150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Hidayet ve Rahmetten Yoksun Bir Zümre; Müşrikler

Hidayet ve Rahmetten Yoksun Bir Zümre; Müşrikler

İçinde bulunduğumuz yüzyılda, dîn’i yaşama hassasiyeti olan veya olmayan birçok insan, Allah’a şirk koşmanın büyük bir sapkınlık olduğunun farkındadır; ama böyle bir durumun kendisiyle uzaktan ya da yakından ilgisinin olabileceğini hiç düşünmez. Müşriklerin, yani şirk koşanların, sadece taştan ya da tahtadan oyulmuş totemlere secde eden insanlar olduklarını zannetmektedirler.

Bu kimselere göre müşrikler, sadece Peygamber (s.a.v)’den önce Kabe’deki putlara tapan cahilice Arapları ve onlara benzer ilkel putperestlerdir. Oysa şirk, sadece tahtadan ve taştan oyularak yapılmış olan putlara tapmakla gerçekleştirilen bir ibadet tarzıyla sınırlı olan bir kavram değildir ve sanılanın aksine şirkin birden fazla şubeleri vardır. İnsanın, Allah’ın rızasına muhalif olarak kendisine hayat amacı olarak belirlediği, kendisinden medet umduğu, rızasını aradığı her varlık, Allah’ın rızasına tercih ettiği her şey, Allah’tan başka edindiği birer ilahtır aslında. Bu nedenle şirki uzak görmemek, onu, insanın çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir.

Allah’a imanda ve O’na kullukta gaflet içerisinde olan bir toplumda büyüyen bir insan, o toplumun Allah yerine benimsediği ilahları benimseyecek ve onları memnun edebilmenin gayreti içerisinde olacaktır.

Bundan dolayı yapmış olduğu hal ve hareketlerin Allah’a karşı bir isyan olduğunu ve kendisini büyük bir cezaya müstahak kılacağını da pek düşünmeyecektir. Dahası, kendisini Allah’a hiç şirk koşmadan iman etmeye çağıran bir insana da garip bir gözle bakacak; söylediklerini çok şaşırtıcı ve anlaşılmaz bulacaktır. Peygamber (s.a.v) dönemindeki Mekkeli müşrikler de aynı tepkiyi vermişlerdi. Onlar da tüm ilahların üstünde tek bir ilahın var olduğuna, yani Allah’a inanıyorlardı; ancak dünyevî işlerinin hemen hepsini küçük ilahlara temsil ettiriyorlardı.

Ticaret, sevgi, savaş, tarım ve daha bir çok iş ve olayların ayrı ayrı küçük ilahları vardı. İçinde bulundukları bu şirk düzeni onlara göre çok normal ve çok mantıklıydı. Bu nedenle Peygamberimizin tüm ilahları reddedip, tek bir Allah’a iman etmeye davet etmesini çok garip bulmuşlardı:

“İçlerinden, kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: ’Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptış Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey.’ Onlardan önde gelen bir grup: ’Yürüyün, ilahlarınıza karşı kararlı olun; çünkü asıl istenen budur’ diye çekip gitti. ’Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir.’ (Sâd Suresi/ 4-7)

Peygamber (s.a.v)’in, tüm o sahte ilahların yerine, tek olan Allah’a davet etmesi müşriklere çok anlaşılmaz gelmişti. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise; bu tür bir sistemin, yani tek bir ilaha kulluk edilen bir düzenin nasıl işleyeceğini anlayamamalarıydı. Ticaret tanrısını bırakırlarsa, ticareti kim düzenlerdi? Ya da savaş tanrısını terk ederlerse savaşlarında onlara kim yardımcı olurdu? Tarımla ilgili tanrı olmasa, yağmuru ve bereketi nasıl ve kimden talep ederlerdi? Onların içinde bulundukları körlük nedeniyle kavrayamadıkları gerçek, bu ilahların zaten hiçbir güçleri olmadığı idi.

Bugün de, buna benzer bir toplumda yetişen bir kimse de, aynı şekilde, tek olan Allah’a iman etmeye davet edildiği vakit, Kureyşliler’in düştüğü sapkınlığa düşebilir. İlah edindiği diğer tüm kavram ve insanları bırakıp sadece Allah’a kulluk ederek nasıl yaşayacağını anlayamayabilir. Oysa onu şu an yaşatmakta ve rızıklandırmakta olan, onu koruyan ve gözeten sadece ve sadece Allah’tır. Kendisine maaş veren patronu değil, o patronu kaderinde yaratan ve kendisine maaş vermeye mecbur eden Allah’tır.

Olaylar, başıboş ve tesadüfî bir biçimde, milyonlarca küçük ilahın müdahalesi ile değil, sadece ve sadece Allah’ın dilediği şekilde gelişmektedir. Allah dünyayı bir kader ile yaratmıştır ve insanlar da, Allah’ın iradesine boyun eğmişlerdir. Kuran’da haber verildiği gibi, ’O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur’. (Hûd Suresi/ 56)

Allah (c.c) tarafından gönderilmiş tüm peygamberlerin en önemli vazifeleri; insanları, tevhit akidesine ve Allah’a kulluğa davet etmektir. Bu mesaj, Kur’ânî ifadeyle, ’La ilahe illallah’tır. Bu kelime-i tevhid’i diliyle söyleyip kalbiyle tasdik eden Müslümanların da bu konuyu çok iyi kavraması ve bu konu üzerinde derinlemesine düşünmeleri gerekir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın, tek güç ve kudret in sahibi olduğu, tek ilah olduğu çok kesin bir gerçektir.

Allah’a şirk koşmak son derece tehlikeli, telafisi mümkün olmayan, sonu cehenneme varan bir günahtır. Bu nedenle Allah’tan korkan ve O’nun cennetini uman bir kişinin bu tehlikeye karşı dikkatli olması gerekir; ancak dikkatli olabilmek için de öncelikle onu tanımak, nelerin şirkin kapsamına girdiğini bilmek gerekir. Bunu bilen insan bir parça dahi Allah korkusuna sahipse, bu günahı işlemekten şiddetle sakınacaktır.

Şirk kavramını Kur’ân’a göre geniş bir tanımını yapacak olursak şu şekilde ifade edilebileceği kanısındayım: “Herhangi bir şeyi veya bir kimseyi ya da herhangi bir kavramı, değerlendirme, tercih etme ya da ona önem ve kıymet verme veya onu üstün tutma bakımından Allah’la eşit veya daha ileri bir düzeyde görmek ve hayatını, o, yücelttiği şahıs, nesne veya düşünceleri memnun edebilmek için harcamadır.

Kur’ân bize Allah’ı birçok sıfatıyla tanıtmış ve O’ndan başka ilah olmadığını bildirmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki ilah; Allah’ın Kur’an’da bildirilen bu sıfat ve özelliklerine sahip olan varlıktır. Dolayısıyla yegane ilah Allah’tır. Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık yoktur ve olamaz. Bu yüzden Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının sahip olduğunu iddia etmek ’Allah’tan başka ilahlar edinmek’, diğer deyimle ’şirk koşmak’ anlamına gelir.

Burada ince bir ayrımı belirtmek yerinde olacaktır. Örneğin, Allah’ın sıfatlarından biri olan ’Ğanî’ yani ’Zengin’ terimi insanlar için de kullanılır. Elbette bu vasfı kullanmanın, bu kişinin malî durumunu tarif etmek açısından hiçbir sakıncası yoktur; ancak, şirke yol açan durum, bu zenginliğin kişinin kendisinden kaynaklandığını zannetmektir. Durum böyle olunca zenginliğin gerçek sahibinin Allah olduğu unutulur.

Bu kişinin sahip olduğu her şeyi ona Allah’ın verdiğini, her şeyini dilerse bir anda geri alabileceği göz ardı edilmiş olur. Dolayısıyla Allah’tan başka herkesin mutlak fakir ve aciz olduğu, ancak dilediği kulları üzerinde dilediği sıfatlarıyla tecelli edebileceği düşünülmemiş olur. Bunun sonucunda o kişi sahip olduğu mal, mülk ve zenginliğin gerçek sahibi zannedilerek, onun kendiliğinden böyle bir sıfata sahip olduğu, zenginliğinin kendisinden kaynaklandığı sanılır. Bu çok cahilce bir yaklaşımdır ve bunun birkaç adım sonrası şirktir.

Çünkü bu bakış açısıyla hareket edildiğinde Allah tamamen unutulur ve o kişiye hakkı olmayan bir ilahlık vasfı verilmiş olur. Doğru olan tavır ise zenginliğin asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek, O’nun göklerin ve yerin mülkünün tek hakimi olduğunu takdir etmek ve insana verdiği bu zenginliği Allah’ın dilediği anda alabileceğinin de bilincinde olmaktır. Zenginlik verilen kişiyi değerlendirirken de onun zengin ya da fakir olması önemli olmamalı, onun Allah’ın bir kulu olduğu düşünülmelidir.

Burada şu nokta da çok önemlidir: Allah’a ortak koşan birisinin, mutlaka ortak koştuğu şey için, ’bu da bir ilahtır’, ’ben bunu Allah’tan başka bir ilah ediniyorum, buna da tapıyorum’ demesi veya bu şekilde düşünmesi gerekmez. Şirk, her şeyden önce kalpte olur, daha sonra düşünce ve hareketlere yansır. Kur’an’dan anladığımıza göre bir kişinin şirke girmesinin temelinde, daha önce de belirtildiği gibi Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmesi yatar. Şirk koşan insanlarda, genelde Allah’ın mutlak bir inkarı söz konusu değildir. Hatta müşriklerin büyük bir bölümü kendilerinin müşrik olduklarını açıkça kabullenmek ve kendilerine böyle bir vasfı kondurmak istemezler. Vicdanlarını örttükleri ve kendilerini kandırdıklarından ötürü ahirette bile şirklerini inkar ederler. Onların bu durumları ayette şöyle bildirilir:

“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ’Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ’Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (En’âm Suresi/ 22-23)

Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık; tevhidi, ihlası ve imanı ise yaşanması imkansız gibi gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir. Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet değişikliği yeterlidir. Bu niyet değişikliği kişinin her şeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor hem ümit kırıcı hem de imkansızdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay hem de tek etkili çözümdür.

İşte insanın şirk boyutundan Allah’ın razı olduğu iman ve ihlas boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a harfiyen ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık muhakkak ki beraberinde Allah’ın yardımını, hidayetini ve büyük bir nimetle ve rahmetini getirecektir

Şunu da unutmamak gerekir ki insan kendisine hidayet veremez, hidayeti ancak Allah verir. O halde insan hidayet, samimiyet ve ihlas için Allah’a sürekli dua etmeli ve Allah’ın, bu samimi ve halis çaşrıya mutlaka icabet edeceğini bilmelidir. ’Ben bu kadar için içinden nasıl çıkacağım; halis, katıksız imanı nasıl yakalayacağım’ gibi şeytani bir ümitsizliğe asla kapılmamalı, gereken samimiyet ve kararlılığı gösterdikten sonra, Allah’ın mutlaka kendisini en doğru yola ileteceğinin, şeytanın saptırmalarından koruyacağının bilincinde olmalı ve bunun ferahlığını ve sevincini yaşamalıdır.

Elbette ki şeytan imanı ve ihlası çirkin, sıkıntılı ve ızdırap verici olarak göstermeye çalışacaktır. Halbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ızdırap şirktedir. Bu hal, dünyada da ahirette de böyledir.

Taptığı sahte ilahları bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan, ’boşlukta’ ve ’sahipsiz’ kalmaz; aksine, tek gerçek ilah olan Allah’a sığınarak, olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. Kur’an’da müminlere şu müjde verilir:“Kim Allah’tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir… (Talak Suresi, 2-3)

Bu nedenle şirk içinde yaşadığını fark eden ve bundan pişmanlık duyan insan, bir an bile tereddüt etmeden putlarını terk etmelidir. Örneğin, daha önce sahip olduğu malları, paraları, fabrikaları, mülkleri mutlak kendisinin sanan, rızkının bunlara bağlı olduğunu düşünen, bu büyük servetin kendisine ve soyuna yıllarca saltanat sürdüreceğini düşünen, tüm bunları kendisine verenin Allah olduğunu düşünmeyen ve bunlarla kibirlenen bir insan, iyice düşünerek bakış açısını ve tavrını değiştirmelidir. Bundan böyle mülkün tek sahibinin Allah olduğunu, bütün bu zenginlikleri Allah’ın kendisini imtihan için verdiğini ve bunları Allah’ın razı olacağı şekilde kullanması gerektiğini düşünmelidir. İçindeki kibir ve sahiplik duygusundan acil olarak kurtulmalıdır.

Bunları yaptığında niyet olarak putlarını kırmış olur, ancak elbette ki bunu fiili olarak ispatlaması gerektiğinde de aynı kararlı tavrı göstermelidir. Malını, parasını Allah rızası için harcaması gerektiğinde hiç tereddüt etmeden, gelecek ve rızık endişesine düşmeden bunu yapabilmelidir. Bu konuda Allah’a tam güvenmeli, rızkı verenin Allah olduğunu unutmamalı ve Allah’ın karşısındaki aczini bilmelidir.

Görüldüğü gibi şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır. Peygamberimiz (a.s) Kabe’deki putları fiili olarak kırmış, Hz. Musa da Yahudilerin edindiği buzağıyı yakıp küllerini denize savurmuştur; ama bunlar sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilmiş şirklere karşı aynı fiili müdahaleler yapılabilir; fakat önemli olan ise, şirkin mantığını yıkmaktır ki, bu da niyetin ve bakış açısının değişmesi ile mümkün olur.

Bu nedenle, şirkten vazgeçip imana yönelen insanın yaşadığı büyük değişim, öncelikle zihninde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski yaşamının bazı öğelerini devam ettirir; ama tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur. Kısacası, eskiden gördüğü yanlışlıklara, kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızası için düzenler. Böylece binlerce küçük ilaha kulluk etmeyi, onları razı etmek için uğraşmayı bırakarak, ’Birbirinden ayrı Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhâr olan bir tek Allah mı?’ (Yusuf Suresi, 39) diyen Hz. Yusuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim eder.

Hz. Yusuf (a.s)’in müşrikler hakkında söylemiş olduğu bir sözü Kur’an’da şu ifadelerle yerini almıştır: “Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır.

O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Suresi/ 40)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 5. sayısı (Ağustos 2003) için yazılmıştır.

Ahlak ve Davranış Olarak Münafıklar – 1.bölüm

Ahlak ve Davranış Olarak Münafıklar – 1.bölüm

Allah’ın dinini ve güzel ahlakı yaşamakla ve bunu diğer insanlara anlatmakla vazifeli olan mümin, hayatI boyunca farklı insanlarla ve onlardan gelebilecek farklı tepkilerle karşılaşacaktır. Kimileri onu dinleyecek, kimileri ona karşı çıkacaktır. Kuran-I Kerim’de tüm bunlar anlatılır ve Müslümanlar, hangi durumlarda nasıl tavır takınmaları gerektiği konusunda bilgilendirilirler. İşte, Kur’an’da sürekli olarak dikkat çekilen, onların verebileceği zararlar hususunda müminlerin uyarıldığı bir grup da vardır ki; Kuran-ı Kerim, bu kimseleri münafık diye adlandırır.

Münafıklar, gerçekte iman etmedikleri halde, sanki iman etmiş gibi davranan iki yüzlü, sahtekar insanlardır. En önemlisi de, bu sahtekarlıklarını kendi başlarına yapmazlar; müminlerin arasına girmeye, sanki onlardanmış gibi görünmeye çalışırlar. Bu şekilde hareket etmelerinin nedeni, müminlerle bir arada olarak bir takım dünyevi çıkarlar elde etme yönündeki umutlarıdır.

Umdukları çıkarları elde edemeyeceklerini anladıklarında, ya da müminlerin başına Cenâb-ı Hakk’tan imtihan olarak, bir sıkıntı ya da zorluk geldiğinde, hemen onlardan ayrılır ve gerçek yüzlerini gösterirler. Müminlere zarar vermeye, onların arasındaki birliği bozmaya gayret ederler. Müminlerden uzaklaştıktan sonra, inkarcılarla işbirliği yaparak zarar verme çabalarını sürdürürler. Bu nedenledir ki ikiyüzlü kimselere ’münafık’, (nifak çıkaran, bozgunculuk ve fitne üreten) adı verilmiştir.

Günümüz Müslümanları arasında da her dönemde olduğu gibi taklidî Müslüman özellikleri ile kendilerini kamufle ettiklerini düşünen münafıklar topluluğu bulunmaktadır. Bu kişiler sinsice, kimi zaman kendileri gibi samimiyetsiz bir din anlayışına sahip kimselerle ittifak içine girerek hakkı gizlemek, batıl olanla değiştirmek, dinde ayrılık çıkarmak, müminlere maddi manevi zarar vermek amacını taşırlar.

Müminler, münafıkların ahlak yapılarını ve karakterlerini Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla çok iyi kavramalıdır ki, onların bu özelliklerine bakarak kendilerini ve çevresindekileri nifak içeren hal ve hareketlerden koruyabilsinler. Hatalı bir davranışın münafık veya inkarcı ahlakî olduğunu bilmesi, müminin bu tür bir davranışa karşı çok daha dikkatli olmasını sağlar. Örneğin; Hakka karşı kibirli olmak veya onu kabule yaklaşmamak bir münafık ve inkarcı ahlakıdır. Mümin de boş bulunduğu, gaflete kapıldığı bir anda kibirli bir tavır içine girebilir; ancak yaptığının, münafık ve inkarcı özelliklerinden biri olduğunu hatırladığında hemen hatasından dönecektir. Bu nedenle, münafıkları anlatan ayet ve hadisleri okurken müminlerin bunları kendi üzerlerine de alıp, dersler çıkarmaları gerekmektedir.

Münafık denince akla, yüzüne bakar bakmaz sahtekarlığı anlaşalabilecek bir kişi gelmemelidir. Bu kişiler dı? görünüş olarak samimî insanlardan farklı olmayabilirler. Münafıklara dıştan bakan bir kimse, onların din’i yaşadıklarına dair bir kanıya varabilir. Konuşmalarıyla, tavırlarıyla Müslüman taklidi yapabilir. İbadetleriyle kendilerini dindar kimseler olarak tanıtabilirler; ancak onların din anlayışı Kur’an’ı ve sünneti değil, kendi çarpık mantıklarını esas almaktadır. Dine bakış açılarının temelinde; menfaat sağlama, kendi istek ve tutkularını tatmin etme amacı yer alır.

Münafıkların, müminlerin arasında yaşamalarının temel sebepleri arasında, mümin topluluğunu içten yıkmak, onlara zarar vererek dağılmalarını sağlamak, Allah’ın elçisine ve müminlere karşı gruplaşarak inkarcılara destek vermek gibi pek çok amaçları vardır. Tüm bu sebeplerden ötürü münafıklar kalabildikleri kadar uzun bir süre mümin topluluğnun arasında kendilerini gizlemeye çalışırlar.

Münafıklar, insanları kendilerinin de ’iman ettiklerine’ ikna etmeye çalışırlar. Müslümanlar arasında onlar gibi hareket ederler; fakat kendi başlarına kaldıklarında ya da kendileri gibi münafık karakterli kimselerle bir araya geldiklerinde Allah’ın kendilerini her an izlediğinin, her ne yaparlarsa yapsınlar, her ne düşünürlerse düşünsünler bunu bildiğinin farkında değillerdir. Bu iman bozukluğu yüzünden Müslümanlarla beraberken ibadetlerini yerine getirir. Onlar gibi davranır. Onlar gibi konuşurken onlardan uzaklaştıklarında ibadetlerini terk edebilir. Tıpkı bir inkarcının üslubuyla konuşabilir.

Allah’a iman etmemiş bir kimse din hakkında nasıl ki umursamaz davranışlar sergileyebiliyorlarsa; münafıklar da, müminlerin olmadığı mekanlarda aynı ahlakı gösterebilirler. Gerçekten iman etmedikleri ve dini kendi çarpık mantık örgüleriyle değerlendirdikleri için Allah’ın müminlere, samimiyetlerine karşılık verdiği anlayış ve ilimden yoksundurlar. Bu yüzden Kur’an okuduklarında da ayetlerde işaret edilen anlamlara, verilen öğütlere, hatırlatmalara akıl erdiremezler. Her fırsatta müminler arasında ayrılık çıkarabilecekleri ya da kendi nefislerine uydurabilecekleri şekilde ayetleri çarpık yorumlarlar.

Münafıkların en belirgin özelliği ise, Allah’la başlantılarının olmayışıdır. Kalben Allah ile birlikte değildirler, O’na yönelmez, O’nu anmaz, O’ndan bağışlanma dilemezler. Bunu Müslüman görünmek için gereken bir zorunluluk gibi gördüklerinden dolayı, Allah’ı ancak çok az anarlar. Allah Teâlâ, bu gerçeği şöyle beyan buyurmaktadır: “Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi, 142)

Münafıklar Allah’ı hatırladıklarında ise, Allah’ın büyüklüğünü, gücünü, sanatını, ilmini takdir edemediklerinden dolayı Allah’ı gereği gibi anmazlar. Allah’ı anmaktaki amaçları müminleri taklit etmek olduğu için gerek ifadeleri, gerekse üslupları içten, candan ve samimi olmaz. Sûnî, ezbere dayalı, gerçek düşüncelerini, hissettiklerini yansıtmayan, mecburî bir zikir olur. Kendi dünya menfaatlerine uygun olan bir konu hakkında çok akıcı, rahat, çok zengin ifadelerle bahsederken, Allah’ı anacakları zaman kesik kesik zorlanarak, kalıp cümlelerle konuşurlar. İçlerinden gelmediği halde böyle bir mecburiyet hissetmeleri, bir yandan da iman edenlere karşı öfke duymalarına sebep olur.

Bununla birlikte Allah’ın anıldığı ortamlardan da kasıtlı olarak uzak durur, çeşitli bahaneler öne sürerek kaçmaya çalışırlar. Aynı şekilde münafıklar Kur’an’ın okunduğu ortamlardan da kaçış içindedirler. Çünkü Kur’an’ı dinlediklerinde unutmak istedikleri ve düşünmekten kaçtıkları ölüm, ahiret günü, cehennem gibi gerçeklerle yüz yüze gelecekler ve vicdanlarına baskı oluşacaktır.

Buna karşılık, münafıklar son derece kibirli ve kendini beğenmiş bir ahlaka sahiptirler. Onlara verilecek hiçbir öğüdü dinlemez, hata yaptıklarını kabul etmezler. Çok akıllı oldukları, her şeyin en iyisini bildikleri kanısındadırlar. Üstelik, Allah’ın iyi birer kulu olduklarını öne sürerler.

Peygamberimiz (s.a.v) dönemindeki münafıkların, Peygamber Efendimiz’in kendileri için bağışlanma dilemelerini kabul etmemeleri, sahip oldukları kibrin en açık göstergesidir: “Onlara: ‘Gelin Allah’ın Rasûlü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin.’ denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün’. (Münafikûn Suresi/ 5)

Aynı zamanda Kur’an ayetlerini okurken de anlatılanları hep kendileri dışındaki kişilerden bahsediliyormu? gibi yorumlarlar. Dolayısıyla öğüt alınması gereken konuları, ibret konusu olan kıssaların hikmetlerini kavrayamazlar. Kur’an’ı sürekli okudukları halde, ölümü, ahireti, cehennemi kendilerinden çok uzak görürler. Aslında iyi niyetli olduklarını ve bu yüzden de herhangi bir şekilde cezalandırılmayacaklarını düşünürler.

Münafıklar, kibirli oldukları için, müminleri de kendilerinden aşağı görürler. Sahip oldukları herhangi bir özellik -zenginlik, şöhret, mevki, güzellik- onları kibirlendirir ve bu özelliğe sahip olmayan bir mümini küçük görürler. Oysa üstünlük ancak takva iledir. Müminler bu tür dünyevî kıstasları göz önünde bulundurmaz, insanları para, şöhret, fiziki güzellik gibi özelliklere göre değil, imanlarına göre sevip sayarlar. Bu nedenle bu tür özelliklerinden dolayı kibirlenen kişiler, mümin topluluğu içinde hemen fark edilir ve küçük düşerler.

Yalan, münafıkların kendilerini mümin topluluğunun içinde gizleyebilmek, sahtekarlıklarını örtebilmek için en çok başvurdukları yollardan biridir. Bu bakımdan münafıklar müminlere karşı yalan söylemeyi adeta alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu yalanlarını inandırıcı kılabilmek içinse sık sık yemine başvururlar. Allah adına yemin etmenin müminler açısından önemini bildikleri için, yeminlerinin arkasına sığınırlar. Münafıkların karakter yapılarının temel taşını oluşturan en önemli özelliklerinden birisidir, yalancılık! Allah’tan korkmadıkları için, köşeye sıkışacaklarını anladıklarında hemen yalana başvururlar ve böylece müminleri kandırabileceklerini sanırlar.

Yalan yoluyla kendilerine verilen sorumluluklardan kaçmayı denerler. Üstelik bu yalanlarını söylerken de Allah’ın adına yemin ederek bunu yaparlar. Allah (c.c), Kur’an’da münafıkların bu samimiyetsiz konuşmalarını ve nasıl Allah adına yemin ettiklerini şu şekilde beyan buyurmaktadır: “…Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık, diye sana Allah adına yemin edecekler…”(Tevbe Suresi/ 4)

“…Kalbindekine rağmen Allah’ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır.” (Bakara Suresi/ 204)

Ayrıca dinin ve müminlerin yararına olan tüm faaliyetleri güçlerinin yettişince engellemeye çalışırlar. Müslümanların lehine sonuçlanacak olan gelişmelerden rahatsız olurlar. Buna karşın, bencil istek ve tutkuları yönündeki her hareketin başını çekerler. Müslümanlara zarar vereceğini, onları sıkıntıya uğratacağını düşündükleri hareketlerin tümüne destek olurlar.

Her fırsatta insanları iyilikten alıkoymaya, fıtratı ve ahlakı bozmaya yönelik tüm kötülüklerin bir çeşit temsilcisi olmaya gayret gösterirler.

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır.” (Tevbe Suresi, 67) ayeti münafıkların nasıl bir ahlaka ve ne tür faaliyetler yürütmekte olduklarının en güzel bir ispatıdır kanısındayım.

Münafıklar diğer bütün inkarcılar gibi Allah’a karşı nankördürler. Kendilerini yaratmış olan ve türlü nimetlerle yaşatan Allah’a sürekli nankörlük eder. O’nun hükümlerinden yüz çevirirler. İkinci bir nankörlükleri ise müminlere karşıdır. Çünkü müminlerin arasına katıldıklarında, müminler onlara yardım etmiştir. Müminler onları imana çağırmış, onların ahretini kurtarmaya çalışmışlardır. Onlara verdikleri öğütler, yaptıkları uyarı ve hatırlatmalar onların iyi olmalarını istedikleri içindir. Buna karşılık, münafıkların tavrı ise, müminlere düşmanlık beslemekten başka bir şey değildir. Elbette bu, büyük bir nankörlükten başka bir şey değildir.

Müminlerle birlikte oldukları süre boyunca, münafıkların en başta Allah’a karşı güvensiz bir ruh hali içerisinde olmaları gönüllerindeki imansızlığı daha da artmasına sebep olmaktadır. Müminler, kendilerini Allah’a teslim etmiş ve her sıkıntılarını Allah’ın çözeceğini bilmenin rahatına ve neresine kavuşmuş insanlardır. Allah’a güvenir, Allah’a tevekkül ederler. Münafık ise, sürekli olarak güvensizlik içindedir; Allah’a teslim olmaz.

Sürekli kendini olmadığı biri gibi göstermeye uğraşan, sürekli olarak kendini etrafına ispatlamaya ve bunun için rol yapmaya çalışan bir insanın rahat, huzurlu ve güvenli olması mümkün değildir. Bu tedirginlik ve güvensizlik psikolojisi içinde, çevrelerinde gelişen her olayın kendi aleyhlerinde olacağını sanırlar. Her yeni gelişme üzerine ikiyüzlülüklerinin ortaya çıkacağından endişe ederler.

Gerçekten de, münafıklar dış görünüşleriyle müminlere çok benzemelerine rağmen, gerçek karakterleri, dine bakış açıları itibariyle inkarcılarla çok daha fazla ortak yöne sahiptirler. Nitekim zorluk anlarındaki tepkileri açısından da müminlerle tam zıt bir ruh hali içinde olurlar.

Örneğin bir hastalık anında kolayca Allah’a isyan edip ümitlerini kesebilir ve tevekkülsüzlük edebilirler. Oysa Allah kafirlerden başkasının Allah’tan ümit kesmeyeceğini bir ayette şöyle bildirmektedir:…

“Kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf Suresi, 87)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 1. sayısı (Nisan 2003) için yazılmıştır.

Ahlak ve Davranış Olarak Münafıklar – 2.bölüm

Ahlak ve Davranış Olarak Münafıklar – 2.bölüm

Münafıklar her durumda, İslam ahlakını, müminlere kendini ispat etmek için yaşıyor gibi görünecektir. Gösteriş için ibadet edecektir; ama bu ibadeti geçerli olmayacaktır. Çünkü bir fiilin ibadet olabilmesi için, Allah rızası aranarak yapılmış olması gerekir. Münafıklar ise, Allah’ın değil, insanların rızasını ararlar.

Münafıkların namaz kılmalarında, infakta bulunmalarında, verdikleri sözlerde, yaptıkları konuşmalarda çevrelerinden takdir görme, itibar ve çıkar sağlama ve kendilerini ispatlama çabası vardır. Halbuki gerçek Müslümanların böyle bir endişesi yoktur. Çünkü onlar Allah katında hiçbir şeyin gizli kalmadığını, kişinin kendisi unutsa bile Allah’ın, insanların hesaba katmadıkları şeyleri ahirette karşılarına çıkaracağını bilerek, sadece O’nun rızasını kazanmak için yazarlar.

Allah (c.c), Kur’an’da insanların rızası için namaz kılanlardan şöyle bahsetmektedir:’İşte (bu) namaz kılanların vay haline ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar. Onlar gösteriş yapmaktadırlar.’(1)

Allah bu ayetler bize münafık karakterini tanıtırken, buna karşılık müminler, ’Müminler gerçekten felah bulmuştur; Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır.’ (2) ayetlerinde bildirildiği gibi, namazda içli bir şekilde Allah’a dönüp-yönelen ve Allah’a karşı ’saygı dolu korku’ duyan kimselerdir.

Münafıkların namaz kılarken gösteriş amacı taşıdıkları başka bir ayette de şöyle bildirilir: “…Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar…”(3)

Münafıkların gösteriş için taklit ettikleri bir diğer ibadet de, infaktır. İnfak, Allah yolunda ve Allah rızası için yapılan her türlü harcama ve bağış anlamına gelir. Müminler, mallarını Allah rızası için harcarlarken, münafıklar bunu insanların rızası için yaparlar. Allah (c.c), münafıklardan yapmış oldukları infakların hiçbirisini de kabul etmeyeceğini ve bunun da sebebini söyle anlatmaktadır: “De ki: ’İsteyerek veya istemeyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz.’ İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah’ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.” (4)

“Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah’a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. Allah’a ve ahiret gününe inanarak Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan infak etselerdi, aleyhlerine mi olurdu? Allah, onları iyi bilendir.”(5)

Münafıkların, en büyük akılsızlığı, Allah’ı, yapmış oldukları hal ve hareketlerden habersiz sanmalarıdır. Hesaplarını yalnızca müminler üzerine kurarlar. Eğer müminleri ikna edebilirlerse, hiçbir sorun kalmayacağını, onları razı ederlerse hedeflerine ulaşacaklarını sanırlar. Oysa Allah, münafıkların yapmakta olduklarını bilir. Hiçbir hareketleri, hiçbir düşünceleri Allah’tan gizli kalmaz. Akıllarından geçen her düşünceyi, kalplerinde hissettiklerini ve bilinçaltlarını Allah sarıp kuşatmıştır.

Müminlerin aralarındaki birlik ve beraberlik bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sadakatle bağlıdırlar. Münafıklar ise, bunun tam tersi bir yapı gösterirler. Hepsinin ortak bir özelliği, yani ikiyüzlülükleri vardır. Ayrıca birbirleriyle büyük bir çatışma ve ayrılık içindedirler. Çünkü müminler gibi tek bir hedefe, yani Allah’ın rızasını kazanmaya kilitlenmii değildirler. Tam tersine hepsi çıkarlarının peşindedir ve doğal olarak çıkarları da birbiriyle çatışır. Münafıklar, müminleri aldatabildiklerini dolayısıyla kendilerinin de çok akıllı olduklarını sanırlar.

Müminler gibi fedakarlık yapmadıkları, Allah’ın rızasını kazanacak bir hayat sürmedikleri için, kendilerince ’kârlı’ duruma geçtiklerini düşünürler. Oysa münafıklar en büyük akılsızlığı yapmaktadırlar. Kendilerine, dini öğrenme, Allah’ın rızasını ve cennetini kazanma fırsatı verilmişken, tüm bunları teperek dünya hayatının yararsız ve geçici süsüne göz dikmişlerdir. Büyük bir kurtuluş yerine, küçük hesapları nedeniyle, büyük bir azabı yani cehennem azabını hak etmişlerdir. Üstelik, dünyada da büyük bir azap çekecek, sürekli vicdan azabı, kuşku, kuruntu içinde yaşayacaklardır.

Kur’an’da, münafıkların kendilerini müminlerden akıllı sandıkları; ama gerçek akılsızların onların olduğu da bildirilmektedir: “Ve (yine) kendilerine: ’İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin.’ denildiğinde: ’Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler.” (6)

Münafıklar, ne kadar zeka oyunları yapıp gerçek yüzlerini gizleseler de, Allah’ın dilediği bir zamanda müminler tarafından mutlaka tanınacaklardır. Çünkü bu, onların kaderidir. Münafıkların ortaya çıkması ve anlaşılması için, mutlaka zorluk anlarında kendilerini açıkça göstermelerine de gerek yoktur. Allah dilerse müminlere, onları tanıma, ikiyüzlülüklerini teşhis etme yeteneği verir. Bu yeteneğe sahip müminler kimi zaman belki tavrını değiştirir diye münafık karakterli bir kişiye hoşgörü gösterebilirler. Münafık bu sayede kendini gizleyebildiğini sanmaktadır; ama bu büyük bir yanılgıdır. Samimiyetsizliğinde kararlı olduğunu anladıklarında müminler de bu ikiyüzlü insanlardan yüz çevirirler.

’Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir. (7)

Münafıklar, gerçekte iman etmeyip, ama iman etmiş gibi gözükerek müminleri kandırmaya çalışmaları ve sürekli fitne çıkartmak için çaba sarf etmelerinin bir sonucu olarak; bu kimseler ahrette de ebedî bir azabı hak ederler. ’Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın.’(8) Münafıkların çekeceği bu azap, ancak yapmış olduklarının karşılığıdır. Çünkü onlar, yalnızca Allah’a kulluk eden müminlere karşı düşmanlık beslemişler, yalan ve hile ile onları aldatmaya, onları yollarından döndürmeye çalışmışlardır. Onlara karşı inkarcılarla işbirliği yapmış, onlara türlü iftiralar atmış, onlara kurulan tuzakların arkasında yer almışlardır.

Allah’ın takdiriyle bu azap henüz dünyadayken başlayacak ve ölümün ardından da cehennemde sonsuza dek sürecektir. Zaten dünyada da münafıklar için manevî bir azap vardır. Sürekli olarak büyük bir sıkıntı ve korku içinde yaşarlar. Müminlere karşı yaptıklarının ikiyüzlülük olduğunu aslında kendileri de bilmektedirler. Bu nedenle sürekli vicdanî huzursuzluk duyarlar. Bu huzursuzluk hayatları boyunca devam eder. Bunun yanında fitne çıkardıktan önce de, sonra da, sürekli olarak korku duyarlar. İkiyüzlülükleri ortaya çıkmadan önce, müminlerin kendilerini fark etmesinden korkarlar.

Müminlerden ayrıldıktan sonra ise, sürekli Allah’ın yaptıkları dolayısıyla kendilerine bir karşılık vereceği korkusu içinde yazarlar. Kur’an ahlakını yaşayan insanların sayısının artması münafıkların korkusunu daha da artırır. Çünkü Allah’a iman eden insanların artmasıyla, ufak menfaatleri nedeniyle onlardan ayrıldığı için büyük bir pişmanlık duyacaklardır. Bu nedenle bazı münafıklar, İslam ahlakının yaygın olarak kabul gördüğü dönemlerde, müminlerin yanına sokulmaya ve ’Biz de sizdendik.’ gibi sözler öne sürerek onların başarısından kendilerine pay çıkarmaya çalışırlar. Kur’an’da Peygamberimiz (s.a.v) döneminde bu olayların yaşandığı ve o dönemde münafıkların tavırları şöyle anlatılmaktır:

Onlar sizi gözetleyip-duruyorlar. Size Allah’tan bir fetih (zafer ve ganimet) gelirse: ’Sizinle birlikte değil miydik?’ derler; ama kafirlere bir pay düşerse: ’Size üstünlük sağlamadık mı, müminlerden size (gelecek tehlikeleri) önlemedik mi?’ derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez. (9)

Kaynakça
1. Ma’un Sûresi 107 / 4-6.
2. Müminûn Sûresi 23 / 1-2.
3. Nisâ Sûresi 4/ 142.
4. Tevbe Sûresi 9 / 53-54.
5. Nisâ Sûresi 4 / 38-39.
6. Bakara Sûresi 2/ 13.
7. Muhammed Sûresi 47 / 29-30.
8. Nisâ Sûresi 4 / 145.
9. Nisâ Sûresi 4 / 141.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 7. sayısı (Ekim 2003) için yazılmıştır.

İtikaf ve Ehemmiyeti

İtikaf ve Ehemmiyeti

Ramazan ayı denilince akla gelen ibadetlerden biri de itikaftır. İtikaf sözlükte bir şeye devam etmek, insanın kendisini bir yerde alıkoyması, bir yere kapanıp ibadetle meşgul olması anlamınadır. Dinimizdeki anlamı ise bir mescitte Allah’ın rızasını kazanmak için belli âdâb içerisinde bir müddet kalmaktır. İtikafa girene ’mu’tekif” veya ’âkif” denir. İtikaf, kitap ve sünnetle sabit olan bir ibadettir. Kur’ân-ı Kerim’de: ’Mescidlerde itikafa çekildiğiniz zaman kadınlarınıza yaklaşmayın.”(1) buyrulur.

Peygamber Efendimiz Medine’de hicretin ikinci yılında ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren ömrünün sonuna kadar her ramazan ayının son on gününde itikafa girmiştir. Nitekim Hz. Âişe validemiz Peygamber Efendimizin itikafa girmesiyle ilgili şöyle demiştir: ’Hz. Peygamber vefat edinceye kadar itikafa girer ve derdi ki:

’Kadir gecesini ramazanın son on gününde arayın.”(2) Hz. Peygamberden sonra zevceleri de itikafa girdi. Peygamber Efendimize Medine hayatı boyunca on sene müddetle hizmet etme şerefine nail olan ve Peygamber Efendimizden en çok hadis rivayet edenlerden biri olan Enes b. Mâlik ile ashabın en güzel Kur’an okuyanlarından biri olan Übey b. Ka’b ise Peygamber Efendimizin itikafları ile ilgili şöyle demişlerdir: ’Rasûlullah (s.a.s) ramazanın son on gününde itikafa girerdi; fakat bir sene (seferde olduğu için) itikafa giremedi. Ertesi sene 20 gün itikafa girdi.”(3)

İtikaf sadece Ümmet-i Muhammed’in hususiyetlerinden değildir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de: ’İbrahim ve İsmail’e: Tavaf edenler, itikafa girenler rükû ve secde edenler için evimi (Kabe’yi) temizleyin, diye emretmiştir.”(4) buyurur. Bu âyet-i kerime ile, Hz. Zekeriyya ve Meryem kıssaları hakkındaki âyet-i kerimelerden,(5) itikaf ibadetinin önceki peygamberlerin dinlerinde de olduğunu öğreniyoruz.

Amellerin En Faziletlisi Tâbiînin büyük alimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî’nin (Ö.124/742) ifade ettiğine göre itikaf amellerin en şereflisidir. Çünkü itikafa giren kimse geçici bir zaman için de olsa dünya meşgalelerinden uzaklaşır, kendini tamamen Allah’a verir, Oruçlu olur. Mescidde namazı beklemekte olduğu için daima namaz kılıyormuş gibi sevap alır. Vaktini ibadet ve taatla, Allah’ı zikrederek, Kur’an-ı Kerim okuyarak ve benzeri faydalı şeylerle geçirir. Lüzumsuz, dünya ve ahireti için faydasız şeylerden uzak durur.

Sahabe-i kiramın alimlerinde Abdullah İbn Abbası’ın talebesi ve İmam Azam’ın hocalarından olan Atâ b. Ebî Rebah der ki: ’İtikafa giren, büyük bir kimsenin kapısına bir ihtiyaç için defalarca gelip duran kimse gibidir. İtikafa giren kimse (lisan-ı haliyle Rabbim) beni bağışlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım.” der. (6)

İtikafa erkekler, içerisinde cemaatle beş vakit namaz kılınan camide girerler. Kadınlar ise evlerinin bir köşesinde, namaz kıldıkları odalarında girerler.

İTİKAF ÜÇE AYRILIR:

a. Vacip olan itikâf: Adak olan itikâf vaciptir. Bu, en az bir gün olur ve gündüz oruçla geçirilir. Bu nedenle nezredilen itikaf bir günden az olamaz. Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.s)’den, ’Cahiliyye devrinde Mescid-i Haram’da bir gece itikâfta bulunmayı adamıştım; ne yapayım?’ diye sormuş Rasûlullah (s.a.s); ’Adağını yerine getir.’ buyurmuştur. İtikafı adama şekli; ’Allah rızası için üç gün itikafa girmek üzerime borç olsun” şeklinde bir şarta bağlamadan olabileceği gibi, ’bu hastalıktan kurtulursam, hastam şifa bulursa veya şu işim olursa şu kadar gün itikafa gireceğim” şeklinde bir şarta bağlı olarak da olur. Bu durumda beklediği olunca belirttiği gün kadar itikafa girmesi üzerine vacip olur. Girmezse günahkar olur. Çünkü âyet-i kerimede:

’Ey iman edenler akitlerinize vefa gösterip yerine getirin.”(8) buyrulmuş, Peygamber Efendimiz de: ’Kim Allah’a itaat hususunda adakta bulunursa adağını yerine getirip Allah’a itaat etsin.” (9) buyurmuştur.

b. Sünnet olan itikâf: Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmek sünnettir. Hz. Âîşe’nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s) orucun farz kılınmasından ömrünün sonuna kadar Ramazan aylarının son on gününde itikâfa girmiştir. Bir yerleşim merkezinde bulunan Müslümanlardan birisi bu sünneti yerine getirirse, diğerleri üzerinden bu görev düşer. Bu duruma göre, her yerleşim birimi için itikâf sünnet-i kifâye hükmündedir. Bir kişinin bunu yapması o beldedeki diğer Müslümanları sorumluluktan kurtardığı gibi Cenâb-ı Hakk’ın, itikâf yapanın ecrini diğer belde Müslümanlarına da vereceği umulur.

c. Müstehab (mendub) olan itikâf: Vacip ve sünnet olan itikâfların dışında itikâfa girmek müstehabdır. Bunun belirli bir vakti yoktur. Hatta mescide giren kimse çıkıncaya kadar itikâfa niyet ederse orada kaldığı sürece itikâfta sayılır. Bu itikâfda oruç şart deşildir. Bazı müctehidler, bu itikâf süresinin bir saat bile olabileceği görüşündedirler.

İTİKAFIN ŞARTLARI:

Diğer ibadetlerin olduğu gibi itikafın da birtakım şartları vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- Niyet: Niyet diğer ibadetlerde şart olduğu gibi itikafda da şarttır. Niyet etmeksizin camide beklemek itikaf yerine geçmez.

2- Erkeğin beş vakit cemaatle namaz kılanan mescidde itikafa girmesi: İtikafın en faziletlisi Mescid-i Haram’da, sonra Mescid-i Nebevî’de, sonra Mescid-i Aksâ’da olandır. Diğer mescidlerdeki fazilet cemaatin çokluğuna göre değişir.

3- Oruç: Daha önce belirtiğimiz gibi vacip olan itikaf için şarttır.

4- Kadınların hayız ve nifastan temiz olmaları gerekir: Cünüblük oruca mani olmadığı için taharet, vacib olan itikafda bile şart değildir. Onun için itikafa giren mescid içerisinde ihtilam olursa itikafı bozulmaz.

İTİKAFIN ZAMANI

Vacip ve müstehap olan itikaflar için muayyen bir zaman yoktur. Vacip olan itikafı adağı yerine gelince yapar. Müstehap olan itikafı ise istediği zaman yapar. Sünnet olan itikafın ise ramazanın yirmisinde başlayıp sonuna kadar devam ettiği için zamanı muayyendir, belirlidir.

Ayrıca, vacip olan itikaf bir günden az olamaz. Müstehap olan itikaf her vakitte olabildiği gibi, istediği kadar da yapabilir.

RUKNÜ, HÜKMÜ, ADABI

İtikafın ruknü: Belirli bir mescidde beklemektir.

İtikafın hükmü: Sevap elde etmektir.

İtikafın âdâbı: İtikafda hayır söylemek, sünnet olan itikafa geciktirmeden ramazan’ın son on gününde girmek, itikafa girmek için mescidin en faziletlisini veya en çok cemaat olanını seçmek, Allah’ı zikretmeye, Kur’an-ı Kerim tilavetine, hadis ve siyer gibi faydalı şeyler okumaya devam etmek.

İtikafa giren kimse bulunduğu mescidden ancak şer’î, tabiî ve zarurî bir ihtiyacı için dışarı çıkabilir. Böyle bir ihtiyacı olmadan mescidden çıkarsa itikafı bozulur.
Bulunduğu mescidde cuma kılınmıyorsa cuma namazını kılmak için başka bir mescide gitmesi şer’î bir ihtiyaçtır. Caminin yıkılması gibi zarurî hallerde camiden çıkabilir. Ve yine mu’tekifin camiden zorla çıkarılması, ailesinin dağılması veya nefsî ve malı hakkında zorbalardan korkması gibi zarurî sebeplerden dolayı dışarı çıkması da itikafını bozmaz. Tuvaleti için dışarı çıkması tabî bir ihtiyaçtır. Mu’tekif; camide yiyip içebilir, uyuyabilir, kendisi ve ailesi için muhtaç olduğu alış-erişi yapabilir, caizdir; ancak ticaret maksadıyla mal hazırlaması ve yine bu maksatla alış-veriş etmesi, ibadet ve taat inancıyla susması veya malayanî sözler konuşması mekruhtur; konuştuklarının hayırlı sözler olması gerekir.

Bilerek veya bilmeyerek cinsi temasta bulunmak veya inzalle neticelenen şeylerle meşgul olmak itikafı bozar.

İTİKAFIN FAZİLETİ

Taberânî ve Beyhakî rahimehullahın rivayetlerine göre İbn-i Abbas (r.anhüma), Rasûlüllah (s.a.v) Efendimizin’in Kabr-i Şeriflerini iiaret ederek, demiştir ki:
“Şu kabrin sahibini şöyle derken işittim: “Kim, Allah’ın rızasını talep ederek bir gün itikafa girerse, Allah Teâlâ onunla ateş arasını doğu ile batı arasındaki mesafeden daha büyük üç hendek ile ayırır.”

Asr-ı Saadetten Bir Tablo Peygamber Efendimizin itikafı ile ilgili Hz. Safiyye validemizin naklettiği asr-ı saadetten bir hatırayı kaydetmek istiyoruz. Hz. Safiyye validemiz şöyle anlatıyor:

’Hz. Peygamber mescidde itikafta iken bir gece ziyaret maksadıyla yanına gittim. Bir müddet kendisiyle konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. O da beni evime getirmek için benimle beraber kalktı. Hz. Safiyye’nin evi Üsema b. Zeyd’in arsasında idi. Ensardan iki kişi oradan geçiyordu. Rasûlullah (s.a.s.)’i görünce süratlendiler. Rasûlullah (s.a.s): ’Yavaş olunuz, yanımdaki eşim Huyey’in kızı Safiyye’dir.” dedi. Onlar: ’Sübhânellâh! Yâ Rasûlallah, bu da ne demek. (Biz sizden şüphe mi ediyoruz)” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s): ’Şüphesiz şeytan insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben onun, sizin kalbinize bir kötülük atmasından korkarım.” buyurmuştur.(11)

Alimler bu hadis-i şeriften itikafla ilgili bazı hükümler çıkarmışlardır. Şöyle ki: Mescidde itikafa girmiş olanı gece ve gündüz eşinin ve diğerlerinin ziyaret etmesi caizdir.

İtikafta olanın ziyaretçilerle konuşması, onları uğurlaması gibi mübah olan işlerle uğraşması caizdir. İnsanları sû-i zanna götürecek durumlardan da kaçınılmalıdır.

Kaynakça:
1. Bakara Sûresi / 187.
2. Müslim, İtikaf, 5.
3. Ebû Dâvûd, Savm, 77; Tirmizî, Savm, 79.
4. Bakara Sûresi / 125.
5. Bkz. Âl-i İmran, 35 ve devamı.
6. Nûru’l-İzâh, s. 143.
7. (Buhârı, i’tikâf, 16; Ahmed b. Hanbel, ll, 10).
8. Mâide Sûresi / 1.
9. Buhârî İman, 28, 31.
10.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 67, 129).
11.Ebû Dâvûd, Sıyam, 79.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8. sayısı (Kasım 2003) için yazılmıştır.

Ramazan Bayramı

Ramazan Bayramı

Müslümanların iki büyük bayramından biri… Ramazan ayında tutulan bir aylık orucun bitiminde Şevval ayının ilk üç günü Müslümanların bayram günleridir. Ramazan bayramına, o günlerin evvelinde fıtır sadakası verilmesinden dolayı ’Fıtır bayramı’ adı da verilmektedir.

Rasûlullah (s.a.s) Medine’ye hicret ettiği zaman Medinelilerin eğlenip neşelendiği iki bayramları vardı. Hz. Peygamber Medinelilere özgü olan, cahiliye izleri taşıyan bu bayramların yerine bütün Müslümanların sevinip eğleneceği İslâm’ın iki bayramını onlara haber verdi:

’Allah-u Teâlâ size, kutladığınız bu iki bayramın yerine, daha hayırlısını, Ramazan bayramı ile Kurban bayramını hediye etti.’(1) Bayram, Ramazan çıkıp bayramın başladığı Şevval hilalini görmekle, havanın bulutlu olması durumunda da Ramazan’ı otuz gün tutmakla başlar. Ramazan’ın yirmi dokuzunda hilal görünürse, ertesi gün Şevval’in biridir ve bayram yapılır.(2)

Ramazan bayramı, bir aylık oruçtan sonra yeme-içmenin ve her türlü helal nimetten yararlanmanın mubah olduğu; Müslümanların eğlenip birbirlerini ziyaret ettikleri, hediyeleştikleri; çocukların, fakirlerin ve kimsesizlerin sadaka verilerek sevindirildiği; kısaca İslâmî kardeşliğin toplumun her kesiminde canlı olarak yaşandığı, bütün bunlarla birlikte Allah’a karşı da sorumluluklarının bilinciyle topluca namaz kılıp birbirine nasihat ettikleri sevinç günleridir. Ramazan bayramında yapılması vâcib olan fıtır sadakası vermek önemli bir farîzadır ki mümkünse bu sadakayı bayramdan önce vermeli ki bayram gelmeden fakir insanlar da bazı hazırlıklar yapsınlar, onlar da sevinç içerisinde bayramı karşılasın ve sevinsinler.

Ayrıca bayram namazı kılmak gibi ibadetlerin yanında sünnet, müstehab olan ameller de vardır. Ramazan’ın ilk gününde oruç tutmak ise haramdır.

Ramazan bayramı sabahı erken kalkıp bayramın canlılığını hissetmek, diğer günlerden farklı bir gün olduğunu görmek, cünüp olsun olmasın guslederek temiz (mümkünse yeni) elbiseler giymek, pis kokulu yiyeceklerden uzak durmak, ağzı misvaklayıp fırçalamak, güzel kokular sürünmek, saçı-sakalı, tırnakları ve vücudun diğer yerlerindeki kılları sünnete uygun bir şekilde temizleyip düzene koymak, İslâm’ın adabından olan güzel şeylerdir ve müstehaptır.

Ayrıca fertlerin birbirine karşı diğer günlerden daha fazla güler yüzlü davranması, neşeli görünmek, topluca bayram namazına gitmek; namazdan önce varsa hurma, hurma yoksa tatlı bir şey yemek; bunun da bir, üç, beş gibi tekli sayılarda olmasına dikkat etmek; namaza giderken Allah’ı zikretmek, karşılaşılan Müslüman kardeşlerle selamlaşıp bayram sevincini paylaşmak, bu günü daha bir anlamlı kılacak davranışlardır ve Hz. Peygamber’in sünnetleridir.

Yakın akrabaların birbirini ziyaret edip sorması, ihtiyaç içinde olanlara yardımcı olunması gerekir. Ana-babayı unutmamak, hiç olmazsa bayram günlerinde kendilerini ziyaret edip gönüllerini almak Müslüman evlatların terk etmemesi gereken dinî bir yükümlülüktür.

Zengin olunsun fakir olunsun, bayram gününde güç yettiğince sadaka vermek, daha fazla Müslümanla karşılaşıp sevinci paylaşmak için namaza gidilen yoldan gelmeyip başka bir yoldan dönmek sünnettir. Sadakaların dışında, üzerlerine vâcip olan Müslümanlar, bayram namazından önce ’fitre’ adı verilen fıtır sadakalarını verirler. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre sadaka-i fıtır farz, Hanefi mezhebine göre vâciptir.(3) Bayram namazından sonra Müslümanların birbirleriyle bayramlaşıp musâfaha yapmaları, kucaklaşmaları İslâm’ın hoş karşıladığı güzel geleneklerdir.
Sabah namazından sonra bayram namazına kadar hiç bir namaz kılınmaz. Bu konuda İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyet şöyledir: ’Nebiyyi Ekrem (s.a.s) fıtır bayramı günü yalnız iki rekât kıldırıp ondan evvel de sonra da hiç bir namaz kılmadı…’(4)

Bayram namazının cami-mescid gibi kapalı yerler yerine açık alanda, geniş ve düz bir meydanda kılınması sünnettir. Medine’ye bin arşın uzaklıkta bir yer vardı ki buraya ’Musallâ’ adı verilmişti. Bayram namazları da burada kılınırdı. Ebû Saîd el-Hudrî diyor ki: ’Rasûlullah fıtır bayramı ile kurban bayramı günlerinde Musallâ’ya çıkardı. İlk başladığı şey namaz olurdu. Sonra namazdan çıkıp, cemaat saflarında otururken ayakta onlara dönüp vaaz eder ve istediklerini tavsiyede bulunurdu. Abdullah b. Sâib şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile bayram namazında bulundum. Namazı bitirince; Biz hutbe okuyacağız, dinlemek isteyen otursun dinlesin, gitmek isteyen de gidebilir.’ buyurdu(5)

Bayram namazlarında ezan okunmaz. Bu konuyla ilgili pek çok hadis vardır. Ancak, halkın namazı kaçırmaması için çağrı yapılabileceği yönünde mürsel hadisler de vardır. Örneğin, ’Rasûlullah, bayramlarda essalâtü câmiah (Topluca namaz kılmaya buyrunuz) diye nidâ etmeyi müezzine emir buyurmuşlardır… Dolayısıyla bu rivâyeti kabul edip ’namaza gelin’ gibi sözlerle namaza çağırmak mekruh olmaz. Ancak ’Hayyaalessalah” gibi ezan cümleleriyle nidâ edilirse bu mekruh olur.’ (6) diyen âlimler de vardır.

Kadınların bayram namazına gidip gidemeyecekleri konusunda da farklı görüşler vardır. Peygamberimiz zamanında kadınların bayram namazına gittikleri bir çok sahih hadisle sabit olmuş bir gerçektir. Hattâ şu hadis hayızlı kadınların dahi namaza durmamak şartıyla namaz yerine gidebileceklerini göstermektedir:
Ümmü Atiyye’nin bildirdiğine göre; ’Taze, kocaya varmamış kızlara (yeni gelin olanlar), hattâ hayızlı olanlara varıncaya kadar bütün kadınlar namazgaha çıkar, o günün bereketinden nasiplenmek ümidiyle erkeklerle birlikte tekbir getirir, onlarla beraber dua ederlerdi. Yalnız, hayızlı olanlar Musallanın haricinde kalıp cemaatin tekbir ve dualarında hazır bulunurlar. (namaza katılmazlardı)’(7)

Diğer bir rivâyette İbn Abbas diyor ki: ’Rasûlullah, kadınların hutbeyi işitmediklerini düşünerek Bilâl’i alıp onların yanına geldi. Onlara vaaz ederek sadaka vermelerini emretti. Kadınlar küpesini, yüzüğünü Bilâl’in eteğine atıyorlardı. (Sahabenin hanımları Efendimizin bu nasihatlerinden sonra Allah için ve ahiret azabından korunmak için fakirlere bayram hediyesi olması gereği ile Efendimizin (s.a.v) ihtiyaç sahiplerine vermesi amacıyla en kıymetli takı ve ziynetleri sadaka etmişlerdir)’(8) Bütün bunlara rağmen, asr-ı saadetten sonra, ahlak ve namusa verilen değerin azaldığı, fitne ve fesadın yaygınlaştığı ortamlarda kadınların cemaate katılmayıp evlerinde durmaları İslam alimlerince İslâm’ın ruhuna daha uygun görülmüştür.

Ne zaman ki asr-ı saadet ahlakı toplumca ihya edilirse, işte o vakit Efendimiz zamanındaki bu güzel bayram adetini kadınlı erkekli, tıpkı o zamanda olduğu gibi tekbirler eşliğinde, Rabbimiz için bir ay oruç tutmuş ve ibadetlerde bulunmuş olmanın sevinci ile hep birlikte yaşamak mümkün olacaktır.

Ramazan bayramının tespiti kamerî aylardan Şevval hilalinin görünmesiyle olduğu için, hilalin görünüp görünmediği hakkında kesin bir sonuca varılamaz da Ramazan orucunun otuzuncu günü, o günün bayram olduğu anlaşılırsa, orucu iftar edip bayram yapmak gerekir; ancak, bayram namazı öğle vaktine kadar kılınabileceği için, eğer o günün bayram olduğu öğleden önce anlaşılmışsa, bayram namazı hemen kılınır; yok eğer öğleden sonra oruçlar açılmışsa, ilk gün bayram namazı kılınmaz. İkinci gün kılınıp kılınmayacağı konusunda İslâm âlimleri arasında görüş farklılığı vardır. ’Bir grup insan (binek üzerinde oldukları halde) Rasûlullah’a gelerek, bir gün önce hilali gördüklerine şâhitlik ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) onlara, iftar etmelerini, ertesi sabah da Musallâ’ya gitmelerini emretti.’(9) hadisini delil kabul eden Hanefi ve Hanbelîler, bayram namazının ikinci günü kılınabileceği görüşündedirler. Şâfiîler bayram namazını sünnet kabul ettikleri için, onlara göre ikinci günü kılınmaz.

Bayramlarda eğlenmek ve hattâ oyunlar oynamakta bir sakınca yoktur. Ancak, İslâmî kuralları, haramı, helali, utanma duygusunu, ağırballılığı, israfı ve kâfirlere özenip onlara benzememeyi akıldan çıkarmadan, Müslüman şahsiyetine yakışır bir şekilde olmasına dikkat etmek gerekir. Bayramlarda herkes neşeli olur. Ancak çocuklar, büyüklerden daha çok sevinç ve heyecan duyarlar. Bu sebeple onlarla, böyle günlerde daha çok ilgilenmeliyiz. Onları mutlu edebilmek için, biraz daha fazla fedakarlık göstermeliyiz. Dinimizin tavsiye ettiği ve Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin de hayatından öğrendiğimiz güzel ahlakları onlara da öğretmeliyiz.

Bu arada birbirimize karşı olan sevgi ve saygımızı daha da artırarak, kırgınlık ve küskünlüklere son vermeliyiz. İslam’ın sevgi, saygı, barış dîni olduğunu unutmamalıyız. Tüm Müslüman kardeşlerimizle dostça ve hoş bir şekilde geçinmeye azmetmeliyiz. Birlikte rahmet, ayrılıkta felaket olduğunu unutmamalıyız. Bu arada, Ramazanda kazandığımız iyi ve güzel alışkanlıklarımızı devam ettirmeliyiz. Ramazandan sonra da kötü huy ve davranışlara tekrar dönmemeliyiz. Bizleri huzur ve sükun içerisinde daha nice bayramlara eriştirmesi için, Yüce Allah’a duâda bulunmalıyız.

Bir hatırlatma olarak tüm kardeşlerimize şunu da belirtmek istiyorum ki içinde yaşadığımız toplumun bir hastalığı haline gelen ve bir türlü düzeltilemeyen bayram ve ondan nasıl istifade edinileceğinin şuurunda olmayan bir toplum haline gelmiş durumdayız ne yazık ki… İşte bir bayram daha geliyor sevinç ve neşe günleri olan bu zamanları nelerle dolduracağız acaba… Bu günlerimizi yukarıda ifade ettiğim gibi Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin sünnet ve ahlaklarına uygun bir şekilde mi yoksa bunun tersi olan ve İslam’ın ahlakına uygun olmayan çeşitli haram ve nefsânî isteklerle mi geçiriyoruz … Allah (c.c) bu günleri müminler için bir af ve mağfiret günleri olarak tahsis ettiği ve her türlü küskünlüklere hiç olmazsa bugünlerde bir son verilmesi istendiği halde kimileri bunun tam aksine küs olduğu kimselerle barışmadığı gibi çevresindekileri de sebepli veya sebepsiz kalplerini kırarak küsmek için fırsatlar kolluyor.

Ayrıca Günümüzde kitle iletişim araçlarının insanoğlunun hayatında ne derece önemli bir yerinin olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Peki bu araçların insanoğlunun ahlâkî yapısının da bozulmasında nasıl bir rol oynadığını da hiç düşündük mü? Bunun en çarpıcı örneklerini Müslümanların kutsal günleri olan bayramlarda özellikle hazırlanıp bazı televizyon kanallarından tüm Müslümanlara bayram özel eğlence programları adı altında sunulan bu yapımlar acaba Müslümanların ahlakına ne derece uygundur sizlere sormak istiyorum ?

İçerik bakımından her türlü şehevî duyguları tahrik edici ve ramazan boyunca kazanılmaya çalışılan ve bir nebze olsun gönüllerde alevlenmeye başlamış olan Allah ve Rasûlullah sevgisini bir anda ifsada uğratacak derecede haramlarla dolu bu türlü eğlencelere bizlerin hayatında yeri olabilir mi? Bu bayramlar Efendimizin biz Müslümanlara bir armağanıdır. Bu bayram bir aylık bir oruç itaatinin karşılığı olarak Rabbimizin daha bu dünyada bir necat nişanesi olarak Müslümanlara bir hediyesidir; fakat gelin görün ki “bayram programı” adı altında hazırlanan bu rezalet tablolar tam bir günah çukurudur. Zira bu programlarda sadece haramlar vardır. Kadınlarla yapılan eğlenceler, çekilen piyango kuraları…vs. kısaca Allah’ın armağanında Allah için olabilecek şeylerin dışında her şey vardır. Bilinçli Müslümanların ise diğer günlerde olduğu gibi özellikle bayramlarda da televizyondaki bu tarz programlardan uzak durmaları kendi menfaatlerinedir.

Tabi ki özlenen ve istenen tablo ise, hemen her insanın hayatında bir yeri olan televizyon gazete ve Internet gibi kitle iletişim araçlarını İslam’ın ahlâk öğretileri doğrultusunda yönlendirip diğer insanların hizmetine sunacak kimselerin sayısının artmasıdır. Bu hususta gayret içerisinde olduğu bilinen tüm insanları da tebrik eder ve Rabbimizden bu güzel hizmetlerini genişletmesini istiyoruz.

Kıymetli kardeşlerim, dinimizin emirlerini kur’an ve sünnet ölçülerine göre yerine getirmemiz gerekir. Yerine getirilen bazı amellerde örf ve adetlerin yanî kendi kültürümüzün de kalıntılarının olmasında bir sakıncasının olmadığı herkes tarafından bilinir; ancak bu amelleri yerine getirmedeki hassasiyet farz olan emirlerin önüne geçmişse bu türlü bir adet bizlerin zararınadır. İşte namaz da bunlardan bir tanesidir. Çoklarına şahit olmaktayız ki bayram günü sabah namazını kılmamış, farz olan sabah namazını ikame etmemiş; fakat bayram namazına kalkmış büyük bir hassasiyet göstererek hazırlanmıştır. İşte bu durum namaz şuurunun yitirilmesinin alametidir. Zira sabah namazı farz iken bayram namazı bir alt derecede öneme haiz olup vaciptir. Farzı terk edip de vacibi yerine getirmek hiçbir dînî duyarlılıkla ifade edilemez. Aynı durum Cuma namazlarında da görülmektedir. Sanki diğer namazlar farz deilmiş gibi sadece Cuma namazlarında camilerimizi cemaatle dolmuş olarak görürken haftanın hiçbir gününde ve vaktinde aynı şekilde görememekteyiz. Yine ramazanın gecelerinde devam edilen teravih namazı da bu türdendir. İnsanlar sünnet olan teravih namazına gösterdikleri hassasiyeti acaba diğer vakitler için neden göstermemektedir.

Kıymetli kardeşlerim İslam’ın gerçek güzelliği, onu bir bütün olarak telakkî edip erkanları bir bütünlük içerisinde yerine getirince ortaya çıkar. Osmanlı kültürümüzde, ecdâdımızın dînî hassasiyetlerinin ne derecede olduğunu ve bu mevcut kültürü, dîn’e bağlılık ile nasıl şekillendirdiklerini az çok hepimiz bilmekteyiz. Ecdadımız hakkındaki ilgilerimizi şöyle bir karıştırırsak, onların, bayramları büyüklü küçüklü nasıl yaşadıkları ve çok çeşitli güzel adetlerle yaşadıkları bu bayramları, bir Ramazan, hatta tüm seneleri boyunca yerine getirdikleri kulluk örneği ile nasıl hak ettiklerini görürüz. Zaten şimdilerde o eski bayramlara;

“Ah! Nerede o eski bayramlar.” diye hasret ve özlem duyulmakta değil midir? İşte bu “ah o eski bayramlar nerede” sözüne ise, tarihimize şöyle bir bakınca; Osmanlının o bozulamaya başladığı son zamanlarından itibaren söylendiğine şahit olursunuz. Gerçi ecdadımızın en kötü gününü bile özlemekteyiz, zira her geçen gününü özlendiği açıktır. İşte bu üzücü durumun ortaya çıkmasının sebebini az çok ifade etmeye çalıştık. Dileğimiz o ki, yeniden hem bu dünyada hem de huzur-u ilahide güzel bir bayram yapabilmek için bayramı hak etmeye çalışalım.
Bütün din kardeşlerimizin Ramazan bayramını en kalbi duygularla tebrik eder, Cenâb-ı Hakkın yardım ve mağfiretini niyaz ederim.

Kaymakça:
1. Sünen-i Ebû Dâvud, Salat, 239.
2. Sünen-i Ebû Dâvud, 3/306.
3. Tecrîd-i Sarih, Tercümesi, 367.
4. Tecrîd-i Sarih Tercümesi III, 174.
5. Sünen-i Ebû Davud, II, 225.
6. Tecrîd-i Sarih, III, 181.
7. Tecrîd-i Sarih, III, 183.
8. Sünen-i Ebu Dâvud, Salat, 239,241.
9. Sünen-i Ebû Dâvud, II, 227.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8.sayısı (2003 Kasım) için yazılmıştır.

Yüzyılın Bela Hastalığı ‘Gaflet’

Yüzyılın Bela Hastalığı ‘Gaflet’

“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar”1

İçinde yaşadığımız yüzyılda pek çok insan, yaratılış amacını düşünmeden, nefsinin arzularıyla oyalanıp boş ve yararsız işlerle uğraşarak, şuursuzca yaşamını sürdürmektedir.

Gününü gün etme mantığıyla, sadece dünyadaki nimetlerin en iyisine ve en fazlasına sahip olmayı hedefler. Bu şekilde düşünen kimseler için önemli olan; “dünyaya bir daha mı geleceğiz?” düşüncesiyle kendine göre zamanını en iyi şekilde değerlendirmektir. Bu yüzden de yaşadığı zaman dilimine sadece, kendince en fazla zevki ve eğlenceyi sığdırmaya çalışır.

-Aslında gaflet hali kişinin, Allah’ın ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da haberi olduğu halde bu bilginin gerektirdiği bilinç ve sorumluluğu, davranış şeklini göstermeyerek, kayıtsız ve umursamaz bir tutum içinde bulunmasıdır. Gaflet hali, kimi zaman iman eden bir kimse için kısa süreli, geçici bir unutkanlık ya da dalgınlık şeklinde olabildiği gibi, kimi zaman da tüm yaşamının büyük çoğunluğunu kaplayacak derecede derin olabilir.

Öncelikle kendi halimizi, sonrasında da çevremizdekilerin hayat anlayışlarını gözlemlediğimizde nasıl bir sonuca varacağımızı tek bir cümleyle ifade edecek olursak; oldukça boş ve yararsız, ahiret için hiç bir getirisi olmayan pek çok işle geçirdiğimiz uzun zamanları “yoğunluk ve meşguliyet” olarak nitelendiririz. Bu “boş yoğunluklarımız” nedeniyle de kendimizin her bakımdan yeterli olduğumuzu hissederiz. Oysa bu yoğunlukların pek çoğu, gaflet içindeki bir insanın şuursuzluğunu körükleyen boş bir oyalanmadan başka bir şey değildir.

Unutmayalım ki insanoğlunun dünyaya gönderiliş amacı Allah’a kulluk etmek ve Rasûlullah Efendimiz’i tanıyıp, O’nun ahlak ve davranışlarını öğrenip hayatının her alanında bu güzel ahlakları gösterme gayreti içinde olmaktır. Ben, önce kendimden başlayarak benimle beraber aynı havayı teneffüs eden tüm kardeşlerimize sormak istiyorum:

– Zihinlerimiz ve gönüllerimiz ne ile meşgul!

– Allah’a itaat ve Rasûlullah Efendimiz’in örnekliğinde bir hayat sürdürebilme kaygısı ile mi, yoksa Allah’ın ve ahiretin varlığını göz ardı eden, dünyada belli istek, beklenti ve tutkulara odaklanmış ve bunların pekinden adeta büyülenmişçesine koşan, kendince belirlediği makam, mevki, mal-mülk sahibi olmak gibi amaçlar doğrultusunda çaba sarf eden bir insan konumunda mıyız?

– Sürekli olarak, kazandığımız ya da kazanacağımız bu dünyalıklarla yapabileceğimiz şeyleri düşünerek, bunların hayallerini kurarak ve her fırsatta da bunlardan bahsederek mi geçiyor günlerimiz? Yoksa dünyalık ihtiraslarımız bizleri, müminin miracı, dinin direği diye hadislerle ifade olunan yani olmazsa olmaz diyebileceğimiz namazları kılmaktan veya onu vaktinde yerine getirmekten de alı koyacak hale mi getirdi?

– Allah’ın emir ve yasaklarını hayata geçirme ve Rasûlullah Efendimizin ahlaklarını yaşama konusunda ne durumdayız!..

– Dünyanın pek çok yerinde yurtlarından haksızlıkla çıkarılan veya öldürülen insanları televizyondan hem de onlarca defa kuzu kuzu izleyip ve son haberlerde de yeni felaket haberlerini dinledikten sonra uykuya yatma alışkanlığı edinmiş kimseler gibi miyiz?

– Yeryüzünde milyarlarca insan Allah’a imandan yoksun O’nun Rasûlünden habersiz heva ve hevesini kendine bir nevi ilah edinmiş vaziyette her şeyi inkar ederken, bizler Allah’a ve Rasûlüne iman etmiş ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını ve ebedi alemde cenneti uman kimseler olarak imansızlık batağına saplanmış, şeytanın esiri haline gelmiş bu zavallı insanlar için neler yapabildik?

– Bırakın yeryüzündekileri etrafımızdaki hatta aile, akraba ve yakın çevredeki komşularımız Kur’an ve Sünnet ahlakından uzak bir yaşantı içerisindeyse yani onların hayatlarının bir çok alanını gaflet kaplamışsa onlara karşı nasıl bir tutum sergilemekteyiz?

Müminler olarak bizler şunu çok iyi bilmekteyiz ki; ‘Allah Rasûlü gece gündüz demeden Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ ederek insanları İslam’a yani hidayet yoluna davet etme uğruna tüm ömrünü tüketmiştir.’ O’nun yolunu takip eden Sahabe Efendilerimiz ve Allah’ın sâlih kulları da aynı yolda taviz vermeksizin ilerlemiş ve Allah’ın hoşnutluğuna kavuşmuşlardır.

Onlar, hem Allah’a kulluk etmede hem de O’nun Rasûl’ünü de takip etmede, yaşadıkları dönemin ilim ve teknolojisini de en iyi şekilde kullanmışlardır. Çünkü hayatın her alanında fetihleri ve keşifleri İslam dünyasının yetiştirdiği ilim adamları gerçekleştirmiştir. (Asr-ı Saadet, Dört Halife dönemi ve Devlet-i Âliye-i Osmâniye en güzel örnektir).

-Aslında gaflet, Allah’ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir.

Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ilah edinmişlerdir. Onların durumu Kur’an’da şöyle bildirilir:

“Kendi istek ve hevâsını (tutkularını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?

Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; bilakis, onlar (yol bakımından daha şaşkın ve) hayvandan da daha aşağıdırlar.”2

-İnsanın içinde bulunduğu gaflet halinin en kötü noktalarından birisidir heva heveslerin ilah olmasıdır. Ancak bugün modern dünyada puta tapıcılık denince akla gelen düşünce eski putperestlerin yaptıkları gibi taştan veya herhangi bir maddeden yapılmış olan somut bir heykelin karşısına geçip tapınmak veya ondan medet ummak anlaşılmaktadır.

Oysa değişen dünya şartlarıyla birlikte putperestlikte değişmiştir. Yani putperestlikte gitgide incelmiş ve zamanla bu anlamda somut olmaktan çıkıp daha karmaşık ve soyut biçimlere dönüşmüştür. Bunu şu şekilde bir misal vererek daha net bir şekilde ifade edebiliriz kanısındayım:

Yaşadığımız yüzyılda kendi aklından başka bir şeye itibar etmeyen, yalnız ondan medet uman, ona sığınan ve ondan yardım dileyen, vahiy tanımayan, peygamberin sünnetlerini kendince mantıksız bulan ve bu tarz bir düşünceyi de modernlik diye ifade eden bu adamların geçmiş dönemlerdeki putperestlerden farkı nedir hiç düşündünüz mü?

Ama zihinlerde, puta tapıcılık denilince, sadece idol / put-figür-resim vs. karşısında tazim anlaşıldığından bu tarz bir fark gözden kaçabilmektedir. Asr-ı saadetteki puta tapıcıların bağlıca kaygılarından biri de taptıkları putların, İslam dini tarafından rezil rüsva edilmesi noktasındaydı. Bir çok mş?rikin Rasûlullah (s.a.v.)’den talebi şuydu: ‘Bize karışşma da ne yaparsan yap.

’ Günümüzde de sinsi bir hastalık olan gaflet ve bunun sonucunda doğan bir çok manevî hastalıkta da durum böyle değil midir? Kimsenin zevkine, heva ve hevesleri peşinde ömrünü tüketmesine karışmayıp tepki göstermedikten sonra, hiç bir kimse de senin dînî hayatında neler yaptığına karışmamakta; ama ne zaman ki gaflette uyuyan bu kimseleri uyarıp Allah’a kulluna davet ettin, tepkilerde başlamaktadır. Çünkü her kim bilerek veya bilmeyerek hayatında nelere kutsiyet kazandırmışsa, dinin emirlerini dinlediği takdirde bunların elinden çıkıp gideceği kaygısını taşımaktadır.

Müşriklerden biri putunu boynuna asarak Rasûlullah Efendimizin karşısına çıkar ve der ki: “Sen bize, “benim Rabbim bana şah damarımdan daha yakındır” diyorsun. İşte benim Rabbim. Onu herkes görebiliyor.

Senin Rabbin hani? Onu da görelim?” Bu müşrikin mugalatası bugünkü modern putperestler diyebileceğimiz kimseler bakımından da geçerliliğini koruyor. İçinde bulunduğu gaflet halinin farkında olmadığı gibi üstelik, hayatında ma‘bud haline dönüştürdüğü şeyler (ki bu gafil insanlar müteferrik anlamda ma‘bud olarak; akl’ı, bilm’i, nefs-i emmâreyi, şehvet’i veya dünya hırsı’nı tercih etmişlerdir.) boynuna asılı olarak dinin emirlerine ve nehiylerine itiraz etmekte ve onlarla amel etmemek için çeşitli mazeretler altında kendilerini oyalamaktadırlar.

İşin en tuhaf yanı ise hiç kimse kendi hayatında mabudu haline gelmiş olan şeylerin hesabını vermeye kalkışmıyor, herkes kendi putunu hesap sorulamaz olarak kabul ediyor ve üstelik kendisi de dinden hesap soruyor.

Eski dönemlerde bir insanın taptığı bir tahta parçasının put olduğunu ona gösterebilmek daha kolaydı. Günümüzdeyse otomobil, mobilya, makine haline dönüşmü? olan bu tahta ve metal parçalarının bilim ve teknoloji adları altında Allah ve Râsûlullah sevgisine engel olup kalbin gizli putu haline geldiğini ve gizli ?irkin gönlün içerisinde yuvalandığını fark etmek daha da zor haldedir.

Tabi ki Müminlerin dünya hayatına bakığı böyle değildir, çünkü müminler; “Öyle kimselerdir ki, ne ticaret ne alışveriş, onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.”3

Bu ayette bildirildiği gibi, müminler hiçbir zaman arzularını tutku haline getirip, hırsla onların peşinden koşmaz, Allah’ı anmaktan ve O’nun emirlerini yerine getirmekten yüz çevirmezler. Ne var ki, müminlerin aksine gaflet içindeki insanların kalpleri dünya malına sahip olma hırsıyla doludur.

Bu hırsla, ne durumda olurlarsa olsunlar, hep daha fazlasını kazanmak ve daha iyi yaşamak için çalışırlar. Para ile güç ve kişilik kazanarak, mutlu olabileceklerini düşünürler. Önce kazanmaya çalışır, sonra da kazandıklarını yığıp-biriktirmeye başlarlar. Bu hırslarını meşru ve makul göstermek için de çeşitli bahaneler öne sürerler. Mal ve mülk hırsı nedeniyle, kendini bekleyen bu sondan gafil olan insanın zihnini, para kazanma ve harcama tutkusu sürekli meşgul eder. Para kazanıyorsa, parasıyla elde edebileceklerini dününür, eğer kazanamıyorsa da gıpta edip imrendiği şeylere sahip olmanın yollarını arar.

Bu düşüncelerinin sebep olduğu gaflet onu, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alı koyar. Oysa kalbi yalnızca Allah’ın rızasını kazanma arzusuyla dolu bir mümin kazandığı parayı, elde ettiği mal ve mülkü yalnızca Allah’ın verdiğini ve bütün bunları O’nun rızasını kazanmak için harcaması gerektiğini hiç unutmaz. Sadece Allah’ın rızasını ve rahmetini düşünerek, dine katkıda bulunmak amacıyla işine sarılır. Bu durumda müminin samimi bir çabanın dışında hırs ve tutkuya kapılması söz konusu değildir.

Bu durumu ise, günün her saatinde Allah’ı anmasına, O’na yönelerek dua etmesine ve her şeyin Rabbimizden geldiğini bilerek, sahip olduklarının tümünü ancak bir şükür ve zikir vesilesi olarak görmesine sebep olur.

-İnsanın kendi ölüm anını bilmemesi onu gaflet içinde yaşamaya götüren sebeplerden biridir. Çünkü, ahretteki azabı bilen ve düşünen bir insan, ne zaman öleceğini bilse Allah’ın emirlerine karşı kayıtsız kalmaz, dünya hayatına dalarak ahireti ve hesap vereceğini unutmaz. Ölüm vaktinin bilinmemesi insanın dünyadaki imtihanının bir sırrıdır. Bunun bilincinde olan mümin her an ölecekmiş gibi ahiret yurdu için hazırlık yapar. Allah’ın tüm emir ve yasaklarını samimi bir şekilde hayatının her anında yerine getirir. İman etmeyen bir insan ise, Allah rızasının değil, nefsinin istekleri doğrultusunda yaşar.

Öleceğini bilir ancak ölümün ahirette ya sonsuz cehennem ya da sonsuz cennet yurdunda bir uyanış olduğunu kavrayamaz. Ölüm gaflet içindeki insanın zihninde sadece her şeyinden ve tüm sevdiklerinden uzaklaşarak, ebediyen onlardan ayrılmak düşüncesinden ibarettir. Bu nedenle de sevdiklerine tutkuyla başlanır. Ölümün konusunun geçmesinden bile rahatsız olur. Ölüm aklına geldiğinde ise başka şeyler düşünerek unutmaya çalışır.

Ölümü biraz düşünse bunalıma gireceği ve hayatının değişeceği endişesine kapılır. Ancak, her an hayatının sona ereceğini düşünmediği, ölüm üstünde tefekkür etmediği için, Allah’ın emir ve yasaklarını göz ardı eder ya da erteler. İbadet etmek için daha vakti olduğunu, yaşı ilerleyince yapacağını düşünür.

Oysa ne kadar ömrü kaldığı konusunda hiçbir fikri yoktur. Ölümün her an gelebileceğini düşünmeden sürdürdüğü bu gaflet hali içinde Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye zaman bulamadan, ölüm ansızın gelip çatar.

-İnsanın gaflete düştüğü konulardan bir dişeri de, ahirette Allah’ın huzurunda yalnız hesaba çekileceğini unutmasıdır. Bir insanın ölümü ne kadar kalabalık bir ortamda olursa olsun, ölüm meleği ruhunu alırken dünya ile ve o anda yanında olan diğer kişilerle ilişiği kesilir. Ahirette diriltilip hesap vermeye koşarken mahşer kalabalığı içinde de yalnızdır.

Çünkü, orada kimse kimseyle ilgilenecek durumda değildir. Bu yalnızlık dünyadakine de benzemez. Hesaba çekilme anı, dünyada gafil yaşamış bir insan için yaratılığından itibaren o zamana kadar içine düştüğü en zor andır. O anda hissettiği yalnızlık, yaptığı her şeyin tek tek hesabını vereceği, bu anda hiç kimsenin olmadığını ve Allah’ın huzurunda son derece aciz olduğunu anlamanın verdiği bir yalnızlıktır. Bütün gücünden, malından, unvânından, mevkiinden, şöhretinden, değer verdiği, yakınlık duyduğu bütün insanlardan uzaklaşmış bir şekilde maddî ve manevî olarak yalın haldedir. İnsanlara Allah’ın huzurunda yalnız olacakları Kur’an’da şöyle haber verilmektedir:

“Ve onların hepsi, kıyamet günü O’na, ’yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir”4

Dünyada yaptıklarının karşılığını hemen görmeyen, kendisine süre verilen gaflet içindeki insanlar ahirette de böyle olacağını zannederler. Bu düşünceleri sebebiyle Allah’ın rızasına uygun olmayan bir davranışı yaparken de yanlarına yandaşlar ararlar. Hatta dostlarına ’dünyaya bir kere gelinir’, ’boş ver’, ’günahın boynuma’ gibi sözler söyleyerek, onları da Allah’ın emir ve yasaklarını göz ardı etmeye ya da ertelemeye teşvik ederler.

Bu tür, şuursuzca söylenen sözlerin gaflet halinin bir sonucu olduğu açıktır. Çünkü bir insan dünyaya nasıl bir kez geliyorsa, cehenneme de bir kez gidecektir ve sonsuz bir azapla karşılaşacaktır. İşte bu insanlar Allah’ın Kur’an’da bildirdiği bu gerçekten gafildirler. Cehennemde sonsuza kadar kalma ihtimalini hiç düşünmemektedirler. Söz konusu insanların, Allah’ın azabını hafife alarak başkalarının günahını üstlenmeleri ise Allah’ın üstün ilim ve kudretini kavramaktan ne kadar uzak olduklarının bir göstergesidir.

Rabbimiz bizleri böyle bir gaflet haline düşmekten muhafaza buyursun ve İslam’ın emir ve yasaklarını yaşama hususunda yardımını üzerimizden eksik etmesin. AMİN.

Kaynakça:
1. Enbiyâ Sûresi, 21/1-2.
2. Furkan Sûresi, 25/43-44.
3. Nûr Sûresi, 24/37.
4. Meryem Sûresi, 19/95.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisi için yazılmış v 10. sayısında (Ocak 2004) yayınlanmıştır.

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’an-ı Kerim ve Hayatımızdaki Yeri

Kur’ân insan hayatını düzenleyen, hayatın bütününü kuşatan, insana dünya ve âhiret mutluluğunu kazandırmayı hedefleyen Rahmânî bir rehberdir.

Şeytanına, hevâ ve heveslerine tâbi olunca her türlü kötülüğü sergileyen insana, doğru yolu gösterebilecek, zulüm, kin, ihtiras, haset, kibir vb. gibi hastalıkları tedavi edebilecek tek kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.

“Ey İnsanlar! (Kur’ân) Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet olarak gelmiştir.”(1) âyetinde buyrulduğu üzere, vermiş olduğu öğütlerle tüm insanları iyiliğe teşvik eder. Şifa olması hasebiyle de günahkar gönülleri tedavi eder. Hidayet’e, sırât-ı müstakîme bağlar. Rahmet de, bu yönelişin ve sâlih amelin karşılığı olarak dünyada mutluluk, âhirette cennet olarak lütfedilir.

Bu âyette; Kur’ân’ın insan hayatı için önemli olan dört hususiyetinden bahsediliyor. Bu ve benzeri âyetlerle Rabbimiz insanı bir fert olarak karanlıktan aydınlığa çıkmaya davet etmektedir.

Kur’ân’ın ayrıca sosyal bir yönü de vardır ki; burada da toplumu yönlendirmeyi hedefler. Öngördüğü sistemin, yönetimde bir zihniyet olarak benimsenmesini emreder. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir…, fasıklardır…, zalimlerdir.” (2) Peygamberimiz (s.a.v)’de: “Allah-u Teâlâ, şu Kur’ân’la amel eden kavimleri yüceltir ve O’nun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (3) buyurarak Kur’ân’ın toplum hayatındaki yerini ortaya koyuyor.

Ayrıca Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, insanların Kur’ân’la olan ilişkilerine göre onları dört sınıfa ayırarak incelemiş ve şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okuyan mü’min kavun gibidir. Kokusu da lezzeti de hoştur. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir. Kokusu yok fakat lezzeti hoştur. Kur’ân okuyan münafık reyhana benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık Ebû Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” (4)

Kur’ân’ın kuru kuruya okunması fazla bir anlam ifade etmez. Hadiste ifadesini bulan okumayı, “yaşayarak ve okunan âyetlerle amel ederek okumak” olarak algılarsak, Kur’ân okuyan mü’minin hali daha net bir şekilde anlaşılır. Koku, dış görünüşümüzü ve insanlarla olan ilişkilerimizi etkiler.

Lezzet ise iç huzurumuzu ve ortaya koyacağımız ameli, ürünü ve verimini etkiler. Bu etkileme, Kur’ân’ın hayatımızın her alanında yaşanmaya başlanmasıyla; mü’minlerin, münafık ve kafirlerden her bakımdan nasıl farklı bir ahlâk ve karakterde olduklarını çok daha net bir şekilde ortaya çıkaracaktır.

Millet olarak Kur’ân’a çok değer verdiğimiz doğrudur. Dünyada en fazla Kur’ân hafızı yetiştiren İslâm ülkelerinden birisi de Türkiye’dir. Ancak Kur’ân’ın cildine ve hafızlarına gösterilen bu saygıyı, O’nun anlaşılmasında ve hayata geçirilmesinde göremiyoruz.

Zaten toplumsal pek çok sıkıntılarımızın ve iç huzursuzluğumuzun temelinde de bu ihmal yatmaktadır. Bir çok insan, Kur’ân’ı, anlaşılması çok zor, evde bulunduğu takdirde eve bereket getiren ve sadece Cuma geceleri okuyarak ölülere sevap gönderme vasıtası olarak gördüğü için gerçek manada istifade edilememektedir. Bunun için büyük şair Mehmet Akif bu anlayışı şöyle tenkit etmektedir:

“Ya açar bakarız nazm-ı celîlin yaprağına,
Ya üfler geçeriz, bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, şunu hakkı ile bilin,
Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.”(5)
Bir Müslüman’ın Kur’ân’ı öğrenmemesinden, anlayamamasından, hiç değilse mealinden anlamını okumamasından daha büyük bir hata ve gaflet düşünülemez. Hidayete ermek ve hidayet üzere devam etmek, yani İslâm’dan sapmamak için Kur’ân’ı anlayarak okumak ve O’nunla amel etmek zorundayız.

Unutmayınız! Kur’ân’ı bildiğimiz ve güç yetirdiğimiz kadarı ile samimi olarak yaşamaya başladığımız gün, ümmet olarak kurtulduğumuz ve refaha kavuştuğumuz gün olacaktır inşallah.

Kaynakça:
1. Yûnus 10/57.
2. Mâide 5/44, 45, 47.
3. Müslim, Müsâfirîn 269.
4. Buhârî, Kitâb’u Fedâili’l-Kur’ân 66.
5. Mehmet Âkif ERSOY, Safâhat, Süleymâniye Kürsüsünden.

Bu makale “Özlenen Rehber” dergisinin 12. sayısında (Mart 2004) yayınlanmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (2. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (2. Bölüm)

Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) evliyalıktaki derecesinin yüksekliğini zamanındaki bütün evliya kabul etmişti. Şeyh Halîfetu’l-Ekber anlatır:

Rüyamda Rasûlullah (s.a.v.)’i gördüm. “Yâ Rasûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ‘Ayağım bütün velilerin boynu üzerindedir!’ diyor ne buyurursunuz?” diye sordum. “Doğru söylemiştir. O benim himayemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?’ buyurdu. Adiyy bin Müsâfir; “Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O, bununla kendi zamanındaki ferdiyet denilen makamını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir.” der.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bu sözü söylediğinde, yeryüzünde veliler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri de Ahmed Rufâî (k.s.)’dur. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: “Şu anda Abdülkâdir Bağdat’ta; ‘Ayağım, her velinin boynundadır!’ diyor.” Ahmed Rufaî (k.s.); “O, bu sözü manevî emirle söyledi.” demiştir.

Ebû Medyen Mağribî de; “Evet, ben Mağrib’de ona boynunu uzatanlardan biriyim.” buyurdu.

İbn-i Hacer-i Askalânî; “Bunun manası, ilerde o kadar keramet gösterecektir ki, inat eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir.” dedi.
Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki: “Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bu sözü söyleyince, bütün velilerin kalplerindeki nurlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnasız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı.”

Abdülkâdir Geylânî’nin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarikatı denir. Tarikatının hususiyeti, dinin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allah’ı anmak, gönlü Allah’tan başkasından kurtarmaktır.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Rasûlullah Efendimiz’in bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır: “Hicrî beş yüz yirmi bir senesi şevval ayının on altısı olan salı günü öğleden önce, Rasûlullah Efendimiz’i rüyamda gördüm. ‘Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?’ buyurdu. ‘Babacığım ben yabancıyım. Bağdat fasihlerinin yanında nasıl konuşurum?’ dedim. ‘Ağzını aç!’ buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa ağzıma sürdü ve ‘İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vaazlar ile Rabbinin yoluna çağır!’ buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib’i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; ‘Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?’ diyordu. ‘Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum.’ dedim. ‘Ağzını aç!’ buyurdu. Açtım. Altı defa sürdü. ‘Niçin yediye tamamlamadınız?’ dedim. ‘Rasûlullah (s.a.v.)’e karşı olan edebimden!’ buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmaya başladım.”

Bir gün, minberde oturmuş vaaz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazı bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vaazına devam etti. Oradakilerden birisi, “Ne oldu?” diye sual edince; “Ceddim Rasûlullah’ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti.” dedi.

Sohbetlerinde bazen birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cuma, salı ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi. Vaazında, âlim ve evliyadan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devam etti. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verirdi. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devam etti. Huzurunda Kur’ân-ı Kerîm tegannîsiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu.

Derin ilim sahibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi. Sabah ve ikindiden sonra tefsir, hadis ve fıkıh; öğleden sonraları Kur’ân-ı Kerîm ve kıraat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi.

Ebû Muhammed Haşşâb der ki: “Gençliğimde nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) vaazlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için gidemezdim. Nihayet bir gün vaaz verdiği yere gittim. Beni görünce; ‘Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım.’ dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifade ettim.”

Bir gün birisi huzurunda Kur’ân-ı Kerîm okudu. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) okunan âyet-i kerîmeleri tefsir etmeye başladı. Kırk şekilde tefsir yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsiri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. Sonra; “Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide geldik: Lâ ilâhe illallah!” dedi. Bunları söyler söylemez cemaati bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti.

Önce lazım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zat anlatır: “Evliyanın hayatından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyetü’l-Evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibadetle meşgul olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) arkasında namaz kıldıktan sonra huzurunda oturdum. Bana bakıp; “Eğer inzivaya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da mürşid-i kâmillerin huzurunda edeb öğren. Daha sonra inzivaya, yalnız ibadete başla. Yoksa ibadet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek icap eder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın.” buyurdu.

Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdat’ın ileri gelen âlimleri, her biri bir mesele sorup onu imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnada Abdülkâdir Geylânî’nin (k.s.) göğsünden ancak kalp gözü açık olanların görebildiği bir nur çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kapladı. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve “Şimdi suallerinizi sorun!” buyurdu. Her biri suallerini sorup, hemen cevabını aldı. Onlara; “Size ne oldu böyle?” denildiğinde; “Huzurunda oturduğumuzda bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık.” dediler.

Ebû Saîd Kilevî şöyle anlatmıştır: “Ben, Abdülkâdir Geylânî’nin meclisinde iken, Rasûlullah Efendimiz’i ve gördüm. Bir defasında da Hızır (a.s)’ı görmüştüm. ‘Her kim dünyada kurtuluşa ermek ve saadete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir’in meclisine devam etsin!’ buyurmuştu.’

İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir: “1166 (H.561) yılında Bağdat’a girdiğimizde, Abdülkâdir Geylânî’yi ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sahipti. Onun gibi bir zata daha hiç rastlamadık.”
Dine uygun olmayan bir şeye müsaade etmezdi. Bir gün yanında; “Falanca çok ibadeti ve kerametleri ile meşhurdur.” diye konuşuldu ve “Ben derece bakımından Yûnus (a.s.)’ı geçtim” dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü.

Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubeyy isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbnü’s-Semhal isminde bir zat gelmişti. Abdülkâdir Geylâni’nin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî (k.s.); “Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefat edeceğim.” buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefat etti.

Abdülkâdir Geylânî vefat edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: “Yanımdan ayrılın! Çünkü zahirde, görünüşte sizinle, bâtında Allah ile beraberim.” Yine o esnada buyurdular: “Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!” Yine; “Aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtühü. Allah beni ve sizi mağfiret etsin! Allah benim ve sizin tevbelerimizi kabul etsin!” diyerek, bir gün bir gece hep böyle buyurdular.

Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:

Babam o esnâda ellerini kaldırıp uzattı ve “Ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtühü! Tevbe ediniz!” buyurdu.

Vefat ederken iki defa; ’Allâhümme refîki’l-a’lâ” deyip; “Size geliyorum, size geliyorum!” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; “Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allah’ın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim.” buyurdu.

Son anlarında, oğlu Abdulcebbâr; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?” diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allah iledir.” buyurdu.

Oğlu Şeyh Abdülazîz; “Hastalığınız nasıldır?” diye sorunca; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allah’ın ilmi, hükmü ile nakıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allah, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümmü’l-kitab O’ndadır, O’na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur.” buyurdu.

Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile galip olan Allah, her ayıp ve kusurdan münezzehtir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah!”, sonra da; ’Allah! Allah! Allah…!’ deyip sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek ruhunu teslim eyledi.

Cenaze namazını oğlu Abdulvehhâb kıldırdı. Cenaze merasimine gelen büyük kalabalık sebebiyle ancak gece defnedilebildi.

Abdülkâdir Geylânî’nin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vasıtasıyla, tarikatı dünyanın çeşitli yerlerinde (Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs/İspanya, Irak, Suriye ve Anadolu’da) yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerâfeddîn Îsâ Mısır’a hicret etmiş olup şimdi Mısır’daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika’da daha çok “Şerif” diye, Irak, Suriye ve Anadolu’da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır.

Eserlerinden bâzıları şunlardır:

1. El-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hakk: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder.

2. El-Fethu’r-Rabbânî ve’l-Feyzu’r-Rahmânî: Vaazlarından meydana gelir.

3. Fütûhu’l-Ğayb: Bu eser vaazlarından ve oğlu Abdurrezzak’a vasiyetinden meydana gelir.

4. El-Fuyûzâtu’r-Rabbâniyye fî Evrâdi’l-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden oluşur.

5. Mektûbat: On beş mektuptan meydana gelir.

Vasiyetleri:

Oğlu Abdurrezzâk’a şöyle vasiyet eyledi:

“Ey oğlum! Allah Teâlâ bize ve sana ve bütün Müslümanlara tevfik, başarı ve muvaffakiyet ihsan eylesin! Sana Allah’tan korkmanı ve O’na tâat üzere olmanı, dinîmizin emir ve yasaklarına riayet etmeni ve hududunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allah bize, sana ve Müslümanlara tevfik versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefa ve ezaya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş, yani Allah adamlarıyla beraber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasihat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allah bize ve sana tevfik versin! Fakirliğin hakikati, senin gibi olana muhtaç olmaman; zenginliğin hakikati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah’tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muamele eyle! Zira ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzetle, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermeyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hatıra getirmeyip, Yaratan’ın daima gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’tan gelene razı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzurunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçakgönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalp. Hakikî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.”

Yararlanılan Kaynaklar:

1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmıştır “Özlenen Rehber” dergisinin 45.sayısında (Aralık 2006) yayınlanmıştır

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (3. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (3. Bölüm)

Bir Mürşid Olarak Abdülkâdir Geylânî (k.s.)


Abdülkâdir Geylânî hazretleri heybetli bir zat idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gayet câzip, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmazdı; ancak ’din’ hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; ’Ondan daha kerim ve lütufkâr kimse olamaz’ kanaati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıya onun vasıtasıyla tevbe etti. Köleleri satın alıp, azat ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Ambarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.

Dervişlerin nafakasını satın almak için, vazifelinin, bir başka işi olsa yahut hastalansa, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Rasûlullah Efendimize (s.a.s) uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyarete gelenlere saygı gösterir, tevazu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi.

Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesile ederek Allah’a duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki: ’Sıkıntıda olan bir kimse beni vesile edip Allah’a yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet anında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî’nin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allah’tan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür.’

Müridlerinin, tevbesiz vefat etmemeleri için şöyle dua ederdi: ’Allah’ım! Ceddim, Habîbin Muhammed (s.a.s) ve kullarından takvaya erenlerin hatırı için, hiç bir mürîdimin ruhunu tevbesiz alma!”

Bir defasında; ’İyi müridlerin hâli malum, ya kötülerinki ne olacak?’ diye sorduklarında; ’İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince; biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık’ buyurdular.

Bir kere de; ’Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyamete kadar müritlerimin isimlerini gördüm’ buyurmuştur.

Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi. Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî’ye arz etti. O da; ’Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, halini anlatırsın. O sana yardımcı olur’ buyurdu. Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi.

Duası makbul idi. Bağdat halkından biri ona gelerek; ’Babamı rüyada azap içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir’e git, bana dua etsin. Belki Allah beni azaptan kurtarır’ dedi. Bunun için sana geldim. Babama dua ediverin de azaptan kurtulsun’ dedi. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyasında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; ’Baba, dün azap içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?’ diye sordu. Babası; ’Şeyh Abdülkâdir bana dua etti. Allah onun duası hürmetine beni azaptan kurtardı.” dedi.

Onu gören tesiri altında kalır, mübarek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cuma günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu. Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.

Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir rahip şöyle anlatır: ’Ben Yemenliyim. İçimden Müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen’deki İslâm âlimlerinden birine müracaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyamda Hz. Îsâ (a.s)’ı gördüm. Bana; ’Irak’a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzurunda Müslüman ol. Çünkü o zamanındaki âlimlerin en büyüğüdür’ buyurdu. Yine on üç kişilik bir Hıristiyan cemaati Müslüman olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında Müslüman olacaklarını düşünürlerken sahibini görmedikleri bir ses; ’Bağdat’a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zatın huzurunda Müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îman nuru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz’ diyordu.

Ramazan-ı şerifte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavsu’l-A’zam’ı iftara davet etti. Her biri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin davetini kabul etti, aynı anda davet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz keramet, bir anda Bağdat’a yayıldı. Huzurunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavsu’l-Â’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavsu’l-Â’zam, o hizmetçisine dönerek; ’Onlar doğru söylüyorlar, her birinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda her birinin evlerinde yemek yedim’ buyurdu.
Bir gün bir cemaatle terasta durup, Buhara tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve ’Benim vefatımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyaya Muhammedî meşrep birisi gelir, ismi Bahâeddîn Muhammed Nakşbendî’dir. Bana mahsus nimetlere kavuşur’ buyurdu ve dediği gibi oldu.

Allah ona eşyanın aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi. Bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzuruna gelmişti. Tesirli nasihatlerini dinledikten sonra memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir’ dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı. Elinin altından kan akmaya başladı. O şahsa; ’Bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?’ dedi. Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu.

Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî (k.s.) buyururdu ki: ’Kerametler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerametini gizlemeyen dünyaya düşkündür. Bana talebe olan yahut evladımdan ve halifelerime bağlı olup, keramet derecesine ulaşıp, maksatsız keramet izhar edenin yüzü iki dünyada kara olur.’
* * *
Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

’İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz: Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması.’

’Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itiraf etmek ve dille söylemektir.’

’Âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna sapmayınız. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız.’

’Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhireti sevmiş olamaz.’

’Mü’min, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir; fakat kendi mahzundur. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s); ’Mü’minin sevinci yüzündedir. Hâlbuki kalbi mahzundur’ buyurmaktadır. Mü’minin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşguldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir.’

’İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allah’ın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Rasûlullah Efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.’

Öncelikle yapılması lâzım olan şeyler hususunda şöyle buyururdu:
’Mü’minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vacip ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle meşgul olur. ’
Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye ederdi:

’Kötü arkadaşları terk et. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla beraber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak. Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür. Allah’ın kitabının ve Rasûlü’nün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh bulur kurtuluşa erersin.’

“Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allah’tır. Senin düşüncen, Rabbin ve O’nun katında bulunan nimetler olmalıdır. Dünyadan ne terk edersen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sadece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap.’
Faydasız şeyleri bırakmak hususunda ise:

’Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve âhirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, âhirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama.’

Dua hakkında:

’Allah’tan dünya ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; ’Ben istiyorum; fakat Allah vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim.’ deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allah’dan istedikten sonra, Allah onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızk ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allah seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allah senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allah’a fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allah sana razı ve memnun olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allah alacaklıyı sana kötü muamele etme hâlinden vazgeçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.
Âhiret işlerini önce yapmak hususunda:

’Âhireti sermayen, dünyayı bu sermayenin kazancı yap. Zamanını, önce âhireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyanı sermaye, âhiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanını âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın; fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riayet etmezsin. Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri namaz kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hatta şeytana tâbi olursun. Âhiretini dünyaya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzip etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünya ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünya ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermaye kabul etseydin, dünya ve âhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyaya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allah’a itaat edersen, Allah’ın has kullarından olursun.’

Yapılan nasihati kabul etmek hakkında:

’Kardeşinin sana yaptığı nasihati kabul et. Ona muhalefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Rasûlullah (s.a.s); ’Mü’min, müminin aynasıdır’ buyurmuştur. Mü’min, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde samimîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır.’
Acele etmemek hususunda:

’Acele etme. Acele eden ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allah’tandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.’

Gaflet hakkında:

’Allah’tan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamanınız, zayi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allah’ı anmak, âriflerin kalplerinde yerleşir. Onların kalplerini kuşatır. Onlara, Allah’ı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur.’

Allah için yapılmayan işler hakkında:

’Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allah’ın rızasını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allah’tan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin için tevbe et.

İnsanlara gösteriş için, onların rızalarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allah’ın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin. Rasûlullah daima tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sadece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.’

Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dair:

’Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allah rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allah Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen; ’Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir’ buyuruyor. (el-Bakara, 2/153.)

Hayatı fırsat bilmeye dair:

’Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tevbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tevbe ediniz. Dua etmeye imkânınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.’

Kabir ziyaretine dair:

’Kabirleri ziyaret ediniz. Salih kimseleri de ziyaret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir.’

Günahlardan sakınmak hususunda:

’Mü’min kimse küçük günahları da büyük görür. Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.); ‘Mü’min kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür’ buyurdu.”

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmıştır “Özlenen Rehber” dergisinin 46. sayısında (Ocak 2007) yayınlanmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

HAYATINDAN KESİTLER

SIDK VE DOĞRULUKBir gün Abdülkâdir Geylânî’ye; ’Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?’ diye sordular.

Buyurdular ki:
’Temeli, sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; ’Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın’ dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; ’Beni Allah’ın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat’a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim’ dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. ’Haydi, Allah selâmet versin oğlum. Allah için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem’ dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. ’Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?’ diye sordu. ’Kırk altınım var’ dedim.

’Nerededir?’ dedi. ’Koltuğumun altında dikili’ dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu; fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. ’Altının var mı?’ dedi. ’Kırk altınım var’ dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. ’Neden bunu söyledin?’ dediler. ’Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım’ dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve ’Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum’ dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, ’İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol’ dediler. Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir.’

HASEDİN ZARARLARI

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların manevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedavi ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allah’ın gazabına sebep olacağını şöyle anlatırdı:

“Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmanını zayıflatır. Mevlâ’nın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allah’ın gazabına uğratır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.); ’Allah, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır, buyurdu’ diye bildirmiştir. Efendimiz (s.a.s) bir hadîs-i şerîfte; ’Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer’ buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allah’ın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allah’ın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allah’ın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allah sana zulmetmez. Allah senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.

HANBELÎ MEZHEBİNE GÖRE AMEL ETMESİ

Gavsu’l-A’zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bir gün, İmâm Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyadan bir cemaat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm Ahmed bin Hanbel manada kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm Ahmed; ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır.’ buyurdu.

Hz. Pîr, bir gece Rasûlullah Efendimizi rüyâda gördü. Bu arada Ahmed bin Hanbel’i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Rasûlullah Efendimizden rica ediyor ve; ’Ey Allah’ın Rasûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zayıf ihtiyarı himaye etsin’ diyordu. Efendimiz (s.a.s) tebessüm buyurarak: ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricasını kabul et’ buyurdu. Rasûlullah (s.a.s)’ın emri ile, onun ricasını kabul etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imamdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. ’Eğer Gavsu’l-A’zam o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı’ denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre amel etti.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış ve “Özlenen Rehber” dergisinin 47.sayısında (Şubat 2007) yayınlanmıştır.

×