150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

In Defense Of The Ottoman Empire Against The Armanian Revolutionaries: The Example of Mohammed A.R. Webb

In Defense Of The Ottoman Empire Against The Armanian Revolutionaries: The Example of Mohammed A.R. Webb

Abstract
The United States of America has been one of the external factors in the emergence of
Armenian uprisings in Anatolia. Since the beginning of the nineteen century, the US had tried to
utilize two instruments for constituting its interest in the Ottoman territories: trade and missionary
activities. Missionaries used the Armenian uprisings of the late 19th century as a propaganda
machine to gather funding in the US and created an anti-Ottoman public opinion. All kinds of the
chaos actions that were made by Armenian Committees were supported by all of the missionaries
in Ottoman Empire.


Mohammed A. R. Webb (1846-1916) who was born in Hudson, New York, a white Muslim
convert who is the first known white American convert to Islam was Webb, a middle-class
Protestant who as inspired to turn to Islam through his reading and studying of the religion. Webb
was endlessly committed to Islam and to preaching the message of Islam in America, but he always
considered himself a ‘plain American citizen’. He did not see his religion or his acceptance of
Islam as extraordinary; he believed that he was able to accept Is- lam earlier than his fellow
countrymen simply because he had the benefit of under- standing it sooner. He never saw himself
at odds with the American people or cul- ture, and his contemporaries took a keen and kindly
interest in Webb and his work. This article argues that Mohammed A. R. Webb have challenged
the prevailing anti-Islamic sentiments of his time and wrote two booklets about the Armenian and
Turkish conflicts from a Muslim point of view in 1895. Therefore, he appointed the Honorary
Turkish Consul in New York by Sultan Abdul Hamid II. The pro-Turkish booklets A Few Facts
about Turkey under the Reign of Abdul Hamid II and The Armenian Troubles and Where the
Responsibility Lies were published anonymously.


Key Words: The Armenian Troubles, Armenian Revolutionaries, the Sassoun Rebellion,
American Missionaries, Mavroyeni Bey, Mohammed Webb

Haçlı Seferlerinden Önceki Dönemde İslam’ da Cihad Düşüncesi

Haçlı Seferlerinden Önceki Dönemde İslam’ da Cihad Düşüncesi

Özet


Bu çalışmada Batı Arabistan’da yer alan Mekke, Medine’nin de içinde olduğu Hicaz bölgesi ve Suriye’deki cihadın yapısı üzerindeki “evrensellik” ve “onun daimiliği”
hakkında İslam’ın ilk yüzyılındaki düşünce ayrılıklarına dair bazı fikirler verme
amaçlanmaktadır. Ayrıca makalede 8. yüzyılın ikinci yarısında Haçlı Seferleri süresince
ve daha sonrasında genel kabul görmeye devam eden Irak’taki örnek oluşturan belirli
cihat teorilerinin nasıl olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte Haçlı Seferlerinden önceki yüzyıllarda cihat konusuyla alakalı edebî üslupla kaleme alınmış yüzlerce meşru kitabın var olmasından ve bunların neredeyse yarıdan fazlasının sadece el yazması olmasından dolayı, bu denemede sadece Haçlı Seferleri öncesi dönemdeki cihat konusuna ilişkin örnek bazı teoriler ele alınmaktadır. Farklı dönemler göz önünde bulundurularak bu teorilerin karşılaştırılması gibi bir araştırmayı böyle bir çalışmada verme
imkânı yoktur.


Anahtar Kelimeler: İslam, Hıristiyanlık, Cihad, Haçlı Seferleri, Siyer ve Megâzî

Jihad İnsight of Islamism Before the Crusades


Abstract


This article attempts to give some idea of the divergence of opinion on the “universal”
and “perpetual” nature of the jihad in the first Islamic century in Syria and the Hijaz, the
province of Western Arabia that contains Mecca and Medina. It then tries to show how,
in Iraq in the second half of the eighth century, certain normative theories of jihad were
accepted which continued to have widespread acceptance through and beyond the period
of the Crusades. However, as there are literally hundreds of legal books and other genres
of literature that deal with the jihad in the centuries before the Crusades, well over half
of which exist only in manuscript, this essay in no way attempts to give a full survey of
the normative theories of jihad in the pre-crusading period or to weigh the comparative
importance of these theories at different periods.


Keywords: Islam, Christianity, Jihad, Crusades, Siyar and Maghazi

Emeviler Dönemine Ait İngilizce Kitap, Tez ve Makaleler

Emeviler Dönemine Ait İngilizce Kitap, Tez ve Makaleler

Özet


Bibliyografya son 30 yılda İslam üzerine yapılan araştırmaların en hızlı büyüyen alanlarından birisi haline geldi. Aslında bu aşırı büyümenin bizzat kendisi şimdilerde bir bibliyografik problem doğurmaktadır. Bilgisayar teknolojisi bu sorunu gidermede kullanılabilir; kişisel bir bilgisayar ve güzel bir programla donanmış bilim adamı bugün, kendi ilgi alanlarını geçmiştekinden çok daha etkin olarak kontrol edebilecek durumdadır. Fakat elektronik çağda bile, yazılı bibliyografyalar – bilim adamının kendi listesini kontrol etmesi ve karşılaştırmalar yapması, yeni araştırma alanları için hazır çözümler sunması vs. gibi – pekçok işlev görebilir ve her halükarda bunlar akademik hayatın halihazırdaki hakikatidir. Bu makalede yalnızca alanın vazgeçilmez sayılan başvuru kaynaklarına dair çalışmaların isimlerini sıralarayacağım. Zira makul ölçüler dahilinde bu alana dair eksiksiz bir tarama yapmak neredeyse imkansızdır.


Anahtar Kelimeler: Emeviler, Kitaplar, Makaleler, Tezler, Kitap Bölümleri.

Abstract

Bibliography has in the last thirty decades turned into one of the leading growth industries in the Islamic studies. İndeed, the very profusion of such references has byvnow created a bibliographic problem in itself. Computer technology helps to managevthis; a scholar armed with a personal computer and a good program should be able to control his own fields of interest far more effectively than in the past. But even in an electronic age, printed bibliographies serve a number of functions – allowing a scholar to check and confirm his own listings, providing ready to access to new areas of inquiry, etc. – and in any case they represent the current reality of scholarly life. İn this article I will try to examine at least the indispensable references, since an exhaustive survey is hardly possible within reasonable limits.


Key Words : Umayyads, Books, Articles, Dissertations, Chapters in the Edited
Volumes.

Emeviler Döneminde Para

Emeviler Döneminde Para

Özet
Arap yarımadasında İslâmiyet’in doğuşu ve gelişmesi sırasında ve daha
sonraki fetihlerin yer aldığı ilk yarım yüzyılda Araplar ele geçirdikleri ülkelerde
kullanılan para ve ölçü birimlerini değiştirmediler. İslam öncesi dönemde kullanılan paralar Hz. Peygamber ve ilk dört halife zamanında da aynen kullanılmaya devam etti. Kullanılan bu paralar arasında Rumî adı verilen Bizans altınları, Kisrevî adı verilen Sasanî dirhemleri ve Yemen’den gelen Himyeriye’ler bulunmaktadır. Hz. Ömer (r.a.) hilafeti döneminde, Sasanî hükümdarlarının resmini taşıyan Kisrevî dirhemlerine kısa bazı İslamî ibareler (Bismillâhi ve Bismillâhi Rabbi gibi) ilave edilerek sikkeler kesilmiştir. Zaman ilerledikçe de bu paraların üzerlerine eyaletlerdeki valilerin isimleri, tarih ve darb yerleri gibi ilavelerde bulunulmuştur. İlk İslamî paralar sayılan bu tarz paralar ‘Arap-Sasanî‘ adını almaktadır. Para konusunda en önemli reform Emevi halifelerinden Abdülmelik b. Mervan zamanında olmuştur. İslam Devletinin kendine özgü paraya sahip olup bunların fethedilen topraklarda kullanılması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Bu makalede Emeviler döneminde para ve onun tarihçesi anlatılacaktır. Ancak bu konuya geçmeden önce paranın tanımı ve o dönemde İslam dünyasında kullanılan paralar hakkında bilgiler verilmesi konunun daha iyi bir şekilde anlaşılmasında faydalı olacağını düşünüyorum.


Anahtar Kelimeler: Emeviler, Abdülmelik b. Mervan, Parada Reform, İslamî Para Birimi


Abstract
Money in Dynasyt of Emevies


Islam had its start in Arabian Peninsula with the birth of Prophet Muhammad (s.a.v.) in Makkah in the later part of the sixth century of the Christian era. But it is true that the Arabs had no coin of their own, rather they used the coins of the neighbouring two empires – the Byzantine in the west and the Sassanian in the east-for procurement of their necessities of life and for conducting business transaction. Even with the rise of Islam i.e. 610 C.E. (the year in which the Prophet received first wahyi or revelation) this mode of using the coins with slight alteration and modification continued till the accession of caliph Abdul Malik b. Marwan to the throne of the Umayyad dynasty in 685 C.E. Abdul Malik brought manifold reforms in the administrative system. He made Arabic the state language and arabicized the whole administration along with the coin-reform. So long the Byzantine coins consisting of gold in the name of dinar and copper in the name of fals and the Sassanian silver coin in the name of dirham with the effigies of Byzantine emperors in case of the Byzantine coins and with fire-altar and the attending priests in the case of the Sassanian coins had been in use all over the territorial expanse of Muslim rule. In the reformation of the coins Abdul Malik took drastic measure. The first Umayyad, indeed Islamic silver coinage was copied from the Sasanian dirham. The Arabs had just conquered the Sasanian Empire and they continued to
use their monetary system. At first these dirhams didn’t differ much from the Sasanian coins they copied, but by the third decade of Islam, marginal writings started appearing on these Dirhams [Bismi Allah] leading eventually to the replacement of the pahlavi script and the Yesdigrid era dating with Arabic script and Hijri Dating. These Dirhams were replaced by purely epigraphic Dirhams in the reform of Abdul Malik b. Marwan.

Key Words: Umayyads, Abdul Malik b. Marwan, Reform on Coins, İslamic
Currency.

Cihad Öğretisi

Cihad Öğretisi

Batı’da cihat kelimesinin manasına ilişkin ve onun İslam dünyasının biçimlenmesindeki oynadığı rolü konusunda bir hayli karışıklık mevcuttur. Günümüzde aslında pek çok Batılının zihninde yer etmiş olan cihadın çağrıştırdığı küçük düşürücü anlam şekli sonradan kazanılmıştır. Burada verilmek istenen mesaj ise
cihat kavramının doğru bir şekilde anlaşılmasını sağlamaktır.

An American Missionary To İslam: Samuel Marinus Zwemer

An American Missionary To İslam: Samuel Marinus Zwemer

AN AMERICAN MISSIONARY TO ISLAM: SAMUEL
MARINUS ZWEMER


Abstract
Samuel Marinus Zwemer (1867–1952) was an American missionary who
became known as the “Apostle to Islam” for his strenuous, if not always
successful, evangelization efforts in Islamic countries. He attended Hope College
in Holland, Michigan, and the New Brunswick Seminary in New Jersey. In 1889 he
and a classmate founded the American Arabian Mission, which later received
sponsorship from the Reformed Church, and the next year he departed for the
Arabian Peninsula. He influenced subsequent generation of missionaries to the
Muslim world.
Zwemer never ceased to contend for the finality of Christ. Though
unusually prolific as a writer and effective in recruiting missionaries and inspiring
interest in missions, particularly in the Muslim world, Zwemer saw only a few
Muslims openly profess the Christian faith.
This article will look at his view of Islam and Its teachings. He believed
that moving away from Islam implied progress and moving toward Islam equated
regress.
Keywords: Samuel M. Zwemer, Islam, Missionary, Christianity,
Evangelism Orientalism


AMERİKALI BİR MİSYONER: SAMUEL MARINUS ZWEMER


Özet
“İslam’ın Elçisi” lakabıyla tanınan Samuel Marinus Zwemer (12 Nisan
1867 – 2 Nisan 1952) ABD asıllı misyoner ve din bilginidir. Ailesinin teşvikiyle
Hıristiyanlık dinini dönemin en iyi okullarında öğrenen Zwemer, İslam’ı da Arap
ülkelerine seyehat ederek dönemin ünlü hocalarından Arapça’yı ve diğer din
derslerini tedris etmiştir. Ona göre Müslümanları Hıristiyanlık dinine
kazandırmanın en kolay yolu İslam’ı ve müslümanları yakından tanımakla
mümkündür. Zwemer, Arapça’ya ve İslam kültürüne vakıf olduktan sonra
misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak üzere 1890 yılından itibaren Basra ve
Bahreyn başta olmak üzere Arabistan bölgesinde hizmet etmiştir. 1913-1929 yılları arasında da Mısır’da faaliyetlerde bulunan Zwemer Asya’da bulunan Müslüman
ülkelere de gitmeyi ihmal etmemiştir.
Tüm hayatını insanları özellikle Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya adayan
Zwemer 1929-1937 yıllarında ağırlıklı olarak Princeton Üniversitesinde Dinler
Tarihi ve Misyonerlik dersleri vererek geçirmiştir. Amerikan Missionary Society
(Amerikan Misyoner Cemiyeti) çatısı altında hizmet eden Zwemer’in yayınlandığı
pekçok kitabı ve makaleleri bulunmaktadır. Misyonerlik adına yayınlanan The
Moslem World’da otuz beş yıl boyunca yazarlık ve editörlük yapmıştır.
Kırk yıldan fazla İslam ülkelerini dolaşarak misyonerliğe hizmet eden
Zwemer’in aracılığıyla sadece oniki kişi Hıristıyanlık dinine geçmiştir. Onun
bıraktığı öğretiler sonraki nesillerde ve günümüzde Amerika’daki kolejlerde ve
misyoner yetiştiren okullarda yoğun ilgi görmektedir. Bu makalede Zwemer’in
hayatı, misyonerlik faaliyetleri ve İslam hakkındaki düşüncelerine dair genel
bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Makalenin sonunda ise Zwemer’in yayın
hayatına kazandırdığı eserlerin isimleri yayın tarihleriyle birlikte verilmektedir.


Anahtar kelimeler: Samuel M. Zwemer, İslam, Misyonerlik,
Hıristiyanlık, Evangelizm Orientalizm.

Amerika Birleşik Devletlerinde İslamın Tarihi

Amerika Birleşik Devletlerinde İslamın Tarihi

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NDE İSLAM’IN TARİHİ
Ibrahim Abdurrahman Farajae’ | çev. Celal Emanet
Prof. Dr, Star King School for the Ministry | Dr. Garden State Islamic Center,
| New Jersey


Özet: Günümüzde ABD’de yapılan pek çok akademik çalışmalar dahil ABD’de
İslam’ın tarihiyle alakalı yazılanların ekseriyeti Afro-Amerikan müslümanlar
üzerinedir. Zira bu insanların ABD’deki tarihi geçmişleri Kolomb’un Amerika’yı
keşfetmesinden önceki yüzyıllara kadar uzanmaktadır. Genellikle Afrika kıtasından köle olarak getirilen bu insanlardan İslam kimliklerini muhafaza ederek
hayatlarını devam ettirenler az sayıda olmasına rağmen XX. yüzyıldan önce
ABD’de İslam üzerine yapılan araştırmaların çoğunluğu onlar üzerinedir. Bundan dolayı ABD’de İslâm’ın tarihi ve tarih yazımı araştırmasının parçası olması
ümidiyle hazırlanan bu makale rapor niteliğinde bir çalışmadır. Bu rapor kültürel coğrafyanın, kültürel araştırmaların ve diaspora araştırmalarının analitik
araçlarını kullanarak cinsiyet, ırk, milliyetçilik, aykırı düşünceler, sınırlar, değişkenlikler gibi vb. kavramların rollerine ve onların kesiştikleri noktaların bu
tarih ve onun yazıcılığının şekillenmesinde oynadıkları rollere değinilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Amerika’da İslam, Afro-Amerikan Müslümanlar, Göçmen
Topluluklar, Ahmediye Hareketi


History of Islam in the United States


Abstract: This article continues to reassess Islam’s place within American religious history by examining Muslim leaders and communities. Islamic History in
America has generally been associated with African Americans and 20. century
immigration population. Recent studies by scholars such as Yvonne Yazbeck
Haddad, Sulayman Nyang, Allan Austin, Aminah McCloud, Richard Turner,
Jane I. Smith, Umar F. Abd-Allah and Kathleen M. Moore have begun to contest
this notion. Therefore, there is a real dearth of scholarly work on Islam in general in this country, not to mention the study of the history of Islam in the United States. When compared to critical studies of the history of Islam in China or
Islam in Western Europe, very little work has been done here. It were almost as
though the history of Islam in this country did not merit serious examination.
Actually this paper is part of a much larger work in progress in which writer
intends to approach this study using the analytical tools of cultural geography,
cultural studies and diaspora studies, looking at the roles that notions of gender, race, nationhood, heresy, borders, fluidities, etc., and their intersections
play in the shaping of this history and its historiography.

İnsanlık İçin Bir Trajedi Günü 11 Eylül

İnsanlık İçin Bir Trajedi Günü 11 Eylül

İslâm dünyasının yarası çok derinlerde ve o bünye feci şekilde kanıyor. Çok sayıda sorun var ve bu sorunların genel bir dökümünü yapmak bile artık çok güç. Açık olan şu ki, İslâm dünyası derin bir krizin içinden geçiyor.

11 Eylül 2001´in üzerinden 5 yılı aşkın bir süre geçti. 11 Eylül olayları hakkında çok şey yazılıp söylendi. Her geçen gün de yeni iddialar ortaya atılmaya devam edilmekte ve kamuoyuna yeni açıklamalar yapılmaktadır. İşte bu bilgilerden en önemlisi, 11 Eylül olayının, Amerika’nın kendi istihbarat birimleri tarafından desteklenip gerçekleştirildiğidir. Bu bilgi, gün be gün netlik kazanmaktadır. Bu çirkin eylem kimler tarafından yapılmış olursa olsun Amerika, özellikle İslâm ülkeleri üzerinde yapmak istediği stratejik emellerini gerçekleştirme hususunda geçen 5 yıl boyunca bir hayli yol kat etmiş gibi görünmektedir. Çünkü 11 Eylül’deki terör eylemleri, dünyanın siyasî ve stratejik dengelerini tamamen değiştiren bir dönüm noktası olmuştur. Bu nedenle bazı yorumcular, siyasî anlamda 21. yüzyılın 11 Eylül’le başladığını belirtmekteler. 20. yüzyıla şekil veren en önemli fikrî unsur ideolojiler (komünizm, kapitalizm v.s.) ve bunlar arasındaki ilişkilerdi. Ama içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla ise medeniyetler, inançlar ve onların arasındaki ilişkiler, ülkelerin jeostratejik ve jeopolitik konumları ve hâkimiyetleri üzerinde belirleyici unsurlar olmaları yönündedir.

İşte 11 Eylül tarihinde New York Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a düzenlenen, binlerce insanın ölümüne, pek çok insanın da yaralanmasına neden olan saldırı, dünya düzeninin yeniden şekilleneceği bir dönemin başlangıcı oldu. Pek çok teorisyen tarafından farklı görüşler ortaya konuldu. Bir kısım uzmanlar, bu terör saldırısının daha büyük çatışmalara neden olacağını öne sürerken, büyük bir çoğunluk da Amerika’nın bundan sonra izleyeceği politikanın itidal ve adalet üzerine inşa edilmesinin şart olduğuna dikkat çektiler.

Aslında Amerika, bu hadiseden çok daha önceki yıllarda küreselleşen dünyada kendine bir strateji belirlemişti. Örneğin; Huntington’un ’Medeniyetler Çatışması’(1) ve Fukuyama’nın ’Tarihin Sonu’(2) gibi dile getirilen kuramlar, uluslararası sistemin güç merkezlerinin karar alma süreçleri ile siyasî kuramlar arasında yeni bir bağlantı kurularak geliştirildi. Brzezinski ise, dünyayı bir satranç tahtasına benzeterek teorisini onun üzerine oturttu.

Fukuyama, tezini sosyalist rejimlerin Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sembolize edilen çöküşü esnasında yazdı. ’Demir Perde’ bloğunun yıkılışını liberal demokrasinin nihaî zaferi olarak düşündü ve bunun, ’insanoğlunun ideolojik evriminin son noktasını ve beşerî idarenin nihaî biçimini ve böylelikle tarihin sonunu oluşturabileceğini’ iddia etti.(3) Uluslararası ilişkilerin ortak pazarlaşması ile büyük çaplı sürtüşme olasılığının azalacağını; ancak din kökenli, etnik ve milliyetçi hareketlere dayalı şiddet olasılığı bulunduğunu belirtti.(4)

Huntington, kültürel ve dinsel olarak farklı toplumlar arasında çatışmalar olabileceğini varsaydı. Yani onun hipotezinde, çatışmanın kaynağı bir medeniyetler çarpışmasından doğacaktır. Huntington’un tezinde, medeniyetlerin -hem dil, tarih, adetler, kurumlar gibi ortak nesnel unsurlar; hem de insanların öznel öz kimliklerince tanımlanan- kimliği artarak önemli hale gelecektir.

Brzezinski ise, dünyayı büyük bir satranç tahtasına benzeterek en verimli oyun alanının Avrasya olduğunu ileri sürer. Ona göre soğuk savaş sonrası Amerika tek süper güçtür ve Avrasya da yerkürenin merkezî arenasıdır. Dolayısıyla Avrasya Kıtası’ndaki güç dağılımı ne olursa olsun, Amerika’nın küresel önceliği ve tarihsel mirası için belirleyici önemde olacaktır(5) görüşündedir.

Özellikle Huntington’un ’Medeniyetler Çatışması’ tezi, çeşitli gruplardan ve en fazla da Müslüman milletlerden eleştiri almıştır. Birçok Müslüman, İslâm’ın siyasî radikalizm, aşırılık ve hatta terörizm ile eş tutulması ve İslâm’ın bu şekilde tanımlanması nedeniyle kendi dinlerinin suçlandığını hissettiler. Fakat 11 Eylül olaylarıyla başlayan süreçte Amerika’nın özellikle Müslüman ülkelere yapmış olduğu işgaller, Huntington’un tezini doğrular nitelikte olmuştur.

Bu saldırının ardından kısa bir zaman sonra, Amerika teröre karşı geniş çaplı bir mücadele başlattığını açıkladı. Teröre ve ona destek veren tüm ülkelere karşı yürütülen bu mücadelede, ağırlıklı olarak askerî tedbirlere başvuruldu. Amerika bu olayları bahane ederek önce Afganistan’ı, peşinden de Irak’ı terörü beslemekte olduklarını ileri sürerek ve bu ülkelere demokrasi götürecekleri iddialarıyla işgal etti. 11 Eylül sonrasında İslâm Dini; Batı’da şiddet ve terör ile anılmaya başlandı. Hep bir ağızdan ’İslâmî Terör’ diye bir öteki yaratıldı. Bin Ladin ve el-Kaide Örgütü hedef seçilerek ilk operasyon daha önce desteklenen Taliban’a karşı Afganistan’da yapıldı. ’Irak Savaşı Projesi’ bu çerçevede sahneye kondu.

11 Eylül’le ilgili, Malezya eski başbakanı Mahathir Muhammed; Batılı ülkelerin ve Amerika’nın 11 Eylül hadisesini Müslüman ülkelere saldırmak için bahane olarak kullandıklarını söylüyor ve ekliyor: ’İsrail´in Ortadoğu´da destekçisi olan Amerika´da meydana gelen 11 Eylül hadisesi, Anglo-Sakson Avrupa´lılar için eski şiddet günlerine geri dönmelerinin bahanesi olmuştur.? şeklinde ifade etmiştir.
11 Eylül sonrası dünyada odak noktası haline getirtilen konu ’Terör’? Ya terörden yanasınız, ya da teröre karşısınız. Bu açmazı Amerika Başkanı W. Bush, bakın nasıl ifade ediyor: ’Ya bizden yana olacaksınız, ya da terörden yana!? Yani başkan Bush’a göre Amerika’nın yanında yer almaktan başka şansınız yok demektir. Diğer bir değişle kutuplaşma seçeneksiz olarak sunuluyor.

Dahası saldırılardan birkaç gün sonra başkan W. Bush, ’Bu bir Haçlı savaşıdır!’ diye tüm dünyanın gözünde Müslümanları hedef olarak gösterecek bir açıklamada bulundu. Ancak daha sonra bu konuşmanın Müslümanlar tarafından ’yanlış anlaşıldığı…!’ söylenerek örtbas edildi. Ayrıca Müslümanlar, bu sözleri istismar etmekle suçlandı, haksız yere ’Batı’dan nefret etmek’le itham edildi. Toprakları işgal edildi, başta petrol olmak üzere kaynakları yağmalandı, tarihine ve kültürüne hakaretler edildi, evlatları gizli hapishanelere dolduruldu, kadınları aşağılandı, çocukları işkenceden geçirildi. Bütün bunlar olurken, bu zulme karşı çıkanlar, sesini yükseltenler, topraklarına ve onurlarına sahip çıkmaya çalışanlar ise yine aşağılandı, hor görüldü, aşırılıkla itham edildi, mahkûm edildi.

Aradan 5 yıl geçmesine rağmen İslâm ülkelerindeki işgaller, aşağılamalar devam ediyor. O gün Afganistan ve Irak’tı, bugün Filistin, Lübnan, Beyrut. Belki de önümüzdeki günlerde İran ve Suriye. O gün işgalleri sözde ’Müslüman Barbarları?!’ eğitmek, özgürleştirmek için yapıyorlardı, bugün de öyle. O gün Müslümanların değerlerine hakareti bir politika olarak uyguluyorlardı, bugün aynen devam ediyorlar. Karşı çıkanlar yine anlayışsızlıkla, aşırılıkla, terörle itham ediliyorlar. Her türlü iğrençliği sergileyip onlardan susmalarını istiyorlar.

Özellikle Amerika’nın kendine felsefe olarak geliştirdiği ’medeniyetler ve inançlar arasındaki ilişkinin ’çatışma’ temelli olduğu? düşüncesi, dünyada ne kadar farklılık varsa düşmanlığa dönüştürüyor. Krizi, gerilimi, savaşı besliyor. Sadece kendi egosunu düşünen bazı zalim kimseler insanlığı kaosa sürükleyecek ne varsa ona yatırım yapıyorlar? Oysa olması gereken tablo, inançlar ve medeniyetler arasında barış ve dostluğun hâkim olmasıdır. Bir Müslüman olarak bize bu konuda yol gösteren kaynak Kur’an’dır. Allah (c.c.), Kur’an’da insanlar arasındaki farklılıkların bir ’tanışma’(6) vesilesi olması gerektiğini bildirmiştir. Bu yüzden Müslümanlar bunun bilincinde olarak davranışlarını belirlemelidirler. Batı’nın bu vahşi tutumuna karşılık, Müslümanlar vahşetin dozajını artırarak masum insanlara zarar verecek hale gelmemelidirler. Maalesef 11 Eylül olayları, bazı kesimlerin bu tarzdan olumsuz fiil ve davranışlara girişmelerine sebebiyet vermiştir. İslâm adına ortaya çıkan, oysaki İslâm’ın özünü kavramaktan çok uzak olan bazı kimseler, insanların iyiliği için değil, insanlara azap vermek için çaba harcamaktadırlar. Masum insanlara karşı düzenledikleri saldırılarla İslâm’ın yasakladığı en büyük günahlardan birini işlemekte, yani ’yeryüzünde fitne’ çıkarmaktadırlar. Kullandıkları vahşi yöntemler, öfkeli ve saldırgan söylemlerle İslâm adına İslâm’a tamamen ters bir ahlâk sergilemektedirler. Bu yüzden de dünyadaki 1 milyardan fazla Müslüman’ı gereksiz ve haksız bir zan altında bırakmaktadırlar.

Bu, hakikaten önemli bir meseledir ve çözülmesi gerekir. Çözülmesi için de İslâm dünyasının bu gibi çarpık akımlardan kurtarılması, hurafelerden ve aşırılıklardan arındırılmış, Kur’an’a dayalı bir İslâm anlayışı ile yeniden eğitilmesi, İmam Gazâlî’nin ifadesiyle ’ihya edilmesi’ gerekmektedir.

Zaten bütün Avrupa 11 Eylül’den sonra İslâm’a savaş ilan etmiştir. Ürkütücü olsa da bu bir gerçek! Almanya Başbakanı Angela Merkel, İslâm’ı, faşizmin yükselişi ile birlikte ele almaktadır. Dolayısıyla Anti-Semitizm’in yerini İslâm düşmanlığı aldı. Batı’daki İslâm düşmanlığı, toplu kampanyaya dönüştü. Aşırı sağcı İtalyan bakan Roberto Calderoli’nin, ’İslâm halklarından gelen tehlike büyük. Karşı saldırıya geçmek için vakit geldi.’ diyerek ’Papa 16. Benekditus, Hristiyanları tek çatı altında toplamalı!’ çağrısı bir zırvadan ibaret değil. Gelişen hadiselere dikkatlice bakanlar, son derece makul görünen Avrupalı siyasilerin bile bu görüşü paylaştığını fark edecektir. Ayrıca BM silah denetçilerinin eski Şefi Scott Ritter, İran’a saldırı için kararın çoktan verildiğini, Tahran karşılık verirse nükleer silah kullanılacağını söylüyor. O halde Ortadoğu’da yaşanan bugünkü gerilim, İslâm topraklarında girişilecek yeni istilanın ön hazırlıkları mı? Geçtiğimiz aylardaki karikatür krizi bu olayların halkalarından birisi değildir de nedir?

Müslümanlar üzerine oynanan tüm bu oyunlar karşısında hala BM, AB ve İslâm Konferansı Örgütü, Müslümanlara sükûnet çağrısı yapmaya devam etmektedir. Tamam, sussunlar. Sonra ne olacak? Birkaç ay geçmeden yeni bir tahrik furyası başlatılacak. Ya bir hakaret, ya bir saldırı, ya da başta tür bir iğrençlik… 15 yıldır Müslümanlara sükûnet çağrısı yapılıyor. Ağır başlı olmaları, kendilerini kontrol etmeleri isteniyor ve ediyorlar da. İşgallere, işkencelere, katliamlara ve tecavüzlere rağmen Müslümanlar susuyorlar.

Allah rızası için biri çıkıp bir şey söylesin ve bu, kâfirlerin zulümlerine karşı etkili olsun.Başımıza gelen ve devam eden bu zulümler ve imtihanlar karşısında Müslümanlar ne yapmalı? Susmalı ve boyun mu eğmeli?

Adım adım topraklarının ellerinden alınmasına, on binlerce evladının öldürülmesine, zenginliklerinin talan edilmesine, değerlerinin aşağılanmasına, onurlarının yerlerde sürünmesine ne demeli?

Batı, bu coğrafyadan ne istiyor? Bütün kötü sıfatları yakıştırdığı bu insanlardan ne istiyor?

Ellerindeki nükleer silahları bile kullanabileceklerini açıkça dile getirebilen Batı, gerçekten bir dünya barışı istiyor mu?

Batı’daki İslâm düşmanlığını, Doğu’daki Batı karşıtlığını kışkırtan kötü niyetli kimseler neyin peşindeler? İslâm dünyasını tahrik ederek nereye varmak istiyorlar? İslâm-Hristiyanlık savaşını mı? Doğu-Batı ayrışmasını mı? Yoksa ’Medeniyetler Çatışmasını’ mı?

Kaynakça:
1. Samuel Huntington, The Clash of Civilisations, Foreign Affairs. Vol. 72, Summer 1993, s. 22.
2. Geniş bilgi için bkz. Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man, The Free Press, New York, 1992.
3. Fukuyama, a.g.e., s. 11.
4. Francis Fukuyama, The End of History and the last Man, The Free Press, New York, 1992, çev. Yusuf Kaplan, Tarihin Sonu mu?, Rey yay., Kayseri, 1992, s. 13-52.
5. Zbigniew Brzezinski, Grand Chessboard, American Primacy and Its Geostrategic Imperatives, Brzezinski Basic Books, New York, 1997, s. 35; Ramazan Özey, Dünya ve Türkiye Ölçeğinde Siyasî Coğrafya, Aktif Yay., İst., 1999, s. 43.
6. el-Hucurât, 49/13.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 42. sayısı (2006 Eylül) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Vatikan’ın Gerçek Yüzü ve Dinler Arası Diyalogda Varılan Nokta

Vatikan’ın Gerçek Yüzü ve Dinler Arası Diyalogda Varılan Nokta

Dünyaya yön veren etkili güçler, yıllardır İslâm’ı şiddetle ve terörle ilişkili, Müslümanları da barbar olarak göstermek için olağanüstü çaba harcıyorlar. Bugün yeryüzünde bizatihi Rasûlullah (s.a.v.)’in tebliğ edip, sahabesine öğrettiği İslâm ile insanların kafalarında şekillenip algılanan İslâm arasında uçurumların olduğu açıkça ortadadır. Bu açıdan bakıldığında İslâm düşmanlarının aleyhte propagandalarının sonuç verdiği söylenebilir. Kendi iç sorunlarıyla boğuşan İslâm dünyası, yüksek sesli ve entrikalar dolu bu propagandalara etkili ve ikna edici cevap vermekten çok uzaktır.

Sizler neler düşünüyorsunuz ve nelerle meşgulsünüz bilmiyorum; ama dünyada gelişen hadiselere baktığınız zaman fark edeceğinizi umduğum Müslümanların kalplerini hüzne boğan olay ve açıklamalara her gün bir yenisi eklenmektedir. Son zamanlarda gün geçmiyor ki İslâm’a laf atılmasın, âlemlere rahmet olarak gönderilen Kainatın Efendisi Rasûlullah (s.a.v.)’e dil uzatılmasın ve dünyada 1.5 milyarı aşkın nüfusa sahip Müslümanlara hakaret edilmesin.

İşte onlardan birkaç tanesi; 11 Eylül olayları sonrası Bush’un, küresel işgal hareketini başlatmak için kullandığı ’Haçlı Savaşı’ beyanatını, kısa bir süre önce kullandığı ’Faşist İslâmcılar’ hezeyanını nasıl unutabiliriz. Ve yine 2006 Nisan ayında Danimarka Kraliçesi II. Margrethe’in; ’İslâm’ın meydan okuyuşuyla karşı karşıyayız. Artık İslâm’a karşı muhalefetimizi göstermenin zamanı geldi.’ dediğini. Bunların hemen arkasından Rasûlullah (s.a.v.)’e çirkin çizgilerle yapılan saldırı nasıl unutulabilir ki!

Bu meyandaki hücumların Müslümanlarda oluşturduğu yara her geçen gün derinleşmektedir. İşte bu kanayan yaraya bir yenisi daha eklendi. Son olarak Roma Katolik Kilise’nin güya barış elçisi Papa, İslâm’a karşı tarihî kinini kusarak bu yaraya kezzap dökmeyi başardı.

Papa’nın İslâm’a karşı söylediği sözler tüm dünyada derin yankılar uyandırdı, İslâm dünyasını ayağa kaldırdı; Vatikan kendince İslâm dünyasından güya özür diledi; ama kimse bu özre kulak asmadı. Çünkü onların bu özürlerindeki samimiyetsizlik ortadaydı. Tabi bu gelişen hadiseleri çok fazla garipsememek lazım. Çünkü Papa, Sovyetler’in yıkılışından sonra Huntington ’un(1) Amerika’yı canlı ve dinamik tutmak için oluşturduğu ’Hristiyan-Müslüman çatışması kuramına uygun davranıyor. Zaten karikatür krizi de bu amaçla icat edilmişti. Yani Amerika’nın dünya liderliğinin devamı ve pekiştirilmesi için bir düşmana ihtiyaç var. İşte 11 Eylül olaylarıyla bir şekilde başlangıç yapan krizler silsilesi sayesinde Amerika, yandaşlarını etrafında kolayca toplayacak ve stratejik hedeflerine kolayca saldıracak bahaneler bulabiliyor. Nitekim Papa’nın açıklamaları, Bush ’un ’İslâmofaşistler, çağımızda Hitler gibi tehdit oluşturuyorlar’ tezinin hemen üzerine geldi.

İslâm coğrafyasının çeşitli yerlerinde hâlen sürmekte olan katliamların, eşi benzeri görülmemiş vahşetin ya bizzat tetikçisi, bombacısı ve bombalayıcısı durumunda olan ya da aktif destekçisi olan saldırgan bir dünyanın din adamı rolündeki bir adam hiç sıkılmadan, utanmadan, ellerinden damlayan Müslüman kanına bakmadan tüm dünyaya şöyle seslenebiliyor: ’İslâm’da Tanrı o kadar soyut ki, akıl ile Tanrı arasında bağ yok. İslâmî cihad akla ve Tanrı’ya karşıdır.’ Sonra da söylediklerini teyit sadedinde 14. yüzyılda Bizans İmparatoru İkinci Mihail Paleologos ile bir Fârisî bilge arasında güya cereyan eden, İslâm’a karşı Hristiyanlığı savunma amacıyla kaleme alınmış hayali diyalogu ele alan eserden aktarmada bulunuyor. Buna göre Paleologos, Müslüman muhatabına seslenerek; ’Bana Muhammed’in getirdiği yenilikleri göstersene! Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücü ile yayılması emrini verdiği gibi…’ demiş.

Papa, sözlerinin devamında ise İslâm dünyasındaki şiddet olgusuna atıfta bulunarak; ’Dine davet için, şiddet ve tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir…’ diyor ve böylece akılcılığını ve hümanistliğini beyan ediyor.

Aslında bu seviyesiz, edepsiz ve de terbiyesiz sözler, yüzyıllardır sürmekte olan ’Haçlı kininin en yetkili ağızdan dış dünyaya bir kez daha yansımasıdır. Bu alçakça ifadeler, Papa’ya ve temsil ettiği dünyaya pek de yakışıyor doğrusu!
Papa’nın İslâm’a yönelik iftiralarına, cihat kavramı ile şiddet ve aşırılık arasında bağlantı kurmalarına cevap verecek değiliz; ancak şayet konu dinî şiddet veya din adına şiddet ise, tarihin en çirkin ve barbar savaşlarını Hristiyan Batı’nın Hristiyanlık adına başlattığını Papa’nın çok iyi bildiğinden hiç kuşkum yok. Durum sadece çirkin vahşi Haçlı savaşlarıyla sınırlandırılamaz. Aksine konu Batı emperyalizmi döneminin savaşlarına, Batı’nın bugün yine dinî gerekçelerle açtığı savaşlara kadar uzanmaktadır. Haçlı seferleriyle İslâm ülkelerini ve hatta Roma’yı yağmalayıp kan gölüne çeviren, I. ve II. Dünya Savaşlarında yüz milyonlarca insanı katleden ve bugün Filistin, Irak, Afganistan, Lübnan, Bosna gibi yerlerde vampirlerden beter kan döken, savaş teknolojisini üreten, ’vahşi unvanına sahip Batı terörist olmuyor da; kelime manası sulh, barış, emniyet, selâmet olan İslâm’ın ahlâkını alan bir Müslüman nasıl fundamantalist, terörist olabiliyor? Tarih okuyan herkes bilir ki; Hristiyanlık tarihi, Hristiyan veya aynı mezhepten olmayanları dinlerinden ve mezheplerinden döndürmek için yapılan baskılar, savaşlar ve katliamlarla doludur; ama İslâm tarihinde ’Ya Müslüman olacaksın, ya da öleceksin? şeklinde bir dayatmanın tek örneği bulunamaz. Cihad ve fetihler ise zorla dine sokma savaşı değildir.

Papa’nın bu sözleri yıllardır insanlara süslenerek sunulan ve dinler arasında kurulmaya çalışılan diyalog hikâyesini de sıkıntıya sokmuştur. Bilindiği gibi modern dünyada misyonerliğin geleneksel tarzda yürütülmesinin zorluğunu fark eden Katolik Kilisesi, ’dinler arası diyalog’ kavramını gündeme getirerek, Papa VI. Paul, 6 Ağustos 1964’te ilan ettiği ’Ecclesiam Suam isimli bildirisinde diyalogdan bahsetmiş ve böylece diyalog kavramı Konsül dokümanlarına girmiştir. Dokümanda, Kilise’nin İncil’i yayma görevinde dinler arası diyalogun yeri izah edilirken, diyalog ile ’insanların kurtuluşu’ arasında bağlantı kurulmaktadır. Dokümana göre, Tanrı tüm insanların kurtuluşunu plânladığı için Katolik Kilisesi, herkesle diyaloga girmek ve onların ihtidasını sağlamak zorundadır. Çünkü Kilise, kurtuluşun evrensel aracısıdır. Papa VI. Paul bu bildirisinde, Kilise’nin içerde ve dışarıda bütün insanlarla diyaloga girmesini ve bunun için daima hazırlıklı olmasını bildirmiştir. Papa, bunun gerekçesini açıklarken, Kilise’nin bütün insanlık için olduğunu, dolayısıyla diyalogun bütün insanları kurtuluşa ulaştırma diyalogu olduğunu belirtmiştir. Yani, Papa’nın anlayışına göre kurtuluş, Katolik Kilisesi’nden geçmektedir. İnsanları Katolik Kilisesi’ne yaklaştırabilmek için onlarla diyaloga girilmelidir.(2)

Papa II. John Paul de, dinler arası diyalogun Kilise’nin insanları dinlerinden döndürme (evangelizasyon) görevinin bir parçası olduğunu belirtmiştir.(3) Papa II. John Paul başka bir mesajında; ’Birinci bin yılda Avrupa Hristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika. Üçüncü bin yılda hedef Asya’dır.(4)

Dinler arası diyalogun mimarlarından olan Montgomery Watt da Katolik Kilisesi’nden farklı şeyler söylememektedir. ’Modern Dünya’da İslâm Vahyi’ adlı çalışmasında diyalogun olabilmesinin temel unsuru olarak; ’Benim dinim son dindir. inancından vazgeçmenin gerektiğini savunmaktadır.(5) Watt, Kur’ân’a açıkça ters düşen böyle bir hezeyanın ehl-i sünnet çevrelerince benimsenmeyeceğinin bilincindedir. Bu yüzden Watt, Müslümanları Endülüs’te İbn-i Tufeyl ve İbn-i Rüşd’ün temsil ettiği ’felsefî İslâm’a’ çağırmaktadır.

Diyalog yanlısı Katolik Kilisesi ve onun yandaşlarının amaçlarının hangi yönde olduğunun verdiğim birkaç örnekle anlaşılacağını ümit ediyorum. Durum böyle olduğu hâlde İslâm Dünyası’nda bazı kesimler tarafından gündemde tutulmaya çalışılan ’dinler ve medeniyetler arası diyalog meselesinin faydasız olduğunu anlamalıyız. Çünkü ’Müslümanların hiçbir zaman Kiliselerin inandığı gibi, Hz. İsa’yı Tanrı olarak tanımayacakları muhakkaktır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in 1400 sene önce Peygamber’e hitaben bildirdiği şu hususun yürürlükten kalkmayacağı da anlaşılmalıdır: ’Sen onların dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki, ’Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.’ Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.(6)

O halde Hristiyan ve Yahudilerin ’Biz Allah’a inanıyoruz! demeleri ve diyalogcuların ’Allah’ta buluşalım! teklifleri ilmî ve itikâdî mesnetten mahrum, zandan başka bir şey değildir. Nitekim Hristiyanlar; ’İsa Allah’ın oğludur. diyerek ve ona Ruhu’l-Kudüs’ü de eş koşarak üçleme, yani teslise sapmışlardır. Yahudiler de keza ’Üzeyr Allah’ın oğludur. demektedirler. Kur’an literatüründe ve akaid esaslarında bu hâl açık şirk olarak tanımlanır.

Buradaki sözlerim bazı kimseler tarafından diyalog karşıtı radikal söylemler olarak algılanmasın. Bu yaklaşım diyalog istemediğimizden dolayı değil. Zira İslâm başka dinlere ve mensuplarına saygı gösteren en mükemmel dindir. Fakat Batı’nın şu an öngördüğü, bir başka ifade ile Batı’nın Müslümanlara dilediklerini dayatacakları bir araç olarak kullandıkları diyalogu kabul edilemez görmekteyiz. Zannediyorum sizler de farkındasınızdır; son yıllarda sayısı artarak devam eden diyalog faaliyetleri; Müslümanlara has olması gerekirken bu dinden olmayanlara da özel olarak tertiplenen diyalog iftarları, bunca harcamalar ve onların hezeyanlarla dolu muharref kitaplarının Kur’ân’la karıştırılmasını sağlamışken, bizzat Vatikan’ı Efendimiz (s.a.v.)’e hakaret etmekten vazgeçirememiştir. Demek ki, diyalog misyonu tek taraflı çalışan, bâtılı hak seviyesine çıkarmaya çalışan bir misyondur.
İşte bir Ramazan ayı daha geldi. Merak ediyorum; papazlı, hahamlı iftar sofralarında oruçlarını açan bu insanlar geçtiğimiz Ramazan’da Felluce’de Haçlı birliklerinin mangalar halinde camilere dağılarak yaptıkları katliamı hatırlayacaklar mı acaba? Altından çocuk cesetlerinin çıkarıldığı enkaza aslında insanlığın gömüldüğünün farkındalar mı? Bombardımandan her nasılsa yaralı kurtulmuş olan Müslümanları yakın plandan katletmeleri, diyaloga kimlerin kurşun sıktığı konusunda bir fikir vermiyor mu?

Ve son bir söz; (Yahudi ve Hristiyanlardan) dost edindiklerinizin, onlardan olmadıkça sizden memnun ve razı olmayacaklarını da unutmayın!

Kaynakça:
1. Samuel Huntington, The Clash of Civilisations / Medeniyetler Çatışması, Foreign Affairs. Vol. 72, Summer 1993.
2. Dialogue and Proclamation: Reflections and Orientations on Interreligious Dialogue and Proclamation of the Gospel of Jesus Christ, Bulletin No. 77 (1991). Ayrı basım, Vatican City 1991, s. 224-227.
3. Marcello Zago, Interreligious Dialogue, Following Christ in Mission, s. 105.
4. Papa II. John Paul’ün 24 Aralık 1999’taki Milenyum Mesajı.
5. M. Watt, Modern Dünya’da İslâm Vahyi, çev. Mehmet S. Aydın, Hülbe yay., Ankara 1982, s.167.
6. el-Bakara, 2/120.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43. sayısı (2006 Ekim) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

×