kalbin namazdan gafil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır’ deyince Ahmed bin Hanbel (r.a): ’Bu ne güzel ve ne manalı bir cevaptır.’ buyurdu.
Kerâmet ve menkıbeleri yanında, cömertlik ve kerem sahibi olmakla da ün yapmıştır.
Maruf-i Kerhî Hazretleri ne cennet arzusundan ne de cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O, yalnızca Allah’u Teâlâ’ya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibadet etti. Allah’u Teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti, aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak Teâla’nın hem de halkın sevgilisi oldu. İmam Ali Rıza (k.s)’dan sonra cehri zikir yolu olarak da adlandırılan seyyidlerle devam eden ’velayet’ yolunun halifeliğini yaptı.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, bir gün talebeleriyle hurmalıkta oturuyordu. Bu esnada Dicle nehrinden bir kayık geliyordu. Kayıktaki birkaç genç, içip içip naralar atıyorlardı. Bu hoş olmayan manzara karşısında talebeleri dediler ki:
– Efendim, duâ edin de Allah’u Teâlâ bu kendini bilmezleri nehrinde boğsun, insanlar da böyle zararlı kimselerden kurtulsunlar.
Bunun üzerine kayıktakilere şöyle dua etti:
– Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi âhirette de neşelendir.
Talebeler bu duaya bir mana veremediler. Kendisine sordular:
– Efendim, böyle duâ etmenizin hikmetini anlayamadık. İzâh eder misiniz?
– Bekleyiniz! Söylediklerimin sırrı şimdi ortaya çıkar.
Talebeler dikkatle kayıktakileri takip etmeye başladılar. Kayıktakiler, kıyıya çıkınca, Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini gördüler. Birden ne yapacaklarını şaşırdılar. Daha o, kendilerine bir şey söylemeden, ellerindeki sazı kırdılar, içkileri attılar. Huzuruna gelip tevbe ettiler.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri talebelerine dönüp buyurdu ki:
– Gördüğünüz gibi, herkesin istediği oldu. Ne onlar boğuldu, ne de kimse onlardan rahatsız oldu.
Ma’rûf-i Kerhî’ye; ’Dünya sevgisi kalpten nasıl çıkar?’ diye sorulduğu zaman, buyurdu ki: ’Allah’a karşı halis bir sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele yani Allah’ın razı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmakla.? cevabını verdi.
Sırr-ı Sekâtî (k.s.) anlatıyor: ’Bir bayram günü Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini, hurma toplarken gördüm ve sordum, ’Bunları ne yapacaksın?’ ’Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana, yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiselere ve oyuncaklara sahip olduklarını, fakat kendisinin hiç bir şeyi olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ona yeni elbiseler ve oyuncaklar alacağım’ dedi. Bunun üzerine, ’bu işi bana bırak.’ deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni elbiseler ve oynaması için oyuncaklar aldım. Çocuk o zaman çok memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi ve gönül halim bambaşka oldu.?
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, nafile oruç tutarken Bağdat çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, ’benim suyumdan içene Allah’u Teâlâ rahmet etsin,’ diye bağırıyordu. Ma’rûf-i Kerhî, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: ’Efendim siz oruçlu değil miydiniz?’ ’Evet, oruçlu idim; fakat bu su dağıtıcısının duası üzerine nafile orucu bozdum.’
Ma’rûf-i Kerhî vefat edince, kendisini rüyada gördüler, dediler ki: ’Allah’u Teâlâ sana ne muamele eyledi?’ ’O su dağıtıcısının duası ile daha fazla ihsana kavuştum.’ dedi.
Buyurdular ki:
’Kim, mü’min kardeşinin bir ayıbını örterse, Allah’u Teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır. Onun elinden tutar ve melekle beraber Cennete girer.’
’Her kim günde üç kere ’Allah’ım Muhammed (s.a.v) ümmetini ıslah et’ diye dua ederse âbidlerden sayılır.’
’Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır. Eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terk etmektir.’
’Kim öldükten sonra unutulmak istemezse; salih ameller işlesin ve isyan etmesin.?
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin

Yararlanılan Eserler
Hilyetü’l-Evliyâ, c.8, sh. 360.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 107.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 296-298.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 60-61.
Nefahatü’l-Üns, sh.161.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 32. sayısı (2005 Kasım) için yazılmıştır.

×