150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: özlenen rehber dergisi

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’ân insan hayatını düzenleyen, hayatın bütününü kuşatan, insana dünya ve âhiret mutluluğunu kazandırmayı hedefleyen Rahmânî bir rehberdir.

Şeytanına, hevâ ve heveslerine tâbi olunca her türlü kötülüğü sergileyen insana, doğru yolu gösterebilecek, zulüm, kin, ihtiras, haset, kibir vb. gibi hastalıkları tedavi edebilecek tek kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.

“Ey İnsanlar! (Kur’ân) Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet olarak gelmiştir.”(1) âyetinde buyrulduğu üzere, vermiş olduğu öğütlerle tüm insanları iyiliğe teşvik eder. Şifa olması hasebiyle de günahkar gönülleri tedavi eder. Hidayet’e, sırât-ı müstakîme bağlar. Rahmet de, bu yönelişin ve sâlih amelin karşılığı olarak dünyada mutluluk, âhirette cennet olarak lütfedilir.

Bu âyette; Kur’ân’ın insan hayatı için önemli olan dört hususiyetinden bahsediliyor. Bu ve benzeri âyetlerle Rabbimiz insanı bir fert olarak karanlıktan aydınlığa çıkmaya davet etmektedir.

Kur’ân’ın ayrıca sosyal bir yönü de vardır ki; burada da toplumu yönlendirmeyi hedefler. Öngördüğü sistemin, yönetimde bir zihniyet olarak benimsenmesini emreder. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir…, fasıklardır…, zalimlerdir.” (2) Peygamberimiz (s.a.v)’de: “Allah-u Teâlâ, şu Kur’ân’la amel eden kavimleri yüceltir ve O’nun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (3) buyurarak Kur’ân’ın toplum hayatındaki yerini ortaya koyuyor.

Ayrıca Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, insanların Kur’ân’la olan ilişkilerine göre onları dört sınıfa ayırarak incelemiş ve şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okuyan mü’min kavun gibidir. Kokusu da lezzeti de hoştur. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir. Kokusu yok fakat lezzeti hoştur. Kur’ân okuyan münafık reyhana benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık Ebû Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” (4)

Kur’ân’ın kuru kuruya okunması fazla bir anlam ifade etmez. Hadiste ifadesini bulan okumayı, “yaşayarak ve okunan âyetlerle amel ederek okumak” olarak algılarsak, Kur’ân okuyan mü’minin hali daha net bir şekilde anlaşılır. Koku, dış görünüşümüzü ve insanlarla olan ilişkilerimizi etkiler.

Lezzet ise iç huzurumuzu ve ortaya koyacağımız ameli, ürünü ve verimini etkiler. Bu etkileme, Kur’ân’ın hayatımızın her alanında yaşanmaya başlanmasıyla; mü’minlerin, münafık ve kafirlerden her bakımdan nasıl farklı bir ahlâk ve karakterde olduklarını çok daha net bir şekilde ortaya çıkaracaktır.

Millet olarak Kur’ân’a çok değer verdiğimiz doğrudur. Dünyada en fazla Kur’ân hafızı yetiştiren İslâm ülkelerinden birisi de Türkiye’dir. Ancak Kur’ân’ın cildine ve hafızlarına gösterilen bu saygıyı, O’nun anlaşılmasında ve hayata geçirilmesinde göremiyoruz.

Zaten toplumsal pek çok sıkıntılarımızın ve iç huzursuzluğumuzun temelinde de bu ihmal yatmaktadır. Bir çok insan, Kur’ân’ı, anlaşılması çok zor, evde bulunduğu takdirde eve bereket getiren ve sadece Cuma geceleri okuyarak ölülere sevap gönderme vasıtası olarak gördüğü için gerçek manada istifade edilememektedir. Bunun için büyük şair Mehmet Akif bu anlayışı şöyle tenkit etmektedir:

“Ya açar bakarız nazm-ı celîlin yaprağına,
Ya üfler geçeriz, bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkı ile bilin,
Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.”(5)
Bir Müslüman’ın Kur’ân’ı öğrenmemesinden, anlayamamasından, hiç değilse mealinden anlamını okumamasından daha büyük bir hata ve gaflet düşünülemez. Hidayete ermek ve hidayet üzere devam etmek, yani İslâm’dan sapmamak için Kur’ân’ı anlayarak okumak ve O’nunla amel etmek zorundayız.

Unutmayınız! Kur’ân’ı bildiğimiz ve güç yetirdiğimiz kadarı ile samimi olarak yaşamaya başladığımız gün, ümmet olarak kurtulduğumuz ve refaha kavuştuğumuz gün olacaktır inşallah.

Kaynakça:
1. Yûnus 10/57.
2. Mâide 5/44, 45, 47.
3. Müslim, Müsâfirîn 269.
4. Buhârî, Kitâb’u Fedâili’l-Kur’ân 66.
5. Mehmet Âkif ERSOY, Safâhat, Süleymâniye Kürsüsünden.

Bu makale “Özlenen Rehber” dergisinin 12. sayısında (Mart 2004) yayınlanmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (2. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (2. Bölüm)

Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) evliyalıktaki derecesinin yüksekliğini zamanındaki bütün evliya kabul etmişti. Şeyh Halîfetu’l-Ekber anlatır:

Rüyamda Rasûlullah (s.a.v.)’i gördüm. “Yâ Rasûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ‘Ayağım bütün velilerin boynu üzerindedir!’ diyor ne buyurursunuz?” diye sordum. “Doğru söylemiştir. O benim himayemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?’ buyurdu. Adiyy bin Müsâfir; “Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O, bununla kendi zamanındaki ferdiyet denilen makamını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir.” der.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bu sözü söylediğinde, yeryüzünde veliler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri de Ahmed Rufâî (k.s.)’dur. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: “Şu anda Abdülkâdir Bağdat’ta; ‘Ayağım, her velinin boynundadır!’ diyor.” Ahmed Rufaî (k.s.); “O, bu sözü manevî emirle söyledi.” demiştir.

Ebû Medyen Mağribî de; “Evet, ben Mağrib’de ona boynunu uzatanlardan biriyim.” buyurdu.

İbn-i Hacer-i Askalânî; “Bunun manası, ilerde o kadar keramet gösterecektir ki, inat eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir.” dedi.
Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki: “Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bu sözü söyleyince, bütün velilerin kalplerindeki nurlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnasız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı.”

Abdülkâdir Geylânî’nin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarikatı denir. Tarikatının hususiyeti, dinin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allah’ı anmak, gönlü Allah’tan başkasından kurtarmaktır.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Rasûlullah Efendimiz’in bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır: “Hicrî beş yüz yirmi bir senesi şevval ayının on altısı olan salı günü öğleden önce, Rasûlullah Efendimiz’i rüyamda gördüm. ‘Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?’ buyurdu. ‘Babacığım ben yabancıyım. Bağdat fasihlerinin yanında nasıl konuşurum?’ dedim. ‘Ağzını aç!’ buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa ağzıma sürdü ve ‘İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vaazlar ile Rabbinin yoluna çağır!’ buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; ‘Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?’ diyordu. ‘Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum.’ dedim. ‘Ağzını aç!’ buyurdu. Açtım. Altı defa sürdü. ‘Niçin yediye tamamlamadınız?’ dedim. ‘Rasûlullah (s.a.v.)’e karşı olan edebimden!’ buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmaya başladım.”

Bir gün, minberde oturmuş vaaz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazı bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vaazına devam etti. Oradakilerden birisi, “Ne oldu?” diye sual edince; “Ceddim Rasûlullah’ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti.” dedi.

Sohbetlerinde bazen birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cuma, salı ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi. Vaazında, âlim ve evliyadan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devam etti. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verirdi. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devam etti. Huzurunda Kur’ân-ı Kerîm tegannîsiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu.

Derin ilim sahibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi. Sabah ve ikindiden sonra tefsir, hadis ve fıkıh; öğleden sonraları Kur’ân-ı Kerîm ve kıraat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi.

Ebû Muhammed Haşşâb der ki: “Gençliğimde nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) vaazlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için gidemezdim. Nihayet bir gün vaaz verdiği yere gittim. Beni görünce; ‘Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım.’ dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifade ettim.”

Bir gün birisi huzurunda Kur’ân-ı Kerîm okudu. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) okunan âyet-i kerîmeleri tefsir etmeye başladı. Kırk şekilde tefsir yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsiri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. Sonra; “Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide geldik: Lâ ilâhe illallah!” dedi. Bunları söyler söylemez cemaati bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti.

Önce lazım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zat anlatır: “Evliyanın hayatından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyetü’l-Evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibadetle meşgul olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) arkasında namaz kıldıktan sonra huzurunda oturdum. Bana bakıp; “Eğer inzivaya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da mürşid-i kâmillerin huzurunda edeb öğren. Daha sonra inzivaya, yalnız ibadete başla. Yoksa ibadet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek icap eder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın.” buyurdu.

Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdat’ın ileri gelen âlimleri, her biri bir mesele sorup onu imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnada Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) göğsünden ancak kalp gözü açık olanların görebildiği bir nur çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kapladı. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve “Şimdi suallerinizi sorun!” buyurdu. Her biri suallerini sorup, hemen cevabını aldı. Onlara; “Size ne oldu böyle?” denildiğinde; “Huzurunda oturduğumuzda bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık.” dediler.

Ebû Saîd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir Geylânî’nin meclisinde iken, Rasûlullah Efendimiz’i ve gördüm. Bir defasında da Hızır (a.s)’ı görmüştüm. ‘Her kim dünyada kurtuluşa ermek ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin!’ buyurmuştu.’

İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir: “1166 (H.561) yılında Bağdat’a girdiğimizde, Abdülkâdir Geylânî’yi ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sahipti. Onun gibi bir zata daha hiç rastlamadık.”
Dine uygun olmayan bir şeye müsaade etmezdi. Bir gün yanında; “Falanca çok ibadeti ve kerametleri ile meşhurdur.” diye konuşuldu ve “Ben derece bakımından Yûnus (a.s.)’ı geçtim” dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü.

Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubeyy isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbnü’s-Semhal isminde bir zat gelmişti. Abdülkâdir Geylâni’nin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî (k.s.); “Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefat edeceğim.” buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefat etti.

Abdülkâdir Geylânî vefat edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: “Yanımdan ayrılın! Çünkü zahirde, görünüşte sizinle, bâtında Allah ile beraberim.” Yine o esnada buyurdular: “Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!” Yine; “Aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtühü. Allah beni ve sizi mağfiret etsin! Allah benim ve sizin tevbelerimizi kabul etsin!” diyerek, bir gün bir gece hep böyle buyurdular.

Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:

Babam o esnâda ellerini kaldırıp uzattı ve “Ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtühü! Tevbe ediniz!” buyurdu.

Vefat ederken iki defa; ’Allâhümme refîki’l-a’lâ” deyip; “Size geliyorum, size geliyorum!” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; “Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allah’ın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim.” buyurdu.

Son anlarında, oğlu Abdulcebbâr; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?” diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allah iledir.” buyurdu.

Oğlu Şeyh Abdülazîz; “Hastalığınız nasıldır?” diye sorunca; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allah’ın ilmi, hükmü ile nakıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allah, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümmü’l-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur.” buyurdu.

Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile galip olan Allah, her ayıp ve kusurdan münezzehtir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah!”, sonra da; ’Allah! Allah! Allah…!’ deyip sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek ruhunu teslim eyledi.

Cenaze namazını oğlu Abdulvehhâb kıldırdı. Cenaze merasimine gelen büyük kalabalık sebebiyle ancak gece defnedilebildi.

Abdülkâdir Geylânî’nin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vasıtasıyla, tarikatı dünyanın çeşitli yerlerinde (Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs/İspanya, Irak, Suriye ve Anadolu’da) yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerâfeddîn Îsâ Mısır’a hicret etmiş olup şimdi Mısır’daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika’da daha çok “Şerif” diye, Irak, Suriye ve Anadolu’da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır.

Eserlerinden bâzıları şunlardır:

1. El-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hakk: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder.

2. El-Fethu’r-Rabbânî ve’l-Feyzu’r-Rahmânî: Vaazlarından meydana gelir.

3. Fütûhu’l-Ğayb: Bu eser vaazlarından ve oğlu Abdurrezzak’a vasiyetinden meydana gelir.

4. El-Fuyûzâtu’r-Rabbâniyye fî Evrâdi’l-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden oluşur.

5. Mektûbat: On beş mektuptan meydana gelir.

Vasiyetleri:

Oğlu Abdurrezzâk’a şöyle vasiyet eyledi:

“Ey oğlum! Allah Teâlâ bize ve sana ve bütün Müslümanlara tevfik, başarı ve muvaffakiyet ihsan eylesin! Sana Allah’tan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dinîmizin emir ve yasaklarına riayet etmeni ve hududunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allah bize, sana ve Müslümanlara tevfik versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefa ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş, yani Allah adamlarıyla beraber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allah bize ve sana tevfik versin! Fakirliğin hakikati, senin gibi olana muhtaç olmaman; zenginliğin hakikati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah’tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muamele eyle! Zira ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzetle, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermeyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hatıra getirmeyip, Yaratan’ın daima gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’tan gelene razı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzurunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçakgönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalp. Hakikî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.”

Yararlanılan Kaynaklar:

1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmıştır “Özlenen Rehber” dergisinin 45.sayısında (Aralık 2006) yayınlanmıştır

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (3. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (3. Bölüm)

Bir Mürşid Olarak Abdülkâdir Geylânî (k.s.)


Abdülkâdir Geylânî hazretleri heybetli bir zat idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gayet câzip, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmazdı; ancak ’din’ hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; ’Ondan daha kerim ve lütufkâr kimse olamaz’ kanaati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıya onun vasıtasıyla tevbe etti. Köleleri satın alıp, azat ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Ambarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.

Dervişlerin nafakasını satın almak için, vazifelinin, bir başka işi olsa yahut hastalansa, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Rasûlullah Efendimize (s.a.s) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyarete gelenlere saygı gösterir, tevazu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi.

Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesile ederek Allah’a duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki: ’Sıkıntıda olan bir kimse beni vesile edip Allah’a yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet anında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî’nin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allah’tan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür.’

Müridlerinin, tevbesiz vefat etmemeleri için şöyle dua ederdi: ’Allah’ım! Ceddim, Habîbin Muhammed (s.a.s) ve kullarından takvaya erenlerin hatırı için, hiç bir mürîdimin ruhunu tevbesiz alma!”

Bir defasında; ’İyi müridlerin hâli malum, ya kötülerinki ne olacak?’ diye sorduklarında; ’İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince; biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık’ buyurdular.

Bir kere de; ’Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyamete kadar müritlerimin isimlerini gördüm’ buyurmuştur.

Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi. Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî’ye arz etti. O da; ’Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, halini anlatırsın. O sana yardımcı olur’ buyurdu. Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi.

Duası makbul idi. Bağdat halkından biri ona gelerek; ’Babamı rüyada azap içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir’e git, bana dua etsin. Belki Allah beni azaptan kurtarır’ dedi. Bunun için sana geldim. Babama dua ediverin de azaptan kurtulsun’ dedi. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyasında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; ’Baba, dün azap içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?’ diye sordu. Babası; ’Şeyh Abdülkâdir bana dua etti. Allah onun duası hürmetine beni azaptan kurtardı.” dedi.

Onu gören tesiri altında kalır, mübarek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cuma günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu. Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.

Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir rahip şöyle anlatır: ’Ben Yemenliyim. İçimden Müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen’deki İslâm âlimlerinden birine müracaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyamda Hz. Îsâ (a.s)’ı gördüm. Bana; ’Irak’a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzurunda Müslüman ol. Çünkü o zamanındaki âlimlerin en büyüğüdür’ buyurdu. Yine on üç kişilik bir Hıristiyan cemaati Müslüman olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında Müslüman olacaklarını düşünürlerken sahibini görmedikleri bir ses; ’Bağdat’a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zatın huzurunda Müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îman nuru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz’ diyordu.

Ramazan-ı şerifte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavsu’l-A’zam’ı iftara davet etti. Her biri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin davetini kabul etti, aynı anda davet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz keramet, bir anda Bağdat’a yayıldı. Huzurunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavsu’l-Â’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavsu’l-Â’zam, o hizmetçisine dönerek; ’Onlar doğru söylüyorlar, her birinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda her birinin evlerinde yemek yedim’ buyurdu.
Bir gün bir cemaatle terasta durup, Buhara tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve ’Benim vefatımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyaya Muhammedî meşrep birisi gelir, ismi Bahâeddîn Muhammed Nakşbendî’dir. Bana mahsus nimetlere kavuşur’ buyurdu ve dediği gibi oldu.

Allah ona eşyanın aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi. Bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzuruna gelmişti. Tesirli nasihatlerini dinledikten sonra memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir’ dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı. Elinin altından kan akmaya başladı. O şahsa; ’Bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?’ dedi. Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu.

Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) buyururdu ki: ’Kerametler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerametini gizlemeyen dünyaya düşkündür. Bana talebe olan yahut evladımdan ve halifelerime bağlı olup, keramet derecesine ulaşıp, maksatsız keramet izhar edenin yüzü iki dünyada kara olur.’
* * *
Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

’İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz: Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması.’

’Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itiraf etmek ve dille söylemektir.’

’Âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna sapmayınız. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız.’

’Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhireti sevmiş olamaz.’

’Mü’min, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir; fakat kendi mahzundur. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s); ’Mü’minin sevinci yüzündedir. Hâlbuki kalbi mahzundur’ buyurmaktadır. Mü’minin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşguldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir.’

’İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allah’ın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Rasûlullah Efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.’

Öncelikle yapılması lâzım olan şeyler hususunda şöyle buyururdu:
’Mü’minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vacip ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle meşgul olur. ’
Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye ederdi:

’Kötü arkadaşları terk et. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla beraber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak. Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür. Allah’ın kitabının ve Rasûlü’nün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh bulur kurtuluşa erersin.’

“Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allah’tır. Senin düşüncen, Rabbin ve O’nun katında bulunan nimetler olmalıdır. Dünyadan ne terk edersen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sadece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap.’
Faydasız şeyleri bırakmak hususunda ise:

’Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve âhirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, âhirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama.’

Dua hakkında:

’Allah’tan dünya ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; ’Ben istiyorum; fakat Allah vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim.’ deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allah’dan istedikten sonra, Allah onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızk ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allah seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allah senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allah’a fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allah sana razı ve memnun olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allah alacaklıyı sana kötü muamele etme hâlinden vazgeçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.
Âhiret işlerini önce yapmak hususunda:

’Âhireti sermayen, dünyayı bu sermayenin kazancı yap. Zamanını, önce âhireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyanı sermaye, âhiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanını âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın; fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riayet etmezsin. Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri namaz kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hatta şeytana tâbi olursun. Âhiretini dünyaya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzip etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünya ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünya ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermaye kabul etseydin, dünya ve âhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyaya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allah’a itaat edersen, Allah’ın has kullarından olursun.’

Yapılan nasihati kabul etmek hakkında:

’Kardeşinin sana yaptığı nasihati kabul et. Ona muhalefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Rasûlullah (s.a.s); ’Mü’min, müminin aynasıdır’ buyurmuştur. Mü’min, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde samimîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır.’
Acele etmemek hususunda:

’Acele etme. Acele eden ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allah’tandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.’

Gaflet hakkında:

’Allah’tan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamanınız, zayi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allah’ı anmak, âriflerin kalplerinde yerleşir. Onların kalplerini kuşatır. Onlara, Allah’ı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur.’

Allah için yapılmayan işler hakkında:

’Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allah’ın rızasını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allah’tan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin için tevbe et.

İnsanlara gösteriş için, onların rızalarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allah’ın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin. Rasûlullah daima tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sadece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.’

Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dair:

’Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allah rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allah Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen; ’Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir’ buyuruyor. (el-Bakara, 2/153.)

Hayatı fırsat bilmeye dair:

’Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tevbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tevbe ediniz. Dua etmeye imkânınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.’

Kabir ziyaretine dair:

’Kabirleri ziyaret ediniz. Salih kimseleri de ziyaret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir.’

Günahlardan sakınmak hususunda:

’Mü’min kimse küçük günahları da büyük görür. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.); ‘Mü’min kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür’ buyurdu.”

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmıştır “Özlenen Rehber” dergisinin 46. sayısında (Ocak 2007) yayınlanmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

HAYATINDAN KESİTLER

SIDK VE DOĞRULUKBir gün Abdülkâdir Geylânî’ye; ’Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?’ diye sordular.

Buyurdular ki:
’Temeli, sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; ’Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın’ dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; ’Beni Allah’ın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat’a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim’ dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. ’Haydi, Allah selâmet versin oğlum. Allah için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem’ dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. ’Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?’ diye sordu. ’Kırk altınım var’ dedim.

’Nerededir?’ dedi. ’Koltuğumun altında dikili’ dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu; fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. ’Altının var mı?’ dedi. ’Kırk altınım var’ dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. ’Neden bunu söyledin?’ dediler. ’Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım’ dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve ’Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum’ dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, ’İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol’ dediler. Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir.’

HASEDİN ZARARLARI

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların manevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedavi ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allah’ın gazabına sebep olacağını şöyle anlatırdı:

“Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmanını zayıflatır. Mevlâ’nın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allah’ın gazabına uğratır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.); ’Allah, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır, buyurdu’ diye bildirmiştir. Efendimiz (s.a.s) bir hadîs-i şerîfte; ’Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer’ buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allah’ın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allah’ın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allah’ın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allah sana zulmetmez. Allah senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.

HANBELÎ MEZHEBİNE GÖRE AMEL ETMESİ

Gavsu’l-A’zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bir gün, İmâm Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyadan bir cemaat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm Ahmed bin Hanbel manada kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm Ahmed; ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır.’ buyurdu.

Hz. Pîr, bir gece Rasûlullah Efendimizi rüyâda gördü. Bu arada Ahmed bin Hanbel’i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Rasûlullah Efendimizden rica ediyor ve; ’Ey Allah’ın Rasûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zayıf ihtiyarı himaye etsin’ diyordu. Efendimiz (s.a.s) tebessüm buyurarak: ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricasını kabul et’ buyurdu. Rasûlullah (s.a.s)’ın emri ile, onun ricasını kabul etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imamdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. ’Eğer Gavsu’l-A’zam o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı’ denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre amel etti.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış ve “Özlenen Rehber” dergisinin 47.sayısında (Şubat 2007) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm, Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen, Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.s), Ehl-i Beyt’ine, sahâbesine ve kıyamete kadar güzellikle, doğruluk ve candan bağlılıkla onların izinden gidecek olanlara?

İslâm’ın davetine ilk icabet edenlerden, onu gönülden destekleyen ve benimseyen, Rasûlullah (s.a.s)’in hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve ’bu yağmuru gönlünde tutarak başkalarına da içiren’ yüce bir şahsiyet, Raşit Halifelerin ve Aşere-i Mübeşşere’nin (cennetle müjdelenenlerin) ilki, halifeliği döneminde Kur’ân’ı bir araya getiren, hicret esnasında Rasûlullah (s.a.s)’la beraber olmasından dolayı, ’mağarada bulunan iki kişiden biri’1 şeklinde kendisinden bahsedilen büyük sahabî Hz. Ebû Bekir (r.a.).

Asıl adının Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Efendimiz’in (s.a.s.) ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azat edilmiş manasına ’atîk?2; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da ’sıddîk’; çok şefkatli ve merhametli olduğu için ’evvâh? lâkablarıyla anılmıştır. Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Hz. Ebû Bekir’in nesebi Mürre ibn-i Kâ’b’da Rasûlullah (s.a.s)’la birleşir.

Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının adı ise Ebû Kuhâfe Osman’dır. Bedir Savaşı’na kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhâfe de Mekke’nin Fethi’nde Müslüman olmuştur.

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene üç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan ’hanîf’ bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Efendimiz (s.a.s)’in yanından hiçbir zaman ayrılmamıştır. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde de Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerini en iyi bilenlerdendir. Mekke’de ’eşnak’ diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcayarak kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Rasûlullah’a iman eden Hz. Ebû Bekir, İslâm davetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korur; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azat etmekte kullanırdı. Hz. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnîre, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır.3

Rasûlullah (s.a.s) birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umumî ve hususî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Efendimiz (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Hz. Ebû Bekir’e danışırdı. Araplar ona ’Peygamber’in veziri’ derlerdi.4

Efendimiz’in (s.a.s) vahiy kâtiplerinden olup onun sırrını saklamayı çok iyi bilir ve huzurunda çok edepli davranırdı. Medine’ye elçiler geldiğinde onlara Rasûlullah (s.a.s)’ı nasıl selamlayacaklarını öğretir, huzurunda sükûnetle oturmalarını tembihlerdi. Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilirdi. Efendimiz’in (s.a.s) söz ve davranışlarını en hızlı ve güzel şekilde anlama kabiliyetine sahipti.5

İslâm’ı Kabul Etmesi

Hz. Ebû Bekir (r.a), Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, ’Allah’ın elçisi’ olduğunu söyleyip ’Yaratan Rabb’inin adıyla oku’6 diye başlayan âyetleri okuduğu zaman hemen ona: ’Allah’ın birliğine ve senin O’nun Rasûlü olduğuna iman ettim’ demiştir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Efendimiz (s.a.s.), ’Ebû Bekir müstesna İslâm’ı kendisine arz ettiğim herkes tereddüt etti. Ebû Bekir ise tereddüt etmedi.? 7 buyurdular.

Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar artınca Efendimiz (s.a.s) Hz. Ebû Bekir’e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve o da yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gımâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Düğunne ile karşılaştığında İbn-i Düğunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Hz. Ebû Bekir’i himayesine alan İbn-i Düğunne, Hz. Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: ’Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.’8

Böylece on üç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe validemizin rivâyetine göre, Rasûlullah Efendimiz hicret emrini alıp ona gelerek, beraberce hicret edeceklerini söyleyince sevinçten ağlamaya başlamıştı.9

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya gittiği İsrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetiştirdikleri zaman; ’O dediyse doğrudur.’ demiştir. Bu sözünden sonra Ebû Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, şeksiz şüphesiz tasdik eden, itikadında şüphe olmayan anlamında, ’Sıddîk’ lâkabı verildi.10

Hicretinden Kesitler

Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a) mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah (s.a.s) içeri girmiştir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş Kabilesi’nin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir.

İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah (s.a.s) bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: ’Üzülme, Allah bizimledir, diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan, Allah’ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.?’11

Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye doğru yola çıktılar.

Hz. Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ’Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ’Sus yâ Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?’ buyurdu.?12

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inşasına katıldı ve masrafların bir kısmını kendisi karşıladı. Efendimiz (s.a.s) Mekke’de Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasında kardeşlik bağı kurmuştu.13 Ayrıca Medine’de evinde misafir olduğu Hârise b. Zeyd ile de kardeşlik bağı kurulmuştu. Rasûlullah (s.a.s) İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte yapılan tüm savaşlara iştirak etmiştir. Bedir, Uhud, Hendek savaşları, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Taif gazveleri onlardandır. Hz. Ebû Bekir efendimiz bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır.

———————-
1. et-Tevbe, 9/40.
2. Tirmizî, Menâkıb, 16, h.no: 3679.
3. İbn-i Hişam, Sîret, c.1, s.430.
4. İbn-i Haldun, Mukaddime, s.206.
5. Abdulhay el-Kettani, et-Terâtibü’l-İdariyye, c.I, s.119-120.
6. el-Alak, 96/1.
7. İbnu’l-Esîr, Camiu’l-Usûl, VIII, h.no: 6405; Hadislerle Tasavvuf, h.no: 183-184.
8. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.17-18.
9. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.150.
10. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.50.
11. et-Tevbe, 9/40.
12. Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1-13.
13. Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.1, s.238, c.3, s.174,175.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış olup “Özlenen Rehber” dergisinin 48.sayısında (2007 Mart) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hz.Ebubekir (2. Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Hz.Ebubekir (2. Bölüm)

Zühd ve Takvası

Hz. Ebû Bekir (r.a) huşu ve takva üzere ibadet ederdi. Namaza kalktığında havf ve haşyetinden dolayı titrer, fakat kalbindeki huzur hâli sebebiyle huşûunu korurdu. Gözü yaşlıydı. Yanık sesiyle Kur’an okurken ağlar, dinleyenleri de ağlatırdı. Allah aşkı ile ciğeri püryan olduğundan, yanında duranlar onun ağzından yanık ciğer kokusuna benzer bir koku duyduklarını anlatırlardı. ’Biz keremi takvada, zenginliği yakîn elde etmede, şerefi engin gönüllülükte bulduk.’ derdi.

Bir gün Efendimiz (s.a.v) soruyor: ’Bugün içinizde oruçlu olan var mı?’ Bir tek Hz. Ebû Bekir’den ’Evet!’ cevabı geliyor. Allah elçisinin peş peşe sorduğu; ’Bugün hiç cenaze teşyiine iştirak edeniniz oldu mu? Bugün bir yoksulu doyuranınız var mı? Bugün bir hasta ziyaretinde bulunanınız oldu mu?? şeklindeki sorulara da sadece ondan müspet cevap gelince, Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur: ’Bütün bu faziletleri kendisinde toplayan kimsenin gideceği yer cennettir.’ Müslim’in rivayet ettiği bu hadisten Hz. Ebû Bekir’in hem şahsî, hem de topluma hizmet açısından en mühim faziletleri şahsında topladığı görülmektedir. Bu faziletler, onun üsve-i hasenesi; yani en güzel örneği olan Allah Rasûlü’nden öğrendiği ve ümmete örnekler halinde sunduğu faziletlerdir.

Onun coşkulu ibadeti, yanık ve ağlamaklı bir sesle Kur’an okuyuşu pek çok Mekkeli’nin dikkatini çekerek müslüman olmasını sağladığı için müşrikler onu açıktan namaz kılmaktan ve Kur’an okumaktan menetmeye çalışmışlardı.

Haram ve şüphelilerden son derece sakınırdı. Nitekim bir kölesinin sihir karşılığı aldığı sütten bilmeden içmiş, durumu öğrenince parmağını boğazına sokarak bu sütü midesinden çıkarmıştı.

Takva ve verâ duygusunun bir gereği olarak zaman zaman parmağıyla dilini tutup; ’Başıma ne geldiyse hep bunun yüzünden!’ derdi. Bazen da diline sahip olmak için ağzına çakıl taşları koyduğu rivayet edilir.

Hutbe ve öğütlerinden birisi şöyledir:

’Ey insanlar! Size her işte ve her durumda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Sevdiğiniz ve sevmediğiniz her işte hakka tutunmanızı öğütlerim. Çünkü doğru olmayan sözde asla hayır yoktur. Yalan söyleyen facir, fısk u fücura meyleden kişi helâk olur. Kendinizi övmekten sakınınız! Hakikatte topraktan yaratılmış ve toprağa döneceği kesin olan çaresiz insanın, kendini övmesini anlamak mümkün değildir. İnsan bugün diri ise yarın ölür. O halde güzel işleri yapınız, sâlih ameller işleyiniz ve kendinizi ölmüş gibi kabul ediniz. Aslına eremediğiniz şeyin bilgisini Cenâb-ı Hakk’a havale ediniz. Kendiniz için hayırlar yapınız ki; yarın onları karşınızda hazır bulasınız. Çünkü Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerim’inde; ’Kıyamet gününde herkes, dünyada hayır ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulacak ve ister ki, o kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsaydı. Yine Allah (c.c) kendisinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyicidir.’ (Âl-i İmrân, 3/30) Öyleyse ey Allah’ın kulları, Hakk Teâlâ’dan gerektiği şekilde korkunuz ve sizden önce bu fânî âleme gelip geçenlerden ibret alınız ve biliniz ki, Allah Teâlâ’nın huzurunda büyük küçük yaptığınız bütün işlerin hesabını verecek, mükâfat veya ceza göreceksiniz. Hiç şüphesiz ki Allah (c.c) esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Şimdi siz, canınızı kurtarmanın çaresine bakınız.? (İbn-i Kuteybe ed-Dineverî, el-İmame ve’s-Siyase, c.I, s.22)

’Rasûlullah vahiy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır… Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur… Amelin sırrı sabırdır… Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz.? (Ebû Nuaym, Hılye, l)

Hz. Ebû Bekir (r.a) Hakkında Vârid Olan Bazı Hadis ve Haberler

Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur: ’Muhakkak ki arkadaşlığı ve malı hususunda insanların bana en çok ihsanlısı Ebû Bekir’dir. Ümmetimden kendime bir dost edinseydim Ebû Bekir’i edinirdim. Lakin İslâm sayesinde oluşan kardeşlik, şahsî dostluktan efdaldir?? (Taberî, IV, 49; İbn-i Sa’d Tabakât, c.3, 169; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefâ, 27)

Amr b. el-Âs’tan rivayette: ’Yâ Rasûlallah! İnsanlar içinde sana en sevgili olanı kimdir?? diye sordum. ’Âişe’dir? buyurdu. Ben, ’Erkeklerden kimdir?? dedim. Rasûlullah (s.a.v): ’Âişe’nin babasıdır (Ebû Bekir’dir)!? buyurdu. Ben, ’Sonra kimdir?? dedim. Rasûlullah (s.a.v): ’Ömer’dir? buyurdu, sonra birtakım kimselerin adlarını saydı.? (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 2; Tirmizî, Menâkıb 14/3655)

Rasûlullah (s.a.v) bir gün mescide gitti. Biri sağında, diğeri sol yanında Ebû Bekir ve Ömer vardı. Ellerinden tutarak ’Kıyamette böylece ba’solunuruz!? buyurdu. (eş-Şeyh Mansur Ali, Tâc, trc. Bekir Sadak, III, 589, h.no:967)

İbn-i Ömer (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) zamanında Ebû Bekir (r.a) üzerine hiç kimseyi üstün tutmazdık. Sonra Ömer’i, Osman’ı sayardık. Sonra da Sahâbe arasında tefrik yapmazdık.? (Sahîh-i Buharî, Tecrîd Terc. IX, 331)

Ömer (r.a)’dan: Rasûlullah (s.a.v) bize tasadduk etmemizi emretti, ben de buna mal ile katıldım. Dedim ki; bugün tasaddukta Ebû Bekir’i geçeyim, ve malımın yarısını getirerek Rasûlullah (s.a.v)’a verdim. Rasûlullah (s.a.v), ’Ehline ne bıraktın?? dedi. Ben de, ’Geri kalan yarısını.? cevabını verdim. Ebû Bekir ise malının hepsini vermişti. Rasûlullah (s.a.v), ’Ey Ebû Bekir, ehline ne bıraktın?? diye sordu. O da, ’Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım yâ Rasûlallah!? dedi. Artık ben kendi kendime şöyle dedim: ’Onu hiçbir şeyde ebediyen geçemem.? (Tirmizî, Menâkıb 16/3675)

Hz. Ebû Bekir’in ölümünde Hz. Ali şu sözleri söyledi:

Sen, fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların kımıldatamadığı bir dağ idin. Rasûlullah (s.a.v)’in dediği gibi sen bedeninde zayıf, Allah’ın dininde kuvvetli, gönlünde mütevazı, Allah’ın katında ve yeryüzünde makamı yüce, mü’minlerin nazarında büyük idin. Sende hiç kimsenin kini, hiç kimsenin değersiz bulduğu bir taraf yoktu; senin katında kuvvetli, ondan hak alıncaya kadar zayıf; zayıf da hakkını alıncaya kadar kuvvetliydi. Allah (c.c) senin sevabından bizi mahrum etmesin, senden sonra bizi saptırmasın.? (İbn-i Sa’d Tabakât, 3/169; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefâ, 27; ed-Dineverî, el-İmâme ve’s-Siyâse, I/12)

Zikirdeki Meşrebi

Hz. Ebû Bekir’in tasavvuftaki ve altın silsile’deki en önemli yeri, hafî zikrin onun vasıtasıyla öğrenilmiş ve yaşanmış olmasıdır. Tabakât kitapları ve hakkında yapılan araştırmalar, onun hafî meşrepliğinde birleşiyor. Hz. Ömer sadakasını açıkça halkın arasında getirip teslim ettiği halde Ebû Bekir (r.a) gizlice veriyor. Hz. Ömer, gece kıldığı namazlarda Kur’ân’ı yüksek sesle okuduğu halde o, alçak sesle okumayı tercih ediyor. Niçin öyle yaptığı sorulduğunda da; ’Kendisine münacatta bulunduğum zatı dinliyorum. Ondan anlıyorum ki, O bana uzak değildir, O’nun işitmesi açısından alçak sesle yüksek ses birdir.’ karşılığını verirdi.

Hz. Ebû Bekir’de ’hafî zikir’ sırrı tecelli ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer’de ’cehrî zikir’ sırrı tecelli ediyor. Allah Teâlâ Kur’ân’da zikrin hafîsini de cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. (en-Nisâ, 4/103; el-Arâf, 7/205; en-Nûr, 24/37; el-Ahzâb, 33/35-41) Her iki zikrin de öğreticisi ve icracısı Efendimiz (s.a.v)’dir. Bu bakımdan tasavvufî telâkkiye göre Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’e Sevr mağarasında gizli zikri telkin ve talim buyurmuştur. Hadis kaynaklarında geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivayeti Kur’an doğrulamakta ve, ’İkisi mağarada iken o, arkadaşına ’Üzülme Allah bizimle beraberdir.’ (et-Tevbe, 9/40) diyordu. Âyete de konu olan Rasûlullah (s.a.v)’ın bu haberi lafızda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmuştur. Maiyeti, yani Allah ile olmak; O’nu unutmamak ve hiçbir an hatırdan çıkarmamaktır. Hafî zikir de bu değil midir? Gönüldeki Allah bağını sürdürmek değil midir? (Temir, Fatma, Gönül Dostları (Silsile-i Âliyye), s.28-29)

Hz. Ebû Bekir’le açılan hafî zikir yolu, tasavvufun tarihî sürecinde bu yolu temsil eden kimselerin isimlerine nispet edilerek anıldı ve günümüze şu isimler adı altında ulaştı. Hz. Ebû Bekir Sıddîk’tan (r.a) sonra bu yola ’Sıddîkiyye’ ismi verildi. Ayrıca Hz. Ebû Bekir’in soyundan gelenler ’Bekrî? ve ’Sıddîkî? nisbeleriyle anılır. (Ayrıca bkz; Muhammed Tevfik b. Ali el-Bekrî, bu aile mensuplarının şecere ve hâl tercümeleri hakkında Kitab-u Beyti’s-Sıddîk ve İbrahim b. Emir el-Ubeydî de Umdetü’t-Tahkîk fî Beşâ’iri âli Sıddîk adlı eserleri kaleme almışlardır.) Bâyezid-i Bistâmî (k.s)’ye kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra ’Tayfûriyye’ ismi verildi. Tayfur, Bâyezid-i Bistâmî ’nin bir diğer adıdır. Abdulhâlik Gücdevânî hazretlerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra ’Hâcegâniyye’ ismi verildi. Bu yol, Mevlânâ Halid Bağdâdî’den sonra ’Nakşibendî Hâlidiyye’ ismiyle anılıp yayıldı. Bugün Anadolu’da yaygın olan kol ’Hâlidiyye’ koludur. Bu yol, günümüzde Şâh-ı Nakşibend hazretlerine nispet edilen meşhur ismiyle ’Nakşibendîlik’ olarak anılmaktadır.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış olup “Özlenen Rehber” dergisinin 49. sayısında (Mayıs 2007) yayınlanmıştır

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (2.Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (2.Bölüm)

Lakabı, Selmanu’l-Hayr, künyesi ise Ebû Abdullah’tır. Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Efendimiz (s.a.s), ona Selman ismini verdi. İranlı olduğu için de Farisî denildiğinden ismi Selman-ı Farisî olarak meşhur oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzahşah bin Mursilan bin Behbudah bin Firüz’dur. İsfahan’dan Abülmülk ailesinden gelmektedir. Dedelerinden Behnüzân, İran hükümdarlarındandır. Babası, o devirde İran’da hüküm süren kast sistemine göre, imtiyazlı insanlar arasında bulunan ’Dihkân’ sınıfından olup kasabanın idarecisi idi. Ailesi, Mecusî dinîne bağlı olduğundan, mecusî din adamları yanında dînî eğitime devam eden Selman-ı Fârisî, dinî bir rütbe olan Mecûsîlerin taptıkları ateşi yakarak, sönmeden koruma görevine kadar yükselmiştir.

Ailede kendisine olan aşırı sevgiden dolayı evden dışarı çıkarılmayan Selman, çevredeki insanların inanç ve yaşayışı hakkında bilgisiz olarak günlerini geçirirken bir gün babası onu bir iş takibi için çiftliğin bir yerine gönderir. Onun bu ilk defa evden çıkışı, hayatında bir yeni dönemin başlangıcı olmuştur. O, çiftlik kenarında dolaşırken kilisede ibadet eden insanlar görür. Büyük bir ilgi ile onları seyrederken eve dönüşünü geciktirir. Babası, geç vakit eve dönen Selman’a:

– Neredeydin oğlum? Ben, seni çiftliğe göndermedim mi? deyince, Selman:

– Babacığım! Hıristiyanların yanına uğradım, onların ibadet şekillerini beğendim. İbadetlerini seyrederken böylece gecikmiş oldum, der.

Babası:

– Oğlum, senin ve babalarının dini, onların dinlerinden daha iyidir, diyerek onu azarlayınca,

– Vallahi taptığınız din, onların dinlerinden daha iyi değildir. Bunun üzerine babası Selman’ı ağır bir şekilde azarlamış ve evden kaçmaması için ayağına zincir vurmuştur.

Selman-ı Farisî’nin Hak Dîni Aramak Üzere Seyahatleri

Selman-ı Farisî, çiftliklerinin yanındaki kilisede bulunan din adamlarından bu dinin aslını Şam’da bulunan bir piskopostan öğrenebileceği haberini alır. Bir fırsatını bularak evden kaçan Selman, Şam’a gider. Orada karşılaştığı piskoposa:

– Ben, bu dine girmek, kiliseye hizmet etmek, Hıristiyanlığı öğrenmek, sizinle birlikte ibadet etmek istiyorum, der. Piskoposun kendisini kabul etmesi üzerine Selman, Şam Kilisesi’nde onun yanında kalmaya karar verir.

Selman-ı Farisî hakikat yolunda karşılaştığı bu piskoposun dîni kötüye kullandığını görünce ona ısınamamış, fakat bir süre sonra o şahsın ölümü üzerine kiliseye getirilen diğer piskoposa ise hayran olmuştu. Selman, aradığı şahsı bulduğu düşüncesiyle, piskopostan kendisi ile birlikte kalmasına izin vermesi istemiş, aldığı olumlu cevap üzerine de bir müddet onunla birlikte kalmıştır. Bu şahıstan çok etkilendiğini daha sonraki günlerinde açıklarken:

– Ben, o ana kadar ondan daha faziletli, dünyayı onun kadar hiçe sayan, âhirete önem veren, gece gündüz ibadet etmeye ondan daha düşkün bir kimse görmedim, demiştir. Bu zat ölüm döşeğinde iken, Selman ona kendisini çok sevdiğini, fakat ölüm ile gelen ayrılıktan sonra, kimin yanına gitmesini tavsiye ettiğini sorması üzerine piskopos:

– Oğlum, buralarda benim yolumda olan bir kimse bilmiyorum. İyi din adamları hep ölüp gittiler. Yaşayanlar da, öteden beri tatbik edilmekte olan dinî hükümleri değiştirmişler, ibadeti de bırakmışlardır. Ancak, Musul’da bir arkadaşım var. O da benim gibi Hıristiyanlığın aslî şekline bağlıdır. Sen onun yanına git, tavsiyesinde bulunmuştur.

Selman-ı Farisî, Musul’daki Hıristiyan din adamının yanına gider. Onun da dine bağlı bir kimse olduğunu görünce kendisinin yanında kalarak ondan istifade eder. Fakat çok geçmeden bu zat da vefat ederken Selman’a:

– Evlâdım! Ben, Nusaybin’deki arkadaşımdan başka, bizim yolumuzda bir kimse olup olmadığını bilmiyorum. Sen, benden sonra onun yanına git!

Nusaybin’de aradığı rahibi bulan Selman-ı Farisî, bir müddet Musul Kilisesinde ilim ve ibadetle günlerini geçirir. Ancak, daha önceki tanıştığı rahipler gibi bu rahip de ölmek üzere iken, kendisinden nasihat isteyen Selman’a:

– Vallahi oğlum, buralarda bizim gibi bir kimse bilmiyorum. Ancak, Rum topraklarında Amûriye denilen bir yerde bir adam var. Ona git, onu bizim gibi bulacaksın, der.

Selmân-ı Farisî, Amûriye’ye (Sivrihisar) giderek, orada aradığı rahip ile bir süre birlikte kalır. Ancak, çok geçmeden bu zat da hastalanır. Kendisine son derece bağlandığı bu zatın da ölmek üzere olduğu anda Selman:

– Efendim, sizden sonra kimin yanına gitmemi tavsiye edersiniz? deyince, din adamı:

– Evlâdım! Vallahi, bugün, yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye edebileceğim, bizim yolumuzda bir kimse bulunduğunu bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! O Peygamber, İbrahim Peygamber’in (a.s.) dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap toprağından ortaya çıkacak, hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O Peygamber’in bazı alâmetleri vardır: O, kendisine verilen hediyeden yer, sadakadan yemez. İki omuzu arasında Peygamberlik mührü bulunur. Eğer, o bölgeye gitmeye gücün yeterse, hemen git. Çünkü O’nun gelme zamanı yakındır, diye nasihatlerde bulunur. Selmân-ı Farisî, kendisine bu nasihati yapan rahibin ölümünden sonra Sivrihisar’da bir müddet daha kalır. Bu arada koyun ve inek yetiştirerek, bir miktar servet biriktirir.

Selman-ı Farisî, nihayet yola çıkar ve Arap topraklarından gelen ticaret kervanına sahibi olduğu koyun ve inekleri verme karşılığında kendisini Arabistan’a götürmelerini teklif eder. Onlarla birlikte Hicaz topraklarına gelen Selmân-ı Farisî, Medine’ye yakın bir yerde kervandakilerin ihanetine uğrar ve bir yahudiye köle olarak satılır. Bu dönemde Araplar, baskınlar yaparak ele geçirdikleri insanları köle diye başkalarına satarlardı. Hak Dîn’i bulmak için İran’daki rahatını bırakarak diyar diyar dolaşan Selman-ı Farisî, bundan sonra uzun bir süre köle olarak hayatını devam ettirir.

Son Peygamber’in gelmesinin çok yakın olduğunu birçok Hıristiyan âlimden işiten Selmân hazretleri büyük bir arayış içerisinde Cihan Serveri ile karşılaşmak ümidiyle günleri geçirir.

Selmân-ı Farisî’nin Efendimiz (s.a.s.) ile Karşılaşması

Selman-ı Farisî’nin Vâdi’l-Kurâ’da bir yahudiye satılarak başlayan kölelik hayatı, on kadar sahip değiştirdikten sonra kendisini en son satın alan Medineli yahudinin yanında Medine’de devam etmektedir. Selmân-ı Farisî, Medine’yi görür görmez; Amuriye Râhibi’nin Tevrat ve İncil’deki bilgilere dayanarak tasvir ettiği yerin tam burası olduğu kanaatine varır. Selmân-ı Farisî artık aradığı yeri bulmuştur. Sıra kendisine kavuşmayı çok arzuladığı O yüce şahsı bulmaya gelmişti. Selman, sabırsızlıkla aradığı Peygamber’i beklerken, bir gün Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Medine’ye hicret ettiği ve bu kutsal şehre giriş yolu üzerindeki Kuba köyünde bulunduğu haberini alır. Onun hayatındaki en heyecanlı bu kesiti kendisinden dinleyelim:

Bir gün sahibim ile hurmalıkta çalışıyordum. Bir yahudi koşarak yanımıza gelip, Allah Rasûlü’nün Medine’ye gelişinden rahatsızlığını ifade ederken:

– Allah, Kayle Oğulları’nın belasını versin, diyerek, müslümanların Kuba’da Efendimizin (s.a.s.) etrafında toplandıklarını haber verir. Ben de, bu sözleri duyunca çok heyecanlanmıştım. Hurma toplamak üzere çıktığım ağaçtan neredeyse düşecektim. O yahudiye:

– Ne dedin? Ne dedin? diye sorunca, sahibim bana kızıp şiddetli bir yumruk vurarak:

– Bundan sana ne? Sen işine bak! dedi. Ben de:

– Bir şey yok. Sadece ne dediğini anlamak istedim, cevabını verdim.
Nihayet, o gün akşam Efendimizin (s.a.s.) Kuba’da Müslümanlarla birlikte bulundukları eve giden Selman-ı Farisî, Rasûlullah’i (s.a.s.) görünce hayatı boyunca arkasından koştuğu O yüce zâtın huzurunda olduğunu anlamıştı. Allah Rasûlü hakkında Sivrihisar’da rahipten öğrendiği, ’Son Peygamberin vasıflarını tespit etmek için yanında bulunan hurmaları Efendimize (s.a.s.) takdim ederek:

– Senin iyi bir kimse olduğunu öğrendim. Yanında fakir kimseler de var. Bu hurmaları sadaka olarak size takdim ediyorum. Buna, buradakilerden en lâyık olarak sizi görüyorum, der. Peygamberimiz, kendisine arz edilen hurmaları yemeyerek arkadaşlarına verir. Selman, kendi kendine:

– Bu, Son Peygamber’in bana öğretilen vasıflarından biridir, diyerek, Efendimizin (s.a.s) huzurundan ayrılır.

Efendimiz (s.a.s) Kuba’dan Medine’ye gidince, Selman tekrar bir miktar hurma hazırlayıp O’nun yanına giderek:

– Sadakadan yemediğinizi gördüm. Bu ise, size ikram olarak hazırlanmış hediyedir, diye, hurmaları arz eder. Allah Rasûlü (s.a.s.), arkadaşlarını da davet ederek bu hediyeden onlarla birlikte yer. Selman-ı Farisî, kendi kendine bu defa:

– ’Bu da, bana öğretilen peygamberlik alâmetlerinin ikincisidir.’ der.

Sivrihisar Rahibi’nin haber verdiği ’Son Peygamber’deki vasıflardan üçüncüsünü tespit etmek için Efendimizi (s.a.s.) takip eden Selman-ı Farisî, bir gün sahabeden birinin cenazesi münasebetiyle O’nun Cennetü’l-Bakî’ mezarlığında ashabı ile birlikte olduğunu görünce, sırtındaki Peygamberlik mührünü görmek ister. Efendimiz (s.a.s), onun niyetini anlayıp gömleğini açınca Selman-ı Farisî, Efendimizin (s.a.s) iki omuz küreği arasında parlayan güvercin yumurtası büyüklüğündeki Peygamberlik mührünü görür ve Efendimize (s.a.s) sarılarak büyük bir heyecanla mührü öper. O anda Kelime-i şehadeti söyleyerek müslüman olur. Sonra da Rasûlullah’a (s.a.s) uzun yıllardan beri başımdan geçen hadiseleri bir bir anlatır. Hâline taaccüp eden Efendimiz (s.a.s) de hayat hikâyesini sahabeye de anlatmasını ister. Bunun üzerine sahabe toplanır, o da hayat hikâyesini ve başına gelenleri anlatır.

Selman-ı Farisî iman ettiği zaman Arap lisanını bilmediği için tercüman ister. Gelen yahudi tercüman, Selman-ı Farisînin Efendimizi (s.a.s) methetmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnada Cebrail (a.s) gelip Selman’ın sözlerini doğru olarak Rasûlullah’a (s.a.s) bildirdi. Durumu yahudi anlayınca, Kelime-i Şehadet getirerek müslüman oldu.

Selman-ı Farisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Efendimiz’in (s.a.s ), ’Kendini kölelikten kurtar ya Selmân’ buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti.

Selman-ı Farisî bu durumu Efendimiz’e (s.a.s) haber verdi. Rasûlullah (s.a.s) sahabesine; ’Kardeşinize yardım ediniz’ buyurdu. Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar. Rasûlullah (s.a.s) ’Bunların çukurları hazır edip, tamam olunca bana haber ver’ buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Rasûlullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti.

Buyurdular ki: “Bir gün bir zat beni arıyor ve ’Selman-ı Farisî’yi Mükatib-i Fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir’ diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimiz’e (s.a.s) gittim ve durumu arz ederek: ’Ya Rasûlallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil’ deyince, Rasûlullah (s.a.s) o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. ’Al bunu! Allah u Teâlâ bununla senin borcunu eda eder’ buyurdu. Selman-ı Farisî, ’Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum.’

Kıymetli okurlar inşallah gelecek sayımızda o mübarek sahabe efendimiz anlatmaya devam edecek ve Medine’deki Kardeşlik ve Hizmetlerinden, ilme düşkünlüğü, zühd ve takvası ve de vefatından bahsedeceğiz.

Allah şefaatlerine nail eylesin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 51. sayısında (2007 Haziran) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Kölelikten Kurtulması

Selman-ı Farisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Efendimiz’in (s.a.s ), “Kendini kölelikten kurtar ya Selmân” buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti. Selman-ı Farisî bu durumu Efendimiz’e (s.a.s) haber verdi. Rasûlullah (s.a.s) sahabesine; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar.

Rasûlullah (s.a.s) “Bunların çukurları hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Rasûlullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Buyurdular ki: “Bir gün bir zat beni arıyor ve “Selman-ı Farisî’yi Mükatib-i Fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimiz’e (s.a.s) gittim ve durumu arz ederek: “Ya Rasûlallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Rasûlullah (s.a.s) o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allah u Teâlâ bununla senin borcunu eda eder” buyurdu. Selman-ı Farisî, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum. ”

Medine’deki Kardeşlik ve Hizmetleri

Uzak diyarlardan geldiği için Ashab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebû Derda ile kardeş oldu. Bu iki fakir ve zahid sahabî birbirlerini sık sık ziyaret eder, birbirlerinin ihtiyaçlarını görerek yardımlaşırlar, yer yer birbirlerini sünnet çizgisinde uyarırlardı. Selman uzun hayat tecrübesi, seyahatları ve ince zekâsı sayesinde daha mutedil bir zühd ve ibadet hayatını seçtiği halde Ebu’d-Derda hazretlerinin ruh haleti biraz daha farklı şekillerde tezahür ediyordu. Nitekim bir defasında Selman (r.a) Ebu’d-Derda’yı ziyarete vardı. Fakat onu evinde bulamadı. Arkadaşının hanımı Ümmü’d-Derda’yı eski bir elbise içinde ve perişan bir halde görünce dayanamadı ve ’durumlarının nasıl olduğunu’ sordu. Ümmü’d-Derda da biraz kahırlanarak ’Halimiz nasıl olacak, kardeşin Ebu’d-Derda dünyayı boşadı. Maşallah geceleri ibadetle, gündüzleri de oruç tutarak geçiriyor. Bize hiç baktığı yok’ dedi. Selman bunları duyunca üzüldü. Tam geri dönüp gitmek üzere idi ki Ebu’d-Derda geldi. Selman’ı görünce hemen kucaklayıp oturttu ve bir sofra hazırlayıp getirdi, Selman’ı da buyur etti. Selman: ’Sen oturmayacak mısın?’ diye sorunca o: ’Ben oruçluyum’ cevabını verdi. Selman bu sefer: ’Vallahi sen sofraya oturmadıkça bir lokma bile yemem.’diye diretti. Ebu’d-Derda çaresiz nafile orucunu bozup kardeşiyle birlikte sofraya oturdu. Geceleyin istirahata çekildiler. Gecenin ilk üçtebir ve yarısı vaktinde Ebu’d-Derda namaza kalkmak istediyse de Selman izin vermedi. Gecenin son üçtebiri olunca ’Haydi şimdi kalkıp teheccüd kılalım’ dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya şunları söyledi: ’Bak kardeşim, senin üzerinde Rabbının da, nefsinin de, ailenin de, misafirinin ve komşunun da hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin. Rabbın için namaz kıl, oruç tut kulluk yap, nefsini de unutma, ye iç, istirahat et, hayat yoldaşını da ihmal etme!’

Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Rasûlullah (s.a.s)’a hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu’man bin Mukarrin ile Ensar’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: ’Selman’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm’ buyurmuştur. Selman’ın bu çalışmasına Kays bin Sa’sa’nın gözü değmiş ve Selman birden bire yere yıkılmıştı. Sahabe hemen Efendimize (s.a.s) koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. ’Kays bin Sa’sa’ya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman’ın arkasından baş aşağı çevrilsin’ buyurmuştur. Sahabe de Rasûlullah (s.a.s)’in buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi’ye Efendimiz (s.a.s) ’Selman-ül Hayr’ ’Hayırlı Selman’ buyurdu.

Hz. Ebu Bekir devrinde Medine’den ve Hz. Ebu Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Selman-ı Farisi, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, İslam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi’nin çok büyük hizmetleri olmuştur, İranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara İslam’ı anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslam askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti, vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslam orada süratle yayıldı.
Selman-ı Farisi, Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vali iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi’yi tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ’ ’Gel şunu taşı’ dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selman’ı tanıyanlar adama ’Sen ne yapıyorsun bu validir’ dediler. Adam, Hz. Selman’a dönüp: ’Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin’ dedi. Hz. Selman; ’Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim’ dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman (r.a.) böylesine de tevazu sahibi idi.

Vefatı

Hanımı anlatır: Vefatına yakın bana: ’Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir’ dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım. Odadan, ’Esselamü aleyke, ey Allahın velisi ve Rasûlullah’ın arkadaşı’ diyen bir ses duydum, içeri girdiğimde ruhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.

Dünyanın debdebesinden uzak çok sade bir hayat yaşayan Selman-ı Farisi (r.a.), Hz. Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyarete gelen Sa’d bin Ebi Vakkas’a artık dünyadan ayrılacağını ve bütün servetinin bir kâse (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibaret olduğunu söyledi. Bu hastalığı neticesinde Medayin’de vefat etti. Selman (r.a.) rivayete göre iki yüz küsur sene yaşamış ve 35/655 yılında vefat etmiştir.

İlme Düşkünlüğü, Zühd ve Takvası

Selman-ı Farisi müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Rasûlullah (s.a.s)’ın daima yakınlarında bulunur ve bazı geceler Efendimizle (s.a.s) başbaşa saatlerce sohbet ederlerdi. Sahabe tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi dünyaya hiç rağbet etmezdi.

Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allah’ın yarattığı kâinatın hikmetlerini düşünürdü. Bu şekilde birazcık dinlenince ’Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allah’a ibadet et’, diline de ’Ey lisanım, sen de Allah’ın zikrine başla’ derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi zaten Ashab-ı Suffe denilen Efendimizin (s.a.s) bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve kendisinden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi. Ashab-ı Suffe içerisinde Rasûlullah (s.a.s)’a en yakın olan Selman-ı Farisi idi. Hz. Aişe (r.a) buyuruyor ki: ’Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Rasûlullah (s.a.s) ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Rasûlullah (s.a.s)’ın yanında bizden fazla kalırdı. Efendimizde (s.a.s) ’Allah u Teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi’ buyurdular.

Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Said el-Hudri, ibn-i Abbas, Evs bin Malik, O’nun talebeleri arasında idi. Ebû Hureyre ondan hadis-i şerif rivayet etmiştir. Tabiinin büyüklerinden ve o zaman Medine’de Fukaha-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kasım bin Muhammed de Selman-ı Farisi’nin talebelerindendir. O’nun derslerinde ve sohbetlerinde kemale ermiştir.

Said bin Müseyyeb, Abdullah bin Selam’dan naklen anlatır: ’Selman-ı Farisi bana: ’Ey kardeşim, hangimiz evvel vefat ödersek, vefat eden kendini, hayatta olana göstersin’ dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. ’Evet, mümkündür. Çünkü mü’minin ruhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir; kâfirin ruhu Siccinde habsedilmiştir’ dedi. Selman vefat etti. Birgün kaylûle yaparken Selman’ın geldiğini gördüm. Selam verdi. Selamına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, ’İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir’ dedi ve üç kere tekrarladı.’

Selman-ı Farisi’nin ilmi ile fazileti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hz. Ali (r.a): ’Selman-ı Farisi evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir’ buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s)’a sıdk ve muhabbeti sebebiyle Ashab-ı kiramın seçkinleri arasına Rasûlullah (s.a.s) tarafından dâhil edildi. Muhacirlerle Ensar arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensardan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz, ’Selman bizdendir, ehl-i beyttendir’ buyurdu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

’Cennet üç kişiye müştaktır (Yani şevkle onları beklemektedir) Aliyyül Murtaza, Ammâr bin Yaser ve Selman-ı Farisi.’

’Dört kişi fazilette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selman Farsları, Bilal Habeşileri geçmişiz.’

’Ey Selman, hastanın duası kabul olunur. Dua et ve anlayarak dua yap! Sen dua et, ben de âmin diyeyim!’

’Ey Selman Kur’an-ı Kerimi çok oku!’

Ebu Hureyre (r.a.), Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi İncil diğeri de Kur’an-ı Kerim’dir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 52.sayısında (Temmuz 2007) yayınlanmıştır.

Ashabın Seçkini: Selman-ı Farisi

Ashabın Seçkini: Selman-ı Farisi

Selmân-ı Fârisî Hazretlerinin Bazı Nasihatları

“Mü’min, doktoru yanında olan hastaya benzer. Doktoru, ona yarayan ve yaramayanı bilir. Hasta, kendine zararlı bir şeyi isterse, mani’ olur ve yersen ölürsün der. Mü’minin hali budur. O birçok şeyleri arzular, ama Allah’u Teâlâ mani olur, ta ölünceye kadar. Sonra Cennete gider.”

“Şaşılır şu kimseye ki, dünyaya hırsla sarılır ama ölüm onu aramaktadır. Unutmuş ama unutulmuş değildir. Güler, ama bilmez ki, Rabbi ondan razı mıdır, yoksa değil midir?”

“Üç şey beni hayrete düşürdü. Bunlar; ölüm kendisini yakalamak üzere olduğu halde, dünyalık peşinde olan kimselerin hali, kendisi gaflete dalıp, kendini unuttuğu halde unutulmamış olup, hesaba çekilecek olan kimseler ve Rabbinin kendinden razı olup, olmadığını bilmediği halde, ağız dolusu gülen kimselerin hali.”
* * *
Gayet az yerdi. Bir sofrada kendisine daha ziyade yemesi için ısrar edilince, Efendimizin (s.a.s.) kendisine; “insanların ahirette çok açlık çekecek olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir.” buyurduğunu haber verdi. Çok cömert olan Selman (r.a.) günlük gelirinin çoğunu dağıtırdı ve el emeği ile geçinirdi. Fakirleri daima doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi çok ihtiyar olduğu halde kendi işini kendi görürdü. Bir şey taşırken elleri titrerdi. Halk etrafına toplanır, eşyalarını biz taşıyalım derler, onlara; “Hayır yerine kadar kendim götüreceğim” derdi. Hâlbuki emrinde binlerce kişi vardı.

Buyurdular ki; “İlim çoktur fakat ömür kısadır. O halde önce dinde zaruri lazım olan ilimleri öğren!”

“Kalb ile bedenin hali kör ve topal bir kimsenin hali gibidir. Kör bir ağacın altına gider, fakat onda meyve olduğunu göremez. Topal, ağaçtaki meyveyi görür fakat alamaz, ilahi nimetleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de onunla amil olmalı ki ahiretteki sonsuz nimetlere kavuşmak nasip olsun.”

“Sizler mümkün olduğu kadar sabah çarşıya ilk çıkan ve akşam en son dönen olmayınız. Çünkü bu iki vakit şeytanların harp ettikleri zamanlardır.”

“Bir kimse Allah’u Teâlâ’ya açık günah işlerse; tövbesi açık, gizli olarak günah işlerse tövbesi gizli olur. Tövbe ettikten sonra: “Ya Rabbi bu tövbe ile günahımı affet” diye dua etsin.”

“Üç şey beni devamlı ağlatır: Birincisi, Rasûlullah (s.a.s.)‘ın vefatı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman hâlim ne olur, onu bilmediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allah’u Teâlâ beni hesaba çektiği zaman Cennetlik miyim Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zaman hâlim ne olur, bilemiyorum, onun için ağlıyorum.”

Selman-ı Farisi hazretleri arkasından bir kimsenin yürüdüğünü gördüğü zaman, “Bu hal, sizin için hayırlı, fakat benim için fenadır” buyurur, hiç kimsenin arkasından yürümesini istemezdi.

“Farzları tam yapmadığı halde, nafilelerle derecesini yükseltmeye çalışan kimsenin hali, sermayesi elinden çıktığı (iflas ettiği) halde kâr peşinde koşan bir tüccarın haline benzer.”

Kur’ân-ı Kerim’i tilavet eden bir kimseden Hicr sûresindeki, “Şüphesiz ki o azgınların hepsine va’d olunan yer, Cehennemdir.” âyetini işitince, feryat edip başını iki eli arasına alıp, çıkıp gitti ve üç gün kendine gelemedi. Ne yaptığını dahi fark edemiyordu.

“Namaz bir ölçektir. Kim dolu dolu ölçer, onu hakkıyla kılarsa, büyük ecir ve mükâfata kavuşur. Kim ki, eksik ölçerse (adabına uygun kılmazsa Allah’ın buyurduğu Veyl’i (Cehennemi) hatırlasın.”

Ebû Vâil diyor ki: Bir arkadaşımla Selman’ın ziyaretine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz da tuz getirdi. Arkadaşım “Şu tuzun yanında biraz da sater (kekik gibi bir ot) olsaydı” dedi. Bunun üzerine Selman matarasını rehin vererek o otu aldı geldi. Yemeği bitirince arkadaşım, “Bize verdiği nimete kanaat ettiğimiz, Allah’u Teâlâ’ya hamd ederiz” dedi. Selman (r.a.): “Eğer kanaat etseydin, benim matara rehin olmazdı” buyurdu.

“Eline geçmediği halde geçmiş gibi nimetlere şükür edip razı olan, eline geçmiş hükmündedir” buyurdu.

Kendisine hakaret edip, kötü sözler söyleyen birisine “Eğer ahirette günahlarım ağır, sevaplarım hafif gelirse; senin söylediğinden çok daha kötüyüm. Yok günahlarım hafif, sevaplarım ağır gelirse; senin sözlerinin bana bir zararı olmaz” diye cevap verdi.

“Dünyada Allah için tevazu edin. Dünyada tevazu sahibi olanları Allah’u Teâlâ kıyamet günü yüceltir.”

“Cehennemin zulmeti ve azabı, dünyada iken insanların kendilerine ve başkalarına yaptıkları zulümdür.”

Kendisine niçin yeni güzel elbise giymiyorsun diyenlere buyurdu ki: “Kölenin güzel ve iyi elbise ile ne münasebeti olabilir. Azad olduğu (Cehennemden kurtulduğu zaman hiç eskimeyecek ve çok güzel elbiseler kendisine giydirilecektir.”

Selman-ı Farisi hazretleri ölüm döşeğine yattığı vakit ağladı. Sebebini soranlara “Dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ancak Efendimiz (s.a.s.); “Dünyadan ayrılırken sermayeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın” buyurmuştu, işte buna ağlıyorum” dedi. Hâlbuki öldüğü vakit bıraktığı malın kıymeti on dirhem civarında idi.

Bir gün yanında misafiri olduğu halde Medayin’den çıkıp bir yere gidiyorlardı. Yolda karınları acıktı, yiyecek bir şeyleri de yoktu. Orada geyikler vardı ve süvari atıyla dahi onlara yetişemezdi. Kuşlar vardı. Fakat avcılar onları vuramazlardı. Zira uzaktan hemen kaçarlardı. Selman-ı Farisî hazretleri bir geyik ile bir kuşu yanına çağırdı, ikisi de yanlarına geldi. Onlara “Bu kimse benim misafirimdir. Sizi ona ikram etmek istiyorum” buyurdu. Geyik ve kuş hiç itiraz etmediler. Onları kesip yediler. O zat bu işe çok hayret etti ve “Ey efendim, geyik ve kuşu çağırdınız hiç kaçmadan yanınıza geldiler, ben buna hayret ettim” dedi. Hz. Selman buyurdu ki: “Bunda hayret edilecek bir şey yok. Bir kimse Allah’u Teâlâ’ya itaat eder ve O’na isyan etmez ve günah işlemezse, her şey ona itaat eder.”

“Allah’u Teâlâ mü’minin hastalığını ona kefaret yapar ve günahlarının affına sebep olur. Fasıkın hastalığı ise, sahibi tarafından bağlanan devenin hali gibidir. Daha sonra salındığında niçin bağlandığını ve neden salındığını bilmez.”

Rivayet Ettiği Hadis-i Şeriflerden Seçmeler

Selman-ı Farisi hazretleri, Peygamberimizden altmış civarında hadis-i şerif rivayet etmiştir. Bunlardan otuz kadarında Buhari ve Müslim ittifak edip, kitaplarına almışlardır. O (r.a.) ilim öğretmeyi çok severdi.

Selman-ı Farisi’nin, Efendimizden (s.a.s.) rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları ise şunlardır:

“İnsanlar ilim öğrenip, ameli terk ettikleri, dil ile biri birlerini sevip kalben düşmanlık besledikleri ve sıla-ı rahmi (akraba ziyaretini) terk ettikleri zaman, Allah onlara lanet eder, kulaklarını sağır (hakikati dinlemez), gözlerini kör (doğruyu göremez) eder.”

“Allah’ın yüz rahmeti vardır. Bunlardan yalnız birini dünyaya indirdi. İnsan ve cin, kuş ve bütün hayvanlar, bu bir rahmetin tesiriyle birbirine acır ve birbirlerine merhamet ederler. Diğer doksan dokuz rahmeti ahirete bıraktı. Onlar ile de kullarına merhamet edecektir.”

“Muhakkak ki sizin Rabbiniz hayâ ve kerem sahibidir. Kulları, ellerini kaldırıp kendisinden bir şey istedikleri zaman, onları boş çevirmekten hayâ eder.”

Hz. Selman; “Resul-i Ekrem, bizde olmayan şeyi misafir için almak suretiyle külfete girmememizi ve mevcut ile yetinmemizi bizlere emretmiştir” demiştir.

“Misafir için külfete girmeyin; misafir buna üzülür. Kim ki misafiri küstürürse, Allah’ı küstürmüş olur. Allah’ı küstürene de Allah buğz eder.”

“Dünya malından nasibiniz, yolcunun azığı gibi olsun”

“Malıyla Allah’a itaat eden ve malının zekâtını veren mal sahibi, kıyamet günü serveti ile beraber gelir. (Sırat köprüsünden geçerken) her ne zaman Sırat önüne dikilirse, malı, “geç, geç zira sen Allah’ın bende olan hakkını ödedin” der. Sonra da malındaki Allah’ın hakkını ödemeyen gelir. Malı yanında Sırat köprüsü önüne çıkınca mal, “Yazık sana, neden Allah’ın bende olan hakkını ödemedin?” diye onunla alay eder durur. Ta ki adam “Vay bana, ben ne yaptım” deyinceye kadar ve Sıratı geçip Cennete kavuşamaz.”

“Dünyada iyilik işleyenler, ahirette yaptıkları iyiliklere kavuşurlar.”

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Amin.

Kaynaklar:
1. Buharî, el-Câmiu’s-Sahîh. 2. Beyhakî; Ebu Bekir Ahmed ibn Hüseyin, Delâilü’n-Nübüvve ve Ma’rifetü Ahvâli’ş-Şerîa, Beyrut. 4. İbnu’l-Cevzî, Sıfatu’s-Safve. 5. İbn Hişam, es-Sîretu’n-Nebeviye. 6. İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzîb. 7. El-İsfahanî, Ebu Nuaym Ahmed ibn Abdullah, Hılyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Asfiyâ. 8. Et-Taberî, Ebu Cafer Muhammed İbn Cerir, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 53.sayısında (Ağustos 2007) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

×