150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: özlenen rehber dergisi

Güncel; Toplumsal Bir Hastalık, Batı’yı Taklit…

Güncel; Toplumsal Bir Hastalık, Batı’yı Taklit…

Müslüman, hayatının her alanında Allah’ın emirlerini, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnet ve ahlaklarını kendisine rehber edinendir. Bu yüzden onların ibadetleri, ahlakları, tepkileri, üslupları ve tavırları da bu ölçüye göredir. Allah’ın rızasına talip olan bir insan hangi dönemde veya hangi koşullar altında yaşarsa yaşasın, Allah’ın Hz. Âdem (a.s.)’dan bu yana insanlara emrettiği ve bildirdiği hâl üzeredir. Teknolojinin ilerlemesi, çağın değişmesi, imkanların artması ya da azalması onun bu ahlakını değiştirmez. Müslüman nerede olursa olsun akılcı, itidalli, dengeli, mülayim, sevecen, şefkatli, merhametli, vefalı, sadık, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici insandır. Eğer bir insan ’devir artık değişti’ diyerek, ’Kur’an ve Sünnet’e uyarsam toplum tarafından kabul görmem, ezilirim, dışlanırım’ endişesiyle bu üstün ahlaklardan taviz veriyorsa, o kişi Kur’an’a ve Sünnet’e değil, bambaşka bir yola uymuş demektir.
Mümin işyerinde, sokakta, okulda, cafede gördüğü, televizyondan veya internetten izlediklerini körü körüne taklit etmez. Onların yaşantısına, üsluplarına özenmez. Onlar gibi olmaya çalışmaz. Onlara kendini kabul ettirmek için biraz onlar gibi biraz Müslüman gibi hareket etmez. Onların çirkin esprilerini, mimiklerini, tepkilerini modernlik zannederek üzerine almaz. Müslüman kendine Efendimiz (s.a.s.)’in hayâsını, edebini, şefkatini, sevgisini, asaletini, nezaketini örnek alır. Kullukları ve ahlaklarından ötürü Allah’ın övdüğü peygamberleri örnek alır. Onlar gibi vakarlı ve takva dairesi içinde olmaya gayret eder. Gayet iyi bilir ki, ihlâslı olarak Kur’ân’a uyan, Efendimiz (s.a.s.)’in yolunu izleyen bir insan olabilecek en modern, kaliteli, en güzel yaşantıya sahip insandır.
Maalesef günümüz Müslüman toplumları ekonomik, politik, kültürel ve sosyal bakımdan pek çok problemlerle karşı karşıyadır. Bu içinde bulunduğu sıkıntıların en önemli nedenlerinden birisi de Yahudi, Hıristiyan ve Batı toplumunun kendi adetlerine özenmeleri ve onları taklit etmeleridir. ’Sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyarsınız. Onlar kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden girersiniz’, ’Ey Allah Rasûlü! Onlar, Yahudi ve Hıristiyanlar mı?’ dedik. O da: ’Ya kim?’ diye cevap verdi’ (Buhari, Müslim). İşte Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) bizleri asırlar öncesinde bu tehlikenin varlığına dikkat çekerek uyarmaktadır. Ama ümmet olarak bizler O’nun bu nasihatinden payımıza düşenin ne kadarını almışız! Bunun değerlendirmesini, her birimiz, vicdanlarımıza danışarak muhasebesini yapalım.
İsterseniz bunu toplumuzun genel durumundan örnekler vererek biraz daha açıklığa kavuşturalım. Mesela entel olmaya özenen, kıyafetiyle, tepkileriyle, üslubuyla küfür özentisi içinde olan, bir tür aşağılık kompleksi içinde yaşayan; vefa, sadakat, büyüğe hürmet, saygı gibi güzel ahlakları modernleşmek adına bir kenara koyan insanların sayısı her geçen gün artmakta ve bundan da toplumsal olarak rahatsızlık duyulmamaktadır. Kendince modernleştiği için dini ifadeler hakkında espriler yapan, Allah’a itaatı, Efendimiz (s.a.s.)’in Sünnet ve ahlaklarına karşı duyarsız olan, büyüğünü korumayı, ona saygı göstermeyi geri kafalılık zanneden, ne kadar küfre benzerse o kadar kaliteli olduğunu düşünen, mazlum ve zavallı konumundaki insanları ezmeye yeltenen, haksız olmalarına rağmen güçlü olandan yana tavır alan kimseler toplumda prim yapmaktadır.
Ne yazık ki, toplumların çoğu bencillik, kibir, kendini beğenme ve ücub gibi pek çok nefsî ahlakların bataklığında boğulmaktadırlar. Bu durumlarının farkında bile değillerdir. Bunlar, ’Elhamdülillah Müslümanım’ demekten öteye din adına hiçbir şey bilmezler. Fakat her şeyi bildiklerini zannederler. Bir diğer ifadeyle bilmezler, bilmediklerini de bilmezler. Bu insanlara Allah’a ve Rasûlü’ne itaat adına veya aşığı oldukları Batı toplumlarının ahlak ve davranışlarının taklit etmenin tehlikeleri nasıl anlatılır bilemiyorum. Efendimiz (s.a.s.)’in getirdiği İslamî çizgiyi muhafaza edemeyerek, yaşadıkları gibi inanma gafletine düşen insanımız; İslam ile ’güncel hayatın gerçekleri’ dedikleri şeyler arasında sentez bir din anlayışı geliştirerek bunu, ’çağdaş İslam’ ismiyle, süslü poşetler içerisinde insanların önüne koymaktadırlar. ’Siz o gün çok olursunuz ancak sellerin önüne kapılan çerçöp gibi’ diyen hadis-i şerifin muhatabı olmaktan Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammedi muhaza etsin. Ama gelin görün ki, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetini bırakıp başka başka yollara tabi olan insanların sayıları hiç de az değildir.
Efendimiz (s.a.s.); ’Düşmanın zarar veremeyeceği, hak üzere sebatkâr bir fırka kıyamete dek var olacaktır’ buyurmaktadır. Bu müjdeye muhatap olan salih insanların en önemli vasıfları da kafirlere benzemekten en çok sakınan kimselerden olmalarıdır. Onlar kafirlerin yaşantılarını asla taklit etmez, bu takdirde Allah katındaki şereflerini kaybedeceklerini bilirler. Ancak, kafirlerin bizim yaşantımızı taklit etmeleri, onlar için büyük bir şereftir. İzzet, ancak Allah’ın (c.c.), Rasûlü (s.a.s.)’in ve tüm müminlerindir.
O halde müslümanlar, Peygamberimiz (s.a.s.)’i ve O’nu dost edinenleri bırakıp şeytan ve de Allah düşmanlarını dost edinmenin ahirette getireceği sorumluluğu düşünerek bu ve benzeri çirkin taklitleri bırakmalıdır: ’Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun: babaları, oğulları, kardeşleri, ya da akrabaları da olsa Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin…’ (Mücâdele sûresi, 22)
Allah’u Teâlâ, bizlere sevdiklerini sevmeyi, düşman olduklarına da düşman olmayı nasip etsin. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin . 94 sayısı (2011 Ocak) için yazılmıştır.

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Aralık 2010’da zulme karşı başlatılan direniş ve başkaldırı Tunus’tan sonra Mısır’da da etkisini gösterdi ve halklarını dikta rejimiyle yöneten Ben Ali ve Hüsnü Mübarek’i koltuklarından etti. Peki Tunus’ta başlayan ve arkası gelen hadiseleri bu aşamaya getiren kıvılcım neydi? Buna kısaca değinmekte fayda var. Zira şu an Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir gibi pek çok Arap ülkesindeki halklar benzer sıkıntı ve problemlerle her gün karşı karşıya gelmekten hayattan bezmiş durumdalar.
İşte o hadise!
Muhammed Bouzazizi adlı Tunus’lu genç, milyonlarca üniversite mezunu işsiz gençlerden biriydi. 17 Aralık 2010’da ekmek parasını zar-zor çıkarttığı meyve tezgahına zabıtalar el koydular. Artık canına tak etmişti, o da, eline bir bidon benzin aldı, başından aşağı döktü ve kendini yaktı!..
Muhammed Bouazizi’nin ölümü, aslında çok iyi eğitim gördükleri halde işsiz kalmış orta sınıf insanların feryadı niteliğindeydi. Daha 26 yaşındaki bir gencin bu şekilde kendini yakarak hayatına son vermesi Tunus’u sarstı, insanlar artık yaşamak için sokağa inmeleri gerektiğine inandılar… Bouazizi kendini kurban etti ve belki de ülkesini kurtardı. (’Belki’ diyoruz çünkü bu ülkede siyasetin ne yöne savrulacağını henüz bilmiyoruz.)
Tunus ve Mısır’da yaşananlardan sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın diğer ülkelerinde de gençler otoriter rejimlere karşı sokaklara dökülüyor. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir daha aday olmayacağını açıklamak zorunda kalırken, Ürdün’de hükümet değişti. Suriye’de de hükümet karşıtı gösterilerin planlanması üzerine Beşar Esad halka reform sözü verdi. Benzer gelişmeler Lübnan ve Cezayir’de de yaşanıyor. Dalga dalga yayılan gösteriler Filistin’de de yankı buluyor. Zira Filistinliler otuz yıldır Mübarek’in İsrail rejiminden yana tavır aldığı görüşünde ve bu nedenle Mısır’da Mübarek rejiminin sona ermesinden yanalar.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Hamas’ın denetimindeki Gazze Şeridi’nde ortak bir görüş öne çıkıyor. Ramallahlı Karem Romana: ’Mısır’da yaşananlar onlarca yıl önce yaşanmalıydı. Biz Mısır halkını destekliyoruz ve değişimin kötü değil iyi yönde gerçekleşeceğini umuyoruz’ diyor. Bir diğer Filistinli Adnan Akeed’in tepkisi ise daha sert. Akeed, “Mübarek ve diğer Arap liderlerin yok olmasını diliyorum. Bizim yok oluşumuzdan ve ulusal meselemizde geride kalmamızdan onlar sorumludur’ şeklinde tepkisini dile getirmektedir.
Filistinlilerin böyle düşünmesine rağmen ne Hamas ne de El-Fetih açıkça Mübarek’i karşısına almaya pek yanaşmamışlardır. Filistinli siyasiler bu konuda açıklama yapmaktan kaçınan bir tavır sergilemişlerdir. Çünkü Abbas liderliğindeki El-Fetih açısından Mısır, İsrail ile müzakerelerde en önemli müttefik. Hamas açısından da Mısır, Gazze’de varlığını sürdürebilmek açısından kilit öneme sahip. Zira benzin ve gıda gibi hayati gereksinimlerin büyük bölümü, Mısır ile Gazze arasındaki tünellerden geçiyor.
Gazzeli Adbel Kader Ebu Şaban da aynı görüşte ve tepkisini: ’Yeter artık. 30, 31 yıl… Avrupa ve diğer ülkelerde birkaç yılda bir seçim yapılıyor, iktidarların babadan oğula devri yok ve gerçek siyasi yönetim böyle olmalı’ sözleriyle dile getiriyor.
Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Ürdün’e tüm Arap dünyasını sallayan, ne getireceği kestirilemeyen, bölgedeki yüz yıllık statükonun değişmesi tarihi bir kırılma dönemidir. İnsanlar “Ortadoğu tipi rejimler”i gömüp demokratik, özgürlükçü ve bölgenin dinamiklerini kullanmanın yollarını araştırmaktalar. Büyük umutlar ve büyük korkular arasında durduğu yer tam olarak belirlenemeyen bu dönem, savaşlara kapı aralayacak bir ’barış’ anlamına da gelebilir mi acaba? Bunu zaman gösterecek.
Tabi ki bu geçiş döneminde müslümanların beklentileri ne kadar yüksekse korku ve endişeleri de o kadar yüksek. Totaliter yönetimlerin, monarşilerin, siyasi gücü ve kaynakları tekelinde tutan çevrelerin hüküm sürdüğü, kirli ilişkilerin belirlediği, kaynak verip iktidar satın alındığı dönemin bitmesi umudu herkesi heyecanlandırmakta. Özgürlük alanlarının genişlemesi, refahın yükselmesi, kaynakların dengeli biçimde dağıtılması, iktidarlarla kitleler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması, bu ülkelerin garnizon ülke olmanın ötesinde bir varlık inşa etmesi, tek yanlı kayıtsız şartsız bağımlılık döneminin sona ermesi yönündeki beklentilerin tarihi onlarca yılı bulacağı da bir gerçektir.
Arap dünyasında yaşanan bu gelişmelerden en çok rahatsız olacak bir ülke varsa o da İsrail’dir. Şu ana kadar İsrail’in ne gibi bir tavır sergileyeceği ve pozisyonunun ne olacağı belli değildir. En son İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi’nin yaptığı açıklama, bu “yeni durum”un ciddiyetini ortaya koyacak cinstendi: “İsrail’in birkaç cephede birden savaşmaya hazırlanması gerektiğini, farklı oyuncular arasındaki ilişkilerin kendilerini buna zorladığını, komşularından gelen tehdidin büyüdüğünü” söylerken, asıl konvansiyonel savaşa hazırlanmalıyız, konvansiyonel olmayana (nükleer) hazırlanırken hazırlıksız yakalanabiliriz mealindeki sözleri yeterince açıktır.
Eşkenazi’nin sözlerinin siyasi açıklaması ise, Benjamin Netanyahu’dan geldi. Mısır’la imzalanan barış anlaşmasının sonunun gelebileceğine ilişkin bu açıklamanın İsrail’le yakın ilişki içinde olan bütün ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Bölgesel açıdan düşünüldüğünde Eşkenazi ve Netanyahu’nun sözleri gerçeği yansıtmaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague bile ayaklanmaların Ortadoğu barış sürecini tehlikeye atabileceğini ifade etmiştir. Her ne kadar o İsrail-Filistin barış sürecini kastetse de, içinde İsrail olan bütün süreçler bundan etkilenecektir. Süveyş Kanalı’nda çalışan binlerce işçi bugünlerde greve başladı. Avrupa ekonomisinin can damarı Suveyş’teki kriz bile tek başına çok etkili olacaktır ve hemen bütün ülkeler bir şekilde krize müdahil olacaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 95.sayısı (2011 Şubat) için yazılmıştır.

Habib-i Acemi (k.s.)

Habib-i Acemi (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden, Hasan Basrî’nin talebesi, müridi ve Davûd-u Tâî’nin mürşididir. Künyesi Ebu Muhammed’dir. Kendisi Hz. Hasan-ı Basrî, İbni Sirin, Abdullah el-Müzenî, Ebî Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadis rivayet etmiştir. Hz. Süleyman el-Teymî, Hammad b. Seleme, Mutemir b. Süleyman, Osman b. Heysem gibi kimseler de kendisinden hadis rivayetinde bulundular.

O devir Basra’sı ciddi bir ticaret merkezidir. Uzak illerden, Hindistan’dan, Yemen’den, Türkistan’dan kervanlar gelir, gider. Gün boyu develerden yükler iner. Tacirler tahıl, baharat, silah, mücevher pazarlarlar.

Ama Habib başkadır. O, ne kumaştan ne de bakliyattan anlar. Eli belinde dolaşır, hırslı tüccarlara ve sıkışan borçlulara para satar. Hesabına sıkıdır. Vadesi geldi mi dakika geçirmez, imzalattığı senedi son kuruşuna kadar tahsil eder. Diyelim ki ödeyemedi. Onun için hiç fark etmez, ayak kirasını da ilâve eder ki meblağı katladı demektir.

Bir gün tahsilât için gittiği evde aradığı adamı bulamaz. Evin hanımı:’Sana verecek bir şeyimiz yok. Bir kuzu kellesi var istiyorsan onu al.’ Habib: ’Kısa günün kârı.’ der kelleyi kapar. Eve getirir, hanımı yıkar, paklar, baharatlar ve haşlar. Tam et kokusu iştah kamçılamaya başlamıştır ki kapı çalınır. Mahallenin gedikli dilencisi eşikte biter. Habib bu davetsiz misafirden hoşlanmaz: ’Sana verdiklerimi saklasaydın şimdiye kadar zengin olmuştun.’ diye azarlar. Dilenci gün boyu terslenmeye alışıktır; ama bu kez mahzun olacağı tutar. Habib söylene söylene sofrasına döner. Ne görse beğenirsiniz. Biraz evvel iştah kabartan yemek kan kesilmiştir. Habib tutulur kalır. Gözlerini kısar, elini çenesine dayar: ’Ben ne yapıyorum ya!’ der, ’Hem bu gidişin sonu nereye?’ Bir an başı döner, kulakları uğuldar. Evde duramaz, dışarı çıkar. Neden öyle yaptığını kendisi de bilemez; ama Hasan-ı Basrî Hazretlerinin dergâhına koşar. Onu gören yolunu değiştirir, çocuklar bile çil yavrusu gibi dağılır, kuytulara saklanırlar. Habib, büyük velinin huzurunda tövbe eder. Sonra samimiyetle sorar:

– Şimdi ne yapmalıyım?
– Üzerindeki kul haklarından kurtulmaya bak.
Bir tövbe ile insanın siması değişir mi? Samimiyseniz değişir, vallahi değişir. Zira aynı yoldan dönerken çocukların kendine gülümsediğini hisseder. İçine ılık ılık bir şeyler akar, kalbi insan sevgisiyle dolar.

Habib hemen bir tellâl tutar ve kimden ne aldıysa geri vereceğini ilân eder. Malı mülkü bir anda erir. Bırakın muhteşem evini, küheylan atını, silahlarını, tenceresi tavası bile elinden gider. Hatta son gelen alacaklıya gömleğini vermek zorunda kalır. Verdikçe yıkanır, helalleştikçe arınır.

Habib sermayeyi sıfırlamış, elde avuçta bir şey bırakmamıştır; ama bakmak zorunda olduğu çocukları vardır. Hanımı bir sabreder iki sabreder, nitekim bir gün yiyecekleri kalmadığını söyler. Habib seccadesini Fırat kıyılarına serer, akşamlara kadar ibadet eder. Eve geldiğinde hanımı iş bulup bulmadığını sorar. Habib: ’Çok iyi bir iş buldum.’ der, ’Eğer bugüne kadar bu işte çalışsaydım neler kazanmazdım.’

Habib sonraki günler evden daha erken çıkar, daha geç döner, kendinden geçercesine ibadet eder. Üç beş gün sonra hanımı yine sıkıştırır. Evde hiç bir şey kalmadığını hatırlatır. Habib: ’Öyle cömert birinin hizmetinde çalışıyorum ki………..’ der ’Kereminden bir şey istemeye utanıyorum.’

– Artık istesen iyi olacak ama.
– Tamam.
– Tamam, tamam diyorsun ama isteyemiyorsun. Bak bu gün son olsun. Akşama bekliyorum.
Habib yine seccadesini serer, zikreder. Evde bir şey olmadığını hatırladığında hava çoktan kararmıştır. Hanımını nasıl geçiştireceğini düşüne düşüne evine yaklaşır. İçeriden ekmek, yemek kokuları gelmekte, çocukların neşeli çığlıkları dışarılara taşmaktadır. Hanımı onu kapıda karşılar: ’Efendin gerçekten kerem sahibi imiş.’ der. ’Sen henüz çıkmıştın ki dört beyaz elbiseli adam geldi. Birisi un çuvalını, birisi yüzülmüş koyunu, birisi de içinde yağ, bal, baharat bulunan zenbilleri bıraktı. En sondaki nur yüzlü eşiğe içinde 300 dirhem olan bir kese koydu ve dedi ki: ’Habib’e söyle, daha fazla çalışsın ücretini artıralım!

Bir zaman sonra hanımı Umrete Hatun da sırra vakıf olur. Artık birlikte çalışırlar, gecenin bereketli vakitlerini asla kaçırmazlar. Hatta saliha kadın: ’Aman efendi!’ der, ’Gece geçiyor, âbitler kafilesi gitti, selâmete ulaştı, kalk geri kalmayalım.’

Umrete Hatun bir gün hamur yoğururken bir fakir kapısını çalar. Kadıncağız onu boş çevirmemek için teknesindeki hamuru verir. Dakika geçmeden meçhul biri kapıyı çalar ve bir kucak ekmek bırakır ki henüz buharı tütmektedir. Çocuklar bir hamurun gittiğini, bir ekmeğin geldiğini görür çok şaşırırlar.

Habib-i Acemî adım adım tasavvuf basamaklarını tırmanır. Gün gelir Hasan-ı Basrî Hazretleri bile sözü ona bırakır. Bazıları: ’Siz varken ona söz düşer mi?’ derler. Büyük veli başını mânâlı mânâlı sallayıp gülümser: ’Habib kalbinden konuşur.’ der, ’Ve söylediklerini kalplere nakşeder.’

Habib-i Acemî Kur’ân-ı Kerim okumaktan tarifsiz bir tat alır ve Arapçayı iyi bilenlerin bile vakıf olamadığı sırları kavrar. Hasan-ı Basrî: ’Evet o acemdir (İranlıdır) ve Arapçası acemicedir; ama unutmayın adı gibidir, Habîbdir. (sevgilidir)’ der. Habib-i Acemî aşk ile başlayınca az zamanda çok mesafe alır. Gün gelir Araplara, Arapça dersi verir ve hadis âlimleri arasında parmakla gösterilir.

Horasanlının biri Basra’ya gelir. Önce hacca gidecek, dönüşte Basra’da bir ev alacak ve yerleşecektir. Arkadaşları: ’Paranı yanında taşıma!’ derler, ’Güvenilir birine emanet et, uygun bir ev çıkarsa, senin adına satın alsın.’ Adam da öyle yapar, tutar Habib-i Acemî’ye on bin dirhem bırakır: ’Münasip bir ev bulursanız alın.’ der, ’Bulamazsanız sizde kalsın, dönüşte alırım.’

İşte tam o günlerde Basra’da görülmemiş bir kıtlık olur. Fukaranın feryadı göğe yükselince Habib-i Acemî dayanamaz emanet paraları muhtaçlara dağıtır. ’Eğer razı olmazsa, borcum borç.’ der, ’Nasıl olsa Rabb’im bana yardım eder, öderim.’ Birkaç ay sonra Horasanlı hacdan döner. Habib-i Acemî: ’Sana cennetten öyle bir köşk aldım ki, altından ırmaklar akıyor.’ der. Horasanlı, bu Allah dostunu kırmaz. Büyük bir teslimiyetle: ’Tamam kabul.’ der, ’Ancak senet yazarsan!’

Mübarek eline kalemi alır ve başlar yazmaya: ’Habib-i Acemî’nin Azîz ve Celîl olan Rabb’inden şu Horasanlı için satın aldığı köşkün senedidir. Allah’u Teâlâ vasıfları yukarıda belirtilen köşkü Horasanlı’ya verecek ve Habib’i on bin dirhem borçtan kurtaracaktır.’ Senedin altına mühür basar, imzalar. Bakın şu işe, Horasanlı o günlerde vefat eder. Vasiyeti üzerine senedi de onunla beraber gömerler. Ertesi sabah kabrin üzerinde nurla yazılmış bir mektup bulunur ki özetle şöyle demektedir: ’Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ bahsi geçen köşkü Horasanlı’ya verdi. Herkes bilsin ki Habib borçtan kurtulmuştur!’

Habib Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak dostlarının yanına koşar: ’Bu Rabb’imin bana olan beratıdır!’ diye sevincini ifade etti.

Nefsi ve duygularının esiri olan insan şerde mesafe kat ederken, kabiliyet ve duygularını hayra yönlendirdiğinde o yolda mesafe almaya başlar. Bir tövbe bunun başlangıcı olabilir.

Bunun güzel örneklerinden biri Habib-i Acemî’dir. Günahkâr bir kul iken tam bir tövbe ile hak yoluna girmiş, servetini göz kırpmadan hak yolunda sarf etmekte tereddüt etmemişti. Fakirlere dört defa tam kırk bin dinar dağıtmıştı.

Duaları makbul, fakir fukaraya hayır yapmaktan zevk alan Habib, borçlularının borçlarını bağışlamaktan haz duyardı. Bir gün bir adam gelmiş, altından kalkamayacağı kadar borçlandığını belirtmişti. O da istediği kadar borç alabileceğini, kefil olduğunu belirtti ve taahhüdünde durdu.

Kıtlık günlerinde tüccarlardan buğday ve un alıp dağıtan, ihtiyacını arz edeni geri çevirmeyen bu Allah dostu, Allah sevgisiyle de dopdoluydu. Allah için: ’Seni düşünüp gözleri aydınlanmayan kördür. Senin verdiğin sevinçle sevinemeyen gerçek huzuru bulamaz.’ derdi.

Bir gün meclisinde bulunanları hayır yapmaya teşvik etmiş, bundan büyük bir haz duyduğunu belirtmiş ve Rabb’ine şöyle niyazda bulunmuştu: ’Allah’ım! Seni tenzih ederim. Yarattın ve şekil verdin. Doğru yola eriştirdin, zengin kıldın. Sağlık ve afiyet verdin, günahları bağışladın. Sana sonsuz hamd olsun. Sen en büyük cömertsin. Sen vermeyi seversin. Sen İbrahim’in dostusun. Senin isteyenin eksik olmaz. Nimetlerin eksilmez. Kimse Seni hakkıyla övemez. Yüzümü Sana çevirip secde ediyorum.’ Habib-i Acemî Hazretleri bu duayı yaptıktan sonra da beraberindekilerle birlikte secdeye kapanmışlardır.

Bu büyük Allah dostu Hakk’ın rahmetine 739’da kavuşmuştur.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Kaynaklar:
Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Beyrut, 1997), 6/162.
Tarih-u Medînet-i Dimaşk, 12/54-55.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 35.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 186-188.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 379, 687, 720.

Hasan-ı Basri (k.s.)

Hasan-ı Basri (k.s.)

Tâbiînin büyüklerindendir. Zâhid, muhaddis, fakîh ve müfessirdir.

Adı, Ebû Sâid el-Hasan b. Ebi’l-Hasan Yesâr el-Basrîdir. Basrî nisbetiyle şöhret bulmuştur. Babası, Ashâb-ı Kirâm’dan Zeyd bin Sâbit el-Ensârî’nin kölesi, annesi ise, sevgili Peygamber’imizin temiz zevcelerinden, Ümmü Seleme’nin câriyesiydi. 641 (H.21) senesinde Medîne-i Münevvere’de doğdu. Doğduğunda teberrüken ad koymak üzere Hz. Ömer’e götürdüler. Hz. Ömer (r.a.), onun güzel yüzünü görünce: ’Adı Hasan (güzel) olsun.’ buyurdu. Böylece Hasan adı verildi.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında dünyaya gelen Hasan Basrî’nin annesi ve babası, oğulları doğunca âzâd edildiler. Annesi hizmetini görmeye gittiğinde, Ümmü Seleme validemiz, onu kucağına alarak bağrına basıp, dua etti. Bu arada, Ümmü Seleme’nin Hasan’ı emzirdiği ve ondaki hikmet ve belagatin bundan dolayı olduğu söylenir. Ayrıca, Ümmü Seleme annemiz, kendisini Hz. Ömer’e götürdüğü ve onun için şöyle dua ettiği de rivayetler arasındadır: ’Ya Rabb’i! Onu dinde fakîh kıl ve insanlara sevdir.’

Çocukluğu Medîne-i Münevvere’de geçen Hasan Basrî, Arap lisânını iyice öğrendi. On iki, on üç yaşlarında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Ashâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden Hz. Osman, Hz. Ali, Abdullah bin Abbas ve daha birçok Sahâbî (r.a.) ile görüştü. En son vefat edenleriyle birlikte üç yüz sahabe ile görüştüğü rivayet edilir.

Ebû Tâlib Mekkî, Hasan-ı Basrî’nin tasavvuf yolunda imamları olduğunu söylemiştir. Enes b. Mâlik, kendisine bir mesele sorulduğunda, onun Hasan-ı Basrî’ye de sorulmasını, onun derin ilim sahibi olduğunu söylerdi.

On beş yaşından sonra Medîne’den ayrılarak, önemli ilim merkezlerinden biri olan Basra’ya gitti. Orada; Abdullah bin Abbas, Enes bin Mâlik, Abdurrahmân bin Semüre, Semüre bin Cündeb, Ma’kel bin Yesâr ve el-Esved bin Serî gibi büyüklerin derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Abdurrahman bin Semüre, komutasındaki orduyla beraber Sicistan’a gitti. Yine İbn-i Ziyâd Horasan’a vali olunca, birlikte gitti. Bu zaman zarfında birçok Sahabî ile görüşüp hadîs-i şerîf rivâyet etti ve onlardan ilim tahsil etti.

Daha sonra tekrar Basra’ya dönüp, oradaki Sahâbîlerden ve Tabiînin büyüklerinden ders almaya devam etti. Böylece, Ashâb-ı Kirâm’ın, Peygamber’imizden naklen bildirdikleri; itikat, îman, zâhir ve bâtın ilimlerini öğrenip ilimde pek yüksek dereceye ulaştı ve en çok başvurulan âlimlerden oldu. İlim aldığı kaynağın sağlamlığı ile büyük bir şöhrete kavuştu. Fetva vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. İlimdeki şöhreti, güzel ahlâkı ve ilim öğretmedeki üstünlüğü her taraftan duyulup derslerine, vaazlarına ve sohbetlerine gelenler çoğaldı. Evi, sohbetinden istifade etmek için gelenlerle dolup taştı. Zamanının devlet adamlarının da ilminden istifade ettiği Hasan Basrî, bir müddet Basra kadılığı yaptı. Pek çok büyük âlim onun tedris halkasında yetişti. Katâde, Hişâm bin Hasan, hadis ilminde hüccet derecesine ulaşan Yûnus bin Ubeyd ve Eyyûb bin Ebî Temîme gibi büyük âlimler onun başlıca talebelerindendir.

Ashâb-ı Kirâm’ın, Peygamber Efendimizden bildirdiği din bilgilerini ve doğru inanış olan Ehl-i sünnet itikadını naklederek insanların hidayete kavuşmasına hizmet eden Hasan Basrî; ilmi, vakarı, sükûneti ve görünüşü itibarîyle Rasûlullah (s.a.s.)’e benzerdi. Hayatını ilim öğrenmeye ve öğretmeye vakfeden Hasan Basrî: ’Bu ilmi kimden aldın?’ diye soranlara; ’Ashâb-ı Kirâm’dan olan Huzeyfetü’l-Yemânî’den.’ diye cevap verdi. ’O kimden aldı?’ diye tekrar sorulunca: ’Hz. Huzeyfe bana dedi ki: ’Bu ilim, Rasûlullah Efendimizin bana bir ikramıdır. Çünkü herkes Rasûlullah’a hayırdan sorarlar, ben ise şerden sorardım. Çünkü kötülükleri yapmaya korkar ve kötü şeylerden sakınırsam, iyilikleri yapabileceğimi düşünürdüm.’ diye cevap vermişti.’

Ömrünün son yılları hastalık ile geçen Hasan Basrî, ölüm döşeğindeyken devamlı: ’Biz Allah’ın kuluyuz. (Öldükten sonra) yine ona döneceğiz derler.’ mealindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Vefat etmeden önce de: ’İnsanoğlu sıhhatli ve hasta olduğu günlerde faydalı şeyleri yapsa ne iyi olur.’ diyerek şu vasiyeti yazdırdı: ’Hasan bin Ebi’l Hasan şehâdet eder ki, Allah’ü Teâlâ’dan başka ilâh yoktur. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem O’nun Rasûlü’dür’ dedikten sonra, Muâz bin Cebel’in rivayet ettiği: ’Bir kimse ölüm anında sıdk ile Kelime-i Şahadet getirerek ölürse, Cennet’e girer.’ hadîs-i şerîfini okudu. Vefat etmeden az önce bir müddet kendinden geçip, tekrar kendine gelince: ’Beni Cennetlerden, pınarlardan ve güzel konaklardan uyandırdınız.’ buyurdu. 728 (H. 110) yılında 88 yaşındayken, bir Cuma günü Basra’da vefât etti.

Hasan Basrî Hazretlerinin güzel sözleri ve nasihatleri meşhur olup pek tesirlidir. Bu sözlerinden bir kısmı şunlardır:
’Sonsuz olan Cennet, dünyada yapılan birkaç günlük amelin değil, halis bir niyetle yapılanların karşılığıdır.’

’Dışın içe, kalbin dile uygun olması lâzımdır. Böyle olmamak nifaktandır.’

’İnsan dünyadan üç şeye hasretle gider: Topladığına doymaz. Umduğuna kavuşamaz. Önündeki âhiret yolculuğu için, iyi azık temin etmez.’

’Dünyanın senden sonra nasıl olduğunu görmek istersen, senden evvel ölenlerden sonra ne olduğuna bak!’

’Başkalarından sana söz getiren, senden de ona götürür. Onunla sohbet edilmez, arkadaşlık yapılmaz.’

’Âlimler, asırların ve devirlerin ışıklarıdır. Her âlim, zamanının insanlarını aydınlatan bir kandildir. Âlimler olmasa, insanlar karanlıkta kalır ve insanlığını kaybederler.’

’Kul bütün ilimleri elde etse, kuru ağaç gibi oluncaya kadar ibadette bulunsa, fakat midesine giren şeyin haram olup olmadığına dikkat etmese, Allah Teâlâ onun hiçbir ibadetini kabul etmez. Dünyanın fâniliğini, nimetlerinin geçiciliğini ve ölümün mutlaka geleceğini unutmak, mümine yakışmaz.’

’Dünya üç gün gibidir. Geçen gün, geçip gitmiştir artık. Geri döndüremezsin. Ondan ümit kesilmiştir. İkinci gün, içinde bulunduğun gündür. Bunu ganimet ve fırsat bil. Üçüncüsü ise, gelecek olan gün ki, sen ona ulaşır mısın belli değil. Belki de gelecek olan güne kavuşamadan ölürsün.’

’Kalbin fesada uğraması, bozulması altı şeyden olur: Tövbe etmek ümidiyle günah işlemek, ilim öğrenip onunla amel etmemek, amel ettiklerinde de ihlâsı gözetmemek, Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlere şükretmemek, Allah Teâlâ’nın taksim ettiği rızka razı olmamak, Ölüleri defnedip ibret almamak, öleceğini düşünmemek ve âhiret için azık hazırlamamak.’

’Ey insan! İnsanların çokluğuna bakıp da aldanma! Çünkü sen yalnızsın, yalnız öleceksin, kabre yalnız gireceksin, yalnız kabirden kalkacaksın ve kendi hesabını vereceksin.’

Bir gün Hasan Basrî’ye birisi gelip: ’Filan kimse, seni çekiştirdi, gıybet etti.’ dedi. Buyurdu ki: ’Sen o zâtın evine niçin gitmiştin.’ Adam: ’Misafir olarak davet etmişti.’ dedi. ’Sana ne ikram etti?’ deyince: ’Çeşitli yemekler ve meşrubat..’ diye cevap verdi. Hasan Basrî Hazretleri: ’Bu kadar yemekleri, içinde sakladın da, bir çift sözü saklayamayıp bana mı getirdin!’ buyurdu. Daha sonra kendisinin aleyhinde konuşan kimseye, bir tabak taze hurma ile birlikte, özür dileyerek, şöyle haber gönderdi: ’Duyduğuma göre sevaplarını, benim amel defterime geçirmişsin! İsterdim ki, karşılık vereyim! Kusura bakmayın! Bizim hediyemiz sizinki kadar çok olmadı.’

’Mü’min, daima nefsinin hâkimidir. Onu Allah için inceler. Dünyada nefsini murakabe edenlerin hesabı, âhirette kolay olacaktır. Kendilerini murakabe ve muhasebe etmeyenlerin hesabı da zor olacaktır.’ dediği bilinmektedir.

Hasan-ı Basrî, hüzünlü olmayı kendine şiar edinen bir sûfi olarak temayüz etmiştir. Dünyadan kaçış, zâhidâne bir hayat, nefsinden hiçbir zaman emin olmama, işte bunların hepsi, onda hükmün kaynağını teşkil etmektedir.

Hasan-ı Basrî’de Allah aşkı (muhabbettullah) zirvededir. O’na göre Allah aşkı manevî hayatın en yüksek noktasıdır. Çünkü bu aşk, Allah’a doğru yükselişin meyvesidir.

Cennette Allah’ın zâtının ihatasız olarak görülebileceğini kabul eder. İyiliği emir kötülüğü nehyetmek kuralı, O’nun hareket noktasını oluşturmaktadır.

Hasan-ı Basrî Hazretleri tasavvuf yoluna girmeden önce inci ticareti ile meşgul oldu. Bu yüzden Hasan-ı Lü’lûî diye anıldı.

Basra Hâkimi olan Muhsin Ali’den ders alarak tasavvuf yoluna yöneldi. Tasavvuf yolunda kısa zamanda ilerleyip manevî derecelere yükseldi. Hiçbir zaman halktan bir şey kabul etmedi. Ancak hocası Muhsin Ali’nin izni ile vâz edip, talebelerini yetiştirdi.

Hazret-i Ali, halifeliği sırasında şehir şehir dolaşıp, halkını bizzat ziyaret edip dertlerini dinlemeyi kendisine âdet edinmişti. Nerede bir şeyh veya vaiz görse veya duysa, giderek onu dinler, doğru yoldan ayrılanları edeplendirir, doğru olanları takdir ederdi. Bu şekilde gezerken yolu Basra’ya düştü. Devesinden inip orada üç gün kaldı. Şehri baştanbaşa gezerken bir mecliste Hasan-ı Basrî’nin vaaz ettiğini gördü. Hemen meclisine dâhil olup vaazını dinledi ve beğendi. Sonra ona: ’Ey Hasan! Zamanın hâdiselerini anlatan biri misin? Yoksa hakikî gerçeği öğretmek isteyen bir kişi misin?’ diye sordu. Hasan-ı Basrî: ’Rasûl-i Ekrem’den bize ne ilim geldi ise onu yaymaya çalışıyoruz. Haberini doğru bulduğum ilmi halka söylemekten çekinmiyorum.’ dedi. Hz. Ali tebessüm ederek ona yöneldi ve tebrik etti. Daha sonra meclisten dışarı çıktı. Hasan-ı Basrî Hazretleri onun Hz. Ali olduğunu anlayıp hemen kürsüden indi, eteğinden tutup mübarek ayaklarına yüzünü gözünü sürüp öptü. Sonra Hz. Ali’den zikir telkini istedi. Bâbü’t-Taşt denilen yerde bulunuyorlardı. Hz. Ali tasavvuf ile ilgili gizli sırları Hasan-ı Basrî’ye burada anlattı.

Sonra Hasan-ı Basrî ona biat etti. Hz. Ali ona icazet vererek zikir telkiniyle ve insanlara İslâmiyet’in emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi. Sonra tarikattaki ilk Hilâfetnâme’yi yazıp Hasan-ı Basrî’ye verdi. Tarikat ehli arasında usul olan ’İzinname, icazetname’ denilen yazılı kâğıt verme usulü Hz. Ali (r.a.)’den kaldı.

Hasan-ı Basrî Hazretleri kavuştuğu bu manevî iltifat ve derecelerin verdiği zevkle kırk gün bir şey yiyip içmedi. Sonra irşâd seccadesine oturup, insanlara İslâmiyet’in emir ve yasaklarını anlatmaya devam etti.

İlimde, rivayetlerine en çok başvurulan âlimlerden ve fazilet sahibi yüksek velîlerden oldu. İlim aldığı kaynağın sağlamlığı ve Asr-ı Saadet’e yakınlığı sebebiyle ilimde çok yüksek seviyeye ulaştıktan sonra fetva vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. İlimdeki şöhreti, ahlâkı, ders vermekteki üstünlüğü her tarafa yayıldı. Derslerine ve vaazlarına pek çok insan toplanırdı. Hatta evi, sohbetinden istifade etmek için gelenlerle dolup taşardı.

İlim ve faziletlerinden istifade ettiği Ashâb-ı Kirâm ile kendi içinde bulunduğu nesli kıyas ederek: ’Siz onları görseydiniz mecnûn (deli) zannederdiniz. Onlar sizin iyilerinizi görseler: ’Bunlar iyilik ve hayırdan nasipsiz kimselerdir.’ kötülerinizi görseler: ’Bunlar da Müslüman mı?’ derlerdi.’ buyurdu.

Dünyaya düşkün kimse, muradına kavuşamaz. Bir gün olsun rahat nefes alamaz. Her gün, ayrı bir düşünce, keder getirir. Derken dünyaya o kadar dalar, ömür biter de ecel bir gün onu yakalayıverir. Sonunda, azıksız âhiret yolculuğuna çıkmak zorunda kalır. İşte böyle duruma düşmekten sakın.

Basra’da Hasan-ı Basrî Hazretlerinin sohbetlerini dinleyen ve ondan istifade eden tasavvuf ehli arasında Râbiatü’l-Adviyye, Mâlik bin Dînâr, Habîb-i Acemî gibi zâtlar da vardır. Tasavvuf hakkında söylediği sözler, diğer evliyadan işitilmezdi.

Pek çok âlim ve velî yetiştirmiş olan Hasan-ı Basrî Hazretlerinin tasavvuftaki yolunu dört halîfesi devam ettirdi. Bu halifeleri, Mâlik bin Dînâr, Utbe-i Gulâm, Ebû Hâşim-i Mekkî ve yerine vekil bırakmış olduğu Habîb-i Acemî’dir. Hasan-ı Basrî’nin, Hz. Ali’den aldığı tasavvuftaki yoluna daha sonra Edhemiyye ve Çeşdiyye adları verilmiştir.

Hayatı ilim öğrenmek ve öğretmekle geçen Hasan-ı Basrî’nin yazdığı kıymetli eserleri şunlardır:
1. Tefsîru’l-Haseni’l-Basrî: Bu kitabı, bir bütün olarak zamanımıza kadar ulaşmamış, kaynak tefsir kitaplarında rivayetler hâlinde zikredilmiştir.
2. Kitâbü’l-Hasen İbn-i Ebi’l-Hasen fi’l-Aded: Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinin adedi ile ilgilidir.
3. Risale fî Fadli Haremi Mekketi’l-Mükerremeti: Mekke’nin faziletine dairdir.
4. Risale Abdi’l-Melik ibni Mervan ilâ Hasen-i Basrî ve Cevâbihî aleyhâ: Halife Abdü’l-Melik’e yazılmış bir risaledir.
5. Risale Erbe’a ve Hamsîn Farîda: Elli dört farzı anlatan bir kitaptır.
6. Îmanda aranılacak elli fazîlet hakkında da bir risâlesi vardır.
7. İstiğfârâtü’l-Munkıze Mine’n-Nâr: Bu kitabın bir adı da Evrâd-ı Hıfziyye’dir. İstigfâr yani tövbe hakkındadır. Bunlardan başka eserlerinin de olduğu, kaynak kitaplarda bildirilmektedir.
Rabb’imiz şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Eserler
1. İbn Sa’d, Tabakât, VII/I, 114.
2. Altıntaş, Hayrani, Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, 1986, s.61-65.
3. Feridüddin Attar, Tezkiretü’l Evliya, s. 29-32.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 29. sayısı (2005 Ağustos) için yazılmıştır

İmam Muhammed El-mehdi (r.a.)

İmam Muhammed El-mehdi (r.a.)

Künyesi Ebu’l-Kasım, lâkapları; ’Sâhibü’z-Zamân (zamânın sahibi), Sâhibü’d-Dâr (yurdun sâhibi), Kâim (ayakta duran, kıyâm eden), Hüccet (reddi mümkün olmayan kesin delil), Hâtim (hatmeden, sona erdiren) Muntazar (beklenen), Nahiyet’ül Mukaddese (kutlanmış yön), Hâdi (hidâyete sevk eden)’ ve ’Mehdî (hidâyete ermiş)’tir. En meşhur lâkapları ise; ’Sâhib’üz-Zamân’ ve ’Hüccet’tir.
15 Şaban 255/30 Temmuz 869 tarihinde Samarra kentinde dünyaya gelmişlerdir. Babaları, Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, anneleri Nercîs Hatun’dur.
İmâm Muhammedü’l-Takiyy’nin kızları, İmâm Hasanü’l-Askerî’nin halaları Hakime Hatun, On ikinci İmâm Sahib’ül-Emir’in doğumlarını şöyle anlatır: ’Hasanü’l-Askerî bana, bu gece bizde iftar et, Şâban ayının 15. gecesi ve bu gece Allah, hüccetini izhâr edecek.’ diye haber gönderdiler. Evlerine gittim, kendilerine; ’Anneleri kim?’ diye sordum: ’Nercis’ buyurdular. Ben: ’Kendisinde doğum alâmeti görmüyorum.’ dedim. İmâm Hasanü’l-Askerî: ’Gerçek, benim dediğimdir.’ buyurdular. Nercis geldi, bana: ’Seyyidem’ diye hitap etti ve ayaklarımı çıkarmak istedi. Ben, kendisine engel oldum, ’Seyyidem sensin.’ dedim. İmâm Hasanü’l-Askerî bu sözümü duyunca: ’Allah sana hayırla mükâfat etsin hala.’ dediler. Ben, Nercis’e: ’Allah sana bu gece bir çocuk ihsân edecek ki, dünyanın da efendisi olacak, âhiretin de.’ dedim. Nercis utangaç bir halde oturdu. Ben namaz kıldım, iftar ettim; biraz yattım uyudum. Gece namazına kalktım, sonra tekrar yattım. Derken korkarak uyandım, Nercis uyuyordu. Biraz sonra o da uyandı, gece namazını kıldı, sonra yattı. Henüz bir doğum alâmeti olmadığı için âdeta tereddüde düştüm. İmâm Hasanü’l-Askerî odalarından: ’Hala, can vaat edilen vakit yaklaşmakta; acele etme.’ diye seslendiler. Ben ’Elif-Lâm-Mim ve Yâ-Sîn sûrelerini’ okudum. O anda Nercis korkarak uyandılar. Koşup yanına gittim: ’Allah korusun seni, doğum mu var?’ diye sordum. Nercis: ’Evet’ dedi. Kendisini bağrıma bastım. İmâm Hasanü’l-Askerî: ’Kadir sûresini oku, hala!’ buyurdular. Tanyeri ağarırken Muhammed el-Mehdî, dünyayı şereflendirdiler.
Sâhibü’z-Zamânı, doğumlarından sonra babaları Hasanü’l-Askerî’nin âhirete intikallerinden önce, yakınlarından birçok kişi görmüş, kendileriyle görüşmüştür. İmâm Hasanü’l-Askerî de; onu yakınlarına göstermişler, müjdelemişler, o cümleden olarak: ’Sahibiniz budur.’ buyurmuşlardır.
Hasan Askerî’nin yakınlarından birisi kendisine: ’Senden sonra halefin kim olacaktır?’ diye sormuştur.
İmam Hasan Askerî odasına gitmiş ve kucağında üç yaşında olan bir erkek çocuğuyla geri dönmüş ve şöyle demiştir: ’Allah Teâlâ’nın yanında mükerrem biri olmasaydın bu oğlumu sana göstermezdim. Bunun adı Rasûlullah (s.a.s.)’in adı gibi, künyesi de yine O’nun künyesi gibidir.’

İmam Muhammed Mehdî’nin Dualarından…
’Ey Allah’ım! Eğer Sana itaat ettim ise hamd Sana aittir. Eğer Sana isyan ettim ise hüccet Senindir. Sen bağışlayan, nimet veren, her şeye gücü yetensin. Seni tesbih ve her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ey Allah’ım! Eğer Sana isyan ettim ise muhakkak ben Sana en sevimli olan şey ile itaat ettim. O da îmandır. Ya Rabb’i! Beni bağışla ve merhamet eyle Sen cömertsin, kerem sahibisin. Ey bütün her şeyin Senden emîn olduğu Allah’ım! Bana kendim, ehlim, çocuklarım ve diğer nimet verdiğin bütün her şey üzerine eman ver ki Senden başka hiçbir kimseden korkmayayım. Senden başka hiç kimseden çekinmeyeyim. Sen her şeye kâdirsin. Sen ne güzel dost ve yardımcısın yâ Rabb’i!

Not: Ehl-i Sünnet’e göre; On ikinci îmam olan Muhammed el-Mehdî vefat etmiştir. Şia’nın dediği gibi bir mağaraya girip bir daha çıkmadığı, kıyamete yakın zamanda Mehdî olarak çıkacağı doğru değildir. Yine Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşüne göre kıyamete yakın zamanda gelecek olan Mehdî, hadis-i şeriflerde bildirildiği üzere Rasûlullah Efendimizin soyundan olacaktır; fakat bu kişi 12 İmamların sonuncusu olana İmam Muhammed el-Mehdî değildir.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Farûkî el-Müceddidî, Abdullah, Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar, s.433-438.
2. Hilyetü’l-Evliya.
3. İslâm Âlimleri Ans., c.3.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 28. sayısı (2005 Temmuz) için yazılmıştır.

Min Esbat’ın-nebi İmam Hasan-el Askeri (r.a.)

Min Esbat’ın-nebi İmam Hasan-el Askeri (r.a.)

Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, Hicret’in 232. yılında Rebîülahir ayının 8. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakîi’l-Hâdî, anneleri Hadis’tir. İmâm Hasanü’l Askerî, babası Aliyyü’n Nakî’nin Hakk’a kavuştuklarında 23 yaşlarında idi. Künyeleri: ’Ebû Muhammed’, lâkapları: ’Hâdi, Rafıyk, Zekiyy, Takıyy, Hâlis’ ve ’Askerî’dir.
Babası ile Samarra’da, Asker mahallesinde oturdukları için ikisine de ’Askeriyyen’ denmişti. İmâm Hasanü’l Askerî’nin, İmâm Muhammed Mehdî’den başka evlâtları olmamıştır.
Muhammed bin Yahyâ, İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin oğulları Muhammed’in vefât ettikleri gün, İmâm Hasanü’l-Askerî’ye: ’Allah, onun yerine seni, bana halef kıldı. Allah’a şükret.’ buyurduklarını bildirir.
Yine yakınlarından birisine, İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin: ’Oğlum Hasanü’l-Askerî, bütün Muhammed soyu içinde en yüce ve en ulu kişidir. İmâmet makamına en lâyık olan odur, oğullarımın en üstünüdür. O, benim yerime geçecektir. Sorulacak şeylerinizi, muhtaç olduklarınızı ona sormanız gerek.’ diye yazdıklarını bildirmiştir.
İmâm Hasanü’l-Askerî; ağırbaşlılığıyla, bilgisiyle, olgunluğuyla herkesin saygısını kazanmıştı. Hasanü’l- Askerî’nin, ataları Hz. Rasûl-ü Ekrem gibi lütuflarına, keremlerine sınır yoktu; kendilerinden isteneni, umulandan fazlasıyla ihsân ederlerdi.
Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, Ehl-i Beyt’e uyanlara şu sûretle öğüt verirlerdi:
’Allah yolunda takvâya riâyet etmenizi, mücâhede de bulunmanızı, iyilikte bulunandan yâhut günah işleyenden, kimden olursa olsun size emanet edilen şeylere riâyette bulunmanızı, emanete hıyânette bulunmamanızı tavsiye ederim. Komşularınızla iyi geçinmenizi, Allah’a ibadetteyken secdede uzun müddet kalmanızı, kulluğu bırakmamanızı dilerim; çünkü Rasûlullah’ın risaleti bu esaslara dayanmaktadır. Halkla iyi geçinin, onları dolaşın, hastalarının hatırlarını sorun. İçinizden biri; takvâ sahibi olur, doğru söyler, gerçek muamelede bulunur, İslâm’ın edeplerine riâyet eder, dîni vazifelerini yerine getirirse; halk, bu kişi, ’Ehl-i Beyt’in’ yolunda der. Bu ise bizi sevindirir. Bizim övüncümüz, bezentimiz olun; buna gayret edin; başımızı yere eğdirecek hareketlerden çekinin; bize halkın sevgisini celp edin; bizden onların kötü zanlarını, bize lâyık olmayan düşüncelerini giderin; çünkü biz hakkımızda söylenecek her çeşit iyiliklerden, övüşlerden üstünüz; o övüşlere daha da lâyığız. Aleyhimizde söylenecek kötülüklerden ise uzağız; bizim Peygamber’e yakınlığımız var; Kur’ân, hakkımızı tayîn etmiştir, ’tathir âyeti’ Allah tarafından bizim hakkımızda inmiştir. Bizden başka kim o âyeti kendisine nispet ederse yalan söylemiş olur.’
İmâm’a hizmet eden Ebû Hamza Nasır diyor ki:
’Çok defa Hz. İmâm’ın, bazı kişilerle; Türkçe, Farsça, Rumca ve başka dillerle konuştuklarını duydum ve kendi kendime Medine’de doğdukları halde, bu dilleri nasıl biliyorlar diye şaştım. Bana: ’Böyle olmasa, Hüccetle ona uyanlar arasında nasıl fark olur?’ buyurdular.
İmâm Hasanü’l-Askerî, hicri 260’da (Milâdi 875) Rebîülevvel’in 8’inde, Hakka kavuştuklarında 28 yaşlarında idi. İmâmetleri 5 yıl, 8 ay, 5 gün’dür. Türbeleri Samarra-Bağdat’tadır. Soyları, evlâdı Hz. İmâm Mehdî’den yürümüştür.
İmâm Hasanü’l-Askerî’nin; tefsirleri, mektupları, helâl ve harama ait risâleleri ve kısa sözlerden oluşan çok değerli yazılı eserleri mevcuttur.
Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
– Allah’tan çekinmenizi, dinde ihtiyâtla hareket etmenizi, Allah yolunda çalışmanızı tavsiye ederim. Her zaman ve her yerde doğru sözlü olunuz. Size emanet edilen şeyi, bu emaneti yapan ister iyi bir insan, ister kötü bir insan olsun, mutlaka yerine getirin.
– Başkalarında görüp de beğenmediğin şeyler, seni terbiye etmeye yeter.
– Bâtıl benliğine binen, nedâmet evine konar.
– Beli kıran şeylerden biri de, gördüğü iyiliği örten ve kötülüğü yayan komşudur.
– Gönül alçaklığı, öyle bir nimettir ki, hiç kimsenin hasedini çekmez.
– Hayır eken, hayır biçer. Şer eken, pişmanlık biçer. Kim ne ekerse ancak onu biçer.
– Her kötülüğün anahtarı öfkedir.
– İnsanlardan çekinmeyen, Allah’tan da çekinmez.
– Lâyık olmayan bir kimseyi öven, haksız olarak birine bir kötülük isnât eden adama benzer. Yaptıkları iş arasında fark yoktur.
– O ne kötü bir kuldur ki; ikiyüzlü, iki sözlüdür. O, kardeşini yüzüne karşı metheder de arkasından etini yer. O, kardeşine bir şey verilecek olsa kıskanır. Başına bir felâket geldiği zaman ise onu hemen kötülemeye kalkışır.
– Sizden biri ihtiyatla hareket eder, doğru sözlü olur, insanlarla iyi bir huyla geçinirse ve onu herkes severse, bu beni sevindirir.
– Suç işlemeyi terk eden makbul bir kuldur.

Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3 s.183.
2. Nuru’l-Ebsâr, s.159.
3. Tarih-i Bağdat, c.2, s.366.
4. el-A’lâm, c.2, s.200.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 27.sayısı (2005 Haziran) için yazılmıştır.

İmam Ali Naki (r.a.)

İmam Ali Naki (r.a.)

Babası Muhammed El-Cevad (et-Taki), anneleri Seyyide Ümm’ül-Fazl diye anılan Semânet’ül-Mağrıbiyye’dir. 212/7 Mart 828’de Medine civarında doğmuştur.
Hz. İmâm’ın künyeleri, ’Ebül-Hasan’dır; ’Ebül-Hasan-ı Sâlis’ diye anılırlardı. Lâkapları ’Nâsıh, Fettâh, Tayyib, Murtaza, Âlim, Fakîh, Emin, Mü’temen, Necip, Mütevekkil, Askeri, Hâdi’ ve ’Nakî’dir. Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî’nin, soyları, Hz. İmâm Hasan’ül-Askerî’den yürümüştür.
En-Naki, Medine’ye yerleşir ve orada ilimle uğraşır. Zamanla Ehl-i Beyt taraftarlarının çok olduğu Irak, İran, Mısır gibi yerlerden çok sayıda insan ondan ders almaya gelirler. Halife el-Mütevekkil, evinde çok sayıda insan toplandığı ve silahların bulunduğu ihbarı üzerine evinde arama yaptırır. Eve gelenler onu kıbleye dönmüş ibadet yapar halde bulurlar. Halife el-Mütevekkil onu Samarra’da ikâmete mecbur eder. Orada 20 yıl 9 ay yaşar. 3 Recep 254/28 Haziran 868 tarihinde vefat eder ve Samarra’da evine defnedilir.
Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî, Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil, Muntasar, Mustaîn ve Mu’tezz’in halîfelikleri devrinde yaşamışlardır.
Halîfe Mütevekkil bir gün maiyetiyle bir yere gidiyordu; Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî de bu alaya katılmıştı. Halîfenin aklına esti ve ordu kumandaları da dahil olmak üzere, herkesin yaya gitmesini, emretti. Bu emir, Hz. İmâm’ı da yaya yürütmek, herkese onun da emrine uyduğunu göstermek içindi. Herkes bineğinden indi, Hz. İmâm da indiler. Hava pek sıcaktı; Hz. İmâm yürürlerken terliyorlar, zahmet çekiyorlardı.
Halîfe Mütevekkil’in hâciblerinden Zerâfe’nin, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’ye inancı vardı; fakat bunu gizliyordu. Zerâfe diyor ki: ’Koşup yanlarına gittim: ’Seyyidim, bu azgınların yaptıklarına çok üzülüyorum.’ dedim ve ellerini tuttum. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî bana dayandılar da: ’Yâ Zerâfe!’ dediler. ’Allah katında, Sâlih’in devesi benden üstün değil.’ Alay dağıldıktan sonra Hz. İmâm’ı bir bineğe bindirip evlerine götürdüm, ben de evime gittim. Yemek zamanıydı, yemeğimizi yerken Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözlerini oğluma naklettim. Oğlum Müeddeb, bu sözü duyunca, elini yemekten çekti ve Allah için şöyle dedi: ’Bu sözü duydun mu?’ Ben: ’Vallâhi duydum’ dedim. ’Böyle söylediler.’ Oğlum Müeddeb: ’Öyleyse’ dedi. ’Mütevekkil’in üç günlük ömrü kaldı, üç gün sonra helâk olacak; bir olay çıkmadan malını-mülkünü korumaya bak.’ Ben: ’Nerden bildin bunu?’ dedim. Oğlum Müeddeb: ’Kur’ân okumadın mı?’ dedi. ’Kur’ân-ı Kerîm’de devenin öldürülmesi, anlatıldıktan sonra: ’Yurtlarınızda üç gün oturun; bu bir vaaddir ki yalanlanamaz.’ (Hûd 65. âyet) buyuruluyor. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözleri mutlaka yerine gelecektir.’
Son hastalıklarında, vefâtlarından biraz önce, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin yakınlarından biri olan Ebû Duâme kendilerine ziyarete gelmiş, gideceği sırada Hz. İmâm ona: ’Sizin, bizim boynumuzda hakkınız var; bir hadîs rivâyet edip o hakkı ödememi, seni sevindirmemi ister misin?’ buyurmuşlardı. Karşısındaki kişiden bu soruya: ’Böyle bir hadîs duymayı ne kadar da isterim.’ cevâbını alınca, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Babam Muhammed bin Ali, babası Aliyyü’r-Rızâ’dan, O babası Mûsâ bin Cafer’den, O da babası Caferü’s-Sâdık’tan, O da babası Muhammedü’l-Bâkır’dan, O da babası Ali bin Hüseyin’den, O da babası Ali bin Ebû Tâlib’den, rivâyet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bana: ’Yaz.’ buyurdular diyor. Hz. Ali: ’Ne yazayım yâ Rasûlullah?’ dedim. Hz. Rasûlullah: ’Yaz.’ buyurdular ve dediler ki: ’Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla. Îman kalpleri pekiştiren, yapılan işleri, ibâdetleri, gerçekleştiren şeydir; İslâm ise, dille söylenen ve nikâhı, evlenmeyi helâl eden şeydir.’ buyurdular.’ Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Bu hadîs Rasûlullah’tan atam Ali’ye yazdırdıkları hadîstir ve biz o yazılı hadîsi birbirimize armağan olarak bıraka gelmişizdir.’ buyurmuşlardır.

Hz. İmâm Ali Nakî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
Her biri çok kıymetli nasîhatler ihtivâ eden ve insanlığa ışık tutan bu sözlerden bazıları:
’Asıl yoksulluk, nefs kötülüğüdür; şiddetli bir ümitsizliktir.’
’Bir insanın biri hakkında kötü zanda bulunması; onda bir kötülük olduğunu gerçek olarak bilmedikçe, haramdır. Aynı şekilde bir kimsenin hayırlı olduğunu gerçek olarak bilmedikçe; onun hakkında hayırlı olduğu kanâatine varmak da, aynı şekilde doğru değildir.’
’Dünya bir pazar yeri gibidir. Bir kısım insanlar o pazarda kâr ederlerken, bir kısım insanlar da ziyana uğrarlar.’
’İlim ve hikmet; tabîatı bozuk kişilerin gönüllerinde durmaz. Hayır yapan bir kişi, hayırdan daha hayırlıdır.’
’Güzel sözü söyleyen, güzelden daha güzeldir. Âlim olan ilimden daha üstündür. Şer işleyen ise şerden de daha kötüdür.’
’Nefsi kendisine ihânet eden kişinin şerrinden emin ol.’
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Nûru’l-Ebsâr, s. 158.
2. Hilyetü’l-Evliya, c.3.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 24. sayısı ( Mart 2005) için yazılmıştır.

İmam Muhammed Taki (r.a.)

İmam Muhammed Taki (r.a.)

Ehl-i Beyt-i Rasûlulâh’tan On İki İmamların dokuzuncusu İmam Hz. Muhammed Tâkî (r.a.)’dır. Hicrî 195’de recep ayının onunda ya da ramazan ayının on dokuzunda Medine’de dünyaya geldi. Babası Hz. İmam Rıza, annesinin adı ise Sebike’dir.
İmâm Muhammedü’l-Cevâd’ın künyesi, ’Ebû Câfer’dir. Muhammed Takî (r.a.) çok takvalı ve cömert olduğu için ’Tâkî’ ve ’Cevad’ lâkaplarını almıştır. İmâm Muhammedü’l-Cevad, babaları Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, Hakk’a kavuştuklarında 8 yaşlarında idi ve babası şehit olurken kendisi Medine’de idi. Değerli babasından sonra Allah’ın emri ve önceki imamların bildirmeleri üzerine imamet makamına ulaştı. Halife Me’mun’un emriyle hilâfet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Me’mun, Muhammed Tâkî (r.a.)’a çok ilgi ve muhabbet gösterdiler. Hatta Me’mun, kızını İmam ile evlendirdi. Bir süre sonra İmam (r.a.), Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü ve Me’mun ölünceye kadar Medine’de kaldı. Me’mun’dan sonra Mu’tasım hilâfeti ele geçirince, Hicrî 220 yılında Hz. İmam Cevad’ı Medine’den Bağdat’a getirtti ve aynı yılın zilkâde ayının son gününde Bağdat’ta zehirlettirerek şehit etti ve ceddi İmam Musa Kâzım’ın yanına defnedildi.
Muhammed Tâkî (r.a.), imamet makamına eriştiğinde yaşı küçüktü; fakat ilimde öyle bir mevkiye sahipti ki, halkın dinî sorunlarının hepsini hâlledebiliyor, sınamak için kendisine yöneltilen çok zor dinî meselelere bile en güzel cevapları, verebiliyordu. Hz. İmâm Muhammedü’t-Takiyyü’l-Cevâd, babaları ve ataları vasıtasıyla Rasûlulâh (s.a.v.)’den rivâyetlerde bulunmuş, kendisinden de pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Safvan bin Yahyâ, Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ’ya diyor ki:
’Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin. Allah ihsân etti, gözlerimiz aydınlandı. Allah yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl olursa kime başvuralım, kime uyalım.’ dedim. Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed Cevâd’ı göstererek: ’Buna!’ buyurdular. Ben: ’Sana fedâ olayım.’ dedim. ’Bu daha 3 yaşında bir çocuk.’ Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ buyurdular ki: ’Bunun ne zararı var? Hz. Îsâ, peygamber olduğu zaman 3 yaşında da değildi.’

Hz. İmâm Muhammed Tâkî’nin Vecîzelerinden Bir Kısmı:
Adamın biri: ’Bana nasihat edin.’ deyince İmam (r.a.): ’Kabul eder misin?’ diye sordu. O adam: ’Evet, kabul ederim.’ dedi. İmam şöyle buyurdular: ’Sabrı kendine yastık et, fakirlikten çekinme, şehvetleri (lezzetleri) terk et, heva ve hevese muhalefet et ve bil ki, Allah’ın gözünden uzaklaşamazsınız. Öyleyse nasıl bir halde olacağına dikkat et.’
İmam dostlarından birine şöyle yazdı: ’Bu dünyada birbirimizden ayrıyız; ama (ahirette) kimin fikri ve inancı, arkadaşının fikir ve inancının aynısı olursa, nerede olursa olsun o da onunla birlikte olur. Asıl yerleşme yurdu, ahiret yurdudur.’ Hz. İmam’ın bazı düşündürücü sözleri de şunlardır:’ Tövbeyi geciktirmek, aldanmaktır. Vazifeleri hep sonraya ertelemek ise şaşkınlıktır. (Günah işlemek amacıyla) Allah’a karşı bahane aramak, helâk olmaya sebep olur. Günah işlemekte ısrar etmek, kendini Allah’ın tuzağından güvende bilmenin sonucudur.Oysa,Allah’ın tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan topluluktan başkası, güvende olmaz.’
Me’mun vefat edince, İmam-ı Tâkî (r.a.): ’Bizim kurtuluşumuz otuz ay sonradır!’ buyurdular. Otuz ay geçti ve Muhammed Tâkî (r.a.)’de vefat etti.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Eserler:
1. eL-A’lâm, c.6, s.271.
2. İslâm Âlimleri Ans., c.3, s.282.
3. Müceddidî, Abdullâh Farukî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, s. 399-408, Farukîye Vakfı Yayımları, Ankara 1999.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 23. sayısı (2005 Şubat) için yazılmıştır.

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

İmam Musa Kazım (r.a.)

İmam Musa Kazım (r.a.)

Ashâb-ı Kirâm’ın sohbetinde bulunmakla şereflenen, Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden, On İki İmâm’ın yedincisi ve evliyânın büyüklerindendir. Câfer-i Sâdık’ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın babasıdır. Annesi, Humeyde-i Berberiyye’dir. Rasûlullah Efendimiz’in torunu olup, Hz. Ali ile Hz. Fâtımâ (r.anhümâ)’nın neslindendir. Hz. Hüseyin’in çocuklarından olduğu için seyyittir. Asıl adı, Mûsâ bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeyne’l-Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Künyesi, ’Ebû’l-Hasan’ ve ’Ebû İbrâhim’dir. Kâzım, Sâbır, Sâlih, Emîn gibi lâkapları da vardır. En meşhuru Kâzım’dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kötülük yapanlara kızmayıp bağışladığından ve gazabına hâkim olduğundan kendisine bu lâkap verilmiştir. Mûsâ Kâzım, Mekke ile Medîne arasında Ebvâ’da 745 (H. 128)’de Safer ayında doğdu. 802 (H. 186)’de Bağdat’ta hapishânede vefât etti. Bağdat’ın Kâzımiyye mahallesinde Kureyş mezarlığına defnedilmiştir.

İmamlığı yirmi beş sene, üç ay süren Mûsâ Kâzım, derin bir âlim ve büyük bir velîdir. Din bilgilerinde içtihât derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Gecelerini hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine ’Sâlih Kul’ adını vermişlerdir. Tasavvuf ilminde, Ehl-i Sünnet’in gözbebeğidir.

Mûsâ Kâzım (r.a.), hadîs-i şerîf ilminde sikâ (güvenilir) bir râvîdir. Büyük bir hadis imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Rasûlullah (s.a.v.)’e kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: ’Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da üzüntüyü giderir.’

Mûsâ Kâzım Hazretleri’nin yaşadığı devirde, ehl-i beytten olanlara maalesef haksızlıklar yapılmıştır. İmam Mûsâ Kâzım (r.a.) zamanın sultanları tarafından birkaç kez hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki o, dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdu. Hapishaneye atılınca, Harun Reşit’e mektubunda şöyle yazdı: ’Bende belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık sende daima rahat ve genişlik olacaktır. Yalnız şunu unutma ki; sonu gelmeyen ahirete sen de ben de gideceğiz.’ ’Bağdât Târihi’ kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî’nin rivâyetine göre, ölünceye kadar, yedi sene zindanda tutulmuştur.

Mûsâ Kâzım (r.a.)’ın hayâtı, fazîletler ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri ile rûhlara gıdâ olan sözleri çoktur. Menkıbeleri meşhurdur. Bâzı söz ve kerâmetleri kitaplarda yazılmış, bâzıları da şifâhî olarak dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

Hikmetli sözlerinden birinde buyurdular ki:

’Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli, hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et! Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma. Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle.’

Kız kardeşi, onu şöyle anlatır:

’O, yatsı namazını kıldığı zaman, Allah Teâlâ’ya hamd eder ve duâ eder, bu hâli gece bitinceye kadar devâm ederdi. Gece bitince tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra bir miktar zikirle, Allah Teâlâ’yı anmakla meşgûl olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince kıbleye doğru dönerek akşam namazına kadar Allah Teâlâ’yı zikrederdi. Sonra tekrar akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun her günkü âdeti idi.’

Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî (k.s.) şöyle anlatıyor: Hacca gidiyordum. Fâriziyye’ye vardım. Orada güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalin bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; ’Bu tasavvuf talebelerinden bir kimse olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin.’ dedim. Yanına yaklaşınca, bana:

’Ey Şakîk!’ diye hitâb ederek: ’Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günahtır.’ buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime: ’Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Arkasından helâlleşeyim diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâlleşeyim, dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; ’Ey Şakîk!’ diyerek:

’Ben tevbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim.’ buyrulan Tâhâ sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime: ’Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp: ’Yâ Rabbi! Sen benim Rabbim’sin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum.’ diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. ’Hakk Teâlâ’nın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır.’ dedim. ’Hakk Teâlâ’nın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hakk Teâlâ’ya hüsn-ü zanda bulun!’ deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke’ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke’de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. ’Bu zât kimdir?’ diye sordum: ’Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin’dir.’ dediler. ’Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib haller gördüm.’ dedim. ’Bu haller bu seyyid için acâib değildir.’ dediler.

Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: ’Halîfe Mehdî, İmâm Kâzım’ı ilk defâ çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bâzı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve:

’- Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?’ diye sordu. Ben de:

’- Niçin üzülmeyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir.’ dedim.

’- Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin.’ buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım Hazretleri bir katıra binmişti.

’- Ey falan!’ diye seslendi.
’- Buyurun efendim, buradayım!’ dedim.
’- Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?’ buyurdu.
’- Evet, öyle olacaktı.’ dedim. Sonra: ’Allah Teâlâ’ya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldunuz.’ dedim.
’- Beni bir daha oraya götürecekler, o zaman kurtulamayacağım.’ buyurdu.
Rabbim şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Tezkiretü’l-Havâs, s.348-350.
2. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.3, s.244.
3. Tarih-i Bağdadî, c.13, s.27.
4. Sıfatü’s-Safve, c.1, s.103.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 21. sayısı (2004 Aralık) için yazılmıştır.

×