İçinde bulunduğumuz yüzyılda, dîn’i yaşama hassasiyeti olan veya olmayan birçok insan, Allah’a şirk koşmanın büyük bir sapkınlık olduğunun farkındadır; ama böyle bir durumun kendisiyle uzaktan ya da yakından ilgisinin olabileceğini hiç düşünmez. Müşriklerin, yani şirk koşanların, sadece taştan ya da tahtadan oyulmuş totemlere secde eden insanlar olduklarını zannetmektedirler.
Bu kimselere göre müşrikler, sadece Peygamber (s.a.v)’den önce Kabe’deki putlara tapan cahilice Arapları ve onlara benzer ilkel putperestlerdir. Oysa şirk, sadece tahtadan ve taştan oyularak yapılmış olan putlara tapmakla gerçekleştirilen bir ibadet tarzıyla sınırlı olan bir kavram değildir ve sanılanın aksine şirkin birden fazla şubeleri vardır. İnsanın, Allah’ın rızasına muhalif olarak kendisine hayat amacı olarak belirlediği, kendisinden medet umduğu, rızasını aradığı her varlık, Allah’ın rızasına tercih ettiği her şey, Allah’tan başka edindiği birer ilahtır aslında. Bu nedenle şirki uzak görmemek, onu, insanın çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir.
Allah’a imanda ve O’na kullukta gaflet içerisinde olan bir toplumda büyüyen bir insan, o toplumun Allah yerine benimsediği ilahları benimseyecek ve onları memnun edebilmenin gayreti içerisinde olacaktır.
Bundan dolayı yapmış olduğu hal ve hareketlerin Allah’a karşı bir isyan olduğunu ve kendisini büyük bir cezaya müstahak kılacağını da pek düşünmeyecektir. Dahası, kendisini Allah’a hiç şirk koşmadan iman etmeye çağıran bir insana da garip bir gözle bakacak; söylediklerini çok şaşırtıcı ve anlaşılmaz bulacaktır. Peygamber (s.a.v) dönemindeki Mekkeli müşrikler de aynı tepkiyi vermişlerdi. Onlar da tüm ilahların üstünde tek bir ilahın var olduğuna, yani Allah’a inanıyorlardı; ancak dünyevî işlerinin hemen hepsini küçük ilahlara temsil ettiriyorlardı.
Ticaret, sevgi, savaş, tarım ve daha bir çok iş ve olayların ayrı ayrı küçük ilahları vardı. İçinde bulundukları bu şirk düzeni onlara göre çok normal ve çok mantıklıydı. Bu nedenle Peygamberimizin tüm ilahları reddedip, tek bir Allah’a iman etmeye davet etmesini çok garip bulmuşlardı:
“İçlerinden, kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: ’Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptış Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.’ Onlardan önde gelen bir grup: ’Yürüyün, ilahlarınıza karşı kararlı olun; çünkü asıl istenen budur’ diye çekip gitti. ’Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir.’ (Sâd Suresi/ 4-7)
Peygamber (s.a.v)’in, tüm o sahte ilahların yerine, tek olan Allah’a davet etmesi müşriklere çok anlaşılmaz gelmişti. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise; bu tür bir sistemin, yani tek bir ilaha kulluk edilen bir düzenin nasıl işleyeceğini anlayamamalarıydı. Ticaret tanrısını bırakırlarsa, ticareti kim düzenlerdi? Ya da savaş tanrısını terk ederlerse savaşlarında onlara kim yardımcı olurdu? Tarımla ilgili tanrı olmasa, yağmuru ve bereketi nasıl ve kimden talep ederlerdi? Onların içinde bulundukları körlük nedeniyle kavrayamadıkları gerçek, bu ilahların zaten hiçbir güçleri olmadığı idi.
Bugün de, buna benzer bir toplumda yetişen bir kimse de, aynı şekilde, tek olan Allah’a iman etmeye davet edildiği vakit, Kureyşliler’in düştüğü sapkınlığa düşebilir. İlah edindiği diğer tüm kavram ve insanları bırakıp sadece Allah’a kulluk ederek nasıl yaşayacağını anlayamayabilir. Oysa onu şu an yaşatmakta ve rızıklandırmakta olan, onu koruyan ve gözeten sadece ve sadece Allah’tır. Kendisine maaş veren patronu değil, o patronu kaderinde yaratan ve kendisine maaş vermeye mecbur eden Allah’tır.
Olaylar, başıboş ve tesadüfî bir biçimde, milyonlarca küçük ilahın müdahalesi ile değil, sadece ve sadece Allah’ın dilediği şekilde gelişmektedir. Allah dünyayı bir kader ile yaratmıştır ve insanlar da, Allah’ın iradesine boyun eğmişlerdir. Kuran’da haber verildiği gibi, ’O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur’. (Hûd Suresi/ 56)
Allah (c.c) tarafından gönderilmiş tüm peygamberlerin en önemli vazifeleri; insanları, tevhit akidesine ve Allah’a kulluğa davet etmektir. Bu mesaj, Kur’ânî ifadeyle, ’La ilahe illallah’tır. Bu kelime-i tevhid’i diliyle söyleyip kalbiyle tasdik eden Müslümanların da bu konuyu çok iyi kavraması ve bu konu üzerinde derinlemesine düşünmeleri gerekir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın, tek güç ve kudret in sahibi olduğu, tek ilah olduğu çok kesin bir gerçektir.
Allah’a şirk koşmak son derece tehlikeli, telafisi mümkün olmayan, sonu cehenneme varan bir günahtır. Bu nedenle Allah’tan korkan ve O’nun cennetini uman bir kişinin bu tehlikeye karşı dikkatli olması gerekir; ancak dikkatli olabilmek için de öncelikle onu tanımak, nelerin şirkin kapsamına girdiğini bilmek gerekir. Bunu bilen insan bir parça dahi Allah korkusuna sahipse, bu günahı işlemekten şiddetle sakınacaktır.
Şirk kavramını Kur’ân’a göre geniş bir tanımını yapacak olursak şu şekilde ifade edilebileceği kanısındayım: “Herhangi bir şeyi veya bir kimseyi ya da herhangi bir kavramı, değerlendirme, tercih etme ya da ona önem ve kıymet verme veya onu üstün tutma bakımından Allah’la eşit veya daha ileri bir düzeyde görmek ve hayatını, o, yücelttiği şahıs, nesne veya düşünceleri memnun edebilmek için harcamadır.
Kur’ân bize Allah’ı birçok sıfatıyla tanıtmış ve O’ndan başka ilah olmadığını bildirmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki ilah; Allah’ın Kur’an’da bildirilen bu sıfat ve özelliklerine sahip olan varlıktır. Dolayısıyla yegane ilah Allah’tır. Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık yoktur ve olamaz. Bu yüzden Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının sahip olduğunu iddia etmek ’Allah’tan başka ilahlar edinmek’, diğer deyimle ’şirk koşmak’ anlamına gelir.
Burada ince bir ayrımı belirtmek yerinde olacaktır. Örneğin, Allah’ın sıfatlarından biri olan ’Ğanî’ yani ’Zengin’ terimi insanlar için de kullanılır. Elbette bu vasfı kullanmanın, bu kişinin malî durumunu tarif etmek açısından hiçbir sakıncası yoktur; ancak, şirke yol açan durum, bu zenginliğin kişinin kendisinden kaynaklandığını zannetmektir. Durum böyle olunca zenginliğin gerçek sahibinin Allah olduğu unutulur.
Bu kişinin sahip olduğu her şeyi ona Allah’ın verdiğini, her şeyini dilerse bir anda geri alabileceği göz ardı edilmiş olur. Dolayısıyla Allah’tan başka herkesin mutlak fakir ve aciz olduğu, ancak dilediği kulları üzerinde dilediği sıfatlarıyla tecelli edebileceği düşünülmemiş olur. Bunun sonucunda o kişi sahip olduğu mal, mülk ve zenginliğin gerçek sahibi zannedilerek, onun kendiliğinden böyle bir sıfata sahip olduğu, zenginliğinin kendisinden kaynaklandığı sanılır. Bu çok cahilce bir yaklaşımdır ve bunun birkaç adım sonrası şirktir.
Çünkü bu bakış açısıyla hareket edildiğinde Allah tamamen unutulur ve o kişiye hakkı olmayan bir ilahlık vasfı verilmiş olur. Doğru olan tavır ise zenginliğin asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek, O’nun göklerin ve yerin mülkünün tek hakimi olduğunu takdir etmek ve insana verdiği bu zenginliği Allah’ın dilediği anda alabileceğinin de bilincinde olmaktır. Zenginlik verilen kişiyi değerlendirirken de onun zengin ya da fakir olması önemli olmamalı, onun Allah’ın bir kulu olduğu düşünülmelidir.
Burada şu nokta da çok önemlidir: Allah’a ortak koşan birisinin, mutlaka ortak koştuğu şey için, ’bu da bir ilahtır’, ’ben bunu Allah’tan başka bir ilah ediniyorum, buna da tapıyorum’ demesi veya bu şekilde düşünmesi gerekmez. Şirk, her şeyden önce kalpte olur, daha sonra düşünce ve hareketlere yansır. Kur’an’dan anladığımıza göre bir kişinin şirke girmesinin temelinde, daha önce de belirtildiği gibi Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmesi yatar. Şirk koşan insanlarda, genelde Allah’ın mutlak bir inkarı söz konusu değildir. Hatta müşriklerin büyük bir bölümü kendilerinin müşrik olduklarını açıkça kabullenmek ve kendilerine böyle bir vasfı kondurmak istemezler. Vicdanlarını örttükleri ve kendilerini kandırdıklarından ötürü ahirette bile şirklerini inkar ederler. Onların bu durumları ayette şöyle bildirilir:
“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ’Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ’Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (En’âm Suresi/ 22-23)
Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık; tevhidi, ihlası ve imanı ise yaşanması imkansız gibi gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir. Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet değişikliği yeterlidir. Bu niyet değişikliği kişinin her şeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor hem ümit kırıcı hem de imkansızdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay hem de tek etkili çözümdür.
İşte insanın şirk boyutundan Allah’ın razı olduğu iman ve ihlas boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a harfiyen ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık muhakkak ki beraberinde Allah’ın yardımını, hidayetini ve büyük bir nimetle ve rahmetini getirecektir
Şunu da unutmamak gerekir ki insan kendisine hidayet veremez, hidayeti ancak Allah verir. O halde insan hidayet, samimiyet ve ihlas için Allah’a sürekli dua etmeli ve Allah’ın, bu samimi ve halis çaşrıya mutlaka icabet edeceğini bilmelidir. ’Ben bu kadar için içinden nasıl çıkacağım; halis, katıksız imanı nasıl yakalayacağım’ gibi şeytani bir ümitsizliğe asla kapılmamalı, gereken samimiyet ve kararlılığı gösterdikten sonra, Allah’ın mutlaka kendisini en doğru yola ileteceğinin, şeytanın saptırmalarından koruyacağının bilincinde olmalı ve bunun ferahlığını ve sevincini yaşamalıdır.
Elbette ki şeytan imanı ve ihlası çirkin, sıkıntılı ve ızdırap verici olarak göstermeye çalışacaktır. Halbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ızdırap şirktedir. Bu hal, dünyada da ahirette de böyledir.
Taptığı sahte ilahları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan, ’boşlukta’ ve ’sahipsiz’ kalmaz; aksine, tek gerçek ilah olan Allah’a sığınarak, olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. Kur’an’da müminlere şu müjde verilir:“Kim Allah’tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir… (Talak Suresi, 2-3)
Bu nedenle şirk içinde yaşadığını fark eden ve bundan pişmanlık duyan insan, bir an bile tereddüt etmeden putlarını terk etmelidir. Örneğin, daha önce sahip olduğu malları, paraları, fabrikaları, mülkleri mutlak kendisinin sanan, rızkının bunlara bağlı olduğunu düşünen, bu büyük servetin kendisine ve soyuna yıllarca saltanat sürdüreceğini düşünen, tüm bunları kendisine verenin Allah olduğunu düşünmeyen ve bunlarla kibirlenen bir insan, iyice düşünerek bakış açısını ve tavrını değiştirmelidir. Bundan böyle mülkün tek sahibinin Allah olduğunu, bütün bu zenginlikleri Allah’ın kendisini imtihan için verdiğini ve bunları Allah’ın razı olacağı şekilde kullanması gerektiğini düşünmelidir. İçindeki kibir ve sahiplik duygusundan acil olarak kurtulmalıdır.
Bunları yaptığında niyet olarak putlarını kırmış olur, ancak elbette ki bunu fiili olarak ispatlaması gerektiğinde de aynı kararlı tavrı göstermelidir. Malını, parasını Allah rızası için harcaması gerektiğinde hiç tereddüt etmeden, gelecek ve rızık endişesine düşmeden bunu yapabilmelidir. Bu konuda Allah’a tam güvenmeli, rızkı verenin Allah olduğunu unutmamalı ve Allah’ın karşısındaki aczini bilmelidir.
Görüldüğü gibi şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır. Peygamberimiz (a.s) Kabe’deki putları fiili olarak kırmış, Hz. Musa da Yahudilerin edindiği buzağıyı yakıp küllerini denize savurmuştur; ama bunlar sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilmiş şirklere karşı aynı fiili müdahaleler yapılabilir; fakat önemli olan ise, şirkin mantığını yıkmaktır ki, bu da niyetin ve bakış açısının değişmesi ile mümkün olur.
Bu nedenle, şirkten vazgeçip imana yönelen insanın yaşadığı büyük değişim, öncelikle zihninde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski yaşamının bazı öğelerini devam ettirir; ama tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur. Kısacası, eskiden gördüğü yanlışlıklara, kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızası için düzenler. Böylece binlerce küçük ilaha kulluk etmeyi, onları razı etmek için uğraşmayı bırakarak, ’Birbirinden ayrı Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhâr olan bir tek Allah mı?’ (Yusuf Suresi, 39) diyen Hz. Yusuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim eder.
Hz. Yusuf (a.s)’in müşrikler hakkında söylemiş olduğu bir sözü Kur’an’da şu ifadelerle yerini almıştır: “Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır.
O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Suresi/ 40)
Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 5. sayısı (Ağustos 2003) için yazılmıştır.
