150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Ramazan; Önü Rahmet, Ortası Mağfiret, Sonu Azaptan Kurtuluştur, Ramazan-ı Şerif

Ramazan; Önü Rahmet, Ortası Mağfiret, Sonu Azaptan Kurtuluştur, Ramazan-ı Şerif

’Ey insanlar! Sizi mübârek ve büyük bir ay gölgelemiştir. O, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunduran aydır. Allâh Teâlâ’nın oruç tutulmasını farz kıldığı, gecesinde ibâdet yapılmasını sevap kıldığı bir aydır. Kim bu ayda hayırlı bir amelle Allâh’a yakınlık gösterirse diğer aylardaki bir farzı yerine getirmiş gibi olur. Kim de bu ayda bir farz ameli yerine getirirse diğer aylardaki yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olur. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir. Bu ay, başkalarının dert ve sıkıntısına ortak olma ayıdır. Bu, mü’minin rızkının artırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu onun günahlarının bağışlanmasına, cehennem azâbından kurtulmasına ve kendi mükâfâtından hiçbir şey eksilmeden bir oruç tutma sevâbına daha nâil olmasına vesîle olur.’

Bunun üzerine sahâbîler: ’Ya Rasûlallah! Hepimiz bir oruçluyu doyuracak kadar yiyeceğe sahip değiliz’ dediklerinde, Rasûlullah (s.a.s.): ’Kim bir oruçluyu bir hurma ile veya içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftar ettirirse, Allah ona bu sevâbı verir’ buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti:

’Bu öyle bir aydır ki, önü rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azabından kurtuluştur. Kim bu ayda, emrinde olan insanlara kolaylık gösterir de yüklerini hafifletirse, Allah onun günahlarını bağışlar ve onu cehennem azâbından âzâd eder. Bu ayda dört önemli hususa daha fazla riayet edin. Onlardan ikisi Allah’ın rızasını kazanmak için, diğer ikisi de kendilerinden hiçbir zaman uzakta kalamayacağınız şeylerdir. Kendileri ile Rabbinizin rızâsını kazanacağınız şeyler, bol bol kelime-i tevhîd getirip istiğfar etmeniz ve kendilerinden uzakta kalamayacağınız iki şey de Allah’tan daima cenneti talep etmeniz ve kendisi ile cehennem ateşinden muhafaza istemenizdir.

Kim bir oruçluyu iftarda su ile doyurursa, Allah Teâlâ da onu benim havuzumdan içirerek doyurur. Hattâ o, cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmez.’ (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VIII, 477/23714)

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin Şaban ayının son günlerinde irad ettiği bu hutbe Ramazan’ın kıymetini en güzel şekilde ifade etmektedir.

Ramazan ayına has olmak üzere müminlere farz kılınan oruç ibadetinde dikkat etmemiz gereken esasların başında riyâdan korunmak gelir. Gösterişten uzak, kalbî bir kıvâm ile edâ edilen oruç ibadeti, en fazîletli ibadetlerden birisi olarak kıyamette lehimize şehadet edecektir. Fakat dünyevî gâyelerle bulandırılmış, gıybet, nemime, gösteriş ve gafletle yaralanmış oruç ve namazlar hakkında Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:
’Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnızca uykusuzluktur.’ (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21/1690)

Oruçtaki bu kalbî hassâsiyet, namazın da Hakk katında kabulü için zarûrîdir. Namaz kılarken kalbin riyâ ve ucuptan korunmasının lüzûmuna dâir Şeyh Sâdî’nin Gülistan adlı eserinde anlattığı şu hâtırası ne kadar ibretlidir:
’Çocukluğumda zühde, riyâzete, gece ibadetine çok düşkündüm. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Birtakım kimseler etrâfımızda uyuyorlardı. Babama:
’Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.’ dedim. Bu sözüm üzerine babam:
’Oğlum Sâdî! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın! Zîrâ senin hor gördüklerin, şu anda ilâhî rahmetten mahrûmiyet içindelerse de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günahı yazıldı.’ karşılığını verdi.’

Bu meyanda Hz. Ali (r.a.) efendimizin şu uyarısı kulaklara küpe olacak mahiyettedir: ’Amelinizin kabulü için, amel işlemekten daha fazla ihtimam gösterin. Allah Teâlâ’nın, ’Allah ancak müttakilerden (ameli) kabul eder.’ (Mâide, 27) buyurduğunu görmez misiniz?’ (İbn Receb, Letâifu’l-Ma’ârif, 234-235)

Ramazan ayının kendi başına fazilete sahip bir ay olduğunu gösteren bir diğer husus; eğer Ramazan’ın hususiyeti oruçla doğrudan bağlantılı olsaydı, meşru mazeretleri sebebiyle oruç tutamayanların bu ayın feyiz ve bereketinden mahrum olmaları gerekirdi. Oysa bu durumdaki kimseler dahi Ramazan ayının evvelindeki rahmetten, ortasındaki mağfiretten ve sonundaki günahlardan kurtuluş müjdesinden mahrum bırakılmazlar.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 101. sayısı (2011 Ağustos) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 13

Editör Yazısı – 13

’Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!’ (Buharî)


Müslümanlar dünyanın dört bir yanında zulme uğramakta ve işin en kötü yanıda birbirlerini öldürecek kadar şuurlarını yitirmiş vaziyettedirler. Bu yüzden özellikle barış ve huzur içinde yaşayan diğer ülkelerdeki Müslümanlar, ağır imtihanlara maruz kalan bu insanlara güçlerinin yettiği ölçüde yardım etmeleri, herhangi bir yardımda bulunamayanın da en azından dua etmesi gereklidir.


Hadiste ’Müslümanların dertleri ile ilgilenmeyen, onlardan değildir’ buyrulduğu gibi dünyanın öteki ucundaki bir Müslümanın derdi, bizim derdimiz demektir. Yiyecek, içecek, giyecek, barınacak, canını, malını savunacak ve başka ihtiyaçları için Müslümanlara yardım etmek, hem vazife hem de ahiret için kazançlı bir yatırımdır. Efendimiz’in (s.a.s.) müslümanların imdadına yetişmeyle alakalı yüzlerce hadisi vardır. Onlardan birkaçını burada zikretmek istiyorum. Bu hadisler vesilesiyle belki meselenin ehemmiyetini daha iyi kavrarız.


Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz buyurmaktadır ki:
’Bir Müslümanın sıkıntısını gidereni veya bir mazluma yardım edeni, Allah affeder.’ (Buharî)
’Bir din kardeşinin ihtiyacını gideren, ömür boyu ibadet etmiş gibi sevap kazanır.’ (Buharî)
’Din kardeşini savunan Müslümanı Allah Tealâ, cehennem ateşinden korur.’ (Taberânî)
’Bir mümini, bir münafığın zulmünden koruyan, cehennem ateşinden korunur.’ (Ebu Davud)
’En kıymetli amel, bir müminin sıkıntısını gidermek, borcunu ödemek veya karnını doyurmak suretiyle onu sevindirmektir.’ (Taberânî)


İmam-ı Rabbanî Efendimiz Mektubât’ta buyuruyor ki:
’İşte bugün, her Müslüman, elinden gelen yardımı yapmayıp, İslâmiyet baskı altına düşerse, yardımı esirgeyen her Müslüman, ahirette mesul olur. Bunun için kuvvetim olmadığı hâlde, yardıma koşmaya özeniyorum. Güçlükleri yenerek, İslâm’a ufacık bir hizmet edebilmek yolunu arıyorum. ’İyilerin çoğalmasını isteyen de, onlardan sayılır’ buyuruldu. Benim halim elindeki yün yumağıyla Yusuf’un satıldığı çarşıya gelip bununla onu satın almak isteyen kocakarının hali gibidir.’ (1/47)


’Ey Seyyid! Bugün İslâm çok garip bir durumdadır. Bu zamanda İslâm’ın güçlenmesi için harcanan bir kuruş bile binlerce altın vermiş gibi kıymetlidir. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu!’ (1/193)


Müslümanlar olarak büyüklerimizin bu nasihatlarından kendimize ders çıkaralım ve hadiselere onların penceresinden bakarak tahlil etmenin yollarını araştıralım. Hem de hiç vakit kaybetmeksizin. Boşa geçen her saniyenin dünyanın dört bir yanındaki müslümanların aleyhine işlediğini unutmayalım. Zira İslâm Ümmeti Osmanlı’nın yıkılışının ardından başsız kalmıştır. Bunu fırsat bilen Batılılar tüm fırsatları değerlendirmişler ve o topraklara yerleşerek tüm zenginliklere el koymayı bilmişlerdir. Gidemedikleri yerlere ise kendileri adına çalışacak başkan veya kral tayin etmişlerdir. Müslümanları beyin olarak o kadar uyuşturmuşlardır ki; günümüz müslümanı bunun en güzel örneğini teşkil etmektedir. Zira bu insanlar bırakın bir İmam’a, bir Emîr’e sahip olmak, çoğumuz onun bilincinden bile mahrumuz.


Ümmet paramparça olmuş. İslâm dünyası çapında binlerce cemaat, hizip, fırka kendi başına buyruk, keyfe mâ yeşa bildiğini okuyor. Ümmet içinde hiyerarşi diye hiçbir şey kalmamış. Başlar ayak, ayaklar baş olmuş.
Din konusunda tartışmalar almış yürümüş. Müslümanların acınacak hallerini geçen senelerdeki Gazze savaşında açıkça gördük. Zalim İsrail’e arka çıkan, el altından onu destekleyen hain Arap rejimleri bile olmuştu. İşte o Arap rejimleri can çekişmekte ve diktatör liderleri bir bir gitmekteler ama gitmezden önce yapabilecekleri en büyük katliamları yapmaktalar.


Müslümanlar her yerde zillet, esaret altında. Irak’ta ölenler milyonlarla ifade edilmekte evsiz, yurtsuz, öksüz ve yetim kalan kaç milyon insan olduğuna dair kimse bir şey bilmemektedir. Afganistan ve Pakistan işgal altında. Somali başta olmak üzere Afrika ülkelerinde özellikle çocuklar başta olmak üzere insanlar açlıktan ölmekteler. Maalesef Müslümanlar her yerde eziliyor, ızdıraplar içinde kıvranıyor, süründürülüyor, öldürülüyor…


Kur’an ve Sünnet’ten ayrıldıkları halde bu ayrılıklarının farkına varamayan veya varmak istemeyen Müslümanların halleri ne olacak? Halimizin fecaatini biliyor muyuz?

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 102. sayı (Eylül 2011) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 12

Editör Yazısı – 12

Havf ve reca müminin kalbî hayatını dengede olmasını temin eden iki ayrı vasıftır. Havf’sız reca emn ve gurur vesilesidir. Reca’sız havf ise Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinden ümit kesmeye sebeptir. Her ikisi de büyük günahtır. İmanın hakikati ise bu ikisinin imtizacından doğar. Havf, Allah korkusu ile günahlardan sakınarak takva sahibi olmaya gayret etmektir. Bu hâl, insanı Allah Teâlâ’nın öfkesinden ve Cehennem azabından korur. Reca ise Allah Teâlâ’nın rahmetine bel bağlamak ve rahmetini ummaktır. Bu ise insanı, farzları yapmaya ve Allah’ın rızasına, sonuçta cennete ve ebedî saadete kavuşmasına vesile olacaktır. Cenâb-ı Hakk’a karşı olan havf duygusu ilmi, daha fazla ameli neticede de İlahî rahmet ve rızayı doğurur. İmanım kemali ilimle, ilmin kemali ise Allah korkusuyladır. İlim imanı, korku da marifet-i İlâhiyeyi kazandırır.

Tasavvufa adım atarak nefsini tezkiye ve terbiye etmeye çalışan sufilerde havf ve reca duyguları nasıldır, hiç merak ettiniz mi? Acaba insan, seyrü sülûkta ilerledikçe havfi mi artar, recası mı, yani korkusu mu ümidi mi?

Belki ilk akla gelen cevap, ’Herhalde recası’ artar olmalı değil mi? Zira bir yola giriyorsunuz, o kapıda sadakatlı oluyorsunuz, niyetiniz Allah’ın rızası, vuslatın basamaklarına adım atmak istiyorsunuz. Bunun için nefsani arzularınıza set çekiyor, tevbe ediyorsunuz. İbadet ve virdlerinize devam ederek nefse ve şeytana karşı teyakkuz halinde oluyorsunuz. Evet bu ibadetlerin hepsi insanı ümide yaklaştırır: Rabbim beni görüyor, niyetimi biliyor, O’nun rahmeti sonsuz, elbet biz de o rahmet deryasında bir köşecik buluruz… Ümid bu!
Ama gelin görün ki, Allah dostları bu yolllarda mesafe kaydettikçe, ibadet tutkularının derinleştiğine, tevbelerde gözyaşının arttığına, duaların daha sûzişli hale geldiğine şahit olunuyor. Hatta her yapılan, sanki yetersizlik duygusunu besliyormuşcasına, ’Rabbim için ne yaptım ki!’ nev’inden yakınmalar getiriyor.

Nedendir bu?
Yakınlaştıkça ’Havf’ duygusu mu gelişiyor?

Belki onların gönüllerinde azamet-i İlahiyyenin daha derinden idraki söz konusu. Belki de lutfedilen nimetlerin daha hakiki hüviyetlerle idraki ve buna karşı şükrün kifayetsizliği söz konusu olmaktadır. Bilemiyoruz.

Allah dostlarının hayatına baktığınızda Cenâb-ı Hakk’a karşı çok net bir korkuyu, ama derinden akan bir ümidi görürsünüz. Allah yoluna öyle bir sarılışları vardır ki, hem en büyük mahrumiyeti yaşama korkusu ile hareket ettiklerini düşünür, hem de en büyük ödülü onların alacağı hissine ulaşırsınız. Allah dostları bazen gönül dünyalarındakileri etrafındakilerle paylaşmışlardır. Onların sözleri bu yollarda mesafe katetmeye çalışan salikler için de irşad niteliğindedir. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşarak dergimizin yeni sayısıyla başbaşa bırakıyorum.

Fudayl bin İyad (k.s.) diyor ki: “Sana Allah’tan korkuyor musun, denildiğinde ’Hayır’ dersen küfre girer, ’evet’ dersen yalan söylemiş olursun. Çünkü senin vasfın Allah’tan korkan kişinin vasfı değildir.”

Zünnûn Mısrî (k.s.) diyor ki: “Allah’ı gerçek manada seven kişi havf ile kalbini sulamadığı sürece muhabbet kadehinden içemez.”

Süleyman Darani (k.s.) diyor ki:“Kulun korku ile ümid arasında bulunması gerekirse de, kalbinin daima korku ile çarpması daha hayırlıdır. Çünkü korkunun bulunmadığı bir kalb harab olur.”

Ebû Abdullah İbn Cella (k.s.) diyor ki: “Büyükler mahrum kalmaktan korkarlar, küçükler cezadan. Büyüklerin korkusu daha keskindir. Çünkü nefse ait bazı şeylerin nefiste varlığını sürdürmesi sahibini ihsan makamına ermekten alıkor. Böyle bir kimse her ne kadar teslimiyet ve tevekkül sahibi olsa da.”

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 103. sayısı (2011 Ekim) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 11

Editör Yazısı – 11

Allah Teâlâ’ya çeşitli vesilelerle yaklaşılır. Onlardan biri de birkaç gün sonra idrak edeceğimiz Kurban Bayramı ve keseceğimiz kurbanlarımızla olacaktır.

Allah katında yüce bir mana ifade eden kurban ibadeti, toplumsal birlik ve beraberliğin temin edilmesinde ve kıtlıkla karşı karşıya kalan insanlara yardım elinin uzatılmasında önemli bir vesiledir. Zira Rasûlullah (s.a.s.) Kurban Bayramı’nda kestiği hayvanın etinin büyük bölümünü fakirlere dağıtırdı. Bir defasında Efendimiz (s.a.s.) Hz. Âişe annemize sorar: ’Âişe! Kurban etini dağıttınız mı?’ Hz. Âişe ’Dağıttık yâ Rasûlallah’ diye cevap verir. ’Ne kadarını dağıttınız?’ sorusuna; ’Hepsini dağıttık, bize bu buttan başka hiçbir şey kalmadı!’ cevabını alınca gülümseyerek; ’Desene Âişe, bir buttan başka hepsi bize kaldı’ diye karşılık verir.

Rasûlullah (s.a.s.) komşusunun boğazından kurban eti geçmeden kendisi yemezdi. Bir bayram erken bir vakitte kurban eti pişmiş olarak Efendimiz (s.a.s.)’in önüne gelince hemen yemeğe başlamaz; ’Şu an komşularımız da kurbanlarını kestiler, etlerini yemeye başladılar mı?’ diye sorar. ’Hayır yâ Rasûlallah! Henüz onların ellerine pişirecek etleri geçmedi, herkesten önce biz sana hazırladık’ cevabını alınca; ’Götürün bu eti! Ne zaman komşularımızın da bacalarından et pişirdiklerine işaret eden dumanlar yükselirse o zaman getirin’ der. Buna ilave olarak buyururlar ki; ’Ben komşusunun yemediğini yiyen, giymediğini giyen, onlardan ayrı bayram yapan kimselerden olmak istemem.’ Komşuları etlerini pişirinceye kadar kendisi de kurban etinden yemezdi.

Rasûlullah (s.a.s.) ihtiyaç sahiplerinin çok olduğu dönemlerde kurban etlerinin kurban kesen tarafından saklanmasını doğru bulmazken, normal şartlarda da yoksullara, misafirlere ve aile fertlerine olmak üzere kurban etinin üç parçaya ayrılmasını tavsiye etmiştir.

İmam-ı Rabbanî Efendimiz buyuruyor ki: ’İşte bugün her Müslüman, elinden gelen yardımı yapmayıp, İslam baskı altına düşerse, yardımı esirgeyen her Müslüman, âhirette mesul olur. Bunun için kuvvetim olmadığı halde, yardıma koşmaya özeniyorum. Güçlükleri yenerek, İslam’a ufacık bir hizmet edebilmek yolunu arıyorum. ’İyilerin çoğalmasını isteyen de, onlardan sayılır’ buyruldu.’ (Mektubât, 1/47) ’Bugün İslamiyet’e yardım için az bir şey vermek, binlerce altın vermiş gibi kıymetlidir. Hangi talihliye, bu büyük nimet ihsan edilirse, ona müjdeler olsun! Dinin yayılmasına hizmet eden, cihat sevabına kavuşur. Hele bu zamanda Müslümanlara yardım etmek daha güzel, daha sevaptır.’ (Mektubât, 1/193)
Kardeşlerim gelin bu Kurban Bayramı’nda ’Komşusu açken tok yatan bizden değildir’ diyen insanların en mükemmeli Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz gibi yaşamaya karar verelim. Bayramımızı İslam’ın kardeşlik, sevgi ve yardımlaşma anlayışı içinde geçirelim. Yetimleri, kimsesizleri gözetelim, kurbanlarımızı da yalnız Allah rızası için keselim. Etleriyle dünyanın dört bir yanındaki fakirlerin, yoksulların, komşularımızın gönüllerini alalım.

Arefe günü sabah namazında başlayan ve üzerimize vacip olan teşrik tekbirlerini (Allahu ekber, Allahu ekber. Lâ ilâhe illallâhu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillâhil-hamd) her farz namazdan sonra yerine getirmeyi unutmayalım.

Bu mübarek günlerde dua etmeyi de unutmayalım. Zira arefe günü yapılan dua reddedilmeyen dualardandır. Kurbanla Allah’a yaklaşırken dua ile de gönüllerde birleşelim.
Afrika’da açlıkla mücadele veren on binlerce insanın yaralarına merhem olabilmek adına bu seneki kurbanlarımızdan bir pay da oraya ayırmayı unutmayalım!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 104. sayısı (2011 Kasım) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 10

Editör Yazısı – 10

’Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’ kavlince insanoğlunun yaratılış gayesi; yaratanına karşı kulluk vazifesini bihakkın yerine getirmesidir. Yapılacak ibadetler, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu âyetteki ’ibadet etsinler’ ibaresini, ’tanısınlar, bilsinler’ şeklinde anlamayı tercih etmişlerdir. İbadet veya kulluk her şeyimizle Cenab-ı Hakk’ın mülkünde bulunmamızın şuuru içinde tam bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor. Nefsin, şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Teâlâ’dan gafil olmamakla, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, ’Allah’ı Rab olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz’ sözüyle bu durumu veciz bir şekilde ifade etmişlerdir.

Ne zaman sona ereceğini bilemediğimiz şu dünya yolculuğunda sırat-ı müstakim üzere olmak; Allah Teâlâ’yı bilmeye, her an O’nun zikrinde bulunmaya, bunun gerçekleşmesi için de Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnetlerini adım adım takip etmeye bağlı. Bu şekilde yaşamak tabi ki kolay değil, çünkü bu durum insanoğlu için bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, şeytanın adımlarına uymak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Yoldaki tehlikelerden sağ salim kurtulabilmek ancak yol bilenlerin rehberliğinde olacaktır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet’in ışığında insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, Peygamberlerin vârisi âlimleri, Allah dostlarını bulmak elzemdir.

Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, sohbetlerine iştirak etmek ’Onları görenler Aziz ve Celil olan Allah’ı hatırlarlar’ hadis-i şerifinde ifade buyrulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin bir mürşid-i kâmili bulmakla Allah Teâlâ’yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bârî’ye vasıl olmak, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle tahakkuk edebilecek bir mazhariyettir. Bilmeden, bulmadan gönül verilmez gerçi; ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın da bir manası olmaz. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş olmanız, velayetin alametlerini bilmeniz, bir mürşide bağlanmanın gerekliliğini ikrar etmeniz, gidip onun önünde diz çöküp teslim olmadıkça işe yaramıyor. ’Bal’ demekle nasıl ki ağız tatlanmıyorsa; bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmeyecektir.

Diğer taraftan o dostları bulmak da bilmek anlamına gelmemektedir. ’Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler’ misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan nice kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.

Hakikatte tasavvufta bilmenin de bulmanın da alameti ’gönül vermek’tir. Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk ederek mürşidinin iradesine tabi olmalıdır. Onlara gönül vermek, aşkla sevmek, hal iledir; lafla olmaz. Onun alameti ise mürşidinin rengine boyanmaktır. Bu sebepledir ki Allah dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir-yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle uyarlar.

Rabbimize hamdolsun bu yolun terbiye sistemi, siret-i Nebevî ile ahenklidir. Gayemiz Efendimiz (s.a.s.)’in ahlâk ve sünnetlerini örnek alarak hayatımıza tatbik etmektir. Bütün bu güzel hâller de ancak kâmil bir mürşidin taht-ı terbiyesi altında bulunmakla husule gelmektedir. Bu manadan olmak üzere Cenâb-ı Hakk’a giden yolda bizleri, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet ve güzel ahlâklarıyla irşat eden ve 11 Aralık 1999 ebedî âleme irtihal eden kıymetli efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerini rahmetle yâd ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 105. sayısı (2011 Aralık) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 9

Editör Yazısı – 9

İmam Gazalî, Kimya-yı Saadet’te şöyle bir hâdise nakleder:

Emevî halifelerinden Süleyman bin Abdülmelik Medine’ye geldiğinde dönemin tanınmış âlimlerinden Ebu Hazim’i çağırtır ve ona ’Ölümü sevmiyorum, sebebi nedir?’ diye sorar. Ebu Hazim, ona ’Dünyaya özenip ahireti harap ettiğin içindir. Elbette mamur olan bir yerden viraneye götürülen kimse üzüntülü olur’ şeklinde ibret ve ders alınacak bir cevap verir.
Süleyman b. Abdülmelik’in bu cevaptan kendisine ders çıkarıp çıkarmadığı bize düşmez. Ancak aynı bilgiye sahip olan bizler kendimize hiç soruyor muyuz acaba? İçimiz nasıl? Ahiret yurdunu imar ettik mi, dünyadan kopmak zor geliyor mu, hayat defterimizde ne var ne yok, artılar eksiler, ’Oku kitabını’ dendiğinde, okumakta zorlanacağımız, yüzümüzün rengini değiştirecek neler yazıldı oraya?

Geçirdiğimiz her bir 24 saati veya hayat diye yaşadığımız alışkanlıklarımızı bir sorgulasak? Ne kadarı taşınabilir öte dünyaya ne kadarı belimizi büker?

Unutmayalım ki, gerçek hayat ahiret hayatıdır! Bu sözleri yazarken gözümün önüne şu anki insanlığın durumu geldi. Acaba Allah’ın ve Rasûlullah (s.a.s.)’in kastettiği manada ahiret yurdunun hakikatini anlayan kaç insan vardır? En doğrusunu Allah bilir ama insanlık çok vahim bir şekilde gaflet bataklığının içinde yüzmektedir ve daha da kötüsü gafletinin de farkında değildir. ’Gafil olduğu halde, gafletinden habersiz kimseye şaşılır. Şu kişiye de şaşılır ki ölüm onun peşinde iken, o dünyanın peşinde koşar. Rabbi kendinden hoşnut olup olmadığını bilmeden kahkaha ile gülene de şaşılır.’ Evet, Efendimiz (s.a.s.)’in beyanından da anlaşılacağı gibi günahlarına pişman olmaksızın gaflet üzere koca bir ömrün sonunda varılacak nokta pişmanlıktan başka bir şey olmayacaktır.

Kur’an’da bildirildiği üzere insanoğlu zayıf bir varlıktır. Başına bir bela geldiğinde Allah’a yalvarır, Allah onun sıkıntısını giderince de geçmişi unutup hiçbir şey olmamışçasına tekrar eski günahlara döner. Maalesef günümüz insanı günahlarını, isyanlarını önemsiz görmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden birisi de insanın bolluk, rahatlık ve refah içinde yaşarken ahiretini unutup dünya zevklerine kendini kaptırmasıdır. Bu dünyaya yalnızca Allah’a kulluk yapmak için gönderildiğini unutmasıdır.

Günahların önemsiz sayılması, işlenen günahların ahirette insanın başına ne belalar açacağını, neler getireceğini, can verirken ve hesaba çekilirken nasıl bir tavırla karşılaşacağını gerçek manada bilmemesinden kaynaklanmaktadır. İmanlarda olan zayıflık, bilgisizlik, Allah korkusu ve Allah sevgisi eksikliğinden ötürü günahların mahiyeti sorgulanmıyor, başımıza neler getireceği göz önünde tutulmuyor.

Şakik-i Belhî hazretleri buyuruyor ki: ’İnsanlar üç şey söylerler. Fiilleriyle ona muhalefet ederler: Biz kuluz derler, fakat şef gibi yaşarlar. Allah bizim rızkımıza kefildir derler. Fakat kalblerini rızık kazanmakla meşgul ederler. Elbet biz de öleceğiz derler. Fakat hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılırlar.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerini rüyada görüp sual ederler:
– Vefatından sonra sana ne yaptılar?
– Allah (c.c.), bana buyurdu ki:
– ’Beni sevdiğini söylerdin; fakat benden gafil olurdun. Bu ise yalancılıktır.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerine böyle denirse, bizlere ne söylenmez ki?..

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 106. sayısı (2012 Ocak) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 8

Editör Yazısı – 8

Allah dostlarının kıymetini, yaptıkları işlerdeki hikmetleri ve onlara karşı gösterilecek vefayı anlamamızda yardımcı olacak güzel bir kıssa anlatılır Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde.

Bir adam ağacın altında uyuyakalır. O esnada adamın boğazından içeri bir yılan girer. Uzaktan bunu gören bir atlı, arif bir zat, bu adama zorla ağaç dibindeki çürük elmaları yedirir, türlü sıkıntıyla ite kaka onu koşturur, sonunda adam kusar ve midesindekilerle birlikte yılan da dışarı çıkıverir. Hayatının kurtulduğunu gören adam: ’Ne olur ver şu elini ayağını öpeyim, Allah senden razı olsun.’ der.

Bunun üzerine Arif olan zât der ki: ’Ben sana içindeki yılandan hemen bahsetseydim, sen o an ölürdün. Aklın çıkardı, tahammül edemezdin, hadisenin feciatı karşısında ödün patlardı, korkudan ölürdün. Veya en azından ölümü kabullenir, o çaresizlik içersinde kendi ihtiyarınla, kendi cüzi iradenle bir şeyler yapmaya çalışırdın, öyle uğraşırken heyecanla korkuyla hayvanı da çıkartmaya muvaffak olamazdın’ diyor. ’Biz seni hiç bundan haberdar etmeden, içindeki yılanı, tehlikeyi sana göstermeden, sadece bizim acı reçetelerimizi sunarak, seni o yılandan kurtarmak derdindeydik. Yoksa bizim maksadımız bizim için koşman, bizim için çürük elmaları yemen, bize hizmet etmen, elimizi ayağımızı öpmen değil. Biz, senin yaptıklarından, senin yaptıklarının bize işlemesinden münezzehiz. Senle işimiz yok bizim’.

Mürşid; rehber, kılavuz ve yol gösteren demektir. Mürşid-i kâmil sırat-ı müstakimi gösteren, dalaletten hidayete giden yolda kılavuz olan zâttır. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olabilmiş kişidir. Bu zâtlar, insana nefsinin hakikatini gösterir, nefis terbiyesi yolu ile süfli sıfatlarından arındırır. Unutmayalım ki; maksad, Allah’ın rızasına kavuşmak olunca, insanın zahiri ve manevi dünyasında, nefis ve şeytan kişiye türlü türlü tuzaklar hazırlar. Bu tuzaklar, bazen aldatıcı bir serap veya çocukların heves ettiği elma şekeridir ki; dışı rengârenk boyalar ve tatlı şekerlerle süslü iken, içi ekşi ve kurtludur.

İşte, bunun içindir ki mürid, seyr-i sülûk ederken, eğer dikkatli olmaz ve mürşidine olan teslimiyet ve itaatini yitirirse, yönünü tek bir hedefe çevirmezse, şeytan ve nefis engelini aşamazsa kesret âlemi ona içinden çıkılması zor bir girdap haline gelir.
İmam Rabbanî Hazretleri: ’Bu büyükler, birisini bu yola almaya ve sadakatli bir tâlibe, kısa zamanda şuur ve huzur vermeye güçlü oldukları gibi bunları (müride emaneten verilmiş, mülkü olmayan kemâlâtı) geri almaya da güçlüdürler. Bir edebin terki sonunda kalplerinin bir incinmesi saliki müflis bir hâle getirir.’ buyurmuştur.

Kalpleri Allah Teâlâ’nın nazargâhı olan mürşid-i kâmiller manevi Kâbe hükmündeki zâtlardır. Rasûlullah (s.a.s.)’in sevgilisi, vekili, vârisi ve emanetidirler. Dolayısıyla onlarla ahitleşmek, Allah ve Rasûlü ile ahitleşmektir. Onlara itaat etmek, Âlemlerin Rabbi’ne ve İki Cihan Güneşi’ne itaat etmektir. Bu sebeble ahde vefa ve civanmertlik odur ki, mürid yüzünü bir kere mürşidine döndürür ve başka dönmek nedir, ölünceye kadar bilmez. Var gücüyle ona muhabbet eder, sadakatle emirlerini yerine getirir.

Büyüklerimize olan sadakatimiz ve vefamızın son nefesimize kadar artarak devam etmesini Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 107. sayısı (Şubat 2012) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 7

Editör Yazısı – 7

Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da protesto olarak kendini yakması, Arap dünyasında halk hareketlerinin başlangıç tarihi olarak görülmektedir. Bir yıl kısa bir süre. Ne var ki, bir yıl içinde bölgede büyük değişiklikler yaşandı. Tunus, Mısır ve Libya’da, değişmez sanılan rejimler değişti. Suriye’de Esad yönetimi halkına karşı acımasız bir kıyım sergilemekte, Yemen’de ise iç savaş tehlikesine doğru çanları çoktan çalmaya başladı. Elbette önümüzdeki yıllarda bugünlerde yaşanan değişimlerin sonuçları daha net görülecektir. Zira şu anki hadiselerin harareti düşmüş, atılan adımların ne getirdiği net bir şekilde görülmüş, kimin yanıldığı ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla günümüzde Arap Baharı hakkında ne söylenirse söylensin, bir yönüyle hep eksik ve müphem kalmaya mahkûmdur.
Arap Baharı ve bu çerçevede yaşanan değişimlerin getireceği bir şey vardır. O da; Müslüman düşünürlerin ve sosyologların önüne gerçek anlamda yeni ufuklar açılmasına sebeb olacaktır. Arap dünyasında değişen dengeler ve rejimler İslam’ın tarihi, sosyolojisi, ilahiyatı, felsefesi, medeniyeti ve siyasi tezleri açısından sorgulanmalı, yorumlanmalı, sıradan okuyuculara İslam toplumlarındaki değişimler hakkında bir fikir ve düşünce açısı sunulmalıdır. İlim adamları bunu yaparken de, herhangi bir görüşü sağlama ya da çürütme adına değil de, yalnızca gerçeklere ve tarihe sadakat adına hareket etmelidirler.

Böyle bir çalışma ve düşünce helezonu içerisinde bulunmak yalnızca bir entelektüel faaliyet değil, aynı zamanda sorumluluktur. Müslüman düşünürler İslam dünyasında yaşananları, Arap Baharı’nın ne olduğunu ve Müslümanlara neler getireceğini net bir şekilde ortaya koymalılar ki, gelecek nesiller bugünleri anlamaya çalışırken, ellerinde bir kılavuz bulunsun. Son onbeş aydır yaşadığımız baş döndürücü değişimlerin İslam’a göre yorumlanması, İslam’ın tezlerinin ve insanlığa sunduğu tekliflerin duru ve açık bir biçimde ortaya çıkarılabilmesi açısından önemlidir. Bu manada Arap Baharı diye adlandırılan zalim yönetimlere başkaldırma ve isyan hadiseleri sebebiyle akla gelen pek çok soru vardır. Müslüman toplumlara yön veren lider konumundaki Müslüman düşünürler bu sorulara ve sorunlara bir an önce bir çözüm sunması gerekmektedir. Arap dünyasında yaşanan hadiselerin başlangıcından bu yana benim aklıma takılan sorulardan bazıları sizlerle paylaşmak istiyorum.

  • Mesela Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz günümüzün Suriye’sinde, Mısır’ında veya Libya’sında yaşasaydı, mevcut zalim iktidarlara karşı nasıl tavır alırdı?
  • Bir ülkeye demokrasi getirmek adına ayaklanmak ve isyan çıkarmak İslam’a göre uygun mudur?
  • Bir ülkede acı çeken, belli haklarından mahrum kalan, modern gelişmelere erişimi engellenen bir toplum varsa, o toplum ’her türlü’ imkânı kullanıp iktidarı değiştirmek için ayaklanmalı mıdır?
  • Ne kadar zalim olursa olsun, bir Müslüman hükümdarı koltuğundan indirirken tüm dünyanın gözü önünde onları rezil rüsvay ederek öldürmenin İslam’daki yeri nedir? (Kaddafi ve oğlunun katledilerek cesetlerini bir hafta soğuk hava deposunda insanlara teşhir edilmesi)
  • ’Her ne pahasına olursa olsun’ memnun olunmadığı zaman iktidar değiştirmeyi ve bunun gerçekleşmesi için her yolu mübah görmek İslam’ın bir emri midir?! Yoksa bizden istenen Allah’ın emirlerine itaat eden, Rasûlullah (s.a.s.)’in güzel ahlaklarını yaşayan ve yaşatmaya çalışan insanların kardeşçe barış ve huzur içinde yaşamalarına zemin hazırlayan bir toplum meydana getirmek için çalışmak mıdır?
  • İslam’ın prensiplerine inanan bir kadro bir ülkede işbaşına geldiğinde, İslam’ın prensiplerine inanmayan veya bunları uygulamak istemeyen insanlara karşı nasıl davranacaktır?
  • İslam’ın prensiplerine inandıklarını iddia eden bu insanlar işbaşına geldiklerinde, eski rejim mensuplarına nasıl muamele edeceklerdir?

Bu ve buna benzer soruların sayısını uzatmak mümkündür. İşte bu sorulara İslam açısından net ve sahih cevaplar verildiğinde, Arap Baharı’nın gerçek anlamda bir kazanım olduğunu, gelecek nesillere yönelik bir derse dönüştüğünü söyleyebileceğiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 108. sayısı (2012 Mart) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 6

Editör Yazısı – 6

Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin dünyaya teşrifleri sebebiyle pek çok konferans, panel ve bu bağlamda düzenlenen etkinliklerin arefesindeyiz. Her sene olduğu gibi bu sene de bazı adamlar çıkacaklar sahabe döneminde böyle kutlamaların yapılmadığını, Mevlid Kandili adı altında yapılan hiç bir faaliyetin dinle diyanetle alakası olmadığını iddia edecekler. Öncelikle burada şunu ifade etmekte fayda var. Mevlid Kandili sebebiyle ülkemizde ve dünyanın dört bir yanında düzenlenen anma toplantılarını tertipleyenler ve ona iştirak edenler, bunun dinin aslî meselelerinden bir şey olmadığını zaten bilmekteler. Fakat bu işi ayrı mecralara çekerek mevlide tamamen karşı olanlara sormak lazım: ’Siz nasıl bir ümmetsiniz ki gelişiyle kainattaki tüm mahlûkatı şereflendiren, Allah’ın ’Habibim’ diye taltif ettiği alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberinin gelişine sevinemiyorsun!?’ Mevlid kutlamalarının icra ediliş tarzı veya günü meselesi belki bu konularda fikirler sunulabilir. Ama Efendimiz (s.a.s.)’in dünyaya gelişine tepkisiz, duyarsız kalmak ve kalbinde Peygamberine karşı zerre kadar sevgisi olanların sevinçlerini kınayıcı sözler sarf etmek; kıyamet gününde Efendimiz (s.a.s.)’in huzurunda insanı sıkıntıya sokacaktır.
Son söz olarak, yapılan kutlamalara ve etkinliklere karşı çıkan bu insanlar Meryem Sûresini okuduklarında ne anlıyorlar acaba? Zira Hz. Yahya ve İsa (a.s.)’ın kendi doğum günlerini ’Allah’tan bir selam ve esenlik günü’ olarak kavimlerine bildirirlerken, Efendimiz (s.a.s.)’in dünyaya teşriflerinin farklı değerlendirilmesi mümkün müdür? Mümin olarak tabi ki sevineceğiz ama sadece Nisan veya Rebiülevvel aylarında değil. O’nun rehberliği sayesinde Rabbimizin rızasına kavuşacağımız için yılın her gününde sevineceğiz.

Ayrıca Efendimiz (s.a.s.) hayatında pazartesi günlerini oruçlu geçirirlerdi. Bunun sebebi sorulduğunda ise; ’Ben o gün dünyaya geldim ve o gün peygamberlik verildi veya bana vahiy indirilmeye başlandı’ diye cevap verirdi. ’Sahabe efendilerimiz Mevlid Kandili adı altında biraraya gelerek özel bir kutlama yapmazlardı’ diyenlere karşı söylenecek tek söz vardır. Onlar, Efendimiz (s.a.s.)’in rehberliğinde tüm hayatlarını Mevlid Kandili gibi yaşamaktaydılar. Rasûlullah (s.a.s.)’in ahlâkının onların gönüllerine nasıl sirayet ettiğine dair binlerce örnek vardır. Onlardan bir kaçını sizinle paylaşmak istiyorum:

İran’ın fethedilmesinde büyük katkıları olan Ma’kıl b. Yesâr fethedilen bu topraklardan birinde vali veya kumandan sıfatıyla yörenin ileri gelenleriyle yemek yiyordu. Elindeki lokma yere düşünce onu aldı, lokmaya yapışan çeri çöpü üfleyerek temizledikten sonra onu ağzına attı. Zira hadîs-i şerifte, şeytanın yemek yerken bile insandan ayrılmadığı hatırlatılmakta, ’Şayet lokmanız yere düşerse üzerine yapışanları temizledikten sonra yeyin, onu şeytana bırakmayın’ buyurulmaktaydı. Ma’kıl b. Yesâr da öyle yaptı. Onun bu davranışını İranlılar yadırgadılar. Birbirlerine kaş göz işareti yaparak gülüştüler. Ma’kıl’in yanında bulunan Müslümanlardan biri bu hale pek üzüldü. ’Efendim şu adamlar, önünde bu kadar yemek varken yere düşeni alıp yiyor diye sizinle alay ediyorlar’ diyecek oldu. Müslüman olduktan sonra hayatını sünnete göre şekillendiren bu büyük sahâbî şu cevabı verdi: ’Bugüne kadar biz, lokması yere düşenlere onu temizleyip yemesini, bu nimeti şeytana bırakmamasını tavsiye etmişizdir. Bu adamlar bana gülmesin diye Rasûlullah (s.a.s.)’den öğrendiğim bir sünneti terk edemem.’

Abdullah İbni Ömer (r.a.) seferî iken Rasûlullah’ın sünnetine uyarak dört rekâtlı farz namazları iki rekât kılmıştı. Emevîlerin Horasan vâlisi Ümeyye İbni Abdullah ona itiraz etti. Beş vakit namaz ile korku namazı Kur’an’da var; ama sefer namazı Kur’an’da yok dedi. İbni Ömer (r.a.), ona şunları söyledi: ’Bak yeğenim! Biz doğru yolu yitirmiş ve hiçbir şeyden haberi olmayan kimseler iken Allah Teâlâ bize Muhammed (s.a.s.)’i Peygamber olarak gönderdi; bize her şeyi o öğretti. Dört rekâtlı farz namazları seferde ikişer rek’at kılmamız gerektiğini yine ondan öğrendik. Biz onda ne görmüşsek aynen uygularız.’


Rasûlullah (s.a.s.)’e muhabbet ve bağlılığa dair İmam Gazali, Kalplerin Keşfi adlı eserinde şöyle bir hadise aktarır: ’Cüneyd-i Bağdadî der ki: ’Bir gün şeyhimiz Sırri Sakatî hastalandı, hastalığının ne sebebini anlayabildik ne de nasıl tedavi edileceğini bilebildik. Bize mütehassıs bir doktor tavsiye ettiler. Şeyhimizin idrarını bir kaba koyarak ona götürdük, doktor idrara uzun uzadıya baktı. Sonra bize dönerek: ’Zannederim bu idrar âşık birine ait olsa gerek’ dedi. O anda ben bir nara atarak bayılmışım, idrar kabı da elimden düşmüş. Dönünce Sırri Sakatî’ye durumu anlattım, gülümseyerek: ’Allah canını almasın, nasıl da gördü!’ diye cevap verdi. ’Şeyhim, demek ki, muhabbet idrardan bile belli olurmuş’ dedim. Bana: ’tabii ki belli olur’ karşılığını verdi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 109. sayısı (2012 Nisan) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 5

Editör Yazısı – 5

Bir varlığa duyulan muhabbet, o muhabbete vesîle olan veya ona nisbeti bulunan her şeye sirâyet eder. Meselâ mü’minler için, binlerce dağ arasında Uhud Dağı’nı farklı ve müstesnâ kılan, Rasûlullâh (s.a.v.)’in ona olan husûsî muhabbetidir. Yine hicretten evvel sıradan bir şehir olan ’Yesrib’i daha sonra ’Medîne-i Münevvere’ haline getirip bütün ümmete sevdiren husus da, Efendimiz (s.a.v.)’in muhabbetiyle donanmış mübârek bir mekân oluşudur. Gerçekten ’Medîne-i Münevvere’nin, mü’minlerin gönüllerinde hiçbir memleketle kıyaslanmayacak derecede bir muhabbete mazhar olması, onun zikredildiği her an Rasûlullah (s.a.v.)’i hatırlatmasındandır.

Hayatın değerlenmesi, doğru fikirler ve doğru hareketler ile kâimdir. Bu, hakka ve hayra ulaşmak demektir. Bunun için en mûtenâ ve yegâne rehber, Peygamberlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak onları ve hâssaten Efendimiz (s.a.v.)’i, bütün insanlığa bir ’nümûne-i imtisâl’ olarak göstermektedir. Mevlânâ hazretlerinin yukarıdaki beyti de bu gerçeği terennüm etmektedir.
Rasûlullah (s.a.v.)’in insanlar üzerindeki bu tesirleri ve örnek şahsiyeti, kendi devrinden îtibaren bütün beşeriyeti kuşatmıştır. Ona inanmayanlar bile ahlâk ve üstünlüklerini teslim etmek mecburiyetinde kalmışlar; ona gönül verenler ise içlerindeki duygu ve hisleri yanık nağmeler hâlinde terennüm etmişlerdir. Ashâb-ı kirâm, ’Malım, canım, bütün varlığım sana kurban olsun ya Rasûlallah!’ diyerek teslîmiyet ve bağlılıklarını beyân etmişlerdir. Ucu kıyâmete kadar uzayan aşk kâfileleri, O’nun sevgi ve heyecânı ile akmaktadır. Cihân, O’nun güneşten daha parlak olan nûru ile aydınlanmıştır. İmanın lezzetine O’nunla erişilmiştir.
Nitekim Ashâb-ı kirâm, Rasûlullah (s.a.v.)’in hakîkatine yaklaşabilmek için, O’nun rûhâniyeti etrâfında âdeta pervâne olup O’nda fânî olmayı dünyanın en büyük nimeti bilmiş ve bu sûretle ilâhî lutuflara nâil olmuşlardır. Târih boyunca Efendimiz (s.a.v.)’in üsve-i hasenesinden lâyıkıyla istifade eden mü’minler de, fıtratlarındaki ilâhî neşveleri kemâle erdirerek îman ve ahlâk bakımından zirveleşmişler, insanlığa hidâyet meş’aleleri olmuşlardır. Ama bu hallere kavuşabilmek için pek çok imtihanlarla karşı karşıya kalmışlardır.

İnsanlığın derdini her daim hisseden, çile ve ızdırap insanı Efendimiz (s.a.v.) de, insanların duyarsızlığı karşısında nasıl sancılar çektiğini siyer ve megazi kitaplarında zikredilmektedir. Zira O’nun vazifesi çok daha büyük, yükü daha ağır, özellikle Mekke’de atmosfer ise nâmüsaitti. Cenab-ı Hakk, Habîb’inin (s.a.v.) kıvranışlarını elbette görüyor ve biliyordu. Bildiğini bildiriyor ve; ’Bu Kitâb’a inanmazlarsa ve bu yüzden helak olurlarsa, arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.’ (Kehf, 18/6), ’Rasûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!’ (Şu’arâ, 26/3) ayetleriyle O’nu teselli ediyordu.

Rasûlullah (s.a.v.)’e Hakem bin Keysan adında bir esir getirildi. Efendimiz (s.a.v.), ona İslâm’ı anlattı. Muhatabı dinledi, sorular sordu. Efendimiz (s.a.v.) tekrar tekrar anlattı. Bir hayli vakit geçmişti. Ashab-ı Kiram adamın ikna olmamasından dolayı rahatsız olmaya başlamış, imana gelmesinden neredeyse ümitlerini kesmişlerdi. Sonunda Hz. Ömer (r.a.) bu duruma sabredemeyip: “Ya Rasûlallah! Ne diye kendini bu kadar yoruyorsun; bu adam hiçbir zaman Müslüman olmaz! Bırak, boynunu vurayım, gitsin!” Efendimiz (s.a.v.), insanların fısıltılarına, hâriçten müdahalelere aldırış etmeden, muhatabının iradesini elinden alacak tarzda baskı da uygulamadan nezaketle, ama ısrarla anlatmaya devam ediyordu. Sonrasını, yine Hz. Ömer’den dinleyelim: “Bir de baktım ki, adamcağız Müslüman oldu! Hayret; hem de çok iyi bir Müslüman oldu! Maune kuyusu hâdisesinde şehit olup, cennete girinceye kadar İslâm için mücadele ve mücahede etmekten geri kalmadı. Rasûlullah (s.a.v.), kendisinden razı idi.’

Şimdi düşünelim, Hakem bin Keysan gibi kaç kişi var etrafımızda veya yeryüzünde. “Bu kişi asla Müslüman olmaz; bu kişiden asla adam olmaz, bu adam yola gelmez, iflâh olmaz!” dediğimiz belki de milyarlarca insan var. Anlatmayı ve teklif etmeyi dahi aklımıza getirmediğimiz kaç gönül, kaç dimağ var uzak ve yakın çevremizde? Ya Cehennem’e gönderdiklerimiz; hiçbir kurtuluş ümidi, düşünme fırsatı dahi tanımadıklarımız?!.. Defterden sildiklerimiz veya deftere dahi kaydetmediklerimiz!..


Unutmayalım ki, bu yolun başındaki o güzel İnsan (s.a.v.), hiç kimseden ümidini kesmedi ve kimseye de önyargıyla yaklaşmadı. O’nun rehberliğine talip olan bizlerin de ahlakı bu şekilde olmalı. Sabır ve metanetle istikamet sahibi, güzel ahlakın timsali kimselerden olmayı hedeflemeliyiz.

’Peygamberlerin gönüllerinde öyle diriltici nağmeler vardır ki, o nağmeler, Hakk’ı arayanlara kıymet biçilmez bir hayat bağışlar’
(Hz. Mevlânâ)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 110. sayısı (2012 Mayıs) için yazılmıştır

×