150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: silsilei farukiye

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Hikmetli Sözleri

Ebû Ali Farmedî, irşad ve nasihat ederken üslubundaki incelik, hâl ve tavırlarındaki mükemmellik sebebiyle devrinde büyük bir sevgiye mazhar oldu. Yaşadığı asırda Horasan’da ‘Şeyhler şeyhi’, ‘Horasan’ın dili’ gibi sıfatlarla anıldı. Onun yaşadığı dönemde ilim ve fazilet erbabı âlim ve şeyhlere son derece saygılı davranan ünlü Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülk, Ebû Ali Farmedî hazretlerini anlayanların başında gelir. Nizamü’l-Mülk, Cüveynî ve Kuşeyrî gibi asrının âlim ve şeyhlerine de saygı gösterir, onlar huzuruna geldiklerinde ayağa kalkardı. Fakat Ebû Ali Farmedî geldiğinde ise hürmetle ayağa kalktığı gibi, onu kendi makamına oturturdu. Nizamü’l-Mülk’e Ebû Ali Farmedî’ye gösterdiği bu saygının sebebi sorulduğunda şu karşılığı verirdi: ’Diğer âlim ve şeyhler beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu da nefsimin hoşuna gidiyor. Farmedî ise beni yüzüme karşı övmediği gibi, kusurlarımı, yanlışlık ve haksızlıklarımı da söylüyor ve beni ikaz ederek irşad ediyor. Ben de onun bu söylediklerinde hayır görerek ona saygı göstermeye çalışıyorum.’Ebû Ali Farmedî, üstadı tefsir sahibi Kuşeyrî’den aldığı üstün ifade ve tesir gücü sayesinde çok güzel vaazlar verirdi. Onun vaaz ve sohbetlerini dinleyenler kendilerini adeta her türlü güllerin açtığı bir gül bahçesinde olduklarını hissederlerdi. Ebû Ali hazretleri, himmeti hizmette arayanlardandı. Bu yüzden, şeyhine ve ihvanına hizmette yekta idi. Hizmette hikmeti ve feraseti önde tutardı. Çünkü hizmetten himmet bulmak için, hizmetin vaktini ve yerini iyi seçmek gerekliydi. O, ferasetiyle bu konuda şeyhinin dua ve himmetine mazhar olmuştu. Nitekim şeyhinin hamamda bulunduğu bir sırada ihtiyaç duyduğu bir suyu, kendiliğinden ve şeyhi istemeden getirip kapısına koyar. Onun bu inceliğini gören üstadı: ’Sen bu feraset ve hizmet anlayışınla bizlerin yetmiş yılda elde ettiğini bir defada elde ettin. Allah seni yüceltsin’ diye dua eder. Ebû Ali Farmedî, hadis ve tasavvuftan başka fıkıh ilmine, özellikle de Şafiî fıkhına aşina idi. Bu yüzden İmam Gazâlî’nin tasavvufta olduğu kadar fıkıhta da üstadıydı. Aslında Ebû Ali Farmedî, Kuşeyrî ile Gazâlî arasında bir köprü görevi üstlenmiştir. Kendisi müstakil olarak yazılı eser bırakmamıştır, fakat Gazâlî’nin yetişmesine âmil olarak sünnî tasavvufun esaslarını geliştiren ve sistemleştiren bu iki büyük zatı karşı karşıya getirmiştir. İmam Gazâlî, İhya adlı eserinde şeyhi Ebû Ali Farmedî’ye ancak bir kaç yerde atıfta bulunmaktadır. Bunlar genellikle mürşidin müridi terbiyesi ve müridin şeyhine karşı edeb ve saygısı türünden şeylerdir. Nitekim Gazâlî, müridin genellikle gündüzün meşgul olduğu şeyleri rüyada gördüğü konusunda şeyhi Farmedî’nin şu sözlerini nakletmektedir: “Müridin şeyhine karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi şeyhinin söylediklerini içinden reddetmemesi de gerekir. Nitekim ben, şeyhim Ebû’l-Kasım Gürgani’ye kendisini rüyamda gördüğümü ve onun bana bazı sözler söylediğini ve benim de kendisine ’niye böyle söylüyorsun?’ diye itiraz ettiğimi anlattım. Şeyhim bunun üzerine bir ay süreyle bana kırıldı. Sebebini sorduğumda dedi ki: “Eğer senin içinde benim söylediklerime karşı çıkıp itiraz etme duygusu olmasa ve bana karşı tam bir teslimiyet içinde bulunsan rüyanda bana böyle mukabele etmezdin.”Ebû Ali, şeyhi Ebû’l-Kasım Gürgani tarafından irşadla görevlendirilmeden kendisine mânâ âlemlerinin açılacağı; büyüklerin diliyle bülbül gibi konuşacağı müjdesini bir ara Tus şehrine gelen ilk üstadı Ebû Said Ebû’l-Hayr’dan almıştı. Daha sonra Sıddîkiyet yolunun temsilcisi Ebû’l-Hasan Harakani’yi de tanıyan ve onun halifesi olan Farmedî, emaneti Yusuf Hemadani’ye bırakıp Hakk’a yürüdü. Vefatı 477 Rebiu’l-evvel/1084 Temmuz’dur.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 74.sayısı (2009) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 4. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 4. Bölüm

Hikmetli Sözlerinden Birkaçı

Bilesin ki, basîret ve yakîn ehline göre ’canlı’, avunup tesellî olan kişidir. ’Hayat’ da avunmak ve tesellî olmaktır. Yedi kat gök ve yerin mahlûkatı, tesellî ve huzur bulma konusunun özünde hemfikirdirler. Ancak tesellî olma ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır. Herkesin kendi makâm ve durumuna göre bir tesellî yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur bulur, rahatlar ve sâkinleşir. Onu kaybettiği zaman muzdarip ve huzursuz olur; ama canlı ile hayâtı, tafsilâtıyla ve sûfî tâifesinin târifi üzere tanımak istersen bilesin ki, dünyâ süsleri ile tesellî olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Âdemoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Şüphesiz onlar hayvanlar gibidir, belki daha da sapıktırlar. Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir.’
* * *
İnsan, Kur’ân-ı Kerîm’deki iki âyeti diline tesbîh edip tekrarlamalıdır. Bunlardan birisi hayvanların mertebesini kınayan, diğeri de insanların mertebesini öven âyettir. Oysa âhiret daha hayırlı ve ebedîdir. Bu söz önceki kitaplarda, Hz.İbrâhim ve Hz. Mûsâ’nın kitaplarında da vardır. İlk âyeti tekrarlamanın bereketiyle insanın gönlünde dünya soğur, ikinci âyeti okumanın bereketiyle de âhiret sevgisi gönülde ısınır.’
* * *
’Zamanın akışı, kâinatın dönüşüyle birlikte kendini, özünü ve yokluğunu tanıyamayan, kâinâtın sırrına vâkıf olamayan kişiye ’gören’ denemez. Gören insan, şerîat mülkünü tümüyle gören insandır. Çünkü şerîat, nefsin ve kâinâtın hâkimidir.’
* * *
’Din ile tesellî olan, Hak Teâlâ’nın zikri ile huzurlu ve mutlu olan kişinin yedi kat gök ve yer ile muhâlefeti kalmaz, herşeyle barışık olur.’

Vefatı

Yusuf Hemedânî hazretleri, Bağdat’ta bulunduğu sırada hac farîzasını îfâ için Haremeyn’e gitti; Medine’de bir süre mücâvir olarak kaldı. Hac dönüşü Bağdat’a, oradan da Herat’a gidip uzun süre orada kaldı. Sonra Merv halkı, onun Merv’e gelmesini istedi. Herat’tan Merv’e gitmek için yola çıktı, lâkin Herat ile Horasan arasında bulunan Bâmiyân mevkiîne gelince h. 535 (m.1140) senesinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Vefat edeceği gün, arkasını mihraba verdi, ashabına su ısıtmalarını emretti; sonra yüzünü dört halîfesine ve orada hazır bulunanlara dönerek: ’Makamımıza Abdullah Berkî’yi bıraktık. Ona uyunuz. Karşı gelmeyiniz, Sultan Sencer için yazdığımız âdabı, müridlere ve ashabınıza söyleyiniz” dedi ve Ahmed Yesevî’ye dönerek, Fâtır, Yâsîn ve Nâziât sûre-i celîlelerini okumasını emretti. Hatim bitince; ’Hak Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, onların can verişini Allah’tan başka kimse bilmez’ buyurup şu beyti okudular:
’Senin diyârında âşıklar öyle can verirler ki
Oraya ölüm meleği aslâ sığmaz.’
Sonra büyük şeyhin yüzünde bir değişiklik zuhûr etti. Hâce Abdullah Barakî müridlere baktı ve: ’Siz çıkın’ dedi. Sonra Yusuf Hemedâni (k.s.): ’Beni bu eve defnedin, namazımı Mescid-i Câmi’de kılın, kızımı Seyyid Şerefüddîn’in oğlu ile evlendirin’ buyurdular. Hemedânî Hazretlerinin hanımı da, kendisinden kırk gün önce vefât etmişti. Onu da Çâkerdîze’de defnetmişlerdi. Sonra şöyle buyurdular: ’Beni Hâce Abdullah Berkî gasletsin, kabre de Hâce Hasan Endakî indirsin.’ O bunları söylerken Hızır, İlyâs, Abdâl, Gavs ve Kutub hazerâtı içeri girdiler. Bu erenlerin herbiri Hazret-i Şeyhe vedâ ettiler. Sonra Hızır (a.s.) elini uzatıp şeyhe beyaz bir elma verdiler. Şeyhimiz elmayı koklayıp Gavs’a verdiler. Gavs da koklayınca şeyhimiz: ’Ey dostlar! Namaza hazırlanın, Allah’ın kullarına şefkatli olun ve Gavs’ı benim yanıma defnedin’ buyurdular. Vasiyeti bitince Şeyhimizin ruh kuşu yüce âleme kanat çırptı. Gavs da şeyhimize muvâfakat ederek bedenini boşalttı, can verdi.’
Şerî’at hükümlerine ve Sünen-i Nebevî’ye riâyetle, şer’î ilimlerdeki kudreti ile devrinde büyük şöhret kazanan Yusuf Hemedânî (k.s.) gözlerini kapadığı zaman, onun ilminden ve şöhretinden pek çok vasıf halîfelerine de geçmiş, onlar da kısa zamanda büyük hizmetler yapmışlardır.
Yusuf Hemedanî hazretlerini vefat ettiği yere defnettiler. Ancak daha sonra mübarek naâşı, Merv’e nakledilip adına bir türbe yaptırılmıştır. Türbesi bugün Türkmenistan’ın Merv şehri yakınındaki Bayramali kasabasındadır.
Zinetü’l-Hayat, Menazilü’s-Sayirin ve Menazilü’s-Salikin isimli kitapları meşhurdur. Muhammed Pârisa hazretleri, Yusuf Hemedanî’nin her biri bir kitap değerindeki kıymetli sözlerinin bir kısmını Faslu’l-Hitab adlı eserinde toplamıştır. Ayrıca Yusuf Hemedani (k.s.)’nin Rutbetü’l-Hayât eseri Doç. Dr. Necdet Tosun tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek yayınlanmıştır.
Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns.
İmam Şa’rânî, Tabakatü’l-Kübrâ.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi.
Rehber Ansiklopedisi.
Ord. Prof. Dr Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıfar.
Ez-Zehebi, el-İber fî Haberî Men Gaber, II/448.
İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XII/217.
İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, IV/74.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 79. sayısı ( Ekim 2009) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Tesiri ve Nüfuzu

Özellikle Türkistan diyarına İslâm’ın sesini, tasavvufun nefesini duyuran Yusuf Hemedânî (k.s.)’dir. Pek çok müridi ve halifesi vardı; ama tarikatın pîr ve üstadı olmuş dört tanesi meşhurdur. Başlıca Halifeleri olan Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdulhâlık Gücdevânî (k.s.) onun açtığı çığırı asırlar boyu sürdürerek tasavvuf ışığını günümüze kadar taşımışlardır. Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen, Yesevîyye tarikatı ve Abdulhâlık Gücdevânî’den itibaren ’Hacegân’ yolu ve sonraki ismi ile Nakşbendiyye tarikatı takipçisi milyonlarca mü’min Yusuf Hemedanî hazretlerinin himmet dairesindedir. Daha hayatında Abdulhalık Gücdevânî ondan halîfelerini sormuş ve şu cevabı almıştı:“Benim halîfem Hoca Abdullah Berkî olacak, ondan sonra Hoca Hasan Antakî, ondan sonra da Ahmed Yesevî olacaktır. Hilâfet nevbeti Ahmed Yesevî’ye erişince, Türkistan Vilâyeti’ne sefer edecek ve halîfe sen olacaksın!’ Hakikaten de söylediği gibi olmuştur.11 Ramazan 504 (25 Mart 1110) Çarşamba günü Sultan Sencer Semerkand’da bulunan Kasım Cogî’ye bir mektup göndererek Şeyh Yusuf Hemedânî hakkında ta’zim ve tekrimlerini bildirir, tekkenin dervişleri için 50.000 atın gönderir ve “Rasûlullah (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm’ın yollarından ayrılmayan bu büyük Şeyh’in hayat tarzını bildirmelerini ve Şeyh’den kendisi için Fatiha niyaz etmelerini” ilâve ediyordu. Yusuf Hemedânî hazretleri bu esnada müridleriyle görüşmek üzere Hoca Abdullah Berkî’nin hücresine gelmişti. Hoca Hasan Antakî, Ahmed Yesevî, Abdulhalık Gücdevânî ve daha başkaları hep orada hazırdılar. Müridler, Sultan Sencer’in nezrini bildirdiler; o da, onun işi için bir Fatiha okudu. Sonra Sencer’e gönderecek sehv ve hatâdan başka bir fiili olmadığını söyledi; dervişlerin ricası üzerine: “Şer’i Nebevî’ye uygun bizde ne gördünüzse yazınız!” dedi. Bu müsâdeye dayanarak, dervişler onun sîretini yazıp gönderdiler.Semâ Hakkındaki GörüşüHemedânî, selefleri gibi semâ ile ilgilenen ve bu konuda söz söyleyenlerdendi. Ona göre semâ, Hakk’a sefer, Hakk’tan bir elçi, Hakk’ın latifeleriydi. Gayb âleminden faydalar sağlayan vâridâttı. Ruhlara kuvvet, kalıplara gıda, kalplere hayat, sırlara bekâ aşılardı. Semâ, perdelerin yırtılması, sırların açılmasıdır. Semâ çakan bir şimşek, doğan bir güneştir. Semâ anında ruhlar, kalp kulağıyla dinler, orada nefse yer yoktur. Çünkü semâ’ya nefis girince, semâ olmaktan çıkar, gınâ olur.

Hikmetli Sözleri

“Nefs ve kalbe gelen düşünceleri (havâtırı) tanımaya çalışın” der ve eklerdi: “Ey Abdulhâlik! Havâtırı tanıma işi sana havâle edilmiştir. Zâhirinizi dağınıklıktan kurtarın. Zâhiri dağınık olanın bâtını ve gönlü daha da dağınık olur” derdi.

“Cin, insan ve şeytan düşmanlarına karşı müridlerini ikâz eder: “Bu düşmanlar sürekli abdest ve daimi kalp zikri ile defedilebilir” derdi. Allah Teâlâ’yı anmadan yemek yemez ve şöyle buyururdu: “Lokma yemek, tohum atmaktır. Tohumu bilinçli ve uyanık atmak gerekir ki gıda itaat olsun.”

“Yusuf Hemedanî hazretleri hiç bir zaman Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnet ve ahlâklarına muhâlefet etmemişlerdir. Sahâbe, tâbiûn, tebe-i tâbiûn ve selef-i sâlihîne uyarak yaşamışlardır. Hemedân şehrinde ve bulundukları diğer yerlerde dâimâ şu mübârek sözü söylerdi: “Doğru yol, Allah Rasûlü Hz. Muhammed’in yoludur. Çünkü âlemlerin Efendisi şöyle buyurmuşlardır: “Ey Ebû Hüreyre! İnsanlara benim yolumu (sünnetimi) öğret ve sen de amel et ki kıyâmet gününde ışık verecek bir nûra kavuşasın.” Bu yol, Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’ın yoludur. Asır be-asır bize ulaşmıştır ve tâ kıyâmete dek devâm edecektir. Bu yüzden tüm mü’minler ve sâlikler bu seçkin yola tâbi olmalı, bu hânedân ile sohbet etmeli, onların yoluna sülûk edip onlarla bulunmaktan ve ünsiyetten uzak kalmamalıdırlar.”

Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın makâmında (kabrinde) de şöyle buyurdular:“Kim ki bu yol üzere amel eder ve ona sarılırsa, şüphesiz tüm karanlıklardan emîn olur ve bid’at denizinin dalgasından kurtulur.” Sonra şöyle buyurdular: “Ey Abdulhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yolculuğu yani sülûk iki kısımdır: Sülûk-i zâhir ve sülûk-i bâtın. Sülûk-i zâhir, dâimâ ilâhî emir ve yasaklara riâyet etmek, imkân ölçüsünde dînî ölçüleri muhâfaza etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-i bâtın ise, kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Kalp zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki, kalp Hak Teâlâ’yı zikreder hâle gelsin. Bu zikir telkîni önce Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine, ondan Selmân Fârisî’ye, ondan Ca’fer-i Sâdık’a, ondan Sultân Beyâzîd’e, ondan Şeyh Ebu’l-Hasan Harakânî’ye, ondan büyük şeyh Ebû Ali Fârmedî Tûsî’ye ve ondan da bize ulaşmıştır.”Bunu söylediler ve mübârek başlarını öne eğip öğle ezanına kadar böyle durdular. Öğle namazını kılınca şöyle buyurdular: “Ey dervişler! Bu silsilede her ne kadar bu efendilerden başka aziz insanlar var idiyse de, özellikle bunların seçilmesinin sebebi, onların mükâşefe ve müşâhede de bu silsilenin önde gelen şahsiyetleri olmalarındandır.”

Yararlanılan Kaynaklar

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns.İmam Şa’rânî, Tabakatü’l-Kübrâ.

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi.Rehber Ansiklopedisi

.Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıfar.

Ez-Zehebi, el-İber fî Haberî Men Gaber, II/448.İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XII/217.İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, IV/74.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 78.sayısı (2009 Eylül) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Yusuf Hemedânî’deki Şemâili Abdulhalık Gucdevanî, Makâmât-ı Yusuf Hemedânî unvanlı risalesinde Şeyh’in hayat ve tabiâtını en samimi bir surette gösteren pek çok bilgi vermektedir. Yusuf Hemedânî (k.s.) uzun boylu, çiçek bozuğu, uzun kumral sakallı, zayıf bir kimseydi; yünden ve dâima yamalı elbise giyer, dünya işlerine ehemmiyet vermez, padişahların ve büyüklerin evlerine gitmezdi; eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey kabul etmezdi. Türkçe bilmezdi. Yetmişbeş sene mücerred bulunduktan sonra, nihayet evlenmiş ve zevcesi kendisinden kırk gün önce vefat etmiştir. Herkese karşı çok iltifat eder, halim ve merhametli davranır, misafirlere kendi vilâyetlerindeki dervişlerin ahvâlini sorardı. Dâima Kur’ân-ı Kerîm okumakla meşguldü; ’Gârter’ mahallât-ı müştemilâtından Hoş-dûd denilen yerden camiye kadar bir hatim indirir, mescid kapısından Hoca Hasan Andaki ve Hoca Ahmed Yesevî hanesine varıncaya kadar Bakara sûresini okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân sûresini hatmederdi. Kendi mescidinden dervişler hücresine gelirken, bu yediyüz ’ayak’dan ibaret olan bu mesafede bir cüz’ Kur’ân okurdu. Arada yüzünü Hemedan’a çevirir ve çok ağlardı. Her ay başında Semerkand mollalarını çağırarak onlarla şeriat sohbeti yapardı. Göz ağrısı ve yaralar için ilaç ve merhem yapar, vücud ateşi için şifa ayetlerini yazar herkesin derdine yetişmeğe çalışırdı. Türk ve Tacik bütün köylülere dinin farzlarını öğretmekten üşenmez, dâima hocalıkla meşgul olurdu. İslâm’ın bütün esas akidelerini te’vilsiz kabul eder, dâima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunurdu. Rasûlullah (s.a.v.)’in ve Ashabının yollarından gitmeyi müridlerine tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkat için derin bir muhabbetle dolu idi: Hıristiyanların, âteşperestlerin evlerine giderek onlara İslâm’ın hak din olduğunu anlatır, her şeye sabır ve tahammül gösterir, herkese karşı hürmet ve muhabbet eder, ağzından hiçbir fena söz çıkmazdı. Ehl-i kıble’den kimseyi tekfir ettiği görülmemişti. Fakre meyilli idi; altın ve gümüş eşya kullanmaz, fakirlere zenginlerden daha fazla itibâr eder, odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulundurmazdı. Müridlerine dâima Çehâr-yâr’ın menkıbe ve faziletlerinden bahseder, onlara namaz, oruç, zikir, riyazet ve mücâhede tavsiye ederdi. Kendisine: “İslâm âlimleri ve kıymetli mürşidler azalıp yok olmaya yüz tuttuğu vakit ne yapmak lâzım?” diye bir soru tevdi edildiğinde buyurdu ki: “O zaman, her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz.”

Menkıbeleri

Yusuf Hemedânî hazretleri sayısız kerâmet ve fazîletlerin kendisinde toplandığı kâmil bir veli idi. Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ın âsâsı ile sarığı kendisinde idi. Ayda bir defa Semerkand âlimlerini çağırır ve onlarla sohbet ederdi. Yanına gelen herkesle ilgilenir, onların maddî ve mânevî sıkıntılarına deva bulmaya çalışırdı. Bundan hiç bıkmaz usanmaz, bilakis zevk alırdı.

***Hemedan’dan bir kadın ağlayarak huzuruna geldi ve: ’Oğlumu Bizanslılar esir etmişler’ dedi. Kadına: “Sabredin” buyurdu. Kadın: “Sabredecek hâlim kalmadı” dedi. Bunun üzerine Yusuf Hemedanî (k.s.): ’Ya Rabbi! Esirini kurtar, üzüntüsünü neşeye çevir’ diye dua edip, o kadına: ’Evine dön, oğlunu evde bulursun’ buyurdu. Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturur. Şaşakaldı. ’Anlat evladım!’ dedi. Oğlu: ’Biraz evvel Konstantiniyye’de (İstanbul) idim. Ayaklarım bağlı, başımda muhafız vardı. Aniden bir zât geldi. Beni kaptığı gibi bir anda buraya getirdi.’***

Cemaatinden biri, Hemedanî hazretlerinden ayrılıp, onda bulunmayan kötü bir işle Hace’yi kötülemeğe başladı. Onun hakkında: ’Bu adam öldürülür’ buyurdu. Gerçekten öldürüldü.

***Muhyiddin ibni Arabî (k.s.) bir eserinde, Yusuf Hemedânî hazretlerinden şöyle bahseder. ‘‘Şeyh Evhadüddin Hamid Kirmani, Konya’da evimde bulunduğu zaman bana şöyle demişti: Bizim diyarda Hoca Yusuf Hemedani isminde biri vardı, altmış yıldan fazla bir müddet şeyhlik ve irşad seccadesinde oturmuştu. Yusuf Hemedânî (k.s.) bir keresinde, tekkedeyken, birden gönlüne dışarı çıkmak arzusu düştü. Hâlbuki Cuma gününden başka bir günde dışarı çıkmak âdeti değildi. Bu arzu ağır bastı ve dışarı çıktı. Merkebine bindi ve yularını serbest bırakıp “Mevlâ Teâlâ nereyi dilerse oraya götürsün” dedi. Merkep şehrin dışına çıktı, çöl tarafına giderek orada bulunan yıkık bir mescidin önünde durdu. Şeyh merkebinden inip mescide girdi. Baktı ki, orada bir genç başı önde murakabeye dalmış oturuyor. Onu rahatsız etmeden oturdu. Şeyh Efendinin müridlerinden biri olan bu genç, bir saat kadar sonra başını kaldırdı ve dedi ki: – Efendim, çözemediğim bir mesele ile karşılaştım, çok daraldım, gelmeniz ne iyi oldu. Ve sıkıntısını detaylıca anlattı. Yusuf Hemedânî (k.s.) onun derdini dinleyip çözüme kavuşturduktan sonra dedi ki:- Ey oğul! Her ne vakit bir müşkülün olursa şehre gel ve orada sor. Beni buraya kadar yorma! Bunun üzerine o genç şöyle dedi:- Efendim! Benim bir müşkülüm olunca o zaman dağların ve kırların her taşı biiznillâh Yusuf Hemadânî oluyor. Her baktığım şeyde âdetâ sizi görüyorum. Hâl böyle iken artık zâhiren size zahmet vermem. Muhiddin Arabî (k.s.) bu hadiseyi anlattıktan sonra buyuruyor ki: “İşte ben bu hadiseden anladım ki, özünde ve sözünde doğru olan bir müridin bu sadakati, teslimiyeti ve ihlâsı ile, şeyhini kendi tarafına celbetmeye gücü yeter.”***

İbn-i Hacer Mekkî hazretleri, “el-Fetâvâ-i Hadîsiyye” isimli kitabında şöyle bir olay anlatıyor: Ebû Saîd, İbnu’s-Sakkâ ve Abdulkadir Geylânî hazretleri ilim tahsili için Bağdat’a gelmişlerdi. Abdulkadir Geylânî (k.s.) henüz çok gençti. O sıralarda Yusuf Hemedânî hazretleri Nizâmiyye Medresesinde vaaz ediyordu. Sohbet meclisi hınca hınç dolan, herkesin övgüyle söz ettiği bu zâtı ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin niyeti farklıydı. İbnu’s-Sakkâ: “Ona öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek” dedi. Ebû Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O sıralarda henüz yaşı küçük olan Abdulkadir Geylâni hazretleri ise: “Onu denemek kastıyla soru sormaktan Allah Tealâ’ya sığınırım. Benim niyetim, Onun meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir” dedi. Yusuf Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret o anda orada yoktu, beklediler. Takriben bir saat sonra geldi. Oraya girer girmez İbnu’s-Sakkâ’ya hiddetle baktı ve ona ismiyle hitap ederek: “Ey İbnu’s-Sakkâ! Yazıklar olsun sana! Demek bana bir soru soracaksın, ben de cevap veremeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur” dedi ve: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi. Sonra Ebû Said’e dönerek: “Ey Abdullah! Sen de sual sorup, nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Senin soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat edebe riâyet etmediğin için, kulak memelerine kadar dünya malına boğulacaksın ve ömrün parayla pulla uğraşmakla geçecek” buyurdu. Sonra Abdulkadir Geylânî hazretlerine dönüp, ona ikramda bulundu ve: “Ey Abdulkadir! Sen edebinin güzelliğiyle Allah’ı ve Rasûlü’nü (s.a.v.) hoşnut ettin. Ben şu anda, senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini ve: ‘Ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bunun üzerine cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını, sanki görüyor gibiyim” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu .Aradan uzun yıllar geçmiş ve üçünün durumu da Yusuf Hemadânî hazretlerinin buyurduğu gibi olmuştu. Abdulkadir Geylânî hazretlerinde Allah Teâlâ’ya yakınlık alâmetleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyânın pîri, âriflerin baş tâcı oldu. Meclis kurup vaaz etmeye başladı. Bir Cuma günü büyük bir cemaate kürsüden vaaz ediyordu. Birden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) Seyyid Abdulkadir Geylâni (k.s.)’nun kalbine tecelli edip: “Ey Abdulkadir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, diye söyle!” buyurdular. Hazreti Şeyh, bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Evet senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. Hatta Şeyh Ali b. Hitî yerinden fırladı ve Hazreti Pîr’in ayaklarını alıp boynuna koydu.Hayat b. Kays hazretleri bu konuyla âlâkalı olarak der ki: “Seyyid Abdulkadir Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdulkadir Geylânî hazretlerinin ayağına doğru uzatmıştı.” İbnu’s-Sakkâ ise, şer’î ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye de üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın Halifesine ulaşınca, Halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans İmparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Kral onun değişik ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnu’s-Sakkâ ile münazara ettirdi. Tabi İbnu’s-Sakkâ onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de arttı, fitnesi de… Kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnu’s-Sakkâ da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. Bir gün İmparatorun kızını gördü ve âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator: “Şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini” söyledi. O da Hıristiyan olup kızı aldı ve o din üzere can verdi. O hastalanıp ölüm döşeğine yattığında sordular: “Sen Kur’ân’ın hepsini hıfzetmiştin, şu anda ezberinde olan her hangi bir âyet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler zaman zaman keşke bizde Müslüman olsaydık diye arzu ederler” (Hicr: 2) âyetinden başka ezberimde âyet yok. O, başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler o Gavsın yüzündendir” derdi.Ona, bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken, ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka cihete döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.” Ebû Saîd’e gelince, o da diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı beni yanına alıp vakıf işlerini zorla bana verdi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa, hakikaten kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Netice itibarıyla, Yusuf Hemedânî hazretlerinin, seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler, aynıyla vâki oldu. ”Bu olaydan ibret alınmalıdır. Allâh Tealâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye cüret edenler, neûzü billâh İbnu’s-Sakkâ’nın durumuna düşmekten korkmalıdırlar. Zira ilminin ve amelinin çok olmasına, dini konularda karşısında münâzara edecek kimse bulunmamasına rağmen, İbnu’s-Sakkâ’nın ahir ömründe, küfür gibi büyük bir felâkete düşmesinin sebebi, Allah dostlarına karşı edepsizlik yapması ve onları küçük düşürmeye teşebbüs etmesidir.

***Necibüddin Şirazî isimli bir zat anlatır: Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, aksakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile Âyete’l-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyete’l-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut” buyurdu. Abdest aldıktan sonra; “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim?” buyurdu. “Hangisini verirseniz iyi olur?” dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedanî’yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 77.sayısı (2009 Ağustos) için yazılmııştır

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Ebû Yakûb Yusuf b. Eyyûb b. Yusuf b. El-Hasan b. Vahre, Hemedan bölgesinde Bûzencird kasabasında h. 440/441 (m.1049/1050) tarihinde doğmuştur.

Şemaili

Uzuna yakın orta boylu, zayıfça bedenli, çiçek bozuğu kumral saçlı ve buğday benizliydi. Bir ayağı kısa idi. Yüzlerinde çiçek hastalığından kalma leke ve izler vardı. Kış mevsiminde saçlarını nadiren traş ederdi. Güler yüzlüydü. Sakalına pek az ak düşmüştü. Çok yolculuk yaparlardı. Kimi görseler “Hâce” (efendi) diye hitâb ederlerdi. Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Yemeğini kendi pişirir, elbisesini kendi yıkar ve eğer elbisesi yırtılırsa kendisi yamardı. Pazarda pişen yiyeceklerden yemezdi. Elbisesinin kolu geniş ve kısa idi. Helâl yiyen ve helâl işte çalışanları dost edinirdi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Yemeği sağ elle yer, başı açık olarak namaz kılmaz ve yemek yemezdi. Çizme imalatı ve çiftçilikle uğraşırlardı. Hak Teâlâ ona ne verdiyse, onu fakirlere, yetimlere, gariplere ve âilesi kalabalık olan yoksullara verirlerdi. İyi ok atar, mal mülk satın almaz, Mushaf, seccade, tarak, misvak ve havlusunu yanında taşırdı. Kendi ev işini kendisi yapar, değirmene kendisi giderdi. Bahar gelince çok gezerdi .Halkın yemeğini yemez, avam halk ile sohbet etmekten kaçınırdı. Siyah çizme giyer, sarığını âlimler gibi büyük sarar ve sarığın sarkan ucunu iki omuzu arasına bırakırdı. Kazmayı iyi vururdu. İşsiz, bedâvacı (başkalarının sırtından geçinen) ve yeyip şişmanlayan insanları dost edinmezdi. Namazı uzatmazdı. Sabah, işrak, evvâbîn, teheccüd ve istihâre namazlarını terk etmezdi. Daima Allah’a güvenir, dünyayı imar için uğraşmaz ama uğraşanlara da engel olmazdı. Sûret ve sîreti kadar zühd ve takvâsı da mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilim ve merhamet âbidesiydi. Himmeti kuvvetli idi. Teveccüh ettiği zaman bulunduğu yeri feyz-i ilâhî ile doldururdu. Allah’ın izniyle Hemedanî hazretlerinin ruhâniyeti rüyada bile irşadda bulunurdu. Nefesi tutarak kalp zikri yaptıkları için uzuvları daima terli olurdu. Hakk’a şükreder, aslâ O’ndan şikâyet etmezdi. Hakk’ın taksimine râzı olurdu. Her zaman ölüme hazırlıklı idi. Herkese karşı şefkatli, pîrlere hürmetli, vuslata erememiş insanlara merhametli idi. Müslüman cemâatıyla tartışmazdı. İyi ve kötü herkesin ardında namaz kılardı. Ehli kıbleden hiçbirine kâfir demezdi. Küçük ve büyük herkesin cenâze namazını kılardı. “Hayır ve şer tüm kader Allah’tandır” derdi. Tüm mahlûkâttan râzı idi. Hiç kimseye hased etmez, zenginlikten korkardı. Bazen şöyle buyururdu: “Bu azametli pâdişahlar ve gâfil câhiller, dervişlerin duyduğu hazdan gâfildirler.” Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın kabrini ziyârete giderdi. Dostlarından birinin Çete, Tokmak ve Urus ordusuyla savaş ederken şehid düştüğünü duyarsa cenâze namazını kılardı. Hiçbir şeye ve hiç kimseye lânet ve bedduâ etmezdi.

İlim tahsili

Çocukluk yıllarını Hemedan’da geçirip, on sekiz yaşına geldiğinde, ilmin merkezi olan Bağdat’a gitti. Orada Ebû İshak Şirâzî’nin meclisine devam etti. Fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl gibi din ilimlerinde ilerledi. Nazarî ilimlerde akranlarını geçti. Yaşı küçük olmasına rağmen, hocasının takdir dolu övgülerine mazhar oldu. Ayrıca Bağdat’ta, İsfehan’da ve Semerkand’da Kadı Ebû’l-Huseyn Muhammed, Ebû’l-Ganâim Abdussamed, Ebû Cafer Muhammed gibi muhaddislerden hadis ilmini öğrendi. Dinlediği hadislerin çoğunu yazdı. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî gibi birçok büyük zât ile görüşüp, sohbet etti. Fıkıh ilminde âdetâ bir umman olan Yusuf Hemedânî hazretleri, aynı zamanda Hanefî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi. Tefsir, hadis, fıkıh, usûl, furû ve kelâma dâir 700 kitabı ezberlemişti. Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek riyazet ve mücâhede yolunu tuttu. 213 meşâyıh ile tanışmıştı. Bu arada İmam Gazali’nin de mürşidi, şeyhler şeyhi olarak bilinen Ebû Ali Farmedî (k.s.)’yu tanıyıp genç yaşına rağmen, şeyhine hizmetle himmetine mazhar oldu. Onun sohbetinde yetişerek kemâle erdi. 1084 yılında şeyhi Ebû Ali Farmedî’nin vefatından sonra Güney Türkistan’ın Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında irşad faaliyetlerine başladı. Bağdat’ta vaaz kürsüsü oluşturarak nasihat meclisi kurdu. Yusuf Hemedânî hazretlerine olan aşırı muhabbetleri sebebiyle, bölge ahalisi onu paylaşamaz olmuştu. Pek çok müridi vardı. Gittiği şehirlerin her birinde zikir ve sohbet halkaları kurardı. Bu meclisler emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşar, pek çok âlim ve şeyh onun feyiz ve bereketli sohbetlerine katılırdı. Özellikle Rey şehrindeki tekkesi, emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşardı. Yaptığı bu sohbetlerin bereketiyle, binlerce insanın hidâyetine vesile oldu. 8000 putperest onun vesilesiyle Müslüman olmuştur. Tevbe ettirip yola getirdiği kişilerin ise sayısını kimse bilmez. Yusuf Hemedânî (k.s.) hilm ve merhamet âbidesiydi. İnsanların mânevî hastalıklarına şifâ olduğu gibi, maddî hastalıklarına da ilaç yaparak, dertlerine deva bulmaya çalışırdı. Kur’ân okumaya çok düşkündü. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Çoğu günler oruçlu olurdu. Ömürlerinde bir kez bile ayaklarını uzatmamışlardı. Hak Teâlâ’nın korkusu ile ağlarlardı. Açlıktan ve riyâzattan dolayı beli bükülmüştü. Hızır (a.s.) ile çok kereler sohbet ettiği rivâyet olunur. Bir rivayette yaya olarak 38 defa hacca gitmiş ve Kur’ân-ı Kerim’i 10 bin defa yüzünden, 10 bin defa da ezbere hatmetmiştir. Şeyhinin şeyhi olan Ebu’l-Hasan Harakânî’yi (ö.425/1034) görmüşlerdi. Çoğunlukla yaya yürürlerdi. Perşembe ve Cuma geceleri ile bayram akşamları büyük zâtları ziyaret ederlerdi. Bir şehirden gelen misâfire, hangi şehirden geldiğini, orada dervişlerden kimler olduğunu ve orada medfûn bulunan sûfîlerin adlarını sorarlardı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 75.sayısı (2009 Haziran) için yazılmıştır.

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 2. Bölüm

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 2. Bölüm

Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin vefat ettikten sonra da kerameti zuhur etmiştir. Hicrî 918 yılında Ashab-ı Kirâm düşmanı Safevîler yüz bin kişilik talimli asker ile Ceyhun Nehrini geçerek Mâverâünehirdeki şehir ve kasabalara hücûm ettiler. Çok kan döküp büyük tahrîbât yaptılar. Oradan Buhârâ’ya yöneldiler. Pek çok kaleyi zapt ettiler. Girdikleri yerlerde Ehl-i Sünnet âlimlerinin kabirlerini ve türbelerini yıkıp hakaret ediyorlardı. Nihâyet Goncdüvân kalesini de abluka altına aldılar. Niyetleri burada bulunan ve Ehl-i Sünnet müslümanlarının ziyâretgâhı olan Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinin kabrini yakmak idi. Ancak şehre karşı hücuma geçtikleri sırada kaleden çıkan beş bin Özbek askerinin etrafında bulunup kendilerine saldıran beyaz atlı beyaz elbiseli ve yeşil sarıklı askerleri gördüler. Başlarında heybetli ve nûrânî, mübârek bir zât elinde iki ağızlı kılıç ile Safevîleri işaret edip hücuma geçtiklerinde ekin tarlasına giren orakçılar gibi düşmanları biçmeye başladılar. Ehl-i Sünnet düşmanları kısa sürede bozguna uğrayıp geri dönmemek üzere kaçtılar.
Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin vefatından evvel söylediği:

Dosta mübârekim ve düşmana musîbetim
Cenkte demir gibi ve sulhta mum gibiyim
Nûr çeşmesinin başı Goncdüvân, menzilimizdir
Rum kapısına kadar iki ağızlı kılıç vururum.

şeklindeki sözleri de onun 332 yıl sonra ortaya çıkan kerametiydi.
Bir gün huzûruna gelen bir kimse: ’Eğer Allah Teâlâ beni Cennet ile Cehennem arasında muhayyer kılsa, ben Cehennemi seçerim. Zîrâ bütün ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmedim. O halde Cennet nefsin murâdıdır. Cehennem ise Allah’ın murâdıdır’ dedi.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri onun bu sözü reddederek: ’Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse oraya gideriz. Nerede kalın derlerse orada kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir!’ buyurdu.
O şahıs sözü değiştirerek başka bir soru sordu: ’Efendim! Tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytan yaklaşabilir mi?’
’Tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmâre olmaktan kurtaramamış ise, bir şeye öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. Şayet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hâsıl olur. Her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye kâfidir. Yeter ki, Hakk’a yönelsin. Allah Teâlâ’nın Kitâb’ına ve Rasûlü’nün sünnetine sarılsın. Bu iki nûr arasında tasavvuf yolunda yürüsün’ buyurdu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri, Allah Teâlâ katında duası makbûl kimselerden idi. İnsanlar, onun duasını alabilmek için uzak yerlerden gelirlerdi. Bir gün Abdülhâlik Gucdüvânî’nin huzuruna uzak yerden bir misafir, az sonra da güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi. Bu genç Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinden dua isteyip hemen ayrıldı. Misafir: ’Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu’ dedi.
O da: ’Bizi ziyarete gelip dua isteyen bir melek idi’ buyurdu.
Misafir hayret ederek: ’Efendim! Son nefeste iman selâmeti ile gidebilmemiz için bize de dua buyurur musunuz?’ diye niyazda bulundu.
Bunun üzerine Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri: ’Her kim farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen, farz ibadetleri ifa ettikten sonra dua ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duanın kabul olmasına vesîle olur’ buyurdu.

Nasihatleri
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerinin manevî oğlu Şeyh Evliyâ Kebir’e yaptığı nasîhatı her müslüman için kıymetli düsturlardır:
Evladım! Sana ilim tahsili ile edeb öğrenmeyi tavsiye ederim. Her zaman Allah Teâlâ’nın huzurunda olduğunu bil ve dikkat et. Geçtiğimiz asırlardaki büyük âlimlerin izini bırakma. Rasûlullah Efendimizin sünnetine uygun davran. O sünnetin hakîkî uygulayıcısı olan Ashabın davranışını da gözünden ırak etme. Fıkıh ve hadîs öğren. Câhil sofilerden sakın. Şöhret peşinde koşma, şöhret âfettir, tehlikelidir. Her hâlinle insanlardan biri gibi yaşa. Namazını her zaman cemaatle kılmaya gayret et. Bid’at sahibi sapıklar ve dünyaya düşkün kimselerle arkadaşlık etme. Kadılık ve müftülük gibi övülen bir makam da olsa herhangi bir makama meyletme. Devlet idarecileri ve onların adamları ile dostluk kurma. Din dışı hareketleri ile meşhur, sözünü bilmeyen bayağı kimselerle de arkadaşlık etme. Az konuş, az ye, az uyu. Oturmak için daha çok ıssız yerleri tercih et. Helâl yemeye çok gayret eyle. Şüpheli şeyleri terk et. Çok kere dünyalık isteği sana ağır basar. Ağır basan bu talep için yola düşersen, dinin elden gider. Çok gülme. Kahkaha ile gülmek kalbi öldürür. Kimseyi hakîr görme. Kimse ile münakaşa etme. Kimseden bir şey isteme. Hiç kimseye sana hizmet etmesi için emir verme. Tasavvuf büyüklerine dil uzatma. Onları inkâr eden felâkete düşer. Gözlerin yaşlı, amelin temiz olsun. Yenisinin gereği olmadığı zamanlarda eski elbise giy. Sermayen fıkıh ve din bilgisi, evin mescid olsun.

Abdülhâlık Gucdüvânî hazretleri 1180 (h.575) yılında Goncdüvân’da vefât etti. kendisine bağlı talebelerinin terbiyesini Ahmed Sıddık, Evliyâ Kebir, Şeyh Süleymân Germinî ve Ârif-i Rivegerî adlarındaki dört büyük halîfesine bıraktı.

Kaynakça
Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.50
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.343
Nefehâtü’l-Üns; s.377
Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.22,43
Kâmûsü’l-A’lâm; c.4, s.3066

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 84. sayısı (2010 Mart) için yazılmıştır.

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

ABDÜLHÂLİK GUCDÜVÂNÎ (K.S.)
1. bölüm

Abdüllhâlik Gucdüvânî (k.s.) Nakşibendiyye Halidî kolunda dokuzuncu sırada yer almaktadır. Kendisi uzun boylu, beyaz tenli, güzel yüzlü olup, kaşları gür ve çatıktı. Göğsü enli ve genişti. Babası Abdülcemîl Efendi aslen Malatya’dan ve İmâm-ı Mâlik hazretlerinin neslinden olup âlim ve ârif zâttı. Kendisi hem zâhirî ve hem de bâtınî ilimlere vakıftı. Hâce Abdülhâlık hazretlerinin annesi ise sultan kızlarından olup, soylu ve asil bir sülâledendir.
Zaman zaman Hızır (a.s.) ile görüşüp sohbet etme şerefine nail olan Abdülcemil Efendi’ye bir gün: “Ey Abdülcemîl! Senin sâlih bir erkek evlâdın olacak. İsmini Abdülhâlik koyarsın” buyurdular.
Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra Buhârâ’ya göçen Abdülcemil Efendi, Buhara yakınlarında Gucdüvân kasabasına yerleşti. Aradan uzun zaman geçmeden Hızır (a.s.)’ın kendisine söylediği gibi bir erkek evlâd sahibi oldu. İsmini Abdülhâlik koydu. Çocukluğunun tamamını Gucdüvân’da geçiren Abdülhâlik beş yaşına geldiğinde ilim öğrenmesi için Buhârâ’ya gönderildi. Dönemin tanınmış âlimlerinden Hâce Sadreddîn hazretlerinden Kur’ân-ı Kerîm ve tefsîr dersleri almaya başladı.
O derslerin birisinde A’râf sûresinden; ’Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez’ meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince Abdülhâlik hocasına:
’Efendim! Bu ’gizli’den murâd edilen nedir? Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua; âşikâr ve sesli bir şekilde dil ile olursa riyâdan korkulur. Araya riyâ girerse, lâyık-ı vechile zikredilmemiş olur. Şayet kalb ile zikretsem; ’Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır’ hâdis-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim” diye halini üstadına arz etti.
Hâce Sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlayamadığı böyle bir soru sormasına hayran kaldı ve cevap olarak: ’Evlâdım! Bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allah Teâlâ nasib ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstâda kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur’ buyurdu.
Bir zaman sonra Hızır (a.s.) gelerek Abdülhâlik Gucdüvânî’ye Allah Teâlâ’yı gizli ve açık zikretmenin yollarını öğretti ve onu manevî evlatlığa kabul ederek; ’Kalbinden Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!’ diye ’Nefy ü İspat’ tarîkıyla zikretmeyi ona talim etti. Buna da nefes hapsi ile, başı havuza daldırmak suretiyle kalpten ’Lâ ilâhe illallah’ kelime-i tayyibbeyi zikrederek başladı. Bu zikri kendisi için ders kabul etti ve bu hâl mânevî makamlarda yükselmesine sebep oldu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri Nakşibendîliğin prensipleri diye bilinen on bir temel düstûr ortaya koymuştur. Bu düstûrların esası ise kalbe gelip onu meşgul eden her şeyi oradan çıkarıp atmak ve onu daima Allah Teâlâ ile meşgûl hale getirmektir.
O günlerde Yûsuf Hemedânî hazretleri de Buhârâ’ya gelmişti. Abdülhâlık Gucdüvânî bir süre onun hizmetinde bulundu. Bu hususu kendisi şöyle anlatmaktadır: ’On iki yaşında idim. Hızır (a.s.) bana Yûsuf Hemedânî hazretlerinden ilim öğrenmem tavsiyesinde bulundu. Bu sırada onun Buhârâ’ya geldiğini işiterek derhal yanına gittim. Onun vesilesiyle pek çok manevi güzelliklere vakıf oldum. Böylece Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin sohbetteki üstâdı Yûsuf-i Hemedânî, zikri tâlimdeki hocası da Hızır (a.s.) oldu.
Abdülhâlık Gucdüvânî hem Hızır (a.s.) hem de dönemin tanınmış âlimlerinden aldığı ilimlerle zamanının bir tanesi oldu. İnsanlar dünyanın dört bir yanından ondan istifade etmek için gelmeye başladılar.
Abdülhâlık Gucdüvânî hazretleri manevi hallerini genellikle insanlardan gizli kalmasına özen gösterirdi. Nefsinin isteklerine uymaz onun istemediği şeyleri yapmakta ise kendisini ağır imtihanlara tâbi tutar fakat hiç kimseye bir şey sezdirmezdi. Onun sohbet halkasında bulunanlar Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnet ve ahlaklarını yaşama hususunda pek çok güzelliklere şahit olmuşlardır. Ayrıca tasavvuf yolunun manevî hazlarına da kavuşma imkânı bulmuşlardır.
Abdülhâlık Gucdüvânî bir Aşûre günü talebelerine derste velîlik hallerini anlatıyordu. Müslüman kıyafetli bir genç içeri girip, talebelerin arasına oturdu. Bir müddet sohbeti dinledikten sonra söz isteyerek:
’Efendim! Rasûlullah (s.a.v.); ’Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allah’ın nûru ile bakar’ buyuruyor. ’Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir?’ diye sordu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri gence heybetle nazar ettikten sonra: ’Öyleyse belindeki zünnârı (Hıristiyanların bellerine bağladıkları haç asılı parmak kalınlığındaki yuvarlak ip) kes de imana gel’ dedi. Onun bu sözleri meclisteki herkes üzerinde şok etkisi yaptı. Bunun üzerine genç telaşla; ’Hâşâ! Yemîn ederim bende böyle bir şey yok’ diye söylendi.
O zaman Abdülhâlik Gucdüvânî talebelerinden birine gencin hırkasını çıkarmasını işaret etti. Talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde düğüm düğüm zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşısında genç, çok mahcup oldu. Ne yapacağını şaşırdı. O anda kalbinde İslam’a karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerine kalben muhabbet duymaya başladı. Böylece, Allah Teâlâ’nın nûruyla bakmanın ne demek olduğunu anladı ve kelime-i şehâdet getirip müslüman olmakla şereflendi. O meclise devam eden sâdık talebelerden oldu.
Büyük mürşid bundan sonra etrafındakilere dönerek: ’Ey dostlar! Gelin biz de ahde vefa gösterelim, zünnârımızı keselim. İman edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnârını kesti, biz de kalbe ait zünnârları keselim. Onların en başı da kibir ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa kavuşanlardan olalım’ buyurdu. Abdülhâlik Gucdüvânî’nin bu nasihatleri talebelerinin gönüllerindeki yaralarına sunulan şifâ şerbetini içtiler, tevbelerini yenilediler.

Kaynakça
Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.50
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.343
Nefehâtü’l-Üns; s. 377
Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.22,43
Kâmûsü’l-A’lâm; c.4, s.3066

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 81.sayısı (aralık 2009) için yazılmıştır.

Hz. Ebu’l-Ferac Yusuf Et-Tarusi (rh.a.)

Hz. Ebu’l-Ferac Yusuf Et-Tarusi (rh.a.)

Evliyanın büyüklerinden olan Ebu’l-Ferrâh Mehmed Tarsûsî (rh.a.) Hazretlerinin künyesi “Ebu’l-Ferac Yûsuf et-Tarsûsî”dir. Ebu’l-Ferrâh Hazretlerinin doğum tarihi ve doğum yeri kaynaklarda bildirilmemektedir. Hicrî 3 Şaban 447 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir.

Tarsûsî (rh.a.) Hazretleri zamanın büyük âlimlerinden ilim tahsil etti. İyiliksever, güzel huylu ve güzel görünüşlü bir zat idi. Zamanının bir tanesi idi. Karşılaştığı kimselere çok mütevazı davranırdı. Arkadaşlarından veya dervişlerinden birinde uygun olmayan bir davranış görse, onu tatlı bir şekilde ikaz eder ve bu işi yapmasına mani olurdu.

Ebu’l-Ferac (rh.a.) Hazretleri, tasavvuf (tarikat) ilmini Abdulvâhid bin Abdülazîz et-Temîmî’den ve Şeyh İzzeddîn Ahmed Fârusî’den aldı. Ebu’l-Ferac Hazretlerinin ilminden zahiren ve manen birçok kimseler istifade etti ve nice yolda kalmışlara mana yolunda ışık tuttu. Manevî yolda nice susuzları suya kandırdı. Birçok kerametleri görülmüştür.

Ebu’l-Ferac Hazretleri, insanlara daima doğru yolu gösteren, dinin emir ve yasaklarını anlatan büyük bir âlim idi. Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Şehâdet ile, tebessüm ederek vefat etti.

Buyurdu ki: “Ey Kardeşim! Himmetini kendini yakmak için harcamaktan, hevâ ve hevesinin dalgaları arasında kalarak kendini boğmaktan çok sakın. Nefsine karşı Allah Teâlâ Hazretleri’nden kork. Nefsine karşı hazırlıklı ol. Daima nefsinin yenilmesi için çalış. Böyle yaparsan sonunda zelil olmaktan, hesap verme korkusundan, dostlarla alâkayı kesmekten kurtulur, seçilmişlerden olursun. Nefsi, kişinin kimliğidir. Tevazu ettiği zaman yükselir, kendini büyük gördüğü zaman alçalır.”

Yine buyurdu ki: “İlmin ve yakînin zirvesine ancak tevazu ile erişilir. Nefsine muhalefet hususunda çok sağlam ol. Günaha asla meyletme. Günahın sonu ateştir. Geceni Allah Teâlâ’ya ibadet etmek ve itaatle geçir. Gafil kimseler geceyi uyku ile geçirir. Cahil ve gafil, oyun ve eğlence ile oyalanır. Hâlbuki ehlullah uyanıktır. Bir işi yapmak istediğin zaman, o işte insaflı ve adaletli ol ki, hakkı olmayan birine o işi teslim etmeyesin.

Allah Teâlâ’yı çok zikret. Kendini haksızlık yapmaktan uzak tut. Çünkü bulunduğun makam, hak üzere bulunulacak, hak üzere yürünülecek bir makamdır. Kızdığın zaman affa sarıl, çünkü affetmek suretiyle yapacağın hata, ceza vermek suretiyle yapacağın hatadan daha iyidir. İşlerinde dindar, hikmet ehli olan ve din gayreti bulunan kimseleri seç. Onlar arasından da olgun görüşlü, konuşmayı iyi bilen, delili sağlam olanlarını seç. Allah Teâlâ’yı ve Rasûlü’nü en iyi bilen kimseleri seç. Vefat edip Rabbine kavuştuğun zaman, akıbetinin iyi olmasına vesile olacak işleri yap.”

Ebu’l-Ferac Hazretleri, yaklaşık elli beş sene dalâlette kalmış insanları Hakk’a davet edip hizmet etti. Nice dalalette kalanlara önderlik yaptı. Nihayet şu dünyadaki kulluk imtihanını en güzel şekilde verip gayeye muvafık bir ömür sürmenin bahtiyarlığı ile fâni âleme veda ederek Bağdat’ta vefat etti. Büyük bir kalabalık ve çok sayıda yâreni tarafından kılınan cenaze namazından sonra bugünkü kabristanına defnedildi.

Yüce Allah bizi şefaatlerinden, âlî himmet, nazar ve muhabbetlerinden ayırıp mahrum etmesin! Âmin!

Faydalanılan Eserler

1. İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s.162.
2. Cevherden Gerdanlıklar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 39. sayısı (2006 Haziran) için yazılmıştır.

Hz. Ali Kureyşiyyü’l Hakkari (rh.a.)

Hz. Ali Kureyşiyyü’l Hakkari (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye – Kadiriyye Kolu

Irak ve Doğu Anadolu evliyasının büyüklerinden, künyesi “Ebu’l-Berekât” olup ismi “Ali Kureyşiyyü’l-Hakkârî”dir. Aslen Lübnan’da Baalbek yakınlarında Beyt-i Far beldesinde doğdu. İlim aşkıyla yanan bir ailenin evladı olan Aliyyü’l-Hakkârî Hazretleri küçük yaşta yüksek ilim sahibi âlimlerin meclislerine devam etti. Gençliğinin baharında kalbi ilimle ve Allah Teâlâ’nın aşkı ile doldu.

Tasavvufta en yüksek derecelere sahip olan Ebu’l-Ferec Yusuf et-Tarsûsî’nin meclislerine can atıp tasavvufu telkin aldı ve Doğu evliyasının birçoklarına kavuşup görüştü. Yüce makamlara, üstün ahlâk ve davranışlara sahip oldu. Allah’a yakın olmaktan bahsedilince sözü o alır, velayetin üstünlük ve hükümleri onun dilinden dinlenirdi. Aliyyü’l-Hakkârî Hazretleri, ölü kalpleri diriltmek, karanlık gönülleri aydınlatmak, hikmetli sözler söylemek, Allah’ın kullarını yetiştirmek için vazifelendirilen bir kimseydi.

Hakkâri gibi dağlık ve sert kış şartlarına sahip bir memlekette hizmet edip yüksek makamlara ulaştı. Üstünlükleri dillere destan oldu. Sevgisi gönüllerde yeşermeye başladı ve nice insanları bahtiyarlar katarına dâhil etti. O, zühd ve takvada eşsiz, dünyaya kıymet vermez, Allah Teâlâ’nın rızasına muhalif hiçbir söz ve harekette bulunmazdı. Tevazu ve keramet sahibi, akıl ve zekâda üstün bir kimse idi. Kendisi, değil haram ve şüphelilerin yanından geçmek, helalden kullandığı şeylerin hesabını nasıl vereceğini düşünürdü. Mubahları, yaşamak için zaruret miktarınca kullanırdı. Doğu evliya ve ulemasının birçoğu, onun ilim ve feyizlerinden istifade etti.
Dostlarından Ebu’l-Feth Nasr bin Rıdvân anlatır: “Bir ilkbahar günü Ebu’l-Berekât Hakkârî Hazretleri, talebeleri ve birçok Allah dostu da olduğu hâlde zaviyeden çıkıp dağa doğru tırmandılar. İçlerinden biri, ‘Bugün canımız ne kadar da nar istiyor. Acı tatlı fark etmez.’ dedi. Daha sözünü bitirmeye fırsat kalmadan, etraftaki meşe ağaçları narla doldu. Ebu’l-Berekât Hazretleri, narları toplayıp yemelerini söyledi. Toplayıp yediler. Sonra dergâha döndüler. Bir saat sonra hocalarından ayrılan bir grup talebe biraz önce nar yedikleri yere gittiler. Ağaçlarda narın eseri bile yoktu.”

Talebelerinden Nasrullah bin Ali Humeydî, bir gün yüksekçe bir dağın tepesine yakın bir yerde yürüyordu. Ebu’l-Berekât Hazretleri de dağın eteğinde oturuyordu. Birden bir rüzgâr çıktı. Rüzgâr, Nasrullah bin Ali’yi önüne katıp dengesini kaybettirdi. Yuvarlanmaya başladı. Ebu’l-Berekât Hazretleri rüzgârın dinmesi için dua etti. O anda rüzgâr dindi ve Nasrullah da bulunduğu vaziyette kıpırdayamadan durdu. Daha sonra rüzgâra, Nasrullah’ı aldığı yere bırakmasını söyledi. Allah’ın izni ile rüzgâr onun bu emrini hemen yerine getirdi.”
Ebu’l-Fadl Meali bin Temîmî Musûlî anlatır: “Yedi sene Ebu’l-Berekât Hakkârî Hazretleri’ne hizmet ettim. Bir gün yemek yedikten sonra elini yıkıyor, ben de su döküyordum. Bana, ‘İstediğin bir şey var mı?’ diye sual buyurunca, ‘Evet, duanız bereketiyle Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemek isterim.’ dedim. O da ‘Allah Teâlâ sana kolaylık versin, her uzağı yakın etsin. Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemekte yardımcın olsun.’ diye dua etti. Ondan sonra Kur’ân-ı Kerîm’i kısa zamanda hıfzettim. Allah Teâlâ, onun duası bereketiyle bana uzak olan yeri yakın, güç olan şeyleri de kolay eyledi.”

Ariflerden Cârullah Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Mağribî (rh.a.) anlatır: “Ebu’l-Berakât Hakkârî Hazretleri’nin tasarrufları açık, kerametleri çok olup, devamlı Allah Teâlâ ile beraber idi. Halka karşı çok merhametli, insanları kırmayan bir hâli vardı. Bu hâller onun huyu olmuştu. Bir gün Lahis köyündeki zaviyesinde sohbetiyle şereflenmekteyim. Yufka içinde kızarmış koyun eti yemek hatırımdan geçti. Çok geçmedi ki, bir aslan, ağzında dürülmüş yufka ekmeğiyle kapıdan girdi. Ebü’l-Berekât Hakkârî Hazretleri’ne doğru yürüdü. O da beni gösterdi. Aslan da getirip benim önüme koydu ve gitti.”

Buyurdular ki: “Muhabbet sarhoşluğu ile mest olan bir kimse, ancak mahbubunu görmekle ayılabilir. Çünkü muhabbetin sarhoşluğu sabahı müşahede olan bir gecedir. Meyvesi mücahede olan doğruluk gibi. Muhabbetin esası üç şeydedir. Bunlar: Vefa, edep, mürüvvettir. Vefa; kalbin, ezeliyetin nuru ile yakınlık peyda edip, Allah’tan başkasına muhabbeti bırakarak, O’na yakîninde ısrarlı olmasıdır. Edep; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı vazifelerini, vakitlerini nasıl ayarlayacağını, kendini O’ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir. Mürüvvet ise; Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şeyi hatırlamayan kalple zikre devam etmek, sözlerinde ve işlerinde Allah’ın emrine uymak, içte ve dışta Allah’tan başka her şeyden uzak durmak, kendisine bir sermaye olan vaktini iyi değerlendirmekten ibarettir. Bir kulda bu üç haslet; vefa, edep ve mürüvvet bulunursa, Allah Teâlâ’ya yakın olmanın tadını tatmış olur. Onun gönlüne Allah’tan ayrı kalmanın korkusundan bir kor düşmüş olur. O’na kavuşmak ateşiyle yanmaktan kurtulamaz.”

Ali Kureyşiyyü’l-Hakkârî Hazretleri, Hakkâri’de vefat etti. Doğum ve vefat tarihlerine rastlanmamıştır. Amcasının inşa ettirdiği ve kendisinin ders verdiği zaviyede metfundur.

Cenâb-ı Hakk bizi şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin! Âmin!

Faydalanılan Eserler
1. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 178.
2. Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Hocazâde Ahmed Hilmî.
3. Tezkiretü’l-Evliyâ, Ferîdüddîn-i Attar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 41. sayısı (Ağustos 2006) için yazılmıştır.

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye Kadiriyye Kolu

Evliyanın ve ilimde söz sahibi olan imamların büyüklerindendir. Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib (r.a.)’ın evladından olduğu için Seyyid’dir. Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabalarından biri olan Kaylaviye’de doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Ebû Saîdi’l-Mübârek el-Mahzûmî Hazretlerinin lakapları ’Mübârek Mahzûmî’ dir. İsimleri ’Ebû Saîdi’l-Mübârek’ tir. Doğduğu yerde zahirî ilimleri çeşitli âlimlerden öğrendi ve zamanının bir tanesi oldu.

Ebû Saîd Hazretleri, evliyanın büyüklerinden olan Ebû’l-Berekât Hakkârî Hazretlerinin manevî sohbetlerine can attı ve kendini bu takva okuluna kaptırdı. Aliyyü’l Hakkâri Hazretlerinin manevî sohbetlerinden çok istifade etti ve tarikatı ondan telkin alıp çok kısa zamanda çok mesafeler kat etti ve takva okulunda pek çoklarına yol gösterdi. Yolda kalmışlara önderlik yapıp çok derviş yetiştirdi.

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri, Hızır (a.s.) ile görüşürdü. O, zamanının bir tanesi olan arifler kutbu, gelmiş ve gelecek evliyanın baş tacı, kıyamete kadar veliler şahı olan Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretlerinin üstadıdır. Abdulkâdir Geylânî Hazretlerine çok hürmet eder ve edepli davranırdı ve derdi ki: ’Abdulkâdir Geylânî (k.s.), benden bir hırka alıp giymiştir. Ben de ondan hırka alıp giydim. Biz, daima birbirimizden hırka alıp giyerdik.?

Ebû Saîd Hazretlerinin, Bâbü’l-Eze denilen bir yerde medresesi vardı. Sonraları bu medrese Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî’ye verildi. Ebû Saîd (rh.a.) bu medresede irşada devam etti. Diğer ülkelerden birçok âlimler, salihler gelip ondan zahirî ve batınî ilimleri dinlediler, ders aldılar. O, ayrıca Irak’taki müritlerin terbiyesini, ahlâken yetişip yükselmelerini üzerine aldı. Bütün âlimler onun hakkında methedici ve şerefini yükseltici sözler söylediler. Bir kısım âlimler de ona;

’Sâhibü’l-Burhâneyn ve’s-Sultâneyn/İki burhan (delil), iki kuvvet sahibi? unvanını verdiler. Bazıları da; ’İki kandil sahibi? adını vermişlerdir. İşte ondaki bu üstün meziyetlerdendir ki, birçok âlim gelip onun önünde diz çökmüş ve ondan aldıkları feyizlerle iki cihan saadetine ermişlerdir.

Ebû Saîd Hazretleri, hayatının tamamını takva ve tasavvuf yoluna adadı. Bir gün konuşmasını tasavvufun yüksek dereceleri üzerine yapmıştı. Sohbetinde bulunanlar onun bu konuşmasını tam anlayamadılar ve itirazlarda bulundular. Ebû Saîd (rh.a.) izin isteyip bir ilâhi okudu. Bu ilâhiyi dinleyen Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî, birden vecde (cezbeye) gelip Allah Teâlâ’nın izniyle havada uçmaya başladı. Orada oturanlar hayretler içinde kaldılar ve arkasından gittiler. Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretlerini medresede buldular.

Ebû Saîd Hazretleri bir gün abdest alacaktı. Dervişlerinden Ebu’l-Hasen Ali el-Kureşî kendisine ibrik götürüyordu. İbrik birden elinden düşüp parçalandı. Ebû Saîd (rh.a.) çok telaşlanan dervişine şefkatle bakarak, yerdeki ibriğin parçasını eline alır almaz, diğer parçaları ona yapışmış gördüler. Hatta içi su ile dolu idi.
Yine bir defasında kıra gitti. Öğle vakti olduğunda kıbleye yönelerek ezan okumaya başladı. ’Allâhu ekber? dediğinde, tekbirin heybetinden yer sarsıldı.

Bir gün Ebû Saîd Hazretlerinin huzuruna iki sandık getirdiler. O sırada dervişlerine ders veriyordu. Sözünü yarıda kesip gelenlere; ’Sizler Ashâb-ı Kirâm’a (r.anhüm) dil uzatan, haklarında kötü sözler söyleyen kimselersiniz. Bu sandığın içindekilerle beni imtihan etmek için geldiniz.? dedi. Kürsüden inip sandıkların yanına geldi.

Birinin kapağını açtığında içinde bir çocuğun oturmakta olduğu görüldü. Çocuğun elinden tutup ’Kalk!? deyince çocuk içinden fırlayıp çıktı ve koşmaya başladı. Diğer sandığın ağzını açtığında onun da içinde bir çocuğun olduğu görüldü. O çocuğun alnına parmağını dokundurup ’Topal ol!? dedi. Çocuk dışarı çıktığında topallayarak yürüdüğü görüldü. Çocuğu getirenler hayretler içinde kaldılar. Çünkü önceki sepete topal bir çocuk, diğerine de sağlam bir çocuk koymuşlardı. Topal olan çocuk sağlam, sağlam olan da topal olmuştu. Onlar bu hali görünce derhal tevbe ettiler ve dediler ki: ’Yemin ederiz ki, bu çocukların durumlarını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmiyordu.?

Cenâb-ı Hakk, Ebû Saîd (rh.a.) Hazretlerinin dualarını kabul ederdi. Çok hasta olan bir kimseyi ziyaret etse hasta sıhhate kavuşur, iyileşirdi. Bir kimseye şefkatle baksa o şahıs kötü ahlâklı bile olsa salih bir Müslüman olurdu. Vefatı anında oğlu Saîd;

– ’Babacığım, bana vasiyet eder misin?? dedi. O da oğluna:

– ’Evladım! Abdulkâdir Geylânî’ye (k.s.) karşı çok hürmetli ol!? buyurdu. Orada bulunan âlimlerden Muhammed el-Medînî (rh.a.):

– ’Ey Efendim! Abdulkâdir Geylânî (k.s.)’nun halinden bize anlatır mısınız?? dedi. O da:

– ’Abdulkâdir Geylânî bu zamandaki evliyanın çiçeğidir. Yeryüzündeki insanların Allah Teâlâ’ya en yakını ve en sevimli olanıdır.? buyurdu.

Ebû Saîd Hazretleri buyurdu ki: ’Velinin kalbinde dünya malına karşı hiçbir muhabbet olmamalı, kalbi bütün kötü huylardan temizlenmelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemeli, herkesle hoş geçinmelidir. Elinde olanları muhtaçlara verip, onlara hizmeti ganimet bilmelidir.?

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri dünyaya gelişinin gayesini en güzel şekilde yerine getirmenin bahtiyarlığına eren kimselerin kervanına katıldı. Hicrî 557 (m. 1162) senesinde Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabasında vefat etti.

Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından mahrum etmesin.! Âmin!

Faydalanılan Eserler:
1. Cevherden Gerdanlıklar, s. 23.
2. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215.
3. Onların Âlemi, s. 192.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43.sayısı (2006 Ekim) için yazılmıştır.

×