150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: özlenen rehber dergisi

Editör Yazısı – 17

Editör Yazısı – 17

Kıyamete kadar insanlığı ayakta tutacak tüm prensipleri bünyesinde barındıran İslam; müslümanlar tarafından yaşanıldığı zaman güzellikleri herkes tarafından daha da yakından müşahede edilecektir. Aksi halde hayatımıza yansımayan değerlerin kıymeti de hiç bir zaman fark edilemeyecektir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de elli küsur yerde imanla amelin birlikte zikredilmesi bunların birbirlerinden ayrılmaz değerler olduğunu göstermektedir. Amelsiz iman meyvesiz ve gölgesiz ağaç gibidir. Hayata aksetmeyen inanç ve düşüncelerin fert ve toplum açısından hiçbir değeri olmayacağı da çok açıktır.

İslam son din, Hz. Peygamber son peygamber, Kur’an son kitaptır. Her şeyin sonu, o ana kadarki bütün güzellikleri bünyesinde toplar. Durum bu olmakla birlikte acaba gerçek de böyle midir? İslam’ın hak din olduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat asıl problem Müslümanların bugün İslam’ı temsil problemidir. İnsanlık, problemlerini azaltmak için çare ve model aradığı bir dünyada müslümanların aranan modeli ortaya koyamamaları kendileri açısından da son derece acıdır.

Yaşanan zamanın şartlarını dikkate alıp medeniyet yarışında başarılı olmadan sırf geçmişin zaferleriyle övünmek boş bir avuntudan başka bir şey değildir. Geçmişin başarıları geleceği tetiklediği takdirde önemlidir. Geçmişte yaşanmaz, geçmişin güzelliklerinden ders alınarak Efendimizin (s.a.s.) rehberliğinde dünyamız nurlanır. ’Ameli kimi geri bırakmışsa nesebi onu ileri götürmez’ buyuran Efendimiz (s.a.s.) nasihati hepimize örnek olmalıdır. Zira Kur’an’ın ifadesiyle bazı peygamberlerin hanımları ve çocukları bile hidayetten nasiplenememişler, dünya ve ahiret perişanlığına uğramışlardır. Bu yüzden müslümanlar ferdan ferda Kur’ân’ı ve Sünnet’i kendilerine rehber edinerek kimliklerini ortaya koymak zorundadırlar.

Allah Tealâ yarattığı kulları için Rahman’dır; öyle olmasaydı kafirleri yaratmazdı. Bu âlemde ve öteki âlemde, herkes amelinin karşılığını eksiksiz görecektir. Allah kimseye haksızlık yapmaz. Zira o âdildir. ’Gerek dünyayı isteyenlerin ve gerekse ahireti isteyenlerin her birine dünyada Rabbin ihsanından ard arda veririz. Rabbinin ikramı kısıtlanmış değildir.’ (İsra, 17/20) hakikatini müslümanlar çok iyi idrak etmelidirler. Zira sadece sözde kalan bir müslümanlıkla Allah’ın yardımına mazhar olunmayı beklemekten daha büyük gaflet var mıdır? İsimden ibaret olan ve herkesin kendi keyfine göre yaşadığı müslümanlığın bir işe yaramadığı bugünkü müslümanların halinden bellidir. İslam âleminin günümüzdeki tablosu gerçek İslam’la taban tabana zıttır. İsterseniz buna birkaç misalle izah edelim. Allah’ın ilk emri ’oku’dur. Fakat en az okuyan müslümanlardır. Kur’an’da müslümanların ancak kardeş oldukları söylenmektedir fakat en fazla düşmanlık müslüman toplulukları arasında cereyan etmektedir. Hatta bu durum o safhaya geldi ki; müslümanlar birbirlerini katletmekte, ölen neden öldüğünü öldüren neden öldürdüğünü bile bilmemektedir. ’En hayırlı ümmet’ olarak tanımlanan, yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak tavsif edilen İslam toplumunun görüntüsü İslam’la gayr-i müslimler arasında adeta kalın bir perde, bir utanç perdesi gibidir. Görüntü o kadar bozuktur ki, Avrupa ve Batı’nın müslüman olması için bizim iyi müslüman olmadığımızın bilinmesi gerekir. Dünyanın ziynetlerine râm olmuş vaziyette heva ve heveslerimizin ardından ömürler tükenirken bizim bu haldeki müslümanlığımıza bakarak kimse müslüman olmaz. Halbuki İslam, özellikle sahabe Efendilerimizle birlikte dünyaya açılan müslüman tüccarların örnek davranışları sayesinde kıtalara yayılmıştır.

Müslümanın iyi örnek olması görev, kötü örnek olması suçtur. Efendimizin (s.a.s.) ifadesiyle mümin ahlâkı ve insanlarla muaşereti bakımından insanlar arasında parmakla gösterilecek konumda olmalıdır.

İslam âleminin gerçek bir model olması için yeniden yapılanması, en şiddetli depremlere dayanıklı şekilde yeniden inşa edilmesi gerekir. Gerileme ve bozulma süreci her şeyi yerinden oynatmış, bütün dengeler bozulmuş, bir kaos ortamı oluşmuştur. Bugün ortada ciddi anlamda bir müslüman kimliği problemi vardır. Fakirliğin, geriliğin, aşağılanmanın, sömürülmenin verdiği aşağılık kompleksi müslümanı adeta kendinden, kimliğinden utanır hale getirmiştir. Bu durumda müslümanların en önemli görevi; Kur’an ve Sünnet rehberliğinde güçlü bir İslamî kimlik inşasıdır. Her daim Allah’a kulluğun amaçlandığı, gerekli maddi ve manevi donanımlara sahip dünya platformunda insanlığa hizmet için ben de varım diyen bir İslam toplumuna ihtiyaç vardır. Böyle bir toplumu inşa etmek ütopya değildir. Zira bir defa olan başka zamanlarda da olabilir. Bu inşa için malzeme de var tecrübe de. Bütün mesele olma iradesidir. Biz inanıyoruz ki, hem İlahî irade hem de şartlar müslümanları yeniden tarih sahnesine çıkaracaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 98. sayısı (2011 Mayıs) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 16

Editör Yazısı – 16

Kıyamete kadar insanoğlu için vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz tek din İslam’dır. Bu manada imanın ve İslâm’ın kıymetini en güzel anlayanlar Sahabe Efendilerimizdir. Onlar, Kur’an’ın vahyolunuşuna şahidlik etmişler, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin gözetiminde ve terbiyesinde ahlâken kemâle ermişlerdir. İnandıkları dini yaşamanın büyük risk taşıdığı dönemlerde dine sahip çıkmışlar, bu uğurda can ve mallarını feda eden örnek nesil olmuşlardır.

Günümüz müslümanları şayet İslâm’ı atalarından miras olarak almayıp da, şuurlu bir hidayetle ona kavuşmuş olsalardı; İslâm ve imanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu belki daha iyi idrak edebilirlerdi. Sahabe efendilerimizin hayatlarını değiştiren İslâm günümüz toplumlarını da ihya edebilirdi. Adeta damarlarımıza yeniden kan yürür, her uzvumuz yeniden dirilir ve canlanırdı.

Rasulûllah (s.a.s.) Efendimizin İslâm’ı tebliğ ettiği ilk insanları düşünün. İslâm onlar için ne ifade etmekteydi? Habeşistan’a hicret eden İslâm kafilesinin başında olan Cafer bin Ebî Talib (r.a.), Habeşistan kralı Necaşi’ye İslâm’ı anlatırken, bakın nasıl saf bir çerçeve çiziyor; bu, o neslin, her İslâm kuralını nasıl yeni bir hayat ilkesi olarak gördüğünün de ifadesidir:
“Ey Emir! Biz cahil bir kavim idik. Taştan, ağaçtan yapılmış putlara “ilah” diye tapardık. Ölü hayvanların etlerini yer, kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Kumar oynar, faizcilik yapardık. Zinayı, bir kadının birkaç erkekle münasebette bulunmasını hoş görürdük. Akrabamıza karşı vazifelerimizi bilmezdik. Komşularımızın haklarını tanımazdık. Güçlüler, zayıfları ezer, zenginler, fakirlerin sırtından kazanırdı. Aramızda hak nedir, bilinmezdi.
Allah Tealâ bizim ıslahımızı diledi, içimizden bir ’Peygamber’ çıktı. Asâleti vardı. Soyu temiz, kabilesi temiz idi. Kendisini doğrulukla tanıtmıştı. Bizi Allah’ın birliğine çağırdı, ibadet etmeyi gösterdi. Dedelerimizin putlarından ayırdı. Bütün ahlaksızlardan uzaklaştırdı. Kan dökmeyi, kumar oynamayı, içkiyi, faizciliği, yalancılığı, yetimlerin mallarına dokunmayı yasak eyledi. Bütün iyilikleri öğretti. Doğruluğu, sözünde durmayı, komşulara, akrabaya iyi muamele yapılmasını, kadınların şerefini, kız çocuklarının hayatını kurtarmayı emretti. Bizi vahşetten kurtardı. Medeniyete soktu, iyi bir insan olmamızı sağladı. Biz de O’na inandık. Yolunda gidiyoruz.”

Ashab-ı Güzin (r.a.), İslâm’ın her bir emrini ve yasağını ciddiye almışlar, ona inanıp yaşamanın büyük risk taşıdığı bir dönemde dine ve imana sahip çıkmış, bu uğurda can ve mallarını feda etmekten geri kalmamışlardır. İslâm’ı anlama ve hayatlarına tatbik etme konusunda kıyamete kadar gelecek kuşaklara model olan bu neslin örnek ahlakı, özellikle İslâm’ı yaşadığımız asra taşıma gayreti içinde olan biz müslümanlar açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü ilk asır müslümanları, teslimiyetleri sayesinde sonraki kuşaklarda Asr-ı Saadet diye adlandırılacak bir medeniyet oluşturdular. Şu halde, İslâm’ın ilke ve ideallerini yaşanan hayata yeniden katabilmenin tek yolu, Kur’ân’a ve Sünnete aynı ciddiyetle sarılmaktır.

Allah katında ayrı bir kıymete haiz olan Receb ayına kavuştuğumuz bu günleri fırsat ve ganimet bilelim. Nefislerimizi yeniden hesaba çekerek amellerimizdeki noksanlıklarımızı tamamlama, haramları terk etme hususunda daha fazla gayretkâr olalım. Dünyada ve ahirette zelil olmayı arzu etmiyorsak; Kur’ân ve Sünneti kendimize ahlâk edinip, Allah için yapacağımız fedakarlıklara hazır olalım.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 99. sayısı (2011 Haziran) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 15

Editör Yazısı – 15

Rabbimize sonsuz hamd-u senalar olsun, Üç Aylar’ın içindeyiz ve Ramazan’a doğru kutlu geceler yaşıyoruz durak durak…

Regaib ve Mirac Kandillerinde ümmet-i Muhammed’e sunulan büyük ihsanlar ve ikramlardan sonra önümüzdeki Berat ve Kadir gecelerinin barındırdığı rahmet ve mağfiretten istifade edebilmek için ruhen hazırlanalım inşaallah.

Nasıl ki Mirac geceleri Rasûlulullah (s.a.s.)’in rehberliğinde ruhların yükselişlerine şahitlik ediyorsa, Berat Gecesi de afv ve mağfiretimize şehadet etmektedir. Bu yüzden manen ve kalben bomboş girmeyelim bu gecelere…

Kur’an tilavetleriyle, dualarla, tevbelerle, ibadetlerle üzerimizdeki yılgınlık bulutlarını dağıtalım. Zira İbn Atâullah el-İskenderî; ’Amelsiz ümit, hakikatte ümit değil; boş kuruntudan ibâret olan bir ümniyyedir/temennidir’ sözleriyle salih amel olmaksızın rahmet beklemenin kendini aldatmaktan başka bir şey olmadığını ne güzel ifade eder. Maalesef günümüz insanı manen öyle bir hastalığa düçar olmuş ki; pek çok kimse bunun hastalık olduğunun farkına varmadan gaflet içerisinde bu dünyadan göçüp gidiyorlar.
Bu hastalık da nedir biliyor musunuz?

Salih amel yapmaksızın rahmete mazhar olunacağı düşüncesi!…
İçerisinde bulunduğumuz mübarek günler hasebiyle sizin bir kardeşiniz olarak sadece bir hatırlatmada bulunacağım. Bunu da ben kendi sözlerimle değil, Allah’ın rızasına kavuşabilmenin yollarını talim ettiren büyüklerimizin nasihatlerinden birkaçını zikrederek yapacağım.

Amellerine bakmadan temennilerle yaşayan kimseler hakkında Hasan el-Basrî (r.a.) der ki: ’Öyle kimseler vardır ki, son nefeslerine kadar kendilerini bağışlanma kuruntusu (temennisi) ile oyalamışlardır. Hiçbir sâlih amel yapamadan bu âlemden göçüp gitmişlerdir. Böyleleri dünya hayatında iken kendi vicdanlarında samimi olmadıklarını bile bile «Ben Rabbime hüsn-i zan besliyorum» sözünü dillerinden düşürmezler. Halbuki Rabbine hüsn-i zan besleyen kimse, amel ve davranışlarını güzelleştirmenin de derdine düşer. ’İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helâke sürükledi de husrana düşenlerden oldunuz.’ (Fussilet, 23)

Cüneyd el-Bağdâdî (k.s.) güzelliklerin, temenniler neticesinde değil, kulun gayretleri sonucunda ilâhî ihsânın lutfedilmesiyle ortaya çıktığını şöyle beyan eder: ’Biz bu gönül safâsını yani tasavvufî hâl ve irfânı, kîl ü kâl, ceng ü cidâl ve ilmî münazara ve münakaşalar neticesinde değil, Allah için açlık ve susuzluğa katlanarak, geceleri uykusuz geçirerek ve sâlih amellere var gücümüzle sarılarak elde ettik.’

Mârûf el-Kerhî (k.s.) der ki: ’Amel işlemediği halde cenneti istemek, bir çeşit günah sayılır. Herhangi bir sebebe sarılmadan şefâat ummak da aldanmışlığın bir alâmetidir. İtâat etmediği bir Zâttan rahmet beklemek ise tam bir cehâlet ve ahmaklıktır.’

Her amel iyi ya da kötü bir sonuç doğurur. Sâlih ameller kulun derecesini yükseltirken kötü ameller onu helâk vadilerine doğru düşürür. Bu hakikat Hakk’ın koyduğu ezelî ve ebedî bir sünnetidir. Nitekim buyrulmuştur ki: ’Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.’ (En’âm, 32)

Ümit ya da boş temennîlerle yaşamak esasen akıl ve idrâk farkıdır. Nitekim Efendimiz (s.a.s.) bu farka şöyle işâret buyurur: ’Akıllı kişi, nefsine hâkim olan, onu hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, kendini nefsânî arzularına tâbi kılan ve bununla beraber Allah hakkında bir takım kuruntulara dalıp giden ve temennîlerle yaşayan kimsedir.’

Netice olarak denilebilir ki, her şey amellere bağlıymış gibi bütün himmetini ortaya koymak ve fakat hiçbir ameline güvenmeden yalnız ilâhî rahmeti ummak, işte arzulanan ümit bu olsa gerektir.

Geçen günlerin bir daha telafisinin olmadığı bu hayat yolculuğunda, damlaya damlaya göl olur misalinde olduğu gibi salih amellerimize her gün bir yenisini ekleyerek Rabbimizin huzuruna çıkacağımız günün hazırlığında olalım.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 100. sayısı (Temmuz 2011) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 14

Özlenen Rehber Dergisi olarak tüm Müslümanların Ramazan ayını kutlar, bu mübarek ayın tüm inananlara bereket, hayır, huzur ve öncelikle de barış getirmesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederiz.

Ramazan, Müslümanlar arasında yardımlaşmanın ve dayanışmanın daha da ön plana çıktığı, çok önemli bir dönemdir. Bu nedenle tüm İslam âleminin Ramazan ayını bir vesile olarak görüp fikir ayrılıklarını, kırgınlıkları bir kenara bırakmaları ve tek vücut olarak ittifak etmeleri gerekmektedir. Müslümanların tesanüdü konusunda gösterilecek bu dayanışma, zulme sebep olan batıl yolların ve ideolojilerin yıkılmasına vesile olacağı gibi, aynı zamanda sıkıntı ve ihtiyaç içinde olan Müslümanlara da verilebilecek en büyük destek olacaktır.

İslam, toplum dini olması hasebiyle hayatı çepeçevre kuşatmıştır. Küçük büyük, zengin fakir her sınıftan insan İslam zincirinin bir halkasını oluşturur. Bu sebeble Müslümanlar öncelikle kardeşlerinin dertleriyle dertlenmeli ve onların sıkıntılarına çözüm sunacak imkanlar hazırlamalıdırlar. İşte mübarek Ramazan ayı bunları gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsattır. Elimiz kolumuz bağlı birşey yapma imkanına sahip değilsek en azından ümmetin kurtuluşu için sürekli dua etmeliyiz. Günahlarımızdan pişman olup ellerimizi semaya kaldırıp mülkün gerçek sahibi Rabbimizden bağışlanma dilemeliyiz. Bu ayda sofralarımızdaki insan halkasını yeni yeni misafirlerle genişletmeliyiz. Unutmamalıyız ki misafir bereketiyle gelir. Bir sofraya ne kadar çok el uzanırsa sofradaki nimetlerin bereketi o nispette artar.

Kur’an’ın inzaliyle şeferlenen Ramazan ayında ifa edilen en önemli ibadet oruçtur. Oruç ibadetinin Allah’ın razı olacağı umulan şekilde yerine getirilmesi, güçlü bir imanın, ihlasın, samimiyetin ve Allah korkusunun göstergesidir. Çünkü oruç, Allah ile kul arasındaki bir ibadettir. İnsanın bu farzı yerine getirirken ne niyette olduğunu, samimiyetini, ihlasını, haram ve helalleri uygulamada gösterdiği titizliğini ancak Cenâb-ı Hakk bilmektedir. Orucun bir diğer faydası da, oruç vesilesiyle kulların kötülüklerden uzak durup, nefislerinin terbiyesinde büyük bir nimetle karşı karşıya olmalarıdır. Ancak oruç vesilesiyle açılan bu rahmet kapısında hakkıyla istifade edebilmenin tek yolu, Allah’a samimi bir kalple iman edip, Rabbimiz’in emir ve tavsiyelerine uymak, vicdanının sesini dinleyip, nefsinin kışkırtmalarından uzak durmakla olacaktır. Böyle bir kişinin ahlâkı, zaman içinde güzelleşecek, imanı kemale erecek ve gönlündeki Allah korkusu ve haşyeti daha da güçlenecektir.

İnsan, hayatının her alanında, Ramazan Ayı’nda aldığı bu özel terbiyenin nimetlerinden yararlanır. Çünkü nefsini terbiye etmiş, elindeki nimetlerin Allah’a ait olduğunu ve acizliğini fark etmiş bir insanın hayatında birtakım değişiklikler meydana gelir. Böyle bir insanın dünya görüşü, olaylar karşısındaki tepkileri ve yorumları farklılaşır, insanî yönü ön plana çıkar. Allah’ın nimetleri olmadan yaşamanın imkansız olduğunu anlar. Açlığı yaşamak suretiyle, uygulamalı olarak, fakir insanları da düşünebilme, onların halleriyle hâllenip onlara kol kanat gerebilme hususunda çok olumlu nefsî ve ruhî terbiyelere kavuşur.

Kendi şahsî hayatımızda ve ailemizde Ramazan’ın feyiz ve bereketinden azamî derecede yararlanabilmek için adeta maneviyat seferberliği ilan etmeliyiz. Zira bu ay sayılı günlerden ibarettir. Bu günlerin içini hakkıyla doldurmalıyız. Gelecek yılın Ramazan ayına kavuşacağımıza dair hiçbirimizin elinde herhangi bir senet yoktur. Akıllı insan, her türlü ihtimali göz önünde bulundurarak idrak ettiği bu ayı son Ramazan olarak bilir ve gereğini yapar. Zaman hızla akıp gidiyor. Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Ramazan gibi bereketli ve feyizli günleri layıkıyla değerlendiremezsek hayatımızda sevap-günah dengesi bozulur ve gönüllerimizdeki Allah haşyeti ve sevgisi o nisbette dümura uğrar. Geçen günler fayda değil, zarar hanemize yazılır.

Ne mutlu o kimselere ki şu sayılı Ramazan günlerini layıkıyla ihya ederek Rablerinden af ve mağfiret müjdesine nail olmaktadırlar…


Rabbim tüm İslâm âleminin Ramazanını mübarek kılsın, mağfur olmuş bir hal ile nice bayramlara kavuştursun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 101. sayısı (2011 Ağustos) için yazılmıştır

Ramazan; Önü Rahmet, Ortası Mağfiret, Sonu Azaptan Kurtuluştur, Ramazan-ı Şerif

Ramazan; Önü Rahmet, Ortası Mağfiret, Sonu Azaptan Kurtuluştur, Ramazan-ı Şerif

’Ey insanlar! Sizi mübârek ve büyük bir ay gölgelemiştir. O, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunduran aydır. Allâh Teâlâ’nın oruç tutulmasını farz kıldığı, gecesinde ibâdet yapılmasını sevap kıldığı bir aydır. Kim bu ayda hayırlı bir amelle Allâh’a yakınlık gösterirse diğer aylardaki bir farzı yerine getirmiş gibi olur. Kim de bu ayda bir farz ameli yerine getirirse diğer aylardaki yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olur. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir. Bu ay, başkalarının dert ve sıkıntısına ortak olma ayıdır. Bu, mü’minin rızkının artırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu onun günahlarının bağışlanmasına, cehennem azâbından kurtulmasına ve kendi mükâfâtından hiçbir şey eksilmeden bir oruç tutma sevâbına daha nâil olmasına vesîle olur.’

Bunun üzerine sahâbîler: ’Ya Rasûlallah! Hepimiz bir oruçluyu doyuracak kadar yiyeceğe sahip değiliz’ dediklerinde, Rasûlullah (s.a.s.): ’Kim bir oruçluyu bir hurma ile veya içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftar ettirirse, Allah ona bu sevâbı verir’ buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti:

’Bu öyle bir aydır ki, önü rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azabından kurtuluştur. Kim bu ayda, emrinde olan insanlara kolaylık gösterir de yüklerini hafifletirse, Allah onun günahlarını bağışlar ve onu cehennem azâbından âzâd eder. Bu ayda dört önemli hususa daha fazla riayet edin. Onlardan ikisi Allah’ın rızasını kazanmak için, diğer ikisi de kendilerinden hiçbir zaman uzakta kalamayacağınız şeylerdir. Kendileri ile Rabbinizin rızâsını kazanacağınız şeyler, bol bol kelime-i tevhîd getirip istiğfar etmeniz ve kendilerinden uzakta kalamayacağınız iki şey de Allah’tan daima cenneti talep etmeniz ve kendisi ile cehennem ateşinden muhafaza istemenizdir.

Kim bir oruçluyu iftarda su ile doyurursa, Allah Teâlâ da onu benim havuzumdan içirerek doyurur. Hattâ o, cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmez.’ (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VIII, 477/23714)

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin Şaban ayının son günlerinde irad ettiği bu hutbe Ramazan’ın kıymetini en güzel şekilde ifade etmektedir.

Ramazan ayına has olmak üzere müminlere farz kılınan oruç ibadetinde dikkat etmemiz gereken esasların başında riyâdan korunmak gelir. Gösterişten uzak, kalbî bir kıvâm ile edâ edilen oruç ibadeti, en fazîletli ibadetlerden birisi olarak kıyamette lehimize şehadet edecektir. Fakat dünyevî gâyelerle bulandırılmış, gıybet, nemime, gösteriş ve gafletle yaralanmış oruç ve namazlar hakkında Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
’Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnızca uykusuzluktur.’ (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21/1690)

Oruçtaki bu kalbî hassâsiyet, namazın da Hakk katında kabulü için zarûrîdir. Namaz kılarken kalbin riyâ ve ucuptan korunmasının lüzûmuna dâir Şeyh Sâdî’nin Gülistan adlı eserinde anlattığı şu hâtırası ne kadar ibretlidir:
’Çocukluğumda zühde, riyâzete, gece ibadetine çok düşkündüm. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Birtakım kimseler etrâfımızda uyuyorlardı. Babama:
’Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.’ dedim. Bu sözüm üzerine babam:
’Oğlum Sâdî! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın! Zîrâ senin hor gördüklerin, şu anda ilâhî rahmetten mahrûmiyet içindelerse de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günahı yazıldı.’ karşılığını verdi.’

Bu meyanda Hz. Ali (r.a.) efendimizin şu uyarısı kulaklara küpe olacak mahiyettedir: ’Amelinizin kabulü için, amel işlemekten daha fazla ihtimam gösterin. Allah Teâlâ’nın, ’Allah ancak müttakilerden (ameli) kabul eder.’ (Mâide, 27) buyurduğunu görmez misiniz?’ (İbn Receb, Letâifu’l-Ma’ârif, 234-235)

Ramazan ayının kendi başına fazilete sahip bir ay olduğunu gösteren bir diğer husus; eğer Ramazan’ın hususiyeti oruçla doğrudan bağlantılı olsaydı, meşru mazeretleri sebebiyle oruç tutamayanların bu ayın feyiz ve bereketinden mahrum olmaları gerekirdi. Oysa bu durumdaki kimseler dahi Ramazan ayının evvelindeki rahmetten, ortasındaki mağfiretten ve sonundaki günahlardan kurtuluş müjdesinden mahrum bırakılmazlar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 101. sayısı (2011 Ağustos) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 13

Editör Yazısı – 13

’Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!’ (Buharî)


Müslümanlar dünyanın dört bir yanında zulme uğramakta ve işin en kötü yanıda birbirlerini öldürecek kadar şuurlarını yitirmiş vaziyettedirler. Bu yüzden özellikle barış ve huzur içinde yaşayan diğer ülkelerdeki Müslümanlar, ağır imtihanlara maruz kalan bu insanlara güçlerinin yettiği ölçüde yardım etmeleri, herhangi bir yardımda bulunamayanın da en azından dua etmesi gereklidir.


Hadiste ’Müslümanların dertleri ile ilgilenmeyen, onlardan değildir’ buyrulduğu gibi dünyanın öteki ucundaki bir Müslümanın derdi, bizim derdimiz demektir. Yiyecek, içecek, giyecek, barınacak, canını, malını savunacak ve başka ihtiyaçları için Müslümanlara yardım etmek, hem vazife hem de ahiret için kazançlı bir yatırımdır. Efendimiz’in (s.a.s.) müslümanların imdadına yetişmeyle alakalı yüzlerce hadisi vardır. Onlardan birkaçını burada zikretmek istiyorum. Bu hadisler vesilesiyle belki meselenin ehemmiyetini daha iyi kavrarız.


Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz buyurmaktadır ki:
’Bir Müslümanın sıkıntısını gidereni veya bir mazluma yardım edeni, Allah affeder.’ (Buharî)
’Bir din kardeşinin ihtiyacını gideren, ömür boyu ibadet etmiş gibi sevap kazanır.’ (Buharî)
’Din kardeşini savunan Müslümanı Allah Tealâ, cehennem ateşinden korur.’ (Taberânî)
’Bir mümini, bir münafığın zulmünden koruyan, cehennem ateşinden korunur.’ (Ebu Davud)
’En kıymetli amel, bir müminin sıkıntısını gidermek, borcunu ödemek veya karnını doyurmak suretiyle onu sevindirmektir.’ (Taberânî)


İmam-ı Rabbanî Efendimiz Mektubât’ta buyuruyor ki:
’İşte bugün, her Müslüman, elinden gelen yardımı yapmayıp, İslâmiyet baskı altına düşerse, yardımı esirgeyen her Müslüman, ahirette mesul olur. Bunun için kuvvetim olmadığı hâlde, yardıma koşmaya özeniyorum. Güçlükleri yenerek, İslâm’a ufacık bir hizmet edebilmek yolunu arıyorum. ’İyilerin çoğalmasını isteyen de, onlardan sayılır’ buyuruldu. Benim halim elindeki yün yumağıyla Yusuf’un satıldığı çarşıya gelip bununla onu satın almak isteyen kocakarının hali gibidir.’ (1/47)


’Ey Seyyid! Bugün İslâm çok garip bir durumdadır. Bu zamanda İslâm’ın güçlenmesi için harcanan bir kuruş bile binlerce altın vermiş gibi kıymetlidir. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu!’ (1/193)


Müslümanlar olarak büyüklerimizin bu nasihatlarından kendimize ders çıkaralım ve hadiselere onların penceresinden bakarak tahlil etmenin yollarını araştıralım. Hem de hiç vakit kaybetmeksizin. Boşa geçen her saniyenin dünyanın dört bir yanındaki müslümanların aleyhine işlediğini unutmayalım. Zira İslâm Ümmeti Osmanlı’nın yıkılışının ardından başsız kalmıştır. Bunu fırsat bilen Batılılar tüm fırsatları değerlendirmişler ve o topraklara yerleşerek tüm zenginliklere el koymayı bilmişlerdir. Gidemedikleri yerlere ise kendileri adına çalışacak başkan veya kral tayin etmişlerdir. Müslümanları beyin olarak o kadar uyuşturmuşlardır ki; günümüz müslümanı bunun en güzel örneğini teşkil etmektedir. Zira bu insanlar bırakın bir İmam’a, bir Emîr’e sahip olmak, çoğumuz onun bilincinden bile mahrumuz.


Ümmet paramparça olmuş. İslâm dünyası çapında binlerce cemaat, hizip, fırka kendi başına buyruk, keyfe mâ yeşa bildiğini okuyor. Ümmet içinde hiyerarşi diye hiçbir şey kalmamış. Başlar ayak, ayaklar baş olmuş.
Din konusunda tartışmalar almış yürümüş. Müslümanların acınacak hallerini geçen senelerdeki Gazze savaşında açıkça gördük. Zalim İsrail’e arka çıkan, el altından onu destekleyen hain Arap rejimleri bile olmuştu. İşte o Arap rejimleri can çekişmekte ve diktatör liderleri bir bir gitmekteler ama gitmezden önce yapabilecekleri en büyük katliamları yapmaktalar.


Müslümanlar her yerde zillet, esaret altında. Irak’ta ölenler milyonlarla ifade edilmekte evsiz, yurtsuz, öksüz ve yetim kalan kaç milyon insan olduğuna dair kimse bir şey bilmemektedir. Afganistan ve Pakistan işgal altında. Somali başta olmak üzere Afrika ülkelerinde özellikle çocuklar başta olmak üzere insanlar açlıktan ölmekteler. Maalesef Müslümanlar her yerde eziliyor, ızdıraplar içinde kıvranıyor, süründürülüyor, öldürülüyor…


Kur’an ve Sünnet’ten ayrıldıkları halde bu ayrılıklarının farkına varamayan veya varmak istemeyen Müslümanların halleri ne olacak? Halimizin fecaatini biliyor muyuz?

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 102. sayı (Eylül 2011) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 12

Editör Yazısı – 12

Havf ve reca müminin kalbî hayatını dengede olmasını temin eden iki ayrı vasıftır. Havf’sız reca emn ve gurur vesilesidir. Reca’sız havf ise Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinden ümit kesmeye sebeptir. Her ikisi de büyük günahtır. İmanın hakikati ise bu ikisinin imtizacından doğar. Havf, Allah korkusu ile günahlardan sakınarak takva sahibi olmaya gayret etmektir. Bu hâl, insanı Allah Teâlâ’nın öfkesinden ve Cehennem azabından korur. Reca ise Allah Teâlâ’nın rahmetine bel bağlamak ve rahmetini ummaktır. Bu ise insanı, farzları yapmaya ve Allah’ın rızasına, sonuçta cennete ve ebedî saadete kavuşmasına vesile olacaktır. Cenâb-ı Hakk’a karşı olan havf duygusu ilmi, daha fazla ameli neticede de İlahî rahmet ve rızayı doğurur. İmanım kemali ilimle, ilmin kemali ise Allah korkusuyladır. İlim imanı, korku da marifet-i İlâhiyeyi kazandırır.

Tasavvufa adım atarak nefsini tezkiye ve terbiye etmeye çalışan sufilerde havf ve reca duyguları nasıldır, hiç merak ettiniz mi? Acaba insan, seyrü sülûkta ilerledikçe havfi mi artar, recası mı, yani korkusu mu ümidi mi?

Belki ilk akla gelen cevap, ’Herhalde recası’ artar olmalı değil mi? Zira bir yola giriyorsunuz, o kapıda sadakatlı oluyorsunuz, niyetiniz Allah’ın rızası, vuslatın basamaklarına adım atmak istiyorsunuz. Bunun için nefsani arzularınıza set çekiyor, tevbe ediyorsunuz. İbadet ve virdlerinize devam ederek nefse ve şeytana karşı teyakkuz halinde oluyorsunuz. Evet bu ibadetlerin hepsi insanı ümide yaklaştırır: Rabbim beni görüyor, niyetimi biliyor, O’nun rahmeti sonsuz, elbet biz de o rahmet deryasında bir köşecik buluruz… Ümid bu!
Ama gelin görün ki, Allah dostları bu yolllarda mesafe kaydettikçe, ibadet tutkularının derinleştiğine, tevbelerde gözyaşının arttığına, duaların daha sûzişli hale geldiğine şahit olunuyor. Hatta her yapılan, sanki yetersizlik duygusunu besliyormuşcasına, ’Rabbim için ne yaptım ki!’ nev’inden yakınmalar getiriyor.

Nedendir bu?
Yakınlaştıkça ’Havf’ duygusu mu gelişiyor?

Belki onların gönüllerinde azamet-i İlahiyyenin daha derinden idraki söz konusu. Belki de lutfedilen nimetlerin daha hakiki hüviyetlerle idraki ve buna karşı şükrün kifayetsizliği söz konusu olmaktadır. Bilemiyoruz.

Allah dostlarının hayatına baktığınızda Cenâb-ı Hakk’a karşı çok net bir korkuyu, ama derinden akan bir ümidi görürsünüz. Allah yoluna öyle bir sarılışları vardır ki, hem en büyük mahrumiyeti yaşama korkusu ile hareket ettiklerini düşünür, hem de en büyük ödülü onların alacağı hissine ulaşırsınız. Allah dostları bazen gönül dünyalarındakileri etrafındakilerle paylaşmışlardır. Onların sözleri bu yollarda mesafe katetmeye çalışan salikler için de irşad niteliğindedir. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşarak dergimizin yeni sayısıyla başbaşa bırakıyorum.

Fudayl bin İyad (k.s.) diyor ki: “Sana Allah’tan korkuyor musun, denildiğinde ’Hayır’ dersen küfre girer, ’evet’ dersen yalan söylemiş olursun. Çünkü senin vasfın Allah’tan korkan kişinin vasfı değildir.”

Zünnûn Mısrî (k.s.) diyor ki: “Allah’ı gerçek manada seven kişi havf ile kalbini sulamadığı sürece muhabbet kadehinden içemez.”

Süleyman Darani (k.s.) diyor ki:“Kulun korku ile ümid arasında bulunması gerekirse de, kalbinin daima korku ile çarpması daha hayırlıdır. Çünkü korkunun bulunmadığı bir kalb harab olur.”

Ebû Abdullah İbn Cella (k.s.) diyor ki: “Büyükler mahrum kalmaktan korkarlar, küçükler cezadan. Büyüklerin korkusu daha keskindir. Çünkü nefse ait bazı şeylerin nefiste varlığını sürdürmesi sahibini ihsan makamına ermekten alıkor. Böyle bir kimse her ne kadar teslimiyet ve tevekkül sahibi olsa da.”

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 103. sayısı (2011 Ekim) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 11

Editör Yazısı – 11

Allah Teâlâ’ya çeşitli vesilelerle yaklaşılır. Onlardan biri de birkaç gün sonra idrak edeceğimiz Kurban Bayramı ve keseceğimiz kurbanlarımızla olacaktır.

Allah katında yüce bir mana ifade eden kurban ibadeti, toplumsal birlik ve beraberliğin temin edilmesinde ve kıtlıkla karşı karşıya kalan insanlara yardım elinin uzatılmasında önemli bir vesiledir. Zira Rasûlullah (s.a.s.) Kurban Bayramı’nda kestiği hayvanın etinin büyük bölümünü fakirlere dağıtırdı. Bir defasında Efendimiz (s.a.s.) Hz. Âişe annemize sorar: ’Âişe! Kurban etini dağıttınız mı?’ Hz. Âişe ’Dağıttık yâ Rasûlallah’ diye cevap verir. ’Ne kadarını dağıttınız?’ sorusuna; ’Hepsini dağıttık, bize bu buttan başka hiçbir şey kalmadı!’ cevabını alınca gülümseyerek; ’Desene Âişe, bir buttan başka hepsi bize kaldı’ diye karşılık verir.

Rasûlullah (s.a.s.) komşusunun boğazından kurban eti geçmeden kendisi yemezdi. Bir bayram erken bir vakitte kurban eti pişmiş olarak Efendimiz (s.a.s.)’in önüne gelince hemen yemeğe başlamaz; ’Şu an komşularımız da kurbanlarını kestiler, etlerini yemeye başladılar mı?’ diye sorar. ’Hayır yâ Rasûlallah! Henüz onların ellerine pişirecek etleri geçmedi, herkesten önce biz sana hazırladık’ cevabını alınca; ’Götürün bu eti! Ne zaman komşularımızın da bacalarından et pişirdiklerine işaret eden dumanlar yükselirse o zaman getirin’ der. Buna ilave olarak buyururlar ki; ’Ben komşusunun yemediğini yiyen, giymediğini giyen, onlardan ayrı bayram yapan kimselerden olmak istemem.’ Komşuları etlerini pişirinceye kadar kendisi de kurban etinden yemezdi.

Rasûlullah (s.a.s.) ihtiyaç sahiplerinin çok olduğu dönemlerde kurban etlerinin kurban kesen tarafından saklanmasını doğru bulmazken, normal şartlarda da yoksullara, misafirlere ve aile fertlerine olmak üzere kurban etinin üç parçaya ayrılmasını tavsiye etmiştir.

İmam-ı Rabbanî Efendimiz buyuruyor ki: ’İşte bugün her Müslüman, elinden gelen yardımı yapmayıp, İslam baskı altına düşerse, yardımı esirgeyen her Müslüman, âhirette mesul olur. Bunun için kuvvetim olmadığı halde, yardıma koşmaya özeniyorum. Güçlükleri yenerek, İslam’a ufacık bir hizmet edebilmek yolunu arıyorum. ’İyilerin çoğalmasını isteyen de, onlardan sayılır’ buyruldu.’ (Mektubât, 1/47) ’Bugün İslamiyet’e yardım için az bir şey vermek, binlerce altın vermiş gibi kıymetlidir. Hangi talihliye, bu büyük nimet ihsan edilirse, ona müjdeler olsun! Dinin yayılmasına hizmet eden, cihat sevabına kavuşur. Hele bu zamanda Müslümanlara yardım etmek daha güzel, daha sevaptır.’ (Mektubât, 1/193)
Kardeşlerim gelin bu Kurban Bayramı’nda ’Komşusu açken tok yatan bizden değildir’ diyen insanların en mükemmeli Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz gibi yaşamaya karar verelim. Bayramımızı İslam’ın kardeşlik, sevgi ve yardımlaşma anlayışı içinde geçirelim. Yetimleri, kimsesizleri gözetelim, kurbanlarımızı da yalnız Allah rızası için keselim. Etleriyle dünyanın dört bir yanındaki fakirlerin, yoksulların, komşularımızın gönüllerini alalım.

Arefe günü sabah namazında başlayan ve üzerimize vacip olan teşrik tekbirlerini (Allahu ekber, Allahu ekber. Lâ ilâhe illallâhu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillâhil-hamd) her farz namazdan sonra yerine getirmeyi unutmayalım.

Bu mübarek günlerde dua etmeyi de unutmayalım. Zira arefe günü yapılan dua reddedilmeyen dualardandır. Kurbanla Allah’a yaklaşırken dua ile de gönüllerde birleşelim.
Afrika’da açlıkla mücadele veren on binlerce insanın yaralarına merhem olabilmek adına bu seneki kurbanlarımızdan bir pay da oraya ayırmayı unutmayalım!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 104. sayısı (2011 Kasım) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 10

Editör Yazısı – 10

’Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’ kavlince insanoğlunun yaratılış gayesi; yaratanına karşı kulluk vazifesini bihakkın yerine getirmesidir. Yapılacak ibadetler, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu âyetteki ’ibadet etsinler’ ibaresini, ’tanısınlar, bilsinler’ şeklinde anlamayı tercih etmişlerdir. İbadet veya kulluk her şeyimizle Cenab-ı Hakk’ın mülkünde bulunmamızın şuuru içinde tam bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor. Nefsin, şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Teâlâ’dan gafil olmamakla, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, ’Allah’ı Rab olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz’ sözüyle bu durumu veciz bir şekilde ifade etmişlerdir.

Ne zaman sona ereceğini bilemediğimiz şu dünya yolculuğunda sırat-ı müstakim üzere olmak; Allah Teâlâ’yı bilmeye, her an O’nun zikrinde bulunmaya, bunun gerçekleşmesi için de Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnetlerini adım adım takip etmeye bağlı. Bu şekilde yaşamak tabi ki kolay değil, çünkü bu durum insanoğlu için bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, şeytanın adımlarına uymak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Yoldaki tehlikelerden sağ salim kurtulabilmek ancak yol bilenlerin rehberliğinde olacaktır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet’in ışığında insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, Peygamberlerin vârisi âlimleri, Allah dostlarını bulmak elzemdir.

Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, sohbetlerine iştirak etmek ’Onları görenler Aziz ve Celil olan Allah’ı hatırlarlar’ hadis-i şerifinde ifade buyrulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin bir mürşid-i kâmili bulmakla Allah Teâlâ’yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bârî’ye vasıl olmak, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle tahakkuk edebilecek bir mazhariyettir. Bilmeden, bulmadan gönül verilmez gerçi; ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın da bir manası olmaz. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş olmanız, velayetin alametlerini bilmeniz, bir mürşide bağlanmanın gerekliliğini ikrar etmeniz, gidip onun önünde diz çöküp teslim olmadıkça işe yaramıyor. ’Bal’ demekle nasıl ki ağız tatlanmıyorsa; bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmeyecektir.

Diğer taraftan o dostları bulmak da bilmek anlamına gelmemektedir. ’Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler’ misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan nice kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.

Hakikatte tasavvufta bilmenin de bulmanın da alameti ’gönül vermek’tir. Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk ederek mürşidinin iradesine tabi olmalıdır. Onlara gönül vermek, aşkla sevmek, hal iledir; lafla olmaz. Onun alameti ise mürşidinin rengine boyanmaktır. Bu sebepledir ki Allah dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir-yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle uyarlar.

Rabbimize hamdolsun bu yolun terbiye sistemi, siret-i Nebevî ile ahenklidir. Gayemiz Efendimiz (s.a.s.)’in ahlâk ve sünnetlerini örnek alarak hayatımıza tatbik etmektir. Bütün bu güzel hâller de ancak kâmil bir mürşidin taht-ı terbiyesi altında bulunmakla husule gelmektedir. Bu manadan olmak üzere Cenâb-ı Hakk’a giden yolda bizleri, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet ve güzel ahlâklarıyla irşat eden ve 11 Aralık 1999 ebedî âleme irtihal eden kıymetli efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerini rahmetle yâd ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 105. sayısı (2011 Aralık) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 9

Editör Yazısı – 9

İmam Gazalî, Kimya-yı Saadet’te şöyle bir hâdise nakleder:

Emevî halifelerinden Süleyman bin Abdülmelik Medine’ye geldiğinde dönemin tanınmış âlimlerinden Ebu Hazim’i çağırtır ve ona ’Ölümü sevmiyorum, sebebi nedir?’ diye sorar. Ebu Hazim, ona ’Dünyaya özenip ahireti harap ettiğin içindir. Elbette mamur olan bir yerden viraneye götürülen kimse üzüntülü olur’ şeklinde ibret ve ders alınacak bir cevap verir.
Süleyman b. Abdülmelik’in bu cevaptan kendisine ders çıkarıp çıkarmadığı bize düşmez. Ancak aynı bilgiye sahip olan bizler kendimize hiç soruyor muyuz acaba? İçimiz nasıl? Ahiret yurdunu imar ettik mi, dünyadan kopmak zor geliyor mu, hayat defterimizde ne var ne yok, artılar eksiler, ’Oku kitabını’ dendiğinde, okumakta zorlanacağımız, yüzümüzün rengini değiştirecek neler yazıldı oraya?

Geçirdiğimiz her bir 24 saati veya hayat diye yaşadığımız alışkanlıklarımızı bir sorgulasak? Ne kadarı taşınabilir öte dünyaya ne kadarı belimizi büker?

Unutmayalım ki, gerçek hayat ahiret hayatıdır! Bu sözleri yazarken gözümün önüne şu anki insanlığın durumu geldi. Acaba Allah’ın ve Rasûlullah (s.a.s.)’in kastettiği manada ahiret yurdunun hakikatini anlayan kaç insan vardır? En doğrusunu Allah bilir ama insanlık çok vahim bir şekilde gaflet bataklığının içinde yüzmektedir ve daha da kötüsü gafletinin de farkında değildir. ’Gafil olduğu halde, gafletinden habersiz kimseye şaşılır. Şu kişiye de şaşılır ki ölüm onun peşinde iken, o dünyanın peşinde koşar. Rabbi kendinden hoşnut olup olmadığını bilmeden kahkaha ile gülene de şaşılır.’ Evet, Efendimiz (s.a.s.)’in beyanından da anlaşılacağı gibi günahlarına pişman olmaksızın gaflet üzere koca bir ömrün sonunda varılacak nokta pişmanlıktan başka bir şey olmayacaktır.

Kur’an’da bildirildiği üzere insanoğlu zayıf bir varlıktır. Başına bir bela geldiğinde Allah’a yalvarır, Allah onun sıkıntısını giderince de geçmişi unutup hiçbir şey olmamışçasına tekrar eski günahlara döner. Maalesef günümüz insanı günahlarını, isyanlarını önemsiz görmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden birisi de insanın bolluk, rahatlık ve refah içinde yaşarken ahiretini unutup dünya zevklerine kendini kaptırmasıdır. Bu dünyaya yalnızca Allah’a kulluk yapmak için gönderildiğini unutmasıdır.

Günahların önemsiz sayılması, işlenen günahların ahirette insanın başına ne belalar açacağını, neler getireceğini, can verirken ve hesaba çekilirken nasıl bir tavırla karşılaşacağını gerçek manada bilmemesinden kaynaklanmaktadır. İmanlarda olan zayıflık, bilgisizlik, Allah korkusu ve Allah sevgisi eksikliğinden ötürü günahların mahiyeti sorgulanmıyor, başımıza neler getireceği göz önünde tutulmuyor.

Şakik-i Belhî hazretleri buyuruyor ki: ’İnsanlar üç şey söylerler. Fiilleriyle ona muhalefet ederler: Biz kuluz derler, fakat şef gibi yaşarlar. Allah bizim rızkımıza kefildir derler. Fakat kalblerini rızık kazanmakla meşgul ederler. Elbet biz de öleceğiz derler. Fakat hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılırlar.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerini rüyada görüp sual ederler:
– Vefatından sonra sana ne yaptılar?
– Allah (c.c.), bana buyurdu ki:
– ’Beni sevdiğini söylerdin; fakat benden gafil olurdun. Bu ise yalancılıktır.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerine böyle denirse, bizlere ne söylenmez ki?..

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 106. sayısı (2012 Ocak) için yazılmıştır.

×