150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: özlenen rehber dergisi

Dünya ve Teslimiyet

Dünya ve Teslimiyet

Yaşadığımız yüzyılda insanlar, dünyanın pek çok nimetleriyle ve bunun sonucunda da meşakkatlerle hem bedenen hem de ruhen meşgul olmaktalar.

Dünya mı insan için yaratıldı yoksa insan mı dünya için?
Sorusunun zihinlerde ve gönüllerde uyandırdığı muamma pek çok kimsenin hayatında artık çözümsüz hale gelmiş ve kendisini dünyaya teslim ederek gününü gün etme sevdasında bir hayat yaşamaya odaklanmıştır. İnsanların bu ruh haletine paralel olarak da şeytan ve nefs dünyanın geçici süs ve şatafatını öyle bir ustalıkla kullanmaktalar ki; insanoğlunun bu lezzetlere takılmadan hayatını ikame ettirmesi gerçekten her geçen gün biraz daha zorlaşmaktadır.

Hedefini sadece dünyaya odaklayan kimselere zaten diyecek bir söz yok. Zira öyle kimseler her halükârda şu kısa dünya hayatının tadını çıkarmaya bakmaktalar. Fakat Allah’a kulluk ve Rasûlullah (s.a.v.)’e itaatle nefs-i emmaresinin düşkünlüklerinden kurtularak kâmil manada Rabbimizin rızasına ve cennete namzet insanlardan olabilmek için her daim bir mücadele gerekmektedir.

Kimlerle mi? Tabi ki öncelikle bizleri çepeçevre sarmış nefislerimizin geçici heva ve hevesleriyle, daha sonra da dünyalık adına verilen makam, mansıb, zenginlik, aile ve evlatların sadece burada bizimle beraber olduklarını kıyametteki hesap gününde ise bu nimetlerden insanoğlunun hesaba çekileceğinin şuurunda bir hayat sürmelidir.

İnsanoğlunun dünyaya gelmesinde kendisinin bir iradesi söz konusu değildir. Ancak yaşayacağı hayatı yönlendirmesinde aklı ve iradesi bilfiil devrededir. Allah Tealâ gönderdiği Peygamberlerin şeriatıyla da insana iyiyi ve kötüyü bildirmiştir. İşte tam bu noktada insanoğlu kurtuluş diliyorsa Allah’ın Rasûlü’ne tam bir teslimiyetle teslim olmalıdır. Zira Rabbimizin göndermiş olduğu vahyin maksadını ve mahiyetini en iyi bilen ve amel eden Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den başkası değildir.

Özlenen Rehber ailesi olarak bizler Rasûlullah (s.a.v.)’in ve sahabe efendilerimizin rehberliğinde Kur’an’ı, Hadisleri ve İslâm’ı anlayarak yaşama ve bu hakikatleri insanımıza duyurma gayreti içerisinde beşinci yılımızı doldurmuş bulunuyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 62. sayısı (Mayıs 2008) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Ahlakı ve Hayatından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cuma namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak halde yağan yağmur, yolu çamur haline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca camiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek: ’Onunla helâlleşmeden nasıl Cuma namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allah’ın huzurunda durursun?’ diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.

Kapıyı açan mecûsî: ’Buyrun bir arzunuz mu var?’ diye sorunca: ’Sizden özür dilemeye geldim.’ dedi.

Mecûsî hayretle: ’Ne özrü?’ diye sordu.

O da: ’Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu’ deyince,

Mecûsî hayretle: ’Peki ama ne zararı var? Zaten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî: ’Doğru ama, bu bir haktır ve sahibinin rızasını almak lazımdır’ dedi.

Mecûsî: ’Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dininiz mi öğretti?’ diye sorunca: ’Evet dinimiz ve bu dinin Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti’ dedi.

Mecûsî: ’O halde biz niçin bu dine girmiyoruz?’ diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.

*

Bir gün Yûsuf Bahirânî isminde bir zât kendi kendine: ’Bâyezîd-i Bistâmî’nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir keramet gösterirse velî olduğunu kabul edeyim. Böylece onu imtihan etmiş olayım’ diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî’nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki:’Biz kerametlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî’ye havâle ettik. Sen ona git.’ Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî’yi sahrada buldu.

Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden taze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamanı da değildi. Ebû Saîd Râî, asasını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allah’ın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve taze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî: ’Ben, Rabbimden yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin.

Dolayısıyla renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi’ buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat kilimi Arafat’ta kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm’a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî’nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişman oldu. Tövbe ve istiğfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin talebeleri arasına katıldı.

*

Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında ’kendisinden daha şerli kimse’ bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.

*

İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için ’mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.’

*

Bayezîd Bistâmî zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah’tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 62. sayısı (2008 Mayıs) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler

Bâyezîd-i Bistâmî hocalarından birinin huzurunda bulunuyordu. Hocası: ’Şu rafdaki kitabı getir.’ dedi. Bâyezîd: ’Hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim?’ dedi. Hocası: ’Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum.’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî: ’Efendim, mübârek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrafa bakmış değilim’ diye cevap verdi. Hocası bu söz karşısında ’Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artık Bistam’a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin’ buyurdu.*Bir gün kendisine: ’Mürşidin, yol göstericin kimdir?’ diye sordular. O da: ’Bir kadın’ dedi. ’Bu nasıl olur?’ dediler. Cevabında şöyle buyurdu: ’Bir gün Allah Teâlâ’nın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; ’Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?’ dedim. Kadın; ’Zâlim Bâyezîd’i gördüm diyeceğim.’ dedi. Ben hayretle; ’Neden?’ diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: ’Allah Teâlâ, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ’ dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, ’Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah’ yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarının, Allah Teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.’*Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek ’Buna aldanmam’ dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.*Bâyezîd-i Bistâmî’ye: ’Bu yüksek makamlara nasıl kavuştunuz?’ diye sordular. Cevabında şöyle anlattı: ’Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâm’dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken aniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; ’Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acaba niçin böyle boş?’ dedim. Hemen; ’Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabul etmeyişimizdendir’ diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultânu’l-Enbiyâ Muhammed Mustafa Efendimize mahsus olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; ’Ey Bâyezîd, Sultânu’l-Enbiyâ’ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyamete kadar, Sultânu’l-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu.’*Bâyezîd-i Bistâmî, Allah Teâlâ’nın aşkı ile öyle bir halde idi ki, O’ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; ’Yavrum ismin nedir?’ diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; ’Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defâsında ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım.’ Bâyezîd-i Bistamî; ’Evlâdım, kusura bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allah Teâlâ’nın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O’ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme’ buyurup talebesinin gönlünü aldı.*Bir gün yakınları kendisine; ’Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir’ dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; ’Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu’ buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: ’Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allah Teâlâ’nın evliyâsından olması mümkün değildir’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 63. sayısı (2008 Haziran) için yazılmıştır.

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Bir manada yeniden dirilişi ifade eden bahar ve yaz mevsimleri, insanların gönüllerine farklı duygular nakşetmektedir. Yılın en sıcak günlerini yaşadığımız bu mevsimde ne yazık ki sıcakla beraber insanları da ayrı bir rehavet duygusu kaplamaktadır. Tatil yapma adına gidilen plaj ve sahiller, İslâm’ın öngörmediği tarzda icra edilen nişan ve düğünler, her türlü şenaatin yapıldığı eğlenceler, gece geç saatlere kadar çarşı, pazar ve festivallerde israf edilen zamanlar örnek olarak yeterlidir diye düşünüyorum.

Allah’ın en şerefli mahlûk olarak yarattığı insan, dünyada gününü gün etsin, keyfine göre yaşasın diye mi gönderildi acaba? Elbette, Hayır!

Allah’a ve ahiret gününe iman eden bizler, yaz mevsiminin sıcak günlerini nefs-i emmaresine zebun olan kimseler gibi gaflet ve rehavetle geçirdiğimiz takdirde dünyayı tatil köyü gibi düşünenlerden ne farkımız kalır ki?

Cenab-ı Hakk’a hamdolsun, bizleri böyle bir gaflete düşmekten ve rehavete dalmaktan muhafaza edecek günlerin arifesindeyiz. 3 Temmuz’da girecek olan Receb ayı ve kandili sebebiyle gönüllerimizi ayrı bir sevinç kaplamış bulunmaktadır.

Sıcak havalarla gelen gaflet ve rehaveti, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin uygulamaları çerçevesinde daha fazla oruç tutarak, namaz kılarak ve hayır-hasenat yaparak hakkımızda mağfiret ve rahmet günlerine dönüştüreceğimiz mübarek aylar Receb, Şaban ve Ramazan…

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin oruç tutmayı en çok sevdiği yazın sıcak ve uzun günlerini, bizler de hiç olmazsa içerisinde bulunduğumuz mübarek günlerde yapılacak olan ibadetlerin Allah katında farklı bir kıymete haiz olduğunun bilincinde olarak değerlendirelim. Zira pek çoğumuzun üç aylar veya sene içerisindeki bazı mübarek gecelerin günleri haricinde oruçla iştigali çok azdır.

Unutmayalım ki, bizleri bekleyen bir ölüm var ve ondan kurtulan hiç kimse de yoktur. Ölümle başlayıp kıyamet ve ahirete doğru yapılacak yolculuğumuz ise çok uzundur. Çıkacağımız bu yolculukta geçerli olan tek azık iman, itaat ve salih amellerdir. Bu bağlamda insanoğluna bahşedilen ömür, tamamen dünyalık çalışmalar, uyku, yemek, bilgisayar ve televizyonla, yaz mevsiminde tatiller ve eğlencelerle beyhûde yere tüketilirse öldükten sonra ne olur hallerimiz hiç düşündük mü?

Rabbimizin, gafletle ömrünü tüketmekten inananları muhafaza buyurması ve üç ayların tüm İslâm alemine rahmet olması duasıyla…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısı (2008 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler
İmam-ı Yafiî anlatır: Birisi Abdurrahman bin Yahya’ya tevekkülden sorunca “Elini ejderhanın ağzına soksan ve bileğine kadar ağzına girse, Allah ile olup başkasından korkmamandır’ buyurdu. Bâyezid hazretlerine de tevekkülden sormaya gittim. Kapıyı çaldım.

Birden ’Abdurrahman’ın sözü sana kafi gelmedi mi?’ buyurdu. Kapıyı açın dedim. ’Sen beni ziyarete gelmedin, cevabını da kapının arkasından aldın’ buyurdu. Ve bana kapıyı açmadı, gittim, bir sene sonra ziyaretine geldim. Bir ay kadar yanında kaldım. Bu zaman içinde kalbimden geçen her şeyi bana haber verirdi.

*

Sultânu’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî’yi bir gece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kazâ edip o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. ’Ey Bâyezîd, bu günahını affeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı ihsân eyledim’ diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mübârek ayağından tutarak uyandırdı ve; ’Kalk namazın geçmek üzeredir’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî, şeytan’a; ’Ey mel’ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?’ buyurunca, Şeytan şu cevâbı verdi: ’Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için ayrıca yetmiş bin namaz sevabı almıştın. Bu gün, onu düşünerek, sadece vaktin namazının sevabına kavuşasın da, yetmiş bin namaz sevabına kavuşmayasın diye seni uyandırdım’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin zamanında pek çok velî vardı. Hepsi de ibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmî bir demircinin üzerinde idi. O, bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkânına gitti. Selâm verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzun uzun öptü ve ondan dua etmesi ricasında bulundu. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için demirci kendi makamından habersizdi. Bâyezîd-i Bistâmî’den dua isteyince dedi ki: ’Ben senin ellerinden öpeyim de, sen bana dua et! Sizin duanıza muhtaç olan benim!’ O ise şöyle cevap verdi: ’Benim sana dua etmemle, içimdeki dert hafiflemez ki!’ Bunun üzerine o da; ’Derdin nedir, söyle de bir çare arayalım?’ dedi. ’Acaba kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok!’ dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bâyezîd-i Bistâmî’yi de ağlattı. O vakit içinden; ’Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim diyenlerdendir’ diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayret silindi. Kutupluk makâmının bu demirciye niçin verildiğini sezdi. Anladı ki, böyleleri, sevgili Peygamber Efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun hakîkatine mazhardır. Demirciye dedi ki: ’İnsanların azap çekmesinden sana ne?’ Demirci de; ’Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat suyuyla yoğrulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben saâdete ererim ve derdimden kurtulurum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî, kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bâyezîd; ’Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.’ dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd Hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiyatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir miktar tatlı ile beraber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyle idi: ’Muhterem Bekçi Efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allah’ın selâmı üzerine olsun.’ Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.

*

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine; ’Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi?’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; ’Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı?’ dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; ’Sübhânallah! Ne kadar acâib bir iş!’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Halimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Halimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, tâkat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum!’ buyurdu ve yoluna devam etti. Ziyaretleri esnasında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm’a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm’a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle dua ediyordu: ’Yâ Rabbî! Benim garib oğlumu her kötülükten muhâfaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnûd eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur…’ Bunun üzerine Sultan-ül-Ârifîn kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin ’Kim o?’ sualine, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Senin garîb oğlun’ cevabını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve; ’Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü’ dedi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısında (2008 Temmuz) yayımlanmıştır

Şaban Ayı

Şaban Ayı

İlâhî feyz ve rahmetin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek aylar, mü’minler için en kârlı ve kazançlı birer fırsattır. Üç ayların olabildiğince manevi hazlarla dolu bu sıcaklığı, hayatlarını her daim Allah’a kullukla geçirmeye gayret eden imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder.

Recep ayının girmesiyle rahmeti sonsuz olan Rabbimize karşı ibadetlerimizden zikir, duâ, niyaz, hamd u senâ ile tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, idrak edilen Miraç kandiliyle birlikte ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi temâşâ zevkine ererler. Bu yüzden o kulların gönülleri, dilleri, edâları, üslûpları daha da bir değişerek simalarını ayrı bir nur, heybet, haşyet ve ümit sevinci bürür. Bu dönemde beşerî sertlikler daha bir yumuşar ve pek çok gönül miraç yapacakmışçasına nefsindeki ve ruhundaki bütün dünyevî ağırlıklarını atarak gönül dünyalarında manevi bir yolculuğa başlarlar.

Kitaplarda ‘Şehru’l-kerâme’ veya ’Şehrullâhi’l-muazzam’ diye geçen Şaban ayını idrak ettiğimiz bu günler, gecesiyle-gündüzüyle ve içerisinde barındırdığı Berat kandiliyle müminlerin her bakımdan Ramazan’a hazırlanmasını sağlamaktadır. ’Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.’ ’Şaban benim ayımdır,’ ’Şaban günahları temizleyendir’ buyuran Efendimiz (s.a.v.) bu ayda diğer aylara nazaran daha çok ibadet ve taatte bulunurdu.

İhsan ve mağfiret ayında amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler; şeytan ve nefs-i emmarenin gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olacaktır. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler, en bereketli bir şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileriki zamanlarda hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlara karşı siper vazifesi görecektir.

Bu günlerini ibadet ve itaatsiz, haramlara dikkat etmeksizin gafletle geçiren kimseler Ramazan ayının hakiki rahmetinden nasıl istifade edebilecekler ki? Dünyalık kazanmak için yılın her günü insanın önüne farklı fırsatlar çıkabilir. Ancak Allah’ın rahmet ve mağfiretine nail olabilmek için belki bir daha böyle mübarek aylara kavuşamayabiliriz. Hz. Ali Efendimizin buyurduğu üzere; “Bugün amel var hesap yok. Yarın ise hesap var, amel yok!”

Unutmayalım ki; insanın eceli, emellerinden daha önce kendisine kavuşacaktır.

Cenab-ı Hak bizleri Şaban ayının nurundan ve feyzinden en azami mertebede istifade eden kullarından eyleyerek Ramazan’a kavuştursun. Amin!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî bir sene hac dönüşünde Hemedan’a uğrayıp, oradan bir miktar tohum satın aldılar. Bistâm’a gelip, Hemedan’dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde bir kaç karınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münasip olmayacağını düşünüp, tekrar Hemedan’a gitti. Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra Bistâm’a döndü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misafir oldular. Ev sahibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanında bulunanlara; ’Bu kandilde bir gariplik görüyorum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir?’ diye sordu. Ev sahibi; ’Efendim, biz bu kandili komşumuzdan bir geceliğine yakmak için emanet almıştık. Bu akşam ikinci kez yakıyoruz’ deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemen kandili sahibine götürüp teslim edin.

“Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin” buyurdu. Ev sahibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: ’İşte şimdi ışığını görüyorum.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allah Teâlâ’nın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.

*

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün talebeleriyle giderken delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedavileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; ’Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilacınız var mıdır?’ diye sordu. Baştabib cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd’in teveccühü ile şöyle dedi: ’O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıyla karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diye eteklerini topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi: ’Benden sana bulaşacak kir, üç defa yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi deryâda yıkansa temiz olmaz.’

Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî, köpeğe: ’Senin dışın pis, benim ise içim. Gel beraber olalım da belki birbirimize faydamız olur’ dedi.

Köpek de: ’Sen benimle yoldaş ve arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tâzim eder. Beni gören taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve ’Ârifler sultanına selâm olsun!’ der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir ambar buğdayın var’ cevâbını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî bu cevaptan kederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diye üzüldü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî namaz kılmak için mescide gelince kapıda biraz durur ve ağlardı. Sebebini soranlara: ’Camiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allah’a yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye; ’Nefsine verdiğin en hafif cezâ nedir?’ diye sordular. Cevabında; ’Bir defâsında nefsim, bir itâatsizlikte bulundu. Buna ceza olarak bir yıl boyunca hiç su içmedim’ buyurdu.

*

Bir defâsında Bâyezîd hazretlerinin kalbine şöyle ilhâm olundu: ’Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın.’

Bâyezîd; ’Yâ Rabbî! Hazînende bulunmayan şey nedir?’ dedi.

Kalbime ilhâm olundu ki: ’Âcizlik, zavallılık, çâresizlik, zillet ve ihtiyaç.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında şöyle anlattı: Bizim ruhumuzu, semalara götürdüler. Cennet’i, Cehennem’i gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allah’ı düşünüyordum. Nice makamlardan geçirdiler. Nihayet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra; ’Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar’ diye yalvardım. Bana bildirildi ki:’Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup bana yaklaşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. O’nun ayağının tozunu, gözüne sürme yap. O’nun bildirdiği hükümlere uymaya devâm et. (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd’in mîrâcı denir.)

*

Bir gün Bâyezîd’e:’Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?’ diye sordular. Cevabında buyurdu ki: ’Biz onlar hakkında bir şey söyleyemeyiz ve onları anlayamayız. Hallerini anlamaktan âciziz. Onlar, bizim anlayabildiğimizden çok daha yüksektirler. Diğer insanlar, büyük velîleri ne kadar anlıyabilirse, velîler de Peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî, yanında bulunanlara: ’Allah Teâlâ, kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennet’ine koyuyor değil mi?’ diye sordu.

Onlar: ’Evet efendim, öyledir’ diye cevap verdiler.
Bunun üzerine: ’Bir kimse, Allah’ın rızâsına kavuştuktan sonra, bir anlık duyduğu zevk ve saâdet, Cennet’teki bin köşkten daha fazladır’ buyurdular.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defasında bir imamın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra imam, Bâyezîd’e: ’Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?’ dedi.

Bâyezîd Bistâmî bunu duyunca: ’Ben hemen namazımı iâde edeyim. Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değildir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye bir gün bir kimse gelip; ’Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Hâlbuki îtikâdım da düzgündür’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn: ’Sen bu hâlde üç yüz sene daha devam etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefis engelin var’ buyurdu.

O kimse: ’Efendim! Bunun bir çaresi yok mu?’ diye sordu.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Var ama sen kabul etmezsin.’ buyurdu.

O kimse ısrar edip: ’Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabul ediniz. Ne emrederseniz yaparım.’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn dedi ki: ’Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, âdî ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, ‘Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum’ de.’

O kimse bunları duyunca: ’Sübhânallah, Lâ ilâhe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emretseniz’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Senin ilacın ancak budur ve biz de baştan; ’Sen bunları kabul etmezsin!’ diye söylemiştik. Yolumuzun esası nefsi terbiye etmektir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin mecûsî olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Bâyezîd-i Bistâmî her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürüyordu. Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti. Bâyezîd’e karşı kalbinde bir sevgi hâsıl olduğu halde; ’O zâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir’ dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî’nin huzuruna gidip müslüman oldu.

*

Bir gün sohbetinde bulunanlara: ’Kalkınız, Allah’ın velî kullarından birini karşılamaya çıkalım’ buyurup, kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrâhim b. Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Bâyezîd Bistâmî ona: ’Hatırıma, seni karşılamak ve Allah katında sana şefâat etmek geldi’ buyurdu.

O da, ’Efendim siz bütün mahlûkâta şefâat etseniz yine fazla sayılmaz’ dedi.

SPOTLAR

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için yazılmıştır.

Müminlerin Dünyasında Ramazan

Müminlerin Dünyasında Ramazan

Receb ve şabandan sonra ramazan ayı da büyük bir heyecan dalgasıyla bir kez daha çaldı kapımızı. Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Bununla beraber Cenâb-ı Hakk’ın bu lütuflarının O’na olan itaatimizi artırmaya vesile olmasını gönülden diliyoruz. Dünyanın dört bir yanında savaşlar, krizler ve bunalımların yaşandığı bir dönemde, son bir kere daha kendimizi ramazanın o sımsıcak atmosferine kavuşturmasından dolayı Allah’a şükrediyoruz.

Özellikle yazılı ve görsel yayın organları bilginin her türünü kendi menfaatleri doğrultusunda kullandıkları gibi ramazan ayıyla da alâkalı her sene çok değişik söylemler geliştirerek bir tür ramazan edebiyatı yapmaktadırlar. Aslında ramazan; Allah’a kullukta, hayır hasenatta, ibadetlerde hassasiyet kazanılmasında zirvelerin zorlanmasının gerekli olduğu bir aydır. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Rasûlullah (s.a.v.)’in o güzel ahlâkına tabi olmaksızın, yaşamadığı halde sadece ramazanın ne kadar mübarek bir ay olduğunun edebiyatını yaparak günlerini gafletle geçiren kimselerden kılmasın. Zira Efendimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.)’in yaptığı;”Ramazan’a yetişmiş, ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ duasına minberinden sesli bir şekilde ‘amin’ diyerek iştirak ediyordu.

Ramazan ayı Kur’ân ayıdır. Şirk, zulüm ve cahiliyye ahlâklarıyla kararan Mekke semaları, ilk kez ramazan ayında Kur’ân’la yeniden dirilişi tatmaya başladı. Bunun için Kur’ân-ı Kerim, o ilk geceye ‘Kadir gecesi’ demişti.

Cennet kapılarının açılıp, cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların zincire vurulduğu bu ayda rahmet ikliminden gelen sonsuz nurlardan herkes istidadına göre istifade eder. Nefs-i emmarenin ahlâklarından bir nebze de olsa kurtulmanın verdiği hazla ibadetlerdeki hakiki manayı anlamaya koyulur. Bundan dolayı müminlerin dünyasında bir başkadır ramazan ve oruç. O, gelirken senenin her günü yolu gözlenen nazlı bir misafir gibi gelir; giderken de içimize ayrılıp gitmesinin hasret ve hicranını bırakır öyle gider. Zira ramazan ayı; orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, kalabalık cemaatlerle eda edilen teravih namazlarıyla, yapılan Kur’ân hatimleriyle insanı hapsolduğu şu dünyadan alır manevî rahmet iklimlerden teneffüs etmesine vesile ve fırsattır ve inşallah ramazanımız, Allah’ın rızasına akabinde de cennete kavuşmamızda öncülük edecek zaman dilimlerinden bir kesit olacaktır, kim bilir?

Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 66. sayısı (2008 Eylül) için editör olarak yazılmıştır.

Silsile-i Fârûkiyye. Beyazıd-i Bistami’nin Hikmetli Sözleri

Silsile-i Fârûkiyye. Beyazıd-i Bistami’nin Hikmetli Sözleri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.), buyurdu ki:
’On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyâzet, (nefsin arzularını yapmamak) körüğünde, mücâhede, (nefsin istemediği şeyleri yapmak) ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibâdet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakîki müslüman oldum.

*

Ömrüm boyunca, Allah’a lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O’na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allah Teâlâ’ya şöyle yalvardım: ’Yâ Rabbî! Sana lâyık şekilde tam ve kusursuz olarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bâyezîd’e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibâdetlerimi kusurlarımla birlikte kabul eyle.’

*

Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allah’a yalvardım. ’Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur’ diye ilhâm olundu. Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana; ’Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tane misâli olan dünya mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allah’a kavuşmak için yol isteyen kimselere; ’Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı halde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izin alamadı. Siz, bu halinizle size izin verileceğini mi zannediyorsunuz. Asla izin alamazsınız’ diye bildirildi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî vefât ederken, kendisini sevenlerden Ebû Mûsa ismindeki zât yanında bulunamamıştı. Fakat o gece rüyâda; ’Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu.’ Bu rüyâya çok hayret edip hikmetini anlayamadı ve bunu Bâyezîd-i Bistâmî’ye sormak için yola düştü. Yolda, Bâyezîd-i Bistâmî’nin vefat ettiğini haber aldı. Bistâm’a geldiğinde cenâze merâsimi için, hesabı mümkün olmayan fevkalâde bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek için yanaşmaya çalıştı. Fakat yaklaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu. Diyor ki, ’Gördüğüm rüyâyı unutmuş vaziyette, Bâyezîd-i Bistâmî’nin tabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabutu taşıyanlar arasından meşakkatle, sıkıntı ile geçip tabutun altına girdim ve başımı tabuta dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutun içinden bana şöyle hitâb ettiğini duydum: ’Ey Ebû Mûsâ! İşte şu bulunduğun hal akşamki gördüğün rüyanın tâbiridir.’

*

Talebelerine sık sık şöyle nasihat ederdi: ’Müslüman kardeşinize saygılı olmanızdan daha kolay ne vardır? Onlara hürmet etmek, haklarını korumak ne güzel haslettir! Müslüman kardeşlerimize kin beslemek, onlara karşı saygısız olmak ne zararlı şeydir! Bu yol hiç kimseye fazîlet kapısını açmamış, hiç kimseyi başarıya ulaştırmamıştır…’

*

Bâyezîd-i Bistâmî buyuruyor ki: ’Dilini, Allah Teâlâ’nın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Hak ve hukûka riâyet et. İbâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sâhibi ve yumuşak ol. Allah’ı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.

*

’Otuz sene mücâhede eyledim, nefsimin istediklerini yapmadım. İlimden ve ilme uymaktan daha zor bir şey bulamadım.’

*

’Gözlerini harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten koru.’

*

’Bir gece karanlığında odamda otururken ayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. ‘Sultanla oturan edebini gözetmelidir!’ diyordu. Hemen toparlandım.’

*

’Allah’ın kendileri sebebiyle nefsimi cezalandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onların en şiddetlisi olarak gafleti buldum. Allah’tan bir an gâfil olmak (bir an O’nu unutmak) Cehennem ateşinden daha şiddetlidir.’

*

’İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duayı kabul eyle.’

*

’Ey Allah’ım! Ey kusurlardan uzak olan sonsuz kudret sahibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumu öyle büyült, öyle büyült ki, Cehennem’i ağzına kadar doldursun. Böylece başka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım.’ Hz. Ebû Bekir de (r.a.) böyle dua ederlerdi.

*

’Bütün âlemin yerine beni Cehennem’de yaksalar ve ben de sabretsem, Allah Teâlâ’ya muhabbeti dâvâ edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allah Teâlâ da benim ve bütün âlemin günahını affetse, rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmiş olmaz.’

*

’Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman hemen o kimsenin fazîletli, kerâmet sahibi birisi olduğuna hüküm vermeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakîkaten fazîlet ve kerâmet sâhibi olduğunu anlamak için, İslâm’ın emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanması ve sünnet-i seniyyeye uymasına, hakîkî İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlar tam ise, o kimse fazîlet ve kerâmet sâhibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazîlet ve kerâmet sahibidir, demek mümkün olmaz.’

*

’Yâ Rabbî! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?’ diye dua ettim. Bir nidâ geldi, ‘Nefsini üç talakla boşa’ diyordu.’

*

’Bu kadar zahmet ve meşakkatlere, sıkıntılara katlanarak aradığımı, annemin rızâsını almakta buldum. Çok basit gibi gelen anne rızâsını almanın, bütün işlerin evvelinde lazım olduğunu anladım.’

*

’Günahlara bir defa, taatlere ise bin defa tövbe etmek lazımdır. Yani yaptığı ibâdet ve taatlere bakıp kendini beğenmek, o ibadeti hiç yapmamak günahından bin kat daha fenâdır.’

*

’Bir kimsenin, Allah’a olan muhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti; kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır.’

*

’Allah’ın nîmetleri, her an herkese gelmektedir. O halde her zaman O’na şükretmek lazımdır.’

*

’Bizim sözlerimiz Kitap ve Sünnet’tendir. Bu iki kaynaktan gücünü ve mânâsını almayan bir sözde değer yoktur.’

*

’Ârifin alâmeti nedir?’ diye sorulduğunda; ’Allah Teâlâ’yı anmakta gevşeklik göstermemektir’ buyurdu.

*

Sordular: “İnsan ne zaman erenler derecesine erişir?
Dedi ki: “Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.”

*

Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin ’açlık’ olduğunu anlatmak için derdi ki: ’Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar.’

*

Sordular: “Marifeti neyle buldun?”
Şöyle cevap verdi: “ Aç karın ve çıplak bedenle.”
Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere: “Eğer Fir’avn aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı” diye karşılık verdi.

*

Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı: ’Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı.”

*

’Lâ ilâhe illallah sözü cennetin anahtarıdır’ hadisini şöyle açıklardı. Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır:
Yalan ve gıybetten sakınan bir dil,
Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp,
Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide,
Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 66. sayısında (2008 Eylül) yayınlanmıştır

Ya İtaat  ya da İsyan

Ya İtaat ya da İsyan

Kainat var olduğundan bu yana akıl ve iradeden yoksun olan canlı-cansız her şey kendi lisanlarıyla Allah’ı tesbih ederek, dünyada bulunma gayelerine uygun şekilde Allah’a kulluk vazifelerini bi-hakkın yerine getirmektedirler. Bununla birlikte kendisine akıl ve irade bahşedilen insanoğlu ise yaratılanlar arasında en şerefli varlık olarak dünyaya gönderilmiştir. Şayet insan; nefs-i emmaresinin zebunu olmadan, dünyanın geçici süs ve şatafatına takılmadan yaratılış gayesi olan Allah’a kulluğuna her daim istikamet üzere devam ederse izzetli olarak gönderildiği dünyadan Allah’ın rızasını kazanma istikametinde muazzam bir yol kat etmiş olarak ayrılacaktır.

Her bir yanda günah ve isyanların kol gezdiği şu dünyadan Allah’ın rızasına kavuşup neticesinde de cennete gitmek tabi ki, biraz zordur; ama imkânsız da değildir. Zira Efendimiz (s.a.v.)’in beyan buyurduğu gibi ’Cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle, Cehennem de nefsin hoşlandığı şeylerle kuşatılmıştır.’ Cenab-ı Hak dünyada imtihan sırrı olarak her bir günaha nefis için geçici bir lezzet koyduğu gibi, itaat ve ibadete de nefse hoş gelmeyen sıkıntı ve zorluklar koymuştur. Aslında ibadetlerde insanoğlu için başlangıçtaki bu küçük sıkıntı ve meşakkatlerin ardından ruh ve kalbi huzura kavuşturacak rahatlık vardır. Nefis, yaratılışı icabı günahlara koşarken, sıkıntılara sabretmeyi gerektiren ibadetlerden daima kaçar. Günahlar ve yasaklar, başlangıçtaki lezzetlerine karşılık, sonradan maddî-manevî pek çok ızdırap ve sıkıntıları beraberinde getirirken; iman, itaat ve ibadet ise başlangıçta çekilen küçük sıkıntılara karşılık, hem madden hem de manen rahatlık ve huzura vesile olur. İşte bundan dolayıdır ki, günahlardaki geçici lezzetler “zehirli bal” olarak ifade edilmiştir.

Ramazan, ibadet ve kulluğun lezzetini tadıp Allah’ın mağfiretini kazanma hususunda kıymete haiz bir aydı. O rahmet ayında alışılan kulluk hassasiyeti sadece bir ay içerisine hapsolmamalıdır. Bu hassasiyeti dünyada bulunduğumuz süre içerisinde her daim devam ettirebilmenin yollarını araştırmalı ve Allah’a kul olmanın o tarifi imkansız lezzetini tatmalıyız.

İşte bu bağlamda dergimizin başyazarı Muzaffer Yalçın Hocaefendinin istifademize sunduğu makalesi manevi hastalıklarımıza şifa sunmaktadır. Evet, insan ya itaat halindedir, ya da isyan halindedir; üçüncü bir hali yoktur dostlar! Hal-u ahvâlinizin hep itaat üzere olması duasıyla…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 67. sayısı (2008 Ekim) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×