Ahlak ve Davranış Olarak Münafıklar – 1.bölüm

Allah’ın dinini ve güzel ahlakı yaşamakla ve bunu diğer insanlara anlatmakla vazifeli olan mümin, hayatI boyunca farklı insanlarla ve onlardan gelebilecek farklı tepkilerle karşılaşacaktır. Kimileri onu dinleyecek, kimileri ona karşı çıkacaktır. Kuran-I Kerim’de tüm bunlar anlatılır ve Müslümanlar, hangi durumlarda nasıl tavır takınmaları gerektiği konusunda bilgilendirilirler. İşte, Kur’an’da sürekli olarak dikkat çekilen, onların verebileceği zararlar hususunda müminlerin uyarıldığı bir grup da vardır ki; Kuran-ı Kerim, bu kimseleri münafık diye adlandırır.

Münafıklar, gerçekte iman etmedikleri halde, sanki iman etmiş gibi davranan iki yüzlü, sahtekar insanlardır. En önemlisi de, bu sahtekarlıklarını kendi başlarına yapmazlar; müminlerin arasına girmeye, sanki onlardanmış gibi görünmeye çalışırlar. Bu şekilde hareket etmelerinin nedeni, müminlerle bir arada olarak bir takım dünyevi çıkarlar elde etme yönündeki umutlarıdır.

Umdukları çıkarları elde edemeyeceklerini anladıklarında, ya da müminlerin başına Cenâb-ı Hakk’tan imtihan olarak, bir sıkıntı ya da zorluk geldiğinde, hemen onlardan ayrılır ve gerçek yüzlerini gösterirler. Müminlere zarar vermeye, onların arasındaki birliği bozmaya gayret ederler. Müminlerden uzaklaştıktan sonra, inkarcılarla işbirliği yaparak zarar verme çabalarını sürdürürler. Bu nedenledir ki ikiyüzlü kimselere ’münafık’, (nifak çıkaran, bozgunculuk ve fitne üreten) adı verilmiştir.

Günümüz Müslümanları arasında da her dönemde olduğu gibi taklidî Müslüman özellikleri ile kendilerini kamufle ettiklerini düşünen münafıklar topluluğu bulunmaktadır. Bu kişiler sinsice, kimi zaman kendileri gibi samimiyetsiz bir din anlayışına sahip kimselerle ittifak içine girerek hakkı gizlemek, batıl olanla değiştirmek, dinde ayrılık çıkarmak, müminlere maddi manevi zarar vermek amacını taşırlar.

Müminler, münafıkların ahlak yapılarını ve karakterlerini Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla çok iyi kavramalıdır ki, onların bu özelliklerine bakarak kendilerini ve çevresindekileri nifak içeren hal ve hareketlerden koruyabilsinler. Hatalı bir davranışın münafık veya inkarcı ahlakî olduğunu bilmesi, müminin bu tür bir davranışa karşı çok daha dikkatli olmasını sağlar. Örneğin; Hakka karşı kibirli olmak veya onu kabule yaklaşmamak bir münafık ve inkarcı ahlakıdır. Mümin de boş bulunduğu, gaflete kapıldığı bir anda kibirli bir tavır içine girebilir; ancak yaptığının, münafık ve inkarcı özelliklerinden biri olduğunu hatırladığında hemen hatasından dönecektir. Bu nedenle, münafıkları anlatan ayet ve hadisleri okurken müminlerin bunları kendi üzerlerine de alıp, dersler çıkarmaları gerekmektedir.

Münafık denince akla, yüzüne bakar bakmaz sahtekarlığı anlaşalabilecek bir kişi gelmemelidir. Bu kişiler dı? görünüş olarak samimî insanlardan farklı olmayabilirler. Münafıklara dıştan bakan bir kimse, onların din’i yaşadıklarına dair bir kanıya varabilir. Konuşmalarıyla, tavırlarıyla Müslüman taklidi yapabilir. İbadetleriyle kendilerini dindar kimseler olarak tanıtabilirler; ancak onların din anlayışı Kur’an’ı ve sünneti değil, kendi çarpık mantıklarını esas almaktadır. Dine bakış açılarının temelinde; menfaat sağlama, kendi istek ve tutkularını tatmin etme amacı yer alır.

Münafıkların, müminlerin arasında yaşamalarının temel sebepleri arasında, mümin topluluğunu içten yıkmak, onlara zarar vererek dağılmalarını sağlamak, Allah’ın elçisine ve müminlere karşı gruplaşarak inkarcılara destek vermek gibi pek çok amaçları vardır. Tüm bu sebeplerden ötürü münafıklar kalabildikleri kadar uzun bir süre mümin topluluğnun arasında kendilerini gizlemeye çalışırlar.

Münafıklar, insanları kendilerinin de ’iman ettiklerine’ ikna etmeye çalışırlar. Müslümanlar arasında onlar gibi hareket ederler; fakat kendi başlarına kaldıklarında ya da kendileri gibi münafık karakterli kimselerle bir araya geldiklerinde Allah’ın kendilerini her an izlediğinin, her ne yaparlarsa yapsınlar, her ne düşünürlerse düşünsünler bunu bildiğinin farkında değillerdir. Bu iman bozukluğu yüzünden Müslümanlarla beraberken ibadetlerini yerine getirir. Onlar gibi davranır. Onlar gibi konuşurken onlardan uzaklaştıklarında ibadetlerini terk edebilir. Tıpkı bir inkarcının üslubuyla konuşabilir.

Allah’a iman etmemiş bir kimse din hakkında nasıl ki umursamaz davranışlar sergileyebiliyorlarsa; münafıklar da, müminlerin olmadığı mekanlarda aynı ahlakı gösterebilirler. Gerçekten iman etmedikleri ve dini kendi çarpık mantık örgüleriyle değerlendirdikleri için Allah’ın müminlere, samimiyetlerine karşılık verdiği anlayış ve ilimden yoksundurlar. Bu yüzden Kur’an okuduklarında da ayetlerde işaret edilen anlamlara, verilen öğütlere, hatırlatmalara akıl erdiremezler. Her fırsatta müminler arasında ayrılık çıkarabilecekleri ya da kendi nefislerine uydurabilecekleri şekilde ayetleri çarpık yorumlarlar.

Münafıkların en belirgin özelliği ise, Allah’la başlantılarının olmayışıdır. Kalben Allah ile birlikte değildirler, O’na yönelmez, O’nu anmaz, O’ndan bağışlanma dilemezler. Bunu Müslüman görünmek için gereken bir zorunluluk gibi gördüklerinden dolayı, Allah’ı ancak çok az anarlar. Allah Teâlâ, bu gerçeği şöyle beyan buyurmaktadır: “Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak çok az anarlar. (Nisa Suresi, 142)

Münafıklar Allah’ı hatırladıklarında ise, Allah’ın büyüklüğünü, gücünü, sanatını, ilmini takdir edemediklerinden dolayı Allah’ı gereği gibi anmazlar. Allah’ı anmaktaki amaçları müminleri taklit etmek olduğu için gerek ifadeleri, gerekse üslupları içten, candan ve samimi olmaz. Sûnî, ezbere dayalı, gerçek düşüncelerini, hissettiklerini yansıtmayan, mecburî bir zikir olur. Kendi dünya menfaatlerine uygun olan bir konu hakkında çok akıcı, rahat, çok zengin ifadelerle bahsederken, Allah’ı anacakları zaman kesik kesik zorlanarak, kalıp cümlelerle konuşurlar. İçlerinden gelmediği halde böyle bir mecburiyet hissetmeleri, bir yandan da iman edenlere karşı öfke duymalarına sebep olur.

Bununla birlikte Allah’ın anıldığı ortamlardan da kasıtlı olarak uzak durur, çeşitli bahaneler öne sürerek kaçmaya çalışırlar. Aynı şekilde münafıklar Kur’an’ın okunduğu ortamlardan da kaçış içindedirler. Çünkü Kur’an’ı dinlediklerinde unutmak istedikleri ve düşünmekten kaçtıkları ölüm, ahiret günü, cehennem gibi gerçeklerle yüz yüze gelecekler ve vicdanlarına baskı oluşacaktır.

Buna karşılık, münafıklar son derece kibirli ve kendini beğenmiş bir ahlaka sahiptirler. Onlara verilecek hiçbir öğüdü dinlemez, hata yaptıklarını kabul etmezler. Çok akıllı oldukları, her şeyin en iyisini bildikleri kanısındadırlar. Üstelik, Allah’ın iyi birer kulu olduklarını öne sürerler.

Peygamberimiz (s.a.v) dönemindeki münafıkların, Peygamber Efendimiz’in kendileri için bağışlanma dilemelerini kabul etmemeleri, sahip oldukları kibrin en açık göstergesidir: “Onlara: ‘Gelin Allah’ın Rasûlü sizin için mağfiret (bağışlanma) dilesin.’ denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün’. (Münafikûn Suresi/ 5)

Aynı zamanda Kur’an ayetlerini okurken de anlatılanları hep kendileri dışındaki kişilerden bahsediliyormu? gibi yorumlarlar. Dolayısıyla öğüt alınması gereken konuları, ibret konusu olan kıssaların hikmetlerini kavrayamazlar. Kur’an’ı sürekli okudukları halde, ölümü, ahireti, cehennemi kendilerinden çok uzak görürler. Aslında iyi niyetli olduklarını ve bu yüzden de herhangi bir şekilde cezalandırılmayacaklarını düşünürler.

Münafıklar, kibirli oldukları için, müminleri de kendilerinden aşağı görürler. Sahip oldukları herhangi bir özellik -zenginlik, şöhret, mevki, güzellik- onları kibirlendirir ve bu özelliğe sahip olmayan bir mümini küçük görürler. Oysa üstünlük ancak takva iledir. Müminler bu tür dünyevî kıstasları göz önünde bulundurmaz, insanları para, şöhret, fiziki güzellik gibi özelliklere göre değil, imanlarına göre sevip sayarlar. Bu nedenle bu tür özelliklerinden dolayı kibirlenen kişiler, mümin topluluğu içinde hemen fark edilir ve küçük düşerler.

Yalan, münafıkların kendilerini mümin topluluğunun içinde gizleyebilmek, sahtekarlıklarını örtebilmek için en çok başvurdukları yollardan biridir. Bu bakımdan münafıklar müminlere karşı yalan söylemeyi adeta alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu yalanlarını inandırıcı kılabilmek içinse sık sık yemine başvururlar. Allah adına yemin etmenin müminler açısından önemini bildikleri için, yeminlerinin arkasına sığınırlar. Münafıkların karakter yapılarının temel taşını oluşturan en önemli özelliklerinden birisidir, yalancılık! Allah’tan korkmadıkları için, köşeye sıkışacaklarını anladıklarında hemen yalana başvururlar ve böylece müminleri kandırabileceklerini sanırlar.

Yalan yoluyla kendilerine verilen sorumluluklardan kaçmayı denerler. Üstelik bu yalanlarını söylerken de Allah’ın adına yemin ederek bunu yaparlar. Allah (c.c), Kur’an’da münafıkların bu samimiyetsiz konuşmalarını ve nasıl Allah adına yemin ettiklerini şu şekilde beyan buyurmaktadır: “…Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık, diye sana Allah adına yemin edecekler…”(Tevbe Suresi/ 4)

“…Kalbindekine rağmen Allah’ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır.” (Bakara Suresi/ 204)

Ayrıca dinin ve müminlerin yararına olan tüm faaliyetleri güçlerinin yettişince engellemeye çalışırlar. Müslümanların lehine sonuçlanacak olan gelişmelerden rahatsız olurlar. Buna karşın, bencil istek ve tutkuları yönündeki her hareketin başını çekerler. Müslümanlara zarar vereceğini, onları sıkıntıya uğratacağını düşündükleri hareketlerin tümüne destek olurlar.

Her fırsatta insanları iyilikten alıkoymaya, fıtratı ve ahlakı bozmaya yönelik tüm kötülüklerin bir çeşit temsilcisi olmaya gayret gösterirler.

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır.” (Tevbe Suresi, 67) ayeti münafıkların nasıl bir ahlaka ve ne tür faaliyetler yürütmekte olduklarının en güzel bir ispatıdır kanısındayım.

Münafıklar diğer bütün inkarcılar gibi Allah’a karşı nankördürler. Kendilerini yaratmış olan ve türlü nimetlerle yaşatan Allah’a sürekli nankörlük eder. O’nun hükümlerinden yüz çevirirler. İkinci bir nankörlükleri ise müminlere karşıdır. Çünkü müminlerin arasına katıldıklarında, müminler onlara yardım etmiştir. Müminler onları imana çağırmış, onların ahretini kurtarmaya çalışmışlardır. Onlara verdikleri öğütler, yaptıkları uyarı ve hatırlatmalar onların iyi olmalarını istedikleri içindir. Buna karşılık, münafıkların tavrı ise, müminlere düşmanlık beslemekten başka bir şey değildir. Elbette bu, büyük bir nankörlükten başka bir şey değildir.

Müminlerle birlikte oldukları süre boyunca, münafıkların en başta Allah’a karşı güvensiz bir ruh hali içerisinde olmaları gönüllerindeki imansızlığı daha da artmasına sebep olmaktadır. Müminler, kendilerini Allah’a teslim etmiş ve her sıkıntılarını Allah’ın çözeceğini bilmenin rahatına ve neresine kavuşmuş insanlardır. Allah’a güvenir, Allah’a tevekkül ederler. Münafık ise, sürekli olarak güvensizlik içindedir; Allah’a teslim olmaz.

Sürekli kendini olmadığı biri gibi göstermeye uğraşan, sürekli olarak kendini etrafına ispatlamaya ve bunun için rol yapmaya çalışan bir insanın rahat, huzurlu ve güvenli olması mümkün değildir. Bu tedirginlik ve güvensizlik psikolojisi içinde, çevrelerinde gelişen her olayın kendi aleyhlerinde olacağını sanırlar. Her yeni gelişme üzerine ikiyüzlülüklerinin ortaya çıkacağından endişe ederler.

Gerçekten de, münafıklar dış görünüşleriyle müminlere çok benzemelerine rağmen, gerçek karakterleri, dine bakış açıları itibariyle inkarcılarla çok daha fazla ortak yöne sahiptirler. Nitekim zorluk anlarındaki tepkileri açısından da müminlerle tam zıt bir ruh hali içinde olurlar.

Örneğin bir hastalık anında kolayca Allah’a isyan edip ümitlerini kesebilir ve tevekkülsüzlük edebilirler. Oysa Allah kafirlerden başkasının Allah’tan ümit kesmeyeceğini bir ayette şöyle bildirmektedir:…

“Kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf Suresi, 87)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 1. sayısı (Nisan 2003) için yazılmıştır.

Yorum Yap

×