150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: silsilei farukiye

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm, Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen, Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.s), Ehl-i Beyt’ine, sahâbesine ve kıyamete kadar güzellikle, doğruluk ve candan bağlılıkla onların izinden gidecek olanlara?

İslâm’ın davetine ilk icabet edenlerden, onu gönülden destekleyen ve benimseyen, Rasûlullah (s.a.s)’in hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve ’bu yağmuru gönlünde tutarak başkalarına da içiren’ yüce bir şahsiyet, Raşit Halifelerin ve Aşere-i Mübeşşere’nin (cennetle müjdelenenlerin) ilki, halifeliği döneminde Kur’ân’ı bir araya getiren, hicret esnasında Rasûlullah (s.a.s)’la beraber olmasından dolayı, ’mağarada bulunan iki kişiden biri’1 şeklinde kendisinden bahsedilen büyük sahabî Hz. Ebû Bekir (r.a.).

Asıl adının Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Efendimiz’in (s.a.s.) ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azat edilmiş manasına ’atîk?2; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da ’sıddîk’; çok şefkatli ve merhametli olduğu için ’evvâh? lâkablarıyla anılmıştır. Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Hz. Ebû Bekir’in nesebi Mürre ibn-i Kâ’b’da Rasûlullah (s.a.s)’la birleşir.

Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının adı ise Ebû Kuhâfe Osman’dır. Bedir Savaşı’na kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhâfe de Mekke’nin Fethi’nde Müslüman olmuştur.

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene üç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan ’hanîf’ bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Efendimiz (s.a.s)’in yanından hiçbir zaman ayrılmamıştır. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde de Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerini en iyi bilenlerdendir. Mekke’de ’eşnak’ diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcayarak kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Rasûlullah’a iman eden Hz. Ebû Bekir, İslâm davetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korur; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azat etmekte kullanırdı. Hz. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnîre, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır.3

Rasûlullah (s.a.s) birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umumî ve hususî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Efendimiz (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Hz. Ebû Bekir’e danışırdı. Araplar ona ’Peygamber’in veziri’ derlerdi.4

Efendimiz’in (s.a.s) vahiy kâtiplerinden olup onun sırrını saklamayı çok iyi bilir ve huzurunda çok edepli davranırdı. Medine’ye elçiler geldiğinde onlara Rasûlullah (s.a.s)’ı nasıl selamlayacaklarını öğretir, huzurunda sükûnetle oturmalarını tembihlerdi. Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilirdi. Efendimiz’in (s.a.s) söz ve davranışlarını en hızlı ve güzel şekilde anlama kabiliyetine sahipti.5

İslâm’ı Kabul Etmesi

Hz. Ebû Bekir (r.a), Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, ’Allah’ın elçisi’ olduğunu söyleyip ’Yaratan Rabb’inin adıyla oku’6 diye başlayan âyetleri okuduğu zaman hemen ona: ’Allah’ın birliğine ve senin O’nun Rasûlü olduğuna iman ettim’ demiştir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Efendimiz (s.a.s.), ’Ebû Bekir müstesna İslâm’ı kendisine arz ettiğim herkes tereddüt etti. Ebû Bekir ise tereddüt etmedi.? 7 buyurdular.

Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar artınca Efendimiz (s.a.s) Hz. Ebû Bekir’e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve o da yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gımâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Düğunne ile karşılaştığında İbn-i Düğunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Hz. Ebû Bekir’i himayesine alan İbn-i Düğunne, Hz. Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: ’Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.’8

Böylece on üç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe validemizin rivâyetine göre, Rasûlullah Efendimiz hicret emrini alıp ona gelerek, beraberce hicret edeceklerini söyleyince sevinçten ağlamaya başlamıştı.9

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya gittiği İsrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetiştirdikleri zaman; ’O dediyse doğrudur.’ demiştir. Bu sözünden sonra Ebû Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, şeksiz şüphesiz tasdik eden, itikadında şüphe olmayan anlamında, ’Sıddîk’ lâkabı verildi.10

Hicretinden Kesitler

Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a) mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah (s.a.s) içeri girmiştir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş Kabilesi’nin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir.

İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah (s.a.s) bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: ’Üzülme, Allah bizimledir, diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan, Allah’ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.?’11

Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye doğru yola çıktılar.

Hz. Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ’Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ’Sus yâ Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?’ buyurdu.?12

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inşasına katıldı ve masrafların bir kısmını kendisi karşıladı. Efendimiz (s.a.s) Mekke’de Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasında kardeşlik bağı kurmuştu.13 Ayrıca Medine’de evinde misafir olduğu Hârise b. Zeyd ile de kardeşlik bağı kurulmuştu. Rasûlullah (s.a.s) İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte yapılan tüm savaşlara iştirak etmiştir. Bedir, Uhud, Hendek savaşları, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Taif gazveleri onlardandır. Hz. Ebû Bekir efendimiz bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır.

———————-
1. et-Tevbe, 9/40.
2. Tirmizî, Menâkıb, 16, h.no: 3679.
3. İbn-i Hişam, Sîret, c.1, s.430.
4. İbn-i Haldun, Mukaddime, s.206.
5. Abdulhay el-Kettani, et-Terâtibü’l-İdariyye, c.I, s.119-120.
6. el-Alak, 96/1.
7. İbnu’l-Esîr, Camiu’l-Usûl, VIII, h.no: 6405; Hadislerle Tasavvuf, h.no: 183-184.
8. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.17-18.
9. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.150.
10. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.50.
11. et-Tevbe, 9/40.
12. Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1-13.
13. Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.1, s.238, c.3, s.174,175.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış olup “Özlenen Rehber” dergisinin 48.sayısında (2007 Mart) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Kölelikten Kurtulması

Selman-ı Farisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Efendimiz’in (s.a.s ), “Kendini kölelikten kurtar ya Selmân” buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti. Selman-ı Farisî bu durumu Efendimiz’e (s.a.s) haber verdi. Rasûlullah (s.a.s) sahabesine; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar.

Rasûlullah (s.a.s) “Bunların çukurları hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Rasûlullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Buyurdular ki: “Bir gün bir zat beni arıyor ve “Selman-ı Farisî’yi Mükatib-i Fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimiz’e (s.a.s) gittim ve durumu arz ederek: “Ya Rasûlallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Rasûlullah (s.a.s) o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allah u Teâlâ bununla senin borcunu eda eder” buyurdu. Selman-ı Farisî, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum. ”

Medine’deki Kardeşlik ve Hizmetleri

Uzak diyarlardan geldiği için Ashab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebû Derda ile kardeş oldu. Bu iki fakir ve zahid sahabî birbirlerini sık sık ziyaret eder, birbirlerinin ihtiyaçlarını görerek yardımlaşırlar, yer yer birbirlerini sünnet çizgisinde uyarırlardı. Selman uzun hayat tecrübesi, seyahatları ve ince zekâsı sayesinde daha mutedil bir zühd ve ibadet hayatını seçtiği halde Ebu’d-Derda hazretlerinin ruh haleti biraz daha farklı şekillerde tezahür ediyordu. Nitekim bir defasında Selman (r.a) Ebu’d-Derda’yı ziyarete vardı. Fakat onu evinde bulamadı. Arkadaşının hanımı Ümmü’d-Derda’yı eski bir elbise içinde ve perişan bir halde görünce dayanamadı ve ’durumlarının nasıl olduğunu’ sordu. Ümmü’d-Derda da biraz kahırlanarak ’Halimiz nasıl olacak, kardeşin Ebu’d-Derda dünyayı boşadı. Maşallah geceleri ibadetle, gündüzleri de oruç tutarak geçiriyor. Bize hiç baktığı yok’ dedi. Selman bunları duyunca üzüldü. Tam geri dönüp gitmek üzere idi ki Ebu’d-Derda geldi. Selman’ı görünce hemen kucaklayıp oturttu ve bir sofra hazırlayıp getirdi, Selman’ı da buyur etti. Selman: ’Sen oturmayacak mısın?’ diye sorunca o: ’Ben oruçluyum’ cevabını verdi. Selman bu sefer: ’Vallahi sen sofraya oturmadıkça bir lokma bile yemem.’diye diretti. Ebu’d-Derda çaresiz nafile orucunu bozup kardeşiyle birlikte sofraya oturdu. Geceleyin istirahata çekildiler. Gecenin ilk üçtebir ve yarısı vaktinde Ebu’d-Derda namaza kalkmak istediyse de Selman izin vermedi. Gecenin son üçtebiri olunca ’Haydi şimdi kalkıp teheccüd kılalım’ dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya şunları söyledi: ’Bak kardeşim, senin üzerinde Rabbının da, nefsinin de, ailenin de, misafirinin ve komşunun da hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin. Rabbın için namaz kıl, oruç tut kulluk yap, nefsini de unutma, ye iç, istirahat et, hayat yoldaşını da ihmal etme!’

Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Rasûlullah (s.a.s)’a hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu’man bin Mukarrin ile Ensar’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: ’Selman’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm’ buyurmuştur. Selman’ın bu çalışmasına Kays bin Sa’sa’nın gözü değmiş ve Selman birden bire yere yıkılmıştı. Sahabe hemen Efendimize (s.a.s) koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. ’Kays bin Sa’sa’ya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman’ın arkasından baş aşağı çevrilsin’ buyurmuştur. Sahabe de Rasûlullah (s.a.s)’in buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi’ye Efendimiz (s.a.s) ’Selman-ül Hayr’ ’Hayırlı Selman’ buyurdu.

Hz. Ebu Bekir devrinde Medine’den ve Hz. Ebu Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Selman-ı Farisi, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, İslam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi’nin çok büyük hizmetleri olmuştur, İranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara İslam’ı anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslam askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti, vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslam orada süratle yayıldı.
Selman-ı Farisi, Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vali iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi’yi tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ’ ’Gel şunu taşı’ dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selman’ı tanıyanlar adama ’Sen ne yapıyorsun bu validir’ dediler. Adam, Hz. Selman’a dönüp: ’Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin’ dedi. Hz. Selman; ’Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim’ dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman (r.a.) böylesine de tevazu sahibi idi.

Vefatı

Hanımı anlatır: Vefatına yakın bana: ’Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir’ dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım. Odadan, ’Esselamü aleyke, ey Allahın velisi ve Rasûlullah’ın arkadaşı’ diyen bir ses duydum, içeri girdiğimde ruhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.

Dünyanın debdebesinden uzak çok sade bir hayat yaşayan Selman-ı Farisi (r.a.), Hz. Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyarete gelen Sa’d bin Ebi Vakkas’a artık dünyadan ayrılacağını ve bütün servetinin bir kâse (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibaret olduğunu söyledi. Bu hastalığı neticesinde Medayin’de vefat etti. Selman (r.a.) rivayete göre iki yüz küsur sene yaşamış ve 35/655 yılında vefat etmiştir.

İlme Düşkünlüğü, Zühd ve Takvası

Selman-ı Farisi müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Rasûlullah (s.a.s)’ın daima yakınlarında bulunur ve bazı geceler Efendimizle (s.a.s) başbaşa saatlerce sohbet ederlerdi. Sahabe tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi dünyaya hiç rağbet etmezdi.

Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allah’ın yarattığı kâinatın hikmetlerini düşünürdü. Bu şekilde birazcık dinlenince ’Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allah’a ibadet et’, diline de ’Ey lisanım, sen de Allah’ın zikrine başla’ derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi zaten Ashab-ı Suffe denilen Efendimizin (s.a.s) bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve kendisinden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi. Ashab-ı Suffe içerisinde Rasûlullah (s.a.s)’a en yakın olan Selman-ı Farisi idi. Hz. Aişe (r.a) buyuruyor ki: ’Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Rasûlullah (s.a.s) ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Rasûlullah (s.a.s)’ın yanında bizden fazla kalırdı. Efendimizde (s.a.s) ’Allah u Teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi’ buyurdular.

Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Said el-Hudri, ibn-i Abbas, Evs bin Malik, O’nun talebeleri arasında idi. Ebû Hureyre ondan hadis-i şerif rivayet etmiştir. Tabiinin büyüklerinden ve o zaman Medine’de Fukaha-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kasım bin Muhammed de Selman-ı Farisi’nin talebelerindendir. O’nun derslerinde ve sohbetlerinde kemale ermiştir.

Said bin Müseyyeb, Abdullah bin Selam’dan naklen anlatır: ’Selman-ı Farisi bana: ’Ey kardeşim, hangimiz evvel vefat ödersek, vefat eden kendini, hayatta olana göstersin’ dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. ’Evet, mümkündür. Çünkü mü’minin ruhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir; kâfirin ruhu Siccinde habsedilmiştir’ dedi. Selman vefat etti. Birgün kaylûle yaparken Selman’ın geldiğini gördüm. Selam verdi. Selamına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, ’İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir’ dedi ve üç kere tekrarladı.’

Selman-ı Farisi’nin ilmi ile fazileti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hz. Ali (r.a): ’Selman-ı Farisi evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir’ buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s)’a sıdk ve muhabbeti sebebiyle Ashab-ı kiramın seçkinleri arasına Rasûlullah (s.a.s) tarafından dâhil edildi. Muhacirlerle Ensar arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensardan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz, ’Selman bizdendir, ehl-i beyttendir’ buyurdu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

’Cennet üç kişiye müştaktır (Yani şevkle onları beklemektedir) Aliyyül Murtaza, Ammâr bin Yaser ve Selman-ı Farisi.’

’Dört kişi fazilette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selman Farsları, Bilal Habeşileri geçmişiz.’

’Ey Selman, hastanın duası kabul olunur. Dua et ve anlayarak dua yap! Sen dua et, ben de âmin diyeyim!’

’Ey Selman Kur’an-ı Kerimi çok oku!’

Ebu Hureyre (r.a.), Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi İncil diğeri de Kur’an-ı Kerim’dir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 52.sayısında (Temmuz 2007) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 2

Ahlakı ve Hayatından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cuma namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak halde yağan yağmur, yolu çamur haline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca camiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek: ’Onunla helâlleşmeden nasıl Cuma namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allah’ın huzurunda durursun?’ diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.

Kapıyı açan mecûsî: ’Buyrun bir arzunuz mu var?’ diye sorunca: ’Sizden özür dilemeye geldim.’ dedi.

Mecûsî hayretle: ’Ne özrü?’ diye sordu.

O da: ’Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu’ deyince,

Mecûsî hayretle: ’Peki ama ne zararı var? Zaten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî: ’Doğru ama, bu bir haktır ve sahibinin rızasını almak lazımdır’ dedi.

Mecûsî: ’Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dininiz mi öğretti?’ diye sorunca: ’Evet dinimiz ve bu dinin Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti’ dedi.

Mecûsî: ’O halde biz niçin bu dine girmiyoruz?’ diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.

*

Bir gün Yûsuf Bahirânî isminde bir zât kendi kendine: ’Bâyezîd-i Bistâmî’nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir keramet gösterirse velî olduğunu kabul edeyim. Böylece onu imtihan etmiş olayım’ diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî’nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki:’Biz kerametlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî’ye havâle ettik. Sen ona git.’ Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî’yi sahrada buldu.

Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden taze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamanı da değildi. Ebû Saîd Râî, asasını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allah’ın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve taze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî: ’Ben, Rabbimden yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin.

Dolayısıyla renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi’ buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat kilimi Arafat’ta kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm’a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî’nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişman oldu. Tövbe ve istiğfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin talebeleri arasına katıldı.

*

Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında ’kendisinden daha şerli kimse’ bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.

*

İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için ’mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.’

*

Bayezîd Bistâmî zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah’tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 62. sayısı (2008 Mayıs) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami 3

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler

Bâyezîd-i Bistâmî hocalarından birinin huzurunda bulunuyordu. Hocası: ’Şu rafdaki kitabı getir.’ dedi. Bâyezîd: ’Hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim?’ dedi. Hocası: ’Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum.’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî: ’Efendim, mübârek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrafa bakmış değilim’ diye cevap verdi. Hocası bu söz karşısında ’Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artık Bistam’a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin’ buyurdu.*Bir gün kendisine: ’Mürşidin, yol göstericin kimdir?’ diye sordular. O da: ’Bir kadın’ dedi. ’Bu nasıl olur?’ dediler. Cevabında şöyle buyurdu: ’Bir gün Allah Teâlâ’nın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; ’Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?’ dedim. Kadın; ’Zâlim Bâyezîd’i gördüm diyeceğim.’ dedi. Ben hayretle; ’Neden?’ diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: ’Allah Teâlâ, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ’ dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, ’Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah’ yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarının, Allah Teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.’*Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek ’Buna aldanmam’ dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.*Bâyezîd-i Bistâmî’ye: ’Bu yüksek makamlara nasıl kavuştunuz?’ diye sordular. Cevabında şöyle anlattı: ’Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâm’dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken aniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; ’Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acaba niçin böyle boş?’ dedim. Hemen; ’Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabul etmeyişimizdendir’ diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultânu’l-Enbiyâ Muhammed Mustafa Efendimize mahsus olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; ’Ey Bâyezîd, Sultânu’l-Enbiyâ’ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyamete kadar, Sultânu’l-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu.’*Bâyezîd-i Bistâmî, Allah Teâlâ’nın aşkı ile öyle bir halde idi ki, O’ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; ’Yavrum ismin nedir?’ diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; ’Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defâsında ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım.’ Bâyezîd-i Bistamî; ’Evlâdım, kusura bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allah Teâlâ’nın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O’ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme’ buyurup talebesinin gönlünü aldı.*Bir gün yakınları kendisine; ’Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir’ dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; ’Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu’ buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: ’Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allah Teâlâ’nın evliyâsından olması mümkün değildir’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 63. sayısı (2008 Haziran) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami IV

Manevî Dünyasından Bazı Örnekler
İmam-ı Yafiî anlatır: Birisi Abdurrahman bin Yahya’ya tevekkülden sorunca “Elini ejderhanın ağzına soksan ve bileğine kadar ağzına girse, Allah ile olup başkasından korkmamandır’ buyurdu. Bâyezid hazretlerine de tevekkülden sormaya gittim. Kapıyı çaldım.

Birden ’Abdurrahman’ın sözü sana kafi gelmedi mi?’ buyurdu. Kapıyı açın dedim. ’Sen beni ziyarete gelmedin, cevabını da kapının arkasından aldın’ buyurdu. Ve bana kapıyı açmadı, gittim, bir sene sonra ziyaretine geldim. Bir ay kadar yanında kaldım. Bu zaman içinde kalbimden geçen her şeyi bana haber verirdi.

*

Sultânu’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî’yi bir gece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kazâ edip o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. ’Ey Bâyezîd, bu günahını affeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı ihsân eyledim’ diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mübârek ayağından tutarak uyandırdı ve; ’Kalk namazın geçmek üzeredir’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî, şeytan’a; ’Ey mel’ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?’ buyurunca, Şeytan şu cevâbı verdi: ’Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için ayrıca yetmiş bin namaz sevabı almıştın. Bu gün, onu düşünerek, sadece vaktin namazının sevabına kavuşasın da, yetmiş bin namaz sevabına kavuşmayasın diye seni uyandırdım’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin zamanında pek çok velî vardı. Hepsi de ibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmî bir demircinin üzerinde idi. O, bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkânına gitti. Selâm verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzun uzun öptü ve ondan dua etmesi ricasında bulundu. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için demirci kendi makamından habersizdi. Bâyezîd-i Bistâmî’den dua isteyince dedi ki: ’Ben senin ellerinden öpeyim de, sen bana dua et! Sizin duanıza muhtaç olan benim!’ O ise şöyle cevap verdi: ’Benim sana dua etmemle, içimdeki dert hafiflemez ki!’ Bunun üzerine o da; ’Derdin nedir, söyle de bir çare arayalım?’ dedi. ’Acaba kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok!’ dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bâyezîd-i Bistâmî’yi de ağlattı. O vakit içinden; ’Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim diyenlerdendir’ diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayret silindi. Kutupluk makâmının bu demirciye niçin verildiğini sezdi. Anladı ki, böyleleri, sevgili Peygamber Efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun hakîkatine mazhardır. Demirciye dedi ki: ’İnsanların azap çekmesinden sana ne?’ Demirci de; ’Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat suyuyla yoğrulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben saâdete ererim ve derdimden kurtulurum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî, kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bâyezîd; ’Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.’ dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd Hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiyatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir miktar tatlı ile beraber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyle idi: ’Muhterem Bekçi Efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allah’ın selâmı üzerine olsun.’ Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.

*

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine; ’Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi?’ dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; ’Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı?’ dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; ’Sübhânallah! Ne kadar acâib bir iş!’ deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Halimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Halimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, tâkat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum!’ buyurdu ve yoluna devam etti. Ziyaretleri esnasında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm’a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm’a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle dua ediyordu: ’Yâ Rabbî! Benim garib oğlumu her kötülükten muhâfaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnûd eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur…’ Bunun üzerine Sultan-ül-Ârifîn kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin ’Kim o?’ sualine, Bâyezîd-i Bistâmî; ’Senin garîb oğlun’ cevabını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve; ’Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü’ dedi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısında (2008 Temmuz) yayımlanmıştır

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Silsile-i Fârûkiyye… Beyazıd-i Bistami’nin Manevi Dünyasından Tablolar

Bâyezîd-i Bistâmî bir sene hac dönüşünde Hemedan’a uğrayıp, oradan bir miktar tohum satın aldılar. Bistâm’a gelip, Hemedan’dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde bir kaç karınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münasip olmayacağını düşünüp, tekrar Hemedan’a gitti. Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra Bistâm’a döndü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misafir oldular. Ev sahibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanında bulunanlara; ’Bu kandilde bir gariplik görüyorum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir?’ diye sordu. Ev sahibi; ’Efendim, biz bu kandili komşumuzdan bir geceliğine yakmak için emanet almıştık. Bu akşam ikinci kez yakıyoruz’ deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemen kandili sahibine götürüp teslim edin.

“Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin” buyurdu. Ev sahibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: ’İşte şimdi ışığını görüyorum.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allah Teâlâ’nın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.

*

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün talebeleriyle giderken delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedavileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; ’Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilacınız var mıdır?’ diye sordu. Baştabib cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd’in teveccühü ile şöyle dedi: ’O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıyla karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diye eteklerini topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi: ’Benden sana bulaşacak kir, üç defa yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi deryâda yıkansa temiz olmaz.’

Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî, köpeğe: ’Senin dışın pis, benim ise içim. Gel beraber olalım da belki birbirimize faydamız olur’ dedi.

Köpek de: ’Sen benimle yoldaş ve arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tâzim eder. Beni gören taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve ’Ârifler sultanına selâm olsun!’ der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir ambar buğdayın var’ cevâbını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî bu cevaptan kederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diye üzüldü.

*

Bâyezîd-i Bistâmî namaz kılmak için mescide gelince kapıda biraz durur ve ağlardı. Sebebini soranlara: ’Camiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allah’a yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum’ dedi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye; ’Nefsine verdiğin en hafif cezâ nedir?’ diye sordular. Cevabında; ’Bir defâsında nefsim, bir itâatsizlikte bulundu. Buna ceza olarak bir yıl boyunca hiç su içmedim’ buyurdu.

*

Bir defâsında Bâyezîd hazretlerinin kalbine şöyle ilhâm olundu: ’Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın.’

Bâyezîd; ’Yâ Rabbî! Hazînende bulunmayan şey nedir?’ dedi.

Kalbime ilhâm olundu ki: ’Âcizlik, zavallılık, çâresizlik, zillet ve ihtiyaç.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında şöyle anlattı: Bizim ruhumuzu, semalara götürdüler. Cennet’i, Cehennem’i gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allah’ı düşünüyordum. Nice makamlardan geçirdiler. Nihayet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra; ’Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar’ diye yalvardım. Bana bildirildi ki:’Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup bana yaklaşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. O’nun ayağının tozunu, gözüne sürme yap. O’nun bildirdiği hükümlere uymaya devâm et. (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd’in mîrâcı denir.)

*

Bir gün Bâyezîd’e:’Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?’ diye sordular. Cevabında buyurdu ki: ’Biz onlar hakkında bir şey söyleyemeyiz ve onları anlayamayız. Hallerini anlamaktan âciziz. Onlar, bizim anlayabildiğimizden çok daha yüksektirler. Diğer insanlar, büyük velîleri ne kadar anlıyabilirse, velîler de Peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler.’

*

Bâyezîd-i Bistâmî, yanında bulunanlara: ’Allah Teâlâ, kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennet’ine koyuyor değil mi?’ diye sordu.

Onlar: ’Evet efendim, öyledir’ diye cevap verdiler.
Bunun üzerine: ’Bir kimse, Allah’ın rızâsına kavuştuktan sonra, bir anlık duyduğu zevk ve saâdet, Cennet’teki bin köşkten daha fazladır’ buyurdular.

*

Bâyezîd-i Bistâmî bir defasında bir imamın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra imam, Bâyezîd’e: ’Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?’ dedi.

Bâyezîd Bistâmî bunu duyunca: ’Ben hemen namazımı iâde edeyim. Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değildir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’ye bir gün bir kimse gelip; ’Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Hâlbuki îtikâdım da düzgündür’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn: ’Sen bu hâlde üç yüz sene daha devam etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefis engelin var’ buyurdu.

O kimse: ’Efendim! Bunun bir çaresi yok mu?’ diye sordu.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Var ama sen kabul etmezsin.’ buyurdu.

O kimse ısrar edip: ’Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabul ediniz. Ne emrederseniz yaparım.’ dedi.

Sultânu’l-Ârifîn dedi ki: ’Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, âdî ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, ‘Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum’ de.’

O kimse bunları duyunca: ’Sübhânallah, Lâ ilâhe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emretseniz’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî: ’Senin ilacın ancak budur ve biz de baştan; ’Sen bunları kabul etmezsin!’ diye söylemiştik. Yolumuzun esası nefsi terbiye etmektir’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî’nin mecûsî olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Bâyezîd-i Bistâmî her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürüyordu. Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti. Bâyezîd’e karşı kalbinde bir sevgi hâsıl olduğu halde; ’O zâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir’ dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî’nin huzuruna gidip müslüman oldu.

*

Bir gün sohbetinde bulunanlara: ’Kalkınız, Allah’ın velî kullarından birini karşılamaya çıkalım’ buyurup, kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrâhim b. Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Bâyezîd Bistâmî ona: ’Hatırıma, seni karşılamak ve Allah katında sana şefâat etmek geldi’ buyurdu.

O da, ’Efendim siz bütün mahlûkâta şefâat etseniz yine fazla sayılmaz’ dedi.

SPOTLAR

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; ’Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?’ dedi. Genç edeple; ’Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım’ dedi. Cevabında; ’Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur’ buyurdu.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için yazılmıştır.

Silsile-i Fârûkiyye. Beyazıd-i Bistami’nin Hikmetli Sözleri

Silsile-i Fârûkiyye. Beyazıd-i Bistami’nin Hikmetli Sözleri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.), buyurdu ki:
’On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyâzet, (nefsin arzularını yapmamak) körüğünde, mücâhede, (nefsin istemediği şeyleri yapmak) ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibâdet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakîki müslüman oldum.

*

Ömrüm boyunca, Allah’a lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O’na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allah Teâlâ’ya şöyle yalvardım: ’Yâ Rabbî! Sana lâyık şekilde tam ve kusursuz olarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bâyezîd’e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibâdetlerimi kusurlarımla birlikte kabul eyle.’

*

Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allah’a yalvardım. ’Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur’ diye ilhâm olundu. Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana; ’Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tane misâli olan dünya mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allah’a kavuşmak için yol isteyen kimselere; ’Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı halde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izin alamadı. Siz, bu halinizle size izin verileceğini mi zannediyorsunuz. Asla izin alamazsınız’ diye bildirildi.

*

Bâyezîd-i Bistâmî vefât ederken, kendisini sevenlerden Ebû Mûsa ismindeki zât yanında bulunamamıştı. Fakat o gece rüyâda; ’Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu.’ Bu rüyâya çok hayret edip hikmetini anlayamadı ve bunu Bâyezîd-i Bistâmî’ye sormak için yola düştü. Yolda, Bâyezîd-i Bistâmî’nin vefat ettiğini haber aldı. Bistâm’a geldiğinde cenâze merâsimi için, hesabı mümkün olmayan fevkalâde bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek için yanaşmaya çalıştı. Fakat yaklaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu. Diyor ki, ’Gördüğüm rüyâyı unutmuş vaziyette, Bâyezîd-i Bistâmî’nin tabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabutu taşıyanlar arasından meşakkatle, sıkıntı ile geçip tabutun altına girdim ve başımı tabuta dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutun içinden bana şöyle hitâb ettiğini duydum: ’Ey Ebû Mûsâ! İşte şu bulunduğun hal akşamki gördüğün rüyanın tâbiridir.’

*

Talebelerine sık sık şöyle nasihat ederdi: ’Müslüman kardeşinize saygılı olmanızdan daha kolay ne vardır? Onlara hürmet etmek, haklarını korumak ne güzel haslettir! Müslüman kardeşlerimize kin beslemek, onlara karşı saygısız olmak ne zararlı şeydir! Bu yol hiç kimseye fazîlet kapısını açmamış, hiç kimseyi başarıya ulaştırmamıştır…’

*

Bâyezîd-i Bistâmî buyuruyor ki: ’Dilini, Allah Teâlâ’nın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Hak ve hukûka riâyet et. İbâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sâhibi ve yumuşak ol. Allah’ı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.

*

’Otuz sene mücâhede eyledim, nefsimin istediklerini yapmadım. İlimden ve ilme uymaktan daha zor bir şey bulamadım.’

*

’Gözlerini harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten koru.’

*

’Bir gece karanlığında odamda otururken ayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. ‘Sultanla oturan edebini gözetmelidir!’ diyordu. Hemen toparlandım.’

*

’Allah’ın kendileri sebebiyle nefsimi cezalandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onların en şiddetlisi olarak gafleti buldum. Allah’tan bir an gâfil olmak (bir an O’nu unutmak) Cehennem ateşinden daha şiddetlidir.’

*

’İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duayı kabul eyle.’

*

’Ey Allah’ım! Ey kusurlardan uzak olan sonsuz kudret sahibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumu öyle büyült, öyle büyült ki, Cehennem’i ağzına kadar doldursun. Böylece başka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım.’ Hz. Ebû Bekir de (r.a.) böyle dua ederlerdi.

*

’Bütün âlemin yerine beni Cehennem’de yaksalar ve ben de sabretsem, Allah Teâlâ’ya muhabbeti dâvâ edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allah Teâlâ da benim ve bütün âlemin günahını affetse, rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmiş olmaz.’

*

’Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman hemen o kimsenin fazîletli, kerâmet sahibi birisi olduğuna hüküm vermeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakîkaten fazîlet ve kerâmet sâhibi olduğunu anlamak için, İslâm’ın emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanması ve sünnet-i seniyyeye uymasına, hakîkî İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlar tam ise, o kimse fazîlet ve kerâmet sâhibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazîlet ve kerâmet sahibidir, demek mümkün olmaz.’

*

’Yâ Rabbî! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?’ diye dua ettim. Bir nidâ geldi, ‘Nefsini üç talakla boşa’ diyordu.’

*

’Bu kadar zahmet ve meşakkatlere, sıkıntılara katlanarak aradığımı, annemin rızâsını almakta buldum. Çok basit gibi gelen anne rızâsını almanın, bütün işlerin evvelinde lazım olduğunu anladım.’

*

’Günahlara bir defa, taatlere ise bin defa tövbe etmek lazımdır. Yani yaptığı ibâdet ve taatlere bakıp kendini beğenmek, o ibadeti hiç yapmamak günahından bin kat daha fenâdır.’

*

’Bir kimsenin, Allah’a olan muhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti; kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır.’

*

’Allah’ın nîmetleri, her an herkese gelmektedir. O halde her zaman O’na şükretmek lazımdır.’

*

’Bizim sözlerimiz Kitap ve Sünnet’tendir. Bu iki kaynaktan gücünü ve mânâsını almayan bir sözde değer yoktur.’

*

’Ârifin alâmeti nedir?’ diye sorulduğunda; ’Allah Teâlâ’yı anmakta gevşeklik göstermemektir’ buyurdu.

*

Sordular: “İnsan ne zaman erenler derecesine erişir?
Dedi ki: “Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.”

*

Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin ’açlık’ olduğunu anlatmak için derdi ki: ’Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar.’

*

Sordular: “Marifeti neyle buldun?”
Şöyle cevap verdi: “ Aç karın ve çıplak bedenle.”
Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere: “Eğer Fir’avn aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı” diye karşılık verdi.

*

Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı: ’Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı.”

*

’Lâ ilâhe illallah sözü cennetin anahtarıdır’ hadisini şöyle açıklardı. Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır:
Yalan ve gıybetten sakınan bir dil,
Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp,
Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide,
Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 66. sayısında (2008 Eylül) yayınlanmıştır

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

Silsile-i Fârukiyye…ebu’l Hasan Harkânî (k.s)

EBU’L-HASAN HARKÂNÎ (K.S.)

İsmi Alî b. Ca’fer, künyesi Ebu’l-Hasan’dır. Harkânî (veya Harakânî) adıyla meşhur olmuştur. İran’ın Horasan bölgesindeki Bistam’ın bir kasabası olan Harkan’da doğmuştur. Hicrî 352 / 963’te doğmuştur.

Şemâili

Uzun boylu, gökçek yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü, kumral renkli idi. Hz. Ömer’e benzerdi. Muhakkik idi. Kutbu’z-zamân, gavsü’d-devrân idi.

Künyesi; İran’da Bistâm’a yakın Harkân’da Ca’fer oğlu Ali’dir.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Silsile-i Âliyye’de altıncı sıradadır. Silsile emanetini Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) hazretlerinden mânen almışlardır. Kendisi üveysiyyü’l-meşreb idi. Tasavvuf ilminde Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin tarzını benimsemişti.

Büyük İslâm âlimi Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’nin rûhâniyetinden istifade eden Ebu’l-Hasan Harkânî ziyâret için sık sık giderdi. Her ziyaret yolculuğunda Kur’ân-ı Kerîm’i bir defa hatmederdi. Her defasında ziyâret ile ilgili vazîfelerini yaptıktan sonra; “Yâ Rabbî! Hocam Bâyezîd’e ihsân ettiğin sana âit ilimlerden, büyüklüğünün hakkı için, Ebu’l-Hasan kuluna da ihsân eyle” diye yalvarırdı. Geri dönerken, hiçbir zaman Bâyezîd Bistâmî’in türbesine arkasını dönmezdi. Yatsı ve sabah namazlarını türbede kılardı.

On iki sene sonra, Allah Teâlâ’nın lütfuyla Bâyezîd (k.s)’in rûhâniyetinden istifâde edip olgunlaştı. Allah Teâlâ’yı tanıtan kalb ilimlerinde ve diğer ilimlerde talebe yetiştirmeğe başladı. Pek çok talebesi vardı.

Özellikle sabır, sebat, keşf ve kerâmetleri dillere destan idi. Hazret’in himmeti âlî, nefesi keskin, şifâsı tecrübe edilmiş idi. Hayât ve memâtında anıldıkça himmeti erişir, tesiri görülür bir veliyy-i kâmildi.

Zamânın hükümdârı Sultan Mahmûd-ı Gaznevî, onun sohbetinde bulundu. Ebu’l-Hasan Harkânî ona bir hırkasını hediye etti. Kerâmetleri ve menkıbeleri ve veciz sözleri çoktur. Reşehât ve Tezkiretü’l-Evliyâ kitaplarında bunlardan uzunca söz edilmektedir. İmam Kuşeyrî, Harkânî (k.s) hakkında şunları söylemektedir:

“Harakân’a gittiğimde Ebu’l-Hasan’ın heybeti ve haşmeti bana o kadar tesîr etti ki, dilim tutuldu.”

Tasavvuf tarihinde etkisi çok büyük ve kalıcı olmuştur. Aynü’l-Kudât el-Hemedânî, Necmüddîn Dâye Attâr ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazerâtının ondan etkilendikleri söylenmektedir.

Hayatından Kesitler

Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya’ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân’a Şeyh Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzuruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Harkânî hazretleri buna karşılık, özür beyan ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî’ye bildirilince, ’Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim’ dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd’a giydirdi ve kendisi de silahtar olarak, Kâdı İyâd’ın yanında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebu’l-Hasan hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Sultan için neden ayağa kalkmadınız?’ diye sorunca, Ebu’l-Hasan, Sultan Mahmûd’a; ’Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım’ dedi. Soruya o anda cevap vermediler.

Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye; ’Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî: ’Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allah’ın razı olduğu kimselerden olurdu’ diye cevap verdi. Sultan Mahmûd bu cevabı beğenmedi ve; ’Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd’i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun?’ dedi. O, Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.)’den daha yüksek mi ki, iki cihânın Efendisini, üstünlerin üstünü olan Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd’i görenler mi kurtulur demek istedi. Ebu’l-Hasan; ’Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan Hz. Muhammed olarak görmediler. Ebû Tâlib’in yetimi, Abdullah’ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Rasûlullah (s.a.s.) olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi’ buyurdu.

Sultan Mahmûd Han bu cevabı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd; ’Bana nasihat ediniz’ deyince Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol, Allah Teâlâ’nın yarattıklarına şefkat göster’ dedi. Sultan Mahmûd; ’Bana dua buyurun’ deyince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî; ’Ey Mahmûd, akıbetin makbûl olsun’ dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebu’l-Hasan, sultanın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız’ dedi. Sultan, Ebu’l-Hasan’ın paraları almasını çok istedi ise de, kabul etmeyince, ondan bir hatıra istedi. Ebu’l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.

Sultan Mahmûd giderken, Ebu’l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd; ’Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir?’ diye sordu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Buraya padişahlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım; fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum’ dedi.

Sultan, sonra gazâya gitmek üzere Harkân’dan ayrıldı. Sevmenât’a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebu’l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp; ’Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim’ diye dua eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyasında Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd’a; ’Allah Teâlâ’nın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin’ buyurdu.

*

Bir kâfilede bulunan insanlar, Ebu’l-Hasan Harkânî’nin huzuruna gelip; ’Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz’ diye istirhâm edince; buyurdu ki: ’O zaman, Ebu’l-Hasan’ı hatırınıza getiriniz!’ Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metâlarını aldı. Yalnız, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini sorduklarında; ’Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’yi hatırladım ve kurtuldum’ cevâbını aldılar. Gelip durumu Ebu’l-Hasan hazretlerine anlattılar: ’Biz Allah’tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?’ diye sordular. ’O arkadaşınızı kurtaran, Allah Teâlâ’dır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı Cenâb-ı Hakk kabul etmez. Bunun için siz Allah’a yalvardığınız zaman duânız kabul olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; ’Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar’ dedim. Rabbim benim duâmı kabul ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir’ buyurdu.

*

Bir gün Ebû Saîd, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin yanına büyük bir kalabalıkla ziyaret için gelmişti. Hizmetçi kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin yanına getirdi. Ebu’l-Hasan hazretleri o kadına; ’Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek çıkar’ diye tenbih etti. Kadın denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler bitmiyordu. Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan hazretleri; ’Şayet örtüyü kaldırmasaydın, kıyamete kadar bunun altından ekmek çıkarıp duracaklardı’ buyurdu.

*

Bir gün, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin bir talebesi çok hastalandı. Buna hiç bir tabîb çare bulamadı. Talebe, hastalığın ağrısına dayanamaz hale gelmişti. Sonunda durumu Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’ye bildirdiler. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri terliklerini vererek; ’Bunları ağrıyan yere sürün’ buyurdu. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin dediği gibi yaptıklarında, Allah’ın izniyle talebe iyileşti ve hiçbir rahatsızlığı kalmadı.

*

Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin talebelerinden birisi; ’Lübnan Dağına gidip Kutb-u âlemi görmek için bana izin ver’ diye ricada bulundu. Ebu’l-Hasan hazretleri izin verince, o talebe Lübnan Dağına vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş halde oturan bir cemâat gördü. Önlerinde bir cenaze duruyordu; fakat cenaze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamayarak; ’Niçin cenazenin namazını kılmıyorsunuz?’ diye sordu. Oradakiler; ’Kutb-u âlemin gelmesi lazımdır. Kutb-u âlem buraya her gün beş kere gelir ve imamlık yapar’ diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Kendi hocası Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’nin Kutb-u âlem olduğunu gördü. Bu durum onu dehşete düşürdü ve kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenaze defnedilmişti. Kutb-u âlem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara; ’Kutb-u âlem tekrar ne zaman gelir?’ diye sorunca; ’Önümüzdeki namaz vakti’ diye cevap verdiler. Talebe onlara; ’Ben onun talebesiyim. Ona karşı şöyle şöyle demiştim. Uzun süreden beri yollardayım. Ona durumumu arz edin de, beni beraberinde Harkân’a geri götürsün’ diye yalvardı. Ebu’l-Hasan-ı Harkânî tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebe elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Rey şehrinin çarşısındaydı. Harkân’a hocasının yanına gidince, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri ona; ’Gördüklerini kimseye anlatma. Çünkü Allah Teâlâ’dan bu dünyada beni halktan gizlemesini ve bir tane ârif ve büyük zât hariç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim. Öyle de oldu. O zât da Bâyezîd-i Bistâmî’dir’ buyurdu.

*

Bir gün İbn-i Sînâ, Harkân’a Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini evinde ziyarete geldi. Hanımı, İbn-i Sînâ’yı azarlayarak Harkânî hazretlerinin ormana gittiğini söyledi. Hanımı, Ebu’l-Hasan hazretlerinin büyüklüğüne inanmadığı için, ona uygunsuz şeyler söyledi. İbn-i Sînâ ormana doğru giderken, Ebu’l-Hasan-ı Harkânî, bir aslana odun yüklemiş gelmekte olduğunu gördü.’Bu ne haldir?’ diye sorunca, ’Evimdekinin sıkıntı ve belâ yükünü taşıdığım için, bu aslan da bizim yükümüzü taşıyor’ buyurdu.

*

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, her sene bir defa Dıhistan’da şehidlerin kabirlerinin bulunduğu kum tepeyi ziyarete giderdi. Harkân’dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri kendisine; ’Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz’ diye sorduklarında, buyurdu ki; ’Evet öyledir; fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu geliyor ki, onun adı Ali, künyesi Ebû Hasan’dır. O, zamanın kutbu olacaktır.’

*

Vaktiyle Bistâm şehrine bir çekirge sürüsü hücûm etti. Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, çekirgelerden ve bu musîbetten kurtulmaları için feryâd ederek, dua ediyordu; fakat bu musîbetten bir türlü kurtulamadılar. Halkın telaşını ve üzüntüsünü gören Ebu’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri; ’Ne oldu, bu halkın feryadı nedir böyle?’ diye sordu. Çekirge istilası sebebiyle bütün ekinlerin telef olduğunu ve halkın da bu yüzden üzüntülü olduğunu söylediler. Bunun üzerine, ayağa kalkarak dama çıktı. Ve etrafa bir nazar etti. Çekirgeler toplanıp şehirden derhal uzaklaştılar. İkindi namazı vaktine kadar Bistâm’da bir tek çekirge kalmadı, bütün ekinlerin yaprakları da eski haline geldiler.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 68. sayısında (Kasım 2008) yayınlanmıştır

Silsile-i Farukiye

Silsile-i Farukiye

Ebu Ali Farmedi (k.s)Tasavvufa İntisabı ve İrşada Görevlendirilmesi:Nakşibendiyye’nin Hâlidî kolunda sekizinci halkasında bulunan Ebû Ali Farmedî, tasavvuf tarihimizin yıldız şahsiyetlerinden Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin talebesi, İmam Gazâlî’nin şeyhi ve üstadıdır. Ebû Ali Farmedî’nin asıl adı Fazi bin Muhammed, künyesi ise Ebû Ali’dir. Hicrî 407/1016 yılında Horasan’ın Tus şehri yakınındaki Farmez’de doğdu. Kaynaklarda memleketi Farmez’e nispetle Farmedî diye anılır. Ebû Abdullah Şirazî, Ebû Mansur Bağdadî ve Ebû’l-Hasan el-Müzekkî gibi âlimlerden okudu. Tasavvufta bağlılığı şu iki yoldadır: Birisi Ebû-l Kasım Gürgânî Tûsî, diğeri de Ebû-l Hasan Harkanî Hazretleri’dir. Ebû Ali Farmedî gençlik yıllarında Nişabur’da Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın ders halkasına katıldı. Nefahâtü’l-Üns müellifi Câmî’nin verdiği bilgilere göre, Ebû Said Ebû’l-Hayr, Nişabur’da bulunduğu sürece Farmedî, onun zikir ve ders halkasından ayrılmadı.Ebû Ali Farmedî hazretleri tasavvufa girişini şöyle anlatır:O zamanlar Nişabur’da Sirâcân Medresesi’nde ilim talebi ile meşguldüm. İşittim ki; Şeyh Ebu Said Ebû-l Hayr, Mihene’den Nişabur’a gelip meclis kurmuş. Halktan ve âlimlerden pek çok kimse O’nun büyüklüğünü biliyor ve saygı duyuyordu. İnsanlarla birlikte ben de O’nu karşılamaya çıktım. Mübarek yüzünü görünce O’na âşık oldum tasavvuf ehli büyüklere karşı muhabbetim daha da arttı. O’nun sohbetlerine iştirak etmeye başladım.Bir gün, medresedeki yerimde oturmuştum. Şeyhin yüzünü görmek arzusu içime düştü. Hemen dışarı çıktım etrafa bakındım ki Ebû’l Hayr büyük bir cemaatle bir yere gidiyordu, kendimde olmadan peşlerine takıldım. Şeyh Efendi bir yere girdi, biz de girdik. Ben bir köşeye oturdum. Ebû’l Hayr, beni görmüyordu. Bir müddet kendi hallerinde meşgul oldular. Şeyh Efendi hoş bir hâle geçti. Vecd hâli zuhûr etti. O halde iken kaftanını yırttı. O hâl geçince kaftanı üzerinden çıkardı yere bıraktı. Mecliste bulunanlar kaftanından yırtılan parçaları ayırıp, dağıtması için Ebû’l Hayr’dan rica ettiler. Bu parçalardan işlemeli olan kolun yen kısmını ayırıp:- ‘Ey Ebû Ali Tûsi neredesin?’ dedi. Ben kendi kendime ‘beni tanımaz bilmez, herhalde müridlerinden ismi Ali olan birini çağırıyor’ diyerek cevap vermedim. Bir daha seslendi, yine cevap vermedim. Üçüncüsünde cemaat bana dedi ki:- ‘Şeyh Efendi, seni istiyor.’ Hemen huzuruna vardım. Şeyh Efendi o kolu astarı ile beraber bana verdi. Sonra şöyle dedi:- ‘Sen bize bu astarla kol gibi yakınsın.’Bu elbise parçasını alıp öptüm ve onu çok güzel bir yerde sakladım.”Ebû Said’in Nişabur’dan ayılmasından sonra da Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin derslerine devam etmeye başladı. Kuşeyrî onu tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerde yetiştiriyor, vaaz ve irşad konusunda eğitiyordu. Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın gönlünde tutuşturduğu tasavvuf ve aşk ateşiyle zaman zaman garip haller yaşayan Ebû Ali Farmedî’yi Kuşeyrî, devamlı surette ilme teşvik ediyordu. İlimde derinlik, marifette rüsûh kesbeden Ebû Ali, birgün şahidi olduğu muazzam bir tecelli ile sarsıldı. O esnada ilimle meşguldü ve elindeki kalemi hokkaya batırarak yazı yazıyordu. Kalemi hokkaya bir daldırdı ki, ne görsün kalemin ucu bembeyaz, oysa hokka mürekkeple dolu. Kalemi tekrar tekrar hokkaya sokup çıkardı, fakat nafile, değişen bir şey olmadı.Büyük bir dehşete kapıldı ve doğruca üstadı Kuşeyrî’ye koştu. Olanları dinleyen büyük mutasavvıf: “Artık senin işin benim sınırlarımı aştı. İlim senden el çektiğine göre sen de ondan el çekip ruhunu erdirmeye ve içindeki ateşi söndürmeye bak’ dedi. Bunun üzerine Ebû Ali, eşyasını alıp medreseden ayrılıp tekkeye taşındı. Bu dergâh, Kuşeyrî’nin dergâhıydı. Bundan sonra bir müddet daha orada kalır. Kendisi bu dergâhta yaşadıklarını şu şekilde anlatır: “Bir gün bir hâl oldu kendimden geçtim. Bu hâl beni istila etti ve durumu üstadıma anlattığım zaman şöyle dedi:- Ey Ebû Ali! Benim yolum buraya kadardır. Bundan ötesini bilmem. Ben kendi kendime; ‘Beni bundan daha yukarıya götürecek bir Pîr gerektir’, diye düşündün. Bir müddet daha o dergâhta kaldım bu hâl azalmadı daha da artınca müsaade isteyip ayrıldım. Şeyh Ebû’l Kasım Gürganî’nin adını işitmiştim. Onun için Tus şehrine yollandım. Sordum yerini tarif ettiler gittim. Müridlerinden bir cemaatle mescidde oturuyordu. Ben iki rekât tahiyyat-ı mescid namazı kılıp huzuruna gittim. Şeyh başını öne eğmiş tefekkür etmekteydi. Başını kaldırdı ve:- Gel, ey Ebû Ali!Gittim selâm verip oturdum başımdan geçenleri anlattım şöyle dedi: – Bu işe girişin mübarek olsun. Şimdi bir dereceye erişmişsin; ama terbiye görürsen daha yüksek derecelere yükselirsin. İçimden, ‘benim Pîr’im budur’ dedim. Onun yanında uzun süre kaldım, çeşitli riyazatta bulundum. Beni Mihene’ye Ebû Said’e gönderdi. Oraya gidince bana bir bez verip, duvarları silmemi söylediler. Duvarların tozunu sildim. Ebû Said: “Ey Ebû Ali, bez ile duvarların tozunu sildiğin gibi ömür boyunca Allah’ın kullarının gönül duvarlarındaki mâsiyet tozunu söz bezi ile silersin” buyurdu.Gürganî’nin yanında riyazat ve mücahede ile meşgul olarak seyr u sülûkunu tamamladı. Şeyhi kendisini vaaz ve irşad halkasını kurmak ve zikir meclisi teşkil etmekle görevlendirdi. Ayrıca Ebû Ali Farmedî’yi kızıyla evlendirdi. Ebû’l-Kasım Gürganî’den Nakşbendiyye’nin Haydarî koluna ait silsileyi alan Farmedî, daha sonra Ebû’l-Hasan Harakanî’ye intisab ederek Sıddıkî silsileye de dâhil oldu ve böylece iki silsileyi birleştirmiş oldu

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 72. sayısı (2009 Mart) için yazılmıştır

×