150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Editör Yazısı – 4

Editör Yazısı – 4

İnsanoğlu boşu boşuna yaratılmış sıradan bir varlık değildir. O, en keremli varlık, yeryüzünde Allah’ın halifesi (vekili), sonsuzlukların şanlı yolcusu, geçici dünya hayatında aziz bir misâfirdir. Sağlık ve zaman gibi Allah tarafından insana bahşedilen iki nimet vardır ki; onlar sayesinde hem dünyasını hem de ahiretini Cennet’e çevirmelidir.

En kıymetli sermayemiz olan ömrümüz yaz sıcağında güneşin altına konan buz gibi eriyerek yok olup gitmektedir. Bu yüzdem hayat, dönüşü olmayan bir yolculuk, akıp giden bir sudur. Bir nehirde, aynı suyla iki kere yıkanmak mümkün değildir. Bu hakikat bizi ’ân bu ândır, dem bu demdir’ sırrını yakından anlamamıza yardımcı olmaktadır. Yani geçen geçmiş, gelecek de henüz gelmemiştir. Öyleyse kullanılabilir sermâyemiz, sâdece içinde bulunduğumuz ândır. Şu hâlde bütün mesele bu ’ân’ın, Mevlâ’nın rızasına en uygun, dünyada ve ahirette yüzümüzü en çok güldürecek cinsten ameller olmalıdır. Onların en başında da Kur’an tahsili ve onunla meşguliyet gelmektedir. Zira hem içerisinde bulunduğumuz mübarek üç aylar hem de okulların yaz tatiline girmesi vesilesiyle çocuklarımızın Kur’an’la olan münasebetlerini artırabilmemiz daha da kolaydır.


Kıyamete kadar ümmetin öncüsü ve rehberi konumundaki Ashab-ı Güzin (r.anhum) bu mevsimde daha fazla Kur’an’a yönelmişler, Kur’an’ı daha çok okuma gayretinde olmuşlardır. Onların bu çabaları, bizlere de örnek olmalı ve bizleri de gayrete getirmelidir. Anlayarak veya anlamadan da olsa Allah kelamı ile hemhal olup gözümüzü ve gönlümüzü o nurdan faydalandırmalıyız.

Tabiin neslinin büyük velisi Hasan Basri (k.s.) sahâbenin Kur’an’a bağlılıklarını ve ona gösterdikleri hürmeti tasvir ederken şöyle buyurur: ’Sizden evvel yaşayanlar Kur’an’ı, Hak’tan kendilerine gönderilen bir mektub olarak bilirdi. Gece üzerinde düşünür, gündüz de gereğine göre hareket ederlerdi. Siz ise sadece onu okuyor, ama ona göre amel etmiyorsunuz.’

Hasan Basri hazretleri günümüz insanını görseydi, ne derdi bilemiyorum. Ümmetin konumunu ifade edecek kelimeleri belki de bulamazdı. Zira zamanımızda insanların kafasına öyle bir felsefe yerleşmiş ki, bunun çıkarılıp atılması her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Sadece bir misalle anlatmak konuyu daha açık ifade etmek istiyorum. Yakın zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı yirmi iki bin kişi üzerinde Kur’an bilenlerin veya onu okuyanların sayılarının takriben ne olduğunu anlama adına bir anket yapıyor. Spiker mikrofon elinde insanların kalabalık olduğu çarşı pazarlarda rastgele insanlara soruyor. ’Kur’an okuyor musunuz veya okuyorsanız okuduğunuzu anlıyor musunuz?’ İnanır mısınız bilmem ama alınan cevaplar çok ilginç…

Her gün minarelerden beş vakit ezan dinleyen bu toplumda belli yaşın insanı olup da Kur’an’ı hiç eline bile almayanların sayısı azımsanmayacak derecede çok! Ama esas çoğunluğu dışardan bakıldığında dindar gibi göründüğü halde Kur’an okumayı bilmeyenlerin sayısı! Okumayı bilenlerden ise anlayarak okuyanlar yüzdelik dilimde görünmeyecek derecede azınlığı göstermektedir. İşin tuhaf yanı ise insanlar, Kur’an’la hiç tanışmamaktan, onu okuyamamaktan veya bildiği halde okumamaktan hiç de rahatsızlık duymamaktalar.

Ümmet olarak Kur’an’dan öyle bir koparılmışız ki bu yara nasıl tedavi edilir, onun farkında bile değiliz. Zira insanlar, bunun ciddi bir manevi hastalık olduğunun farkında değildirler. Bundan dolayı önce kendimiz ve daha sonra da yakın çevremizden başlayarak bir Kur’an seferberliği düzenleyelim. Yaz tatili olması hasebiyle ülkemizin dört bir yanında Kur’an öğretimi için camilerde ve özel Kur’an kurslarında dersler yapılmaktadır. Onlara katılalım. Bu mübarek aylar, dünyevî meşguliyetler içinde kaybolan, hayat standartlarını yükseltmek için bir ömür tüketen bizlere bir muhasebe fırsatı versin. ’Şifa kaynağı olan yüce kitabımız Kur’an’la’ buluşmamıza vesile olsun. İnşaallah.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 111. sayısı (2012 Haziran) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 3

Editör Yazısı – 3

On bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerifin yaklaşmasıyla birlikte müminlerin gönüllerindeki sevinç ve manevi hazlar ziyadeleşmektedir. Rabbimizin rahmeti, mağfireti ve bereketi tabi ki zaman ve mekanla sınırlı değildir. Ramazan ayı girdiğinde ise o rahmet mü’minler üzerine sağnak yağmurlar gibi yağmaktadır. Fakat yağmur ne kadar sağnak yağarsa yağsın toprak ne kadar bereketli olursa olsun bol ürün almak isteyen çiftçi yağmur mevsimi gelmeden hazırlık yapmak zorundadır. Adeta bunun gibi Ramazan ayının feyiz ve bereketinden faydalanmak isteyen müslüman da bu aya manevi olarak hazırlıklı girmelidir.

Ramazan ayının manevî nimetlerinden nasıl istifade edileceğine dair Rasûlullah (s.a.v.)’in hutbesine kulak vermemiz hem dünya hem ahiret saadetimiz için elzemdir. Efendimiz (s.a.v.), bu hutbesini Şaban ayının son gününde irad buyurarak insanları teyakkuzda olmaya davet etmektedir.
’Ey insanlar!
İşte Allah’ın ayı, bereket, rahmet ve mağfiretle gelip size çattı. O öyle bir ay ki Allah katında ayların en faziletlisi, günleri günlerin en üstünü, geceleri gecelerin ve saatleri de saatlerin en faziletlisidir. O öyle bir ay ki, siz o ayda Allah’ın ziyafetine davet edildiniz ve Allah’ın keramet ehlinden kılındınız. Bu ayda nefesleriniz tesbih, uyumanız ibadet, ibadetiniz makbul ve dualarınız icabete erişir.
Öyleyse dürüst niyetlerle ve temiz kalplerle Rabbinizden isteyin ki sizi, bu ayın orucunu tutmaya ve O’nun kitabını okumaya muvaffak etsin. Gerçek bedbaht, bu büyük ayda Allah’ın bağışlamasından mahrum olandır. Bu ayda açlığınızla ve susuzluğunuzla kıyamet gününün açlık ve susuzluğunu hatırlayın. Fakirler ve düşkünlerinize sadaka verin. Büyüklerinize saygılı olun, küçüklerinize şefkat gösterin.

Yakınlarınızla bağınızı koruyun, dilinizi koruyun, bakılması haram olan şeylerden gözlerinizi ve kulak asılması haram olan şeylerden kulaklarınızı koruyun. İnsanların yetimlerine merhamet gösterin ki sizin yetimlerinize merhamet edilsin. Günahlarınızdan Allah’a dönün ve namaz vakitlerinizde ellerinizi dua için O’na açın. Çünkü namaz vakitleri en faziletli vakitlerdir; Allah azze ve celle o vakitlerde kullarına rahmet nazariyle bakar, O’na yakarışta bulunanlara cevap verir, O’nu çağıranlara ’lebbeyk’ der ve O’ndan dileyenlere isteklerini verir.

Ey insanlar!
Canlarınız, amellerinize karşılık rehindedir; onları istiğfarlarınızla kurtarın ve sırtlarınız suçlarınızın ağır yükü altındadır, uzun secdelerinizle onların yükünü hafifletin; Bilin ki Allah namaz kılanları ve secde edenleri azaplandırmayacağına ve insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkacağı gün ateşten korkutmayacağına dair izzetine yemin etmiştir.
Ey insanlar!
Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu onun için Allah katında bir grup köle azad etmek kadar sevap ve geçmiş günahlarının bağışlanmasına sebep olur’ Dendi ki: ’Ya Rasûlullah! Buna hepimizin gücü yetmiyor. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.): ’Allah, bu sevabı bir tek hurma veya bir bardak su veya bir içimlik süt ikramı ile de verir’ buyurdu.
Ey insanlar!
Kim bu ayda ahlakını güzelleştirirse, ayakların kayacağı günde sırattan kolay geçecektir. Kim bu ayda, elinin altında olanların yükünü hafifletirse Allah onun hesabını hafifletir. Kim bu ayda şerrine engel olursa Allah kendisine kavuştuğu gün gazabını ondan engeller; Kim bu ayda bir yetime ikramda bulunursa Allah kendisine kavuştuğunda ona ikramda bulunur; Kim bu ayda yakınıyla kopan bağını bitiştirirse Allah kendisine kavuştuğu gün onu kendi rahmetine bitiştirir; Kim bu ayda yakınıyla arasındaki bağı koparırsa, Allah kendisine kavuştuğu gün ona rahmetini keser; Kim bu ayda bir nafile namaz kılarsa Allah ona ateşten berat yazar; kim bu ayda bir farzı yerine getirirse diğer aylarda yetmiş fariza yerine getirenin sevabını verir; Kim bu ayda bana çok salâvat gönderirse, terazilerin hafif geldiği günde Allah onun sevap terazisini ağırlaştırır. Kim bu ayda Kur’an’dan bir ayet okursa, diğer aylarda bir hatim yapanların sevabını alır.
Ey insanlar!
Bu ayda cennet kapıları açıktır, Rabbinizden dileyin ki sizin yüzünüze kapatmasın; cehennem kapıları kapalıdır, Rabbinizden dileyin ki sizin yüzünüze açmasın. Ve şeytanlar bu ayda bağlıdır, Rabbinizden isteyin ki onları, size musallat etmesin’ Hz. Ali (r.a.) diyor ki bu sırada ben kalkıp dedim ki: ’Ya Rasûlullah! Bu ayda en üstün amel nedir?’ Efendimiz (s.a.v.): ’Ey Ebe’l-Hasan! Bu ayda en üstün amel, Allah’ın haram kıldığı şeylerden sakınmaktır.’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 112. sayısı (2012 Temmuz) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 2

Editör Yazısı – 2

Efendimiz (s.a.v.)’in: ’Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez. Oraya kim girerse ebediyyen susamaz’ (Tirmizi, Savm 5) sözleriyle tavsif ettiği oruç ayı olan Ramazan’a kavuşmanın sevincini yaşmaktayız. Ramazân-ı şerîf, ömür takvimi içerisinde müstesna bir lütuf ve rahmet ayıdır. Mü’minler için manevi kıymetlerle dolu ilâhî bir hazinedir. Şayet bu ayı ibadet ve salih amellerle ihya edip ferdî ve içtimai manada kulluk vazifelerimizi lâyıkıyla ifa edebilirsek, Efendimiz (s.a.v.)’in müjdelediği ilâhî af ve mağfiret vaadi bizleri bekliyor. Fakat bunun zıddına, bu ilâhî rahmet hazinesine bigâne kalıp ihmalkar davranırsak, yine Efendimiz (s.a.v.)’in ikaz ettiği, ilâhî rahmetten mahrumiyet tehlikesi mevcuttur.

Ramazan ayı müminler için âdeta yoğunlaştırılmış bir manevi tekâmül mektebidir. Öyle ki; gönüllerin manevi iklimlere yelken açmasına vesile olan; oruç, iftar, sahur, teravih, mukabele, dua-zikir, fitre-zekât, itikâf, Kadir Gecesi ve sonundaki bayram, bu mektebin temel dersleridir. Bütün bu dersleri lâyıkıyla idrak ve ihya ederek imtihanlarından geçtikten sonra ilâhî af bayramına ererek ebedî kurtuluş beratını almaya namzet kimseler arasına gireceğiz inşallah.

Geçen Ramazan ayında hayatta olan yakınlarımızdan, dost ve akrabamızdan bazıları artık aramızda değiller. Bizler de bu gufran ayını son Ramazanımız olabileceği şuuruyla değerlendirip ondan tertemiz çıkmaya gayret etmeliyiz. Zira bizler, ilâhî imtihan sahası olan bu dünya mektebinin talebeleriyiz. Tahsilimiz ise ecel geldiğinde sona erecek, amellerimizle toprağa gömüleceğiz. Sonra ebedî bir hayat başlayacak. Orada dünya mektebinin karnesini alacağız. ’Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.’ (Kur’ân-ı Kerîm, 17/14) buyrulacak.

Bu sebeple zahiren ne kadar uzun görünse de, ebedî ahiret hayatı yanında bir aylık Ramazandan da kısa olan fani ömrümüzü, ilâhî af şahadetnamesini alabilecek keyfiyette değerlendirmeye gayret edelim. Ramazan terbiyesi altında kazandığımız manevi kıymetleri kaybetmeyelim. İman ve amel-i sâlih hayatını belli günlere has bir merasim zannetmeyelim. Vücudumuzun nasıl maddî gıdalar almaya ihtiyacı varsa, ruhumuzun da manevî gıdalara yani salih amellere ve ibadetlere ihtiyacı vardır. Nasıl ki haftada bir defa yiyip içmek suretiyle bedenin maddî ihtiyaçları karşılanmıyor ise, haftada bir gün Cuma namazı kılmak veya yılda sadece Ramazan ayında ibadet etmekle manevî ihtiyaçlar da karşılanmış olmaz. Allah’a kulluk, süreklilik ve devamlılık ister. Kullukta kesinti, tatil, izin, ara verme, istirahat gibi dünyevi işlerde görülen kavramlar yoktur. Bundan dolayı Ramazan-ı Şerif’te maneviyat adına bazı güzelliklere kavuşan müslüman, elde ettiği bu güzellikleri elbette Ramazan ayı ile sınırlamaz. Ramazan ayından sonra gömlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp da eski gaflet gömleğini giymeye yönelmez. Zira bir insan için en büyük kayıp, Allah Teâlâ’nın bütün kullarının mağfirete kavuşmaları için şeytanları bağladığı bu ayda, hiçbir şeye kavuşamamaktır. En büyük zarar da Ramazan ayında kazanılan sevap ve güzelliklerin, sonrasında kaybedilmesidir. Ramazan’da nasıl ki cennet özlemiyle ibadetlerimizi artırıyorsak diğer on bir ayda da aynı özlem içinde olmamız gerekir. Nasıl ki Ramazan’da cehennemden kurtulabilmenin yollarını arıyorsak diğer on bir ayda da aynı çabanın içerisinde olmamız gerekir. Cenâb-ı Hakk da, kullukta sürekliliğin esas olduğunu ’Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et.’ (Kurân-ı Kerîm, 15/99) ayetiyle net bir şekilde beyan etmiştir.

Özlenen Rehber dergisi olarak tüm İslâm âleminin Ramazan Bayramını şimdiden tebrik ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 114. sayısı (2012 Eylül) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 1

Editör Yazısı – 1

Dünyaya gelen her insan Allah’ın en güzel şekilde yaratmasıyla fıtrat üzere doğar. Aile, eğitim ve çevre faktörleri sebebiyle insan, fıtratının gereği olarak bozulmadan ya İslam üzere devam ettirir yahut fıtratı tağyir ederek yaratılış amacından saptırır. Bundan dolayı insanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması, ilahî prensip ve İslamî rehberliğe ulaştırmak için İslamî eğitim şarttır.

Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, bilgili ve faziletli bir kimse olabilmesi için anne-babalar gayret sarf etmelidir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Rasûlullah (s.a.v.) tarafından çocuğa bırakılacak “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. Çocuğa sevgi, şefkat, merhamet ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifade edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve iknâ gibi pedagojik metotlar esas alınarak yapılmalıdır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
Çocukların eğitim ve öğretimi konusunda en önemli görev ebeveyne düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara takva sahibi insanlar olarak yetişmelerini sağlamak ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Onları sevmek ve geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutulmamalıdır ki, sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Okul çağına geldiklerinde öğretmenleri, kitapları ve çevreyi seçmek, kendi görevinde onlardan yardım beklemek, aslî görevi bir süre için vekillere devretmektir. Fakat hiç bir kişi ve kurum, anne-babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, ’falan hoca, filan kuruluş veya okul benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben, işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.’ Aslında böyle bir mantıkla hareket etmek, aslî sorumluluklarımızı bir nevî geri plana atmak anlamına gelmektedir.

Evet, yeni bir okul sezonu daha başlıyor. Fakat insanlar, okulların ders müfredatı dahil eğitim öğretimde uygulanan sistemin tamamından şikayet etmekteler. Tabi bu konuda herkes kendince haklı. Kimisi okulların yeterli derecede eğitim vermediğini, kimisi de ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklar içerdiğini iddia etmekte. Bu durumdan şikayetçi olan insanların yapması gereken en önemli şey ciddi, özgür ve özgün kurumlar bina ederek insanlığa alternatifler sunmalıdır. İnsan davasında samimiyse mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.

Müminlerin rehberi olan Asr-ı Saadet dönemi insanları nerede yetişti hiç düşündünüz mü? Hz. Âişeler, Ümmü Selemeler, Fâtıma ve Zeynebler nerede, hangi okulda yetiştiler? Rasûlullah (s.a.v.)’in rehberliğinden sonraki hocaları anne-babalarıydı. Tabiin veya eski âlimlerin hayat hikayelerini okuduğumuzda hemen hepsinin ilk hocalarının aileleri olduğunu müşahede etmekteyiz.

Asrımızda Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev vardır. O da çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açılmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.

O halde Müslümanlar için eğitim-öğretim yuvası okul mu ev mi olmalı öncelikle bunu belirlemelidirler.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 113. sayısı (2012 Ağustos) için yazılmıştır.

İsyan ve Meşru Müdafaa Arasındaki Müslümanlar

İsyan ve Meşru Müdafaa Arasındaki Müslümanlar

Allah’ın yarattığı kainatta çok küçük bir yere sahip olan dünya, hakikaten sıkıntılı günlerden geçmektedir. Bunun da sebebi yeryüzünün halifesi olmaya namzet insanoğlunun eliyle gerçekleşmektedir. İnsanlar birbirlerine neden eziyet ediyorlar, birbirlerini acımasızca neden öldürüyorlar diyorsanız, o da, bu bilginin cahili olmalarından dolayıdır. Malûmdur ki, Kur’ân-ı Kerîm, değil insan öldürmeyi veya ona zulüm yapmayı, zulme en ufak bir meyil ve rıza göstermeyi bile şiddetle yasaklamaktadır. Fakat günümüzde Müslümanlar açısından bu emrin tam tersi bir tablo söz konusudur. Bu da Müslümanların geçmişlerinden kopuk bir şekilde yaşamalarından kaynaklanmaktadır. Zira tarihte İslam’ın sancağı Müslümanlar tarafından dünyanın dört bir yanında dalgalandırılmıştır. Müslümanlar bu zafer ve fetihlere, yöneticilerine isyan ederek veya kendi halkını öldürerek ulaşmamışlardır. Yaşadıkları topraklara huzur, barış ve selamet getirerek muvaffak olmuşlardır. Bu makalede Müslümanların halife ve yönetici seçimlerini, zalim hükümdarlar karşısındaki tutumlarını kısaca özetleyerek, ’Günümüz insanı bu anlayışların neresindedir?’ bunu takdir etmeyi de size bırakıyorum.

Tarihî olarak bakıldığında Müslümanların başına farklı nitelikteki insanların geldiği görülmektedir. Rasûlullah (s.a.v.)’in vefatının ardından Beni Saide sakifesinde toplanan ensar ve muhacirler uzun ve tartışmalı görüşmelerden sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ı halife seçmiş, sahabe gruplar halinde mescide gelerek ona biat etmiş ve müslümanlar kendisini Rasûlullah (s.a.v)’in halifesi olarak nitelemiştir. İki yıllık hilafetten sonra (632-634) Hz. Ebû Bekir (r.a.) rahatsızlanır ve ashabın ileri gelenleriyle görüşerek yerine Hz. Ömer (r.a.)’ı tensip eder, ashab da buna uyarak Hz. Ömer (r.a.)’a biat ederler. Hz. Ömer (r.a.) halifeliğinin ilk yılllarında Rasûlullah’ın halifesinin halifesi, daha sonra da mü’minlerin emirî şeklinde anılmaya başlanır. On yıl kadar (634-644) hilafet görevinde bulunan Hz. Ömer (r.a.) hançerlendiğinde halife seçimini altı kişilik şûraya havale eder, onlar da kendi aralarında görüşerek Hz. Osman (r.a.)’ı hilafete getirirler. Onun hilafetinin ikinci yarısında başlayan ve şehit olmasına (656) kadar devam eden iç karışıklıklar Hz. Ali (r.a.)’ın hilafete getirilmesiyle son bulmaz, Cemel ve Sıffîn’de çok acı olaylar yaşanır. 661 yılında İbn Mülcem denilen bir Haricî tarafından şehid edilen Hz. Ali (r.a.)’ın yerine oğlu Hz. Hasan (r.a.) altı ay kadar hilafet makamında bulunur, daha sonra hakkından feragat ederek Şam valisi Hz. Muaviye (r.a.) ile sulh akdeder ve Hz. Muaviye ümmetin idareciliğini üstlenir. Bu suretle de Rasûlullah (s.a.v.)’in hadisin de işaret ettiği hilafet dönemi (632-661) tamamlanmış ve saltanat dönemi başlamıştır. Aradan geçen on dört asır boyunca Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Safeviler, Osmanlılar ve muhtelif bölgelerde birçok hanedanlar kurulmuş, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ulus-devlet anlayışıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda çok sayıda devletler kurulmuştur.

Özellikle Hz. Osman (r.a.)’ın hilafetinin ikinci altı yıllık döneminde baş gösteren siyasi ihtilaflar başka faktörlerin de etkisiyle zamanla siyasi mezheplerin doğmasına yol açmıştır. Başlangıçta bazı somut motifler üzerinde duran siyasi mezhepler yönetimle ilgili anlayışlarını zamanla sistemleştirmiş, dahası itikadî ve amelî konularda da görüşler ileri sürmüşlerdir. Tarih boyunca hem sayı, hem de İslam kaynaklarıyla ilişkileri bakımından ana gövdeyi oluşturan Ehl-i Sünnet de bir taraftan siyasi yönelişlerle ilgili metot ve prensipler vazederken, bir taraftan da siyasi eksenli İslam mezheplerinin siyaset anlayışı ve genel din anlayışlarını değerlendirmeye tâbi tutmuştur.

Ehl-i Sünnet anlayışına göre hilafet yahut imamet, dinin itikadî değil, fıkhî yönüyle ilgilidir. Bu bakımdan devlet yönetimiyle ilgili hususlar akaid ve kelam kitaplarında değil, fıkıh kaynaklarında ele alınmaktadır. Ehl-i Sünnet’e göre ümmetin başına idareci belirlemek Allah’a değil, ümmete gereklidir. Ümmet, Kur’ân ve sünnetin genel prensipleri doğrultusunda yönetici tayin eder. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.)’den sonra ümmet, Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi (r.anhum) halife seçmiş, daha sonra ise meliklik dönemi başlamıştır. Ümmet tarafından seçilen ve masumiyet gibi hiçbir ilahî özelliği olmayan idareci başta adalet ve şûra olmak üzere İslam’ın genel prensipleri içerisinde görev yapar. Bu görevler Müslüman halkla ilgili dinî hükümlerin infazı, cezaların uygulanması, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması, ordu teşkil edilmesi, zekat ve vergi toplanması gibi malî düzenlemelerin yapılması, zorbalık ve soygunculuğun engellenmesi, insanlar arasındaki ihtilafların çözülmesi vb. toplumsal hayatla ilgili görevlerdir. Ayrıca yöneticilerde (Şia’nın öngördüğü şartlardan olan) zamanının en faziletlisi olması ve ismet sıfatlarının bulunması söz konusu değildir.

Ehl-i Sünnet âlimleri, devlet reislerinin adâletli, idarî, siyasî ve askerî işlerden iyi anlayan iktidar sahibi, dirayetli kimselerden seçilmesi lüzumu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu şekilde seçilerek başa geçen devlet reislerine itaat, cumhur ulemaya göre vâcibtir. Ancak, yine Ehl-i Sünnet âlimleri, zorlama ve baskı kullanarak zorla iktidara gelmiş olan devlet reislerine de, layık olup olmama durumuna bakmaksınız itaatı gerekli görmüşlerdir. Çünkü devlet otoritesine yapılan isyan, büyük bir fitne ve şerre yol açar. Malûmdur ki, isyan ile ortaya çıkan parçalanma, kargaşa ve anarşinin kapısını kapamak fevkalâde zordur. Hatta bazen bu kargaşa, milletlerin ve devletlerin hayatına bile mâl olabilmektedir.


Rasûlullah (s.a.v.), mü’minlerin huzur ve sükûnuna, birlik ve beraberliğine büyük ehemmiyet vermiş, umumî asayişin bozulmaması için devlet idarecilerinden gelebilecek zulüm ve baskılara karşı ümmetine isyan etmeyip tahammül göstermelerini tavsiye etmiştir. Hz. Huzeyfe (r.a.)’dan nakledildiğine göre: ’Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.
— Ben buna yetişirsem ne yapayım, Yâ Rasûlallah? diye sordum.

— Dinler ve itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile yine dinle ve itaat et, diye buyurdular.’
Rasûlullah (s.a.v.)’in ümmetine, yöneticilerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilakis isyan yoluyla, devlet ve millet bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir. Bu bakımdan Efendimiz (s.a.v.)’in zalim idarecilere itaat emrini, zulme razı olmak mânâsında düşünmek abestir. Bu emir, zulmün def’ine çalışmaya mani de telâkki edilmemelidir. Zira, Allah’ın izniyle itaat içinde de zulmü giderecek çeşitli imkân ve fırsatlar, uygun şartlar, meşrû yollar bulunabilir. Ancak bütün çabalara rağmen, zulmü gidermeye itaat içinde meşrû bir çare bulunamazsa, cüz’i ve şahsî hukukunu umumun selâmetine, âmmenin menfaatine feda etmek idrak sahibi, muhakemeli bir Müslümandan beklenen olgun bir davranıştır.

Üzerinde yaşadığı vatanın bütünlüğünün muhafazası, namus ve iffetin korunması, mal ve canın emniyeti devletin varlığı ve devamına bağlı olduğu için, Efendimiz (s.a.v.)’in, idarecilere itaat üzerinde başka rivayetlerde de ısrarla durduğu görülmektedir. O (s.a.v.), Müslümanları her türlü isyan ve bozgunculuktan, bölücülük ve ayrılıklardan şiddetle menetmiştir. İslam tarihinde gelmiş geçmiş bütün müctehidler, müceddidler, fıkıh uleması ve diğer İslâm âlimleri, zalim idarecilere itaat etmemekle isyan etmeyi birbirinden tamamen ayrı mütalâa etmişlerdir. Zira İslam uleması, Allah’ın emrine muhalif durumlarda hiç kimseye itaat etmemişlerdir. Bununla beraber kat’iyyen isyana teşebbüs yahut teşvik de etmemişlerdir. Bilakis mü’minleri isyandan men etmek hususunda gayret ve himmetlerini esirgememişler ve bu vadide bütün Müslümanlara, halleriyle, örnek olmuşlardır. Ne yazıkk ki, itaattaki hikmet ve maslahatı kavrayamadığından dolayı isyan eden pek çok topluluk ve milletler, Cenâb-ı Hakk’ın en büyük ihsanlarından biri olan devlet nimetini ellerinden kaçırmışlar, birlik ve bütünlüklerini muhafaza edememişlerdir. Bunun tarihte pek çok misâlleri olduğu gibi içinde yaşadığımız yüzyılda da örnekleri görülmektedir.


İslam’da Allah için cihat, isyan ve çapulculuk yaparak toplumda terör havası oluşturmak demek değildir. Ehl-i sünnet’e göre cihad, vatanını tehdit eden ve bununla yetinmeyip saldıran kâfirlere karşı, devlet olarak savaşmak demektir. Korsan gösteriler yapmak, cihat diye bağırmakla cihad olmaz, böyle hareketlerin sonucunda ancak fitne ve çapulculuk doğar. Bu da en başta İslâm’ın doğru anlaşılmasına engel olur.

Zalim yöneticilere karşı nasıl mücadele verileceğine dair İslam Tarihi’nde pek çok misale rastlamak mümkündür. Onlardan bir kaç tanesini sizlerle paylaşarak konuyu bağlamak istiyorum. Abbasi halifelerinden Ebû Cafer Mansur’un adamları, İmam-ı Âzam hazretlerine kâdı-l-kudat (günümüzde Yargıtay başkanlığı) makamını teklif ettiler. O da: ’Ben kadılık yapamam’ buyurdu. ’Yalan söylüyorsun’ dediler. ’Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam kadılık yapamam diyorum’ buyurdu. Çok takva ehli olup, dünya makamına kıymet vermediği için kabul etmedi. Zindana atıldı. Kamçı ile dövüldü. Her gün on kamçı arttırıldı. Kamçı sayısı yüz olduğu gün şehit oldu. (Rahmetullahi aleyh)
Bağdat’ta Mutezile fırkası mensupları, ’Kur’an mahlûktur’ tarzında yanlış inançlarına Abbasi halifesi Memun’u da inandırdılar. Bunu kabul etmesi için, Ahmed b. Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Memun vasıtasıyla bu hususta baskı ve işkence yaptırıp 28 ay hapsettiler. Bütün işkencelere rağmen Ahmed b. Hanbel: ’Kur’ân-ı KerÎm, mahlûk değildir’ dedi.

Hindistan’da bidat ehli bazı kişiler, İmam-ı Rabbani hazretleri için: ’O, kendini Ebû Bekir’den de üstün biliyor’ diye iftira ederek sultana şikayet ettiler. Ekber Şahın oğlu Selim Cihangir Şah da, onu hapsettirdi. İki sene sonra pişman olup özür diledi. Görüldüğü gibi bunların zerre kadar isyanla alakası yoktur.

Şayet Müslümanların başında zalim bir yönetici varsa Müslümanlar ihtilal yapmaz, ama zulme, haksızlığa da teslim olmazlar. Meşru yollardan haklarını ararlar. Kuvvete karşı gelmek, devlete karşı isyan etmek kendini ve yaşadığı toplumu tehlikeye atmak olur. Müslümanların kendi din kardeşlerini öldürmelerini Rasûlullah (s.a.v.) küfür olarak vasıflandırmaktadır. Kur’an’da ise: ’Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir’ buyurarak bu işe son noktayı koymuştur.
Fitne ve fücurun, isyan ve kıtalin başgösterdiği zaman ne yapılmasını gerektiğini Efendimiz (s.a.v.), bize on dört asır öncesinde tebliğ etmiştir. Şayet dinleyip itaat edersek hem dünyada hem de ahirette selamete ereriz.

Ebû Davud’un Sünen’in de nakledilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.): ’Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse, akşam kâfir olarak döner. Akşam müminken, gece imanları gider. Böyle zamanlarda, eve kapanmak fitneye karışmaktan iyidir. Kenarda kalan, ileri atılandan iyidir. O gün oklarınızı kırın, silahlarınızı bırakın! Herkesi tatlı dille, güler yüzle karşılayın!’

Bu makala Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 116 sayısı (2012 Kasım) için yazılmıştır.

Hüzün ve Iztıraba Dönüşen ‘Arab Baharı’

Hüzün ve Iztıraba Dönüşen ‘Arab Baharı’

’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Sakın ayrılığa düşmeyin Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerimizi birbirine ısındır da O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız. Allah sizi oradan kurtardı. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki hidayete eresiniz.’
’Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır.’


Rabbimizin gönderdiği bu ayetlerin manasını en doğru anlayan Ashab-ı Güzîn (r.anhûm) olmuştur. Zira onların gönüllerine iman nuru yerleşince aralarındaki düşmanlıkları kaldırarak mümin kardeşlerini, İslâm’a girmeyen yakın akrabalarına tercih etmişlerdir. İslam’ın ilk devrinde inşa edilen ashab kardeşliği ruhuyla hareket edilmesi günümüz Müslümanının en önemli vazifesi olmalıdır. Bu anlayışın kazanılmasına öncelikle kendi nefsimizden ve yakın çevremizden başlamalıyız. Çünkü ’Mü’min, mü’minin kardeşidir, eliyle ve diliyle ona zarar vermez, haset etmez, kin tutmaz. İnsanların canından ve malından emniyette olduğu kimsedir’ anlayışının ümmet üzerinde hâkim olmasıyla birlikte Cenâb-ı Hakk ümmet arasındaki ayrılık fitnelerini, düşmanlıkları bertaraf edecektir.


Maalesef günümüz Müslümanlarının yaşadıkları ve anladıkları İslam anlayışıyla hiç kimse bir araya gelememekte aksine aralarındaki husumet her geçen gün artmaktadır. Allah’ın birliği, Peygamberin birliği, Kur’ân’ın birliğinde bir değişme yoktur. Ama bugün elliye yakın müslüman devlet vardır ve bu sayı belki de artarak devam edecektir. Burada müslümanların birliğinden kastedilen mana coğrafi, fiziki vb. birlik değildir. Aksine Müslüman halkların, müslümanlıklarının farklılığıdır. Bu noktada, akla takılan soru şudur: Acaba, Batının bir asırdır süren yoğun baskısı, ’yeni müslümanlıklar mı’ icat etti? Yılda bir ay tutulan oruca bile aynı günde başlayamayan ve aynı günde bayramı kutlayamayan İslam dünyasının hali nicedir? Rusya ile yakın ilişkiler kuran kendilerini sosyalist veya emekçi olarak tanımlayan Müslümanlarla Amerika ve Avrupa ile yakınlıklar kuran müslümanların aralarındaki farklar nereden kaynaklanmaktadır?


İslam dünyasının (aslında müslümanların) paramparça olduğu bu yüzyılda, Batı kültür ve medeniyetinin mahsulü olan kapitalist ve komünist toplumlar hep birlikte hareket etmektedirler. Birleşmiş Milletler, NATO, Varşova Paktı, Avrupa Birliği’ne üye ülkeler bunlar arasındadır. Dünyadaki belli-başlı kültür ve medeniyet çevrelerinden ne yazık ki, sadece Müslümanların merkezî bir otoritesi yoktur. Batı kültür ve medeniyeti, kapitalist ve komünist kısımları ile Rusya ve Avrupa-Amerika devletlerine sahiptir. Hinduizm Hindistan’a; Budizm Japon-Çin devletlerine sahiptir. İslam’ın ise Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişinden bu yana sırtını dayadığı bir devlet olmamıştır. İslam, doğrudan doğruya onu gönderen yüce Allah’ın koruması altında olduğundan kıyamete kadar bakî kalacaktır. Ancak Müslümanlar ve onu temsil eden devletlerin İslam’a ihtiyacı vardır.


Bugün dünyanın en problemli bölgelerinin başında Türkiye’nin de yer aldığı İslam ülkeleri gelmektedir. İslam ülkelerinin bu denli problemli bir coğrafyayı oluşturmasının temelinde birçok faktörün yanında belki de en temel faktör İslam’ın, yaşayan bir referans olmaktan uzak kalmış olmasıdır. Kıyamete kadar insanlığa, barış ve huzur içinde yaşamanın ilkelerini vaz’ eden, böylece ahiret saadetinin, ebedi mutluluğun yollarını aydınlatan İslam’ın yüceliğine inat, İslam dünyasının perişanlığı ortadadır. Bir kişiyi öldürmenin bütün insanları öldürmek kadar ağır vebal olduğunu haber veren Rabbimizin ilahî buyruğunu hiçe sayan ve birbirlerini acımasızca öldürebilen sözde Müslüman kimlikli kana susamış katillere her gün yenileri eklenmektedir.


Kur’ân’da ve Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetinde zalimlere karşı nasıl mücadele verildiğine dair anlatılanları dinleyip örnek alan, ona göre strateji belirleyen Müslümanlar neredeler? Merak ediyorum! Abartısız dünyanın her bölgesinde Müslüman kanı akıyor ve durum hiç de düzeleceğe benzemiyor. İslam’ın tebliği ve hayata tatbiki hususunda Rasûlullah (s.a.s.) kadar sıkıntı ve ıztırap çeken başka kimse var mıdır? Tabî ki, yoktur. Efendimiz (s.a.s.) hayatı boyunca insanlığın imansızlıktan dolayı karşılaşacağı sıkıntıları ve ızdırabını gönlünde hissetmiştir. Bu yüzden müşriklerin her türlü işkence, zulüm ve baskılarına sadece sabırla, güzel öğütle ve öç almak yerine affederek karşılık vermiştir. ’(Ey Rasûlüm!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et… Eğer (bir suçtan dolayı) ceza verecek olursanız size yapılan azab ve cezanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Ey Peygamber!) Sabret! Sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı üzülme! Kurdukları tuzaklardan telaş edip sıkıntıya düşme!’ Kur’ân’da her fırsatta sabır tavsiye edildiği halde günümüz Müslümanında bunun emarelerini görmek çok zor hale geldi. Mesela geçen yıl ABD’de çekilen bir filmde Efendimize (s.a.s.) hakaret edildiği gerekçesiyle Müslüman ülkelerin büyük kısmında kalabalıklar sokaklara döküldü. ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin elçiliklerine saldırılar oldu. Libya’da ABD Büyükelçisi ve beraberinde dört elçilik görevlisi linç edilerek öldürüldü. Kendilerine emân verilen elçilerin hunharca öldürülmesine İslâm tarihinin hangi döneminde şahit olunmuştur?


Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişi ve Hilafetin ilgası sadece Osmanlı coğrafyasında değil, dünyadaki Müslüman toplumların kaderlerini derinden etkiledi. Dünyanın ücra noktalarına serpilmiş Müslüman azınlıklar, Osmanlı ve Hilafet sonrası hamilerini kaybederek, bulundukları ülkelerin merhametlerine, kendi kaderlerine terk edildiler ve adeta yetim kaldılar. Bundan dolayı İslam dünyası uzayan bir Ortaçağ’ın içinden geçiyor. Bundan dolayı Ortadoğu başta olmak üzere İslam ülkelerinin ekseriyetinde tam bir vahşet görüntüsü var. Elinizi haritada gezdirin ve ’şu bölgede Müslümanlar hayatlarından memnun’ diyebileceğiniz kaç ülke var? Yok böyle bir köy, kasaba, ilçe, il, yok yok yok…. Mısır’da, Kudüs’te, Halep’te, Tahrir’de, Lübnan’da, Arakan’da, Türkistan’da … Müslümanlar başlarındaki diktatör yöneticiler tarafından zulme uğruyorlar ya da kendi kendilerine zulmediyorlar. İşte Suriye ve Mısır bu zulmün zirveye ulaştığı, genç yaşlı demeden, kadın erkek ayırmadan insanların hunharca katledildiği, tecavüze uğradığı, boğazlandığı bir diyar haline geldi. Sanki Ortaçağ’dan fırlayıp gelen bazı insanlar, akıldışı bir intikam peşindeler. Ama bu öfke onları özgürleştirmiyor, tersine daha fazla esaretler, mezelletler, problemler üretiyor. Çünkü bu eylemlerin hiçbiri, emperyalizme karşı siyasal ve felsefi bir direniş bilincinden beslenmiyor. İşte bu nedenle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve şeriatla yönetilen diğer ülkelerde ne hikmetse ’Arap Baharı!’ olmuyor.


Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Şam’da, Bağdat’ta, Halep’te öldürülen masum sivillerin cansız bedenlerini izleyen dünya bir türlü sessizliğini bozmamaktadır. ’Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz’ İlahi emrini görmezden gelip, hizip ve mezhep taassubu, siyasi çıkar, makam hırsı vs. her ne sebeple olursa olsun zulme ve zalime arka çıkanların yüzünden ümmetin ıztırabı her geçen gün artmaktadır.


Kuvvete karşı gelmek, devlete karşı isyan bayrağını çekmek, toplumu da buna teşvik ederek suçsuz insanların katledilmelerine sebep olmak haramdır. Tarihte buna dair pek çok örnek vardır. Ama hiçbir isyanın neticesinde topluma huzur gelmemiştir. (Günümüzde Arap Baharı’nda görüldüğü gibi). Aksine on binlerce Müslümanın kanının dökülmesine ve kâfirlerin Müslümanlara karşı daha şiddetli hareket etmelerine sebep olmuşlardır.


Müslümanlar başarı ve felah istiyorlarsa Allah Rasûlü (s.a.s.)’i kendilerine örnek almalıdırlar. Rasûlullah (s.a.s.) ise toplumun huzur ve sükûnuna, birlik ve beraberliğine büyük ehemmiyet vermiş, umumi asayişin bozulmaması için devletin başındakilerinden gelebilecek zulüm ve baskılara karşı isyan etmeyip tahammül göstermelerini tavsiye etmiştir. Huzeyfe (r.a.)’dan nakledilen hadiste Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: ’Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.
– ’Ben buna yetişirsem ne yapayım, ya Rasûlallah?’ diye sordum.
– O takdirde mevcut olan bütün grupları terk et. Öyle ki bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette olman (gibi ne kadar kötü şartlar içinde de olsan) ölüm sana gelinceye kadar öyle kal, (fakat gruplara karışma).
Seleme bin Yezid el-Cu’fî (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)’e:
– Ya Rasûlallah! Lütfen söyle! Başımıza, kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim haklarımızı bize vermeyen amirler gelirse, bize ne emir buyurursun?
Efendimiz (s.a.s.), kendisinden yüz çevirdi. Sonra tekrar sordu. Yine ondan yüzünü çevirdi. Üçüncüde tekrar sordu da Eş’as bin Kays onu çekti. Efendimiz (s.a.s.) de:
– ’Dinleyin ve itaat edin! Onlara, ancak yüklendikleri, size de yüklendikleriniz vardır’ buyurdular.
Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetine, yöneticilerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilakis isyan yoluyla, devlet ve millet bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir. Bu noktada bazı insanların aklına ’Zalim olan devlet yöneticilerine isyan edilmez mi, kâfir olan devlete karşı isyan cihad değil midir?’ tarzında sorular gelebilir. İslâm’da cihad, isyan ve çapulculuk demek değildir. Korsan gösteriler yaparak, halkı sokaklara döküp etrafı yakıp yıkarak cihad yapılmaz. Aksine toplumda fitne ve anarşi artar. Dinimize zarar verir.


Ebû Davud’un Sünen’in de nakledilen Rasûlullah (s.a.s.)’in bir hadisi bugün isyan bayrağını çeken ümmet için nasihat olarak yeterlidir. ’Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse, akşam kâfir olarak döner. Akşam müminken, gece imanları gider. Böyle zamanlarda, eve kapanmak fitneye karışmaktan iyidir. Kenarda kalan, ileri atılandan iyidir. O gün oklarınızı kırın, silahlarınızı bırakın! Herkesi tatlı dille, güler yüzle karşılayın!’
Müslümanlar ihtilal yapmaz, ama zulme, haksızlığa da teslim olmazlar. Meşru yollardan haklarını ararlar. Hükümetin meşru emirlerine uyarlar. Şayet haram olan işleri meşru görüyorlarsa emre itaat etmezler ama devlete karşı isyan da etmezler. Zira hadiste de zikredildiği gibi Efendimiz (s.a.s.) kanunlara karşı gelmeyi, ihtilal yapmayı değil, meşru yollardan nasihat verip sabretmeyi emretmektedir.


Milyonlarca mü’minin Hac için hazırlık yapıp yollara düştüğü bugünlerde mezhep, fırka, ırk ayrımı yapmaksızın Müslümanlar yeniden bir araya gelmelidirler. Şu an Müslümanların başının üzerindeki kara bulutların sebebi İslam’ın değil, İslam’ı öz kaynaklarından doğru öğrenip doğru uygulamayan Müslümanların hatasıdır. Bu nedenle soruyoruz, sorguluyoruz. Nerede İman esasları, yaratılış sırrı, kardeşlik, barış ve huzur içinde yaşama, güler yüzle iyilikle tebliğ, ister Müslüman ister gayrı müslim olsun ötekinin hakkına saygı, merhamet, acıma, bağışlama, hak ve adalet?
Kur’ân’da vasfedildiği gibi Müminlerin kardeş olduğuna inanıyorsanız, bütün Müslümanlara kardeşçe muamele ediniz. Kardeşçe davranılmasını tavsiye edin. Kardeşlerinizin hukukunu gözetin. Bilin ki bu kardeşliğinizi koruduğunuz ölçüde güçlü ve huzurlu olacaksınız. Öfkelerinizi yendiğiniz, sabırlı olduğunuz ve bağışladığınız ölçüde bağışlanacaksınız.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 127. sayısı (Ekim 2013) için yazılmıştır

Batı Dünyasının İslamofobi Düşkünlüğü

Batı Dünyasının İslamofobi Düşkünlüğü

Son yıllarda özellikle Batı’da sıkça kullanılan İslamofobinin tanımı hakkında bugüne kadar genel geçer bir kabul olmadığı gibi, sosyal bilimlerde de ırkçılık ve ırksal ayrımcılık gibi tüm devletler ve organizasyonlarca kabul edilmiş bir kavramsallaştırmaya gidilememiştir. Bununla beraber, kavramın özellikle 11 Eylül olaylarından sonra Müslümanlara yapılan fiilî ve entelektüel saldırıları ifade etmek amacıyla yaygın bir kullanıma kavuştuğu söylenebilir.


Aslında İslamofobi terimiyle; ’İslâm’a karşı (asılsız; ama kasıtlı) düşmanlık’ anlatılmak istenmektedir. Ayrıca; Müslümanlara (veya Müslüman olmaya yönelenler de algılanabilir) ve toplumlara karşı haksız olarak ayrımcılık ve düşmanlık yapmak ile Müslümanların politik, sosyal meselelerin dışında tutulması gibi pratikte uygulanan sonuçlar kastedilmektedir.


İslamofobi kelimesi son yıllarda kritik bir öneme, kimliğe ve isme sahip olarak yoğun ve hızlı bir şekilde büyüyerek Müslüman karşıtlarının ön yargısı olarak gelişti. Onlara göre İslâm, tamamen yabancıdır. Bu da İslâm’ı şiddet ve manipülatif bir kavram olarak kabul etme anlayışını yerleştirmiştir. Bundan dolayı Müslümanlar, dünya çapında İslâm’a dair neler yaşandığının farkında olmalıdırlar.


11 Eylül 2001 olayları Batı dünyasında İslamofobinin bir başka kırılma noktası ve belki de zirve noktasını oluşturmaktadır. Bu tarihe kadar yapılan İslâm karşıtı açıklamalar halk arasında fazla yankı bulmamıştır. Sözde, İslam adına ikiz kulelere karşı yapılan saldırılar, Batı’da İslâm karşıtlarına büyük bir fırsat yaratmış ve halkı ikna etme gücünü de artırmıştır. Bu anlamda, başta ABD eski başkanı Bush olmak üzere birçok kişinin söylediği gibi ikiz kulelere saldırı yapanlar aslında İslam’a karşı yeni bir haçlı savaşının startını vermişlerdir. 11 Eylül olaylarının ardından İslamofobinin Batı’daki baş körükleyicilerinden biri haline gelen Bernard Lewis, Temmuz 2004’te Alman Die Welt dergisiyle yaptığı röportajda şunları söylemiştir: ’Yüzyılın sonuna kadar Avrupa’ya İslam hâkim olacaktır. Avrupa, Arap batısının, Mağrib’in bir parçası haline gelecektir.’ Ekim 2005 tarihli The New Yorker dergisine göre de Lewis, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’e şu tavsiyede bulunmuştur: ’Araplara yapılması gereken şeyin, iki gözleri arasına büyük bir sopayla vurmak olduğuna inanıyorum. Onlar yalnızca güce saygı duyar.’ Tepkiler üzerine dergiye gönderdiği açıklamada Lewis, ’Evet, Arapların yalnızca güce saygı duyduklarını düşündüğüm doğrudur’ diyerek iddiasından vazgeçmediği bilinmektedir.


Özellikle ABD’nin kendine felsefe olarak geliştirdiği ’medeniyetler ve inançlar arasındaki ilişkinin çatışma temelli olduğu düşüncesi’, dünyada ne kadar farklılık varsa düşmanlığa dönüştürmektedir. Bu durum ise krizi, gerilimi, savaşı beslemektedir. Sadece kendi egosunu düşünen bazı zalim kimseler insanlığı kaosa sürükleyecek ne varsa ona yatırım yapmaktalar. Maalesef İslâm adına ortaya çıkan, fakat İslâm’ın özünü kavramaktan uzak olan bazı kimseler, insanların iyiliği için değil, insanlara ve Müslümanlara azap vermek için çaba harcamaktadırlar. Masum insanlara karşı düzenledikleri saldırılarla İslâm’ın yasakladığı en büyük günahlardan birini işlemekteler. Kullandıkları vahşi yöntemler, öfkeli ve saldırgan söylemlerle İslâm adına; ama İslâm’a tamamen ters bir ahlâk sergilemektedirler. Bu yüzden yaklaşık 1,5 milyar Müslüman gereksiz ve haksız yere zan altında kalmaktadır.


Müslümanlara ve İslamî hareketlere karşı Batı dünyasında gelişen tarihte eşine az rastlanır kuşku ve husumetin önde gelen sebeplerinin başında medya belki de ilk sırada yer almaktadır. Zira Fox, CNN, BBC vb. dünyanın dört bir yanına yayın yapan medya kuruluşlarının bu konuda son derece duyarsız ve hatta yanlı davranmasının payı göz ardı edilmemelidir. Çünkü bu ve benzeri medya organlarında her ne zaman Müslümanları konu alan bir haber verilecek olsa ekrana hep saçı sakalına karışmış, hırpani giyimli, ellerinde otomatik silahlar, kılıçlar ve her nasılsa her zaman secde etmiş kalabalıklar televizyon ekranına gelmektedir. Böylece, Müslümanları ’günün her saatinde namaz kılan, kızgın kümeler halinde İsrail ya da Amerikan bayrağı yakmak dışında hiçbir şey yapmayan’ imajı dünyanın her yerindeki izleyiciye sunulmaktadır. Bu durum maalesef Batılı insanın zihninde cihatçı İslam stereotipini güçlendirmekte ve İslamofobinin giderek yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.


Dünyada hadiseler ve gündem o kadar hızlı değişiyor ki Müslümanlar açısından her gelen gün geçenleri arattıracak haldedir. İşte bunun en son örneklerinden birisi geçtiğimiz Ocak ayında Paris’te Charlie Hebdo dergisine gerçekleştirilen saldırıda yaşandı. Hadiseyi gerçekleştirenlerin Müslüman olduğunu öğrenen dünya medyası mal bulmuş mağribi gibi tüm operasyonları günlerce ana gündem olarak sunmaktan geri kalmadılar. Tabii ki bu ve benzeri katliamların arkasında yer alan Işid, El-Kaide ve Boko Haram gibi örgütlerin İslam’a ve Müslümanlara verdiği zararı anlatmaya gerek yok sanırım. Yıllarca İngiltere, Fransa başta olmak üzere Avrupa ve ABD, Müslüman coğrafyasını sömürdü, yaktı, yıktı, astı, kesti. Ama bu, katliamı haklı göstermez ve katliam katliamdır. Bizler ne yapılan katliamı savunuruz, ne de bu derginin Efendimize (s.a.v.) hakaret ettiği karikatürler için ’düşünce ve fikir özgürlüğü’ deriz. Paris’te yaşanan vahşet hiçbir dinle bağdaştırılamaz. Fakat bu dergi, Fransız hükümetince defalarca uyarılmasına rağmen hakaret içerikli karikatürleri çizmeye devam etmişlerdir. Kimse kusura bakmasın ama bu fikir özgürlüğü değildir. 1,5 milyardan fazla insanın, inandığı ve canından daha değerli saydığı Peygamberine hakaret ettirmesini kimse beklemesin.


Fikir özgürlüğü olsun diye hiçbir dinin Peygamberine ve kutsallarına bu denli ağır hakaret edilmemeli. Çünkü karikatürler oldukça ağır ve o karikatürleri fikir özgürlüğü sınıfına koyan (sözde) aydın geçinenlere hayret etmemek elde değil. Bu tarz tavır takınan adamlar hangi evrende yaşadıklarını zannediyorlar bilemiyorum; ancak düşünce özgürlüğü istediğimize hakaret edip ’ama ben özgürüm’ diye zırvalamak değildir. Fikir ve ifade özgürlüğünün arkasına sığınarak insanların inanç ve kutsallarıyla alay etmekten geri kalmayan kimselerin bu seviyesiz girişimleri düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi akla yatkın gözükmemektedir.


Paris’te 12 sivil insanın ölümüyle neticelenen gazete baskınıyla tüm dünyanın gözünü Paris’e çevirttiren dünya medyası, geride bıraktığımız Ramazan ayında İsrail’in binlerce Filistinliyi öldürmesini ve yaşanan zulümleri görmezden gelmesini çok iyi becermiştir. İslâm coğrafyasında katliam, zulüm ve işkencelerin yaşanmadığı hiçbir gün yokken Müslümanlara sabır ve sürekli sükûnet çağrısı yapılmaktadır. Tabii ki Müslüman, ağır başlı, vakarlı, hadise ve imtihanlar karşısında sabırlı olmalıdır. Ama her geçen gün devam eden ölümler, zulümler ve imtihanlar karşısında Müslümanlar ne yapsın? Susmaya ve boyun eğmeye devam mı etsin? Batı’nın İslamofobi zihniyetiyle yarattığı İslam ve Müslüman düşmanlığının yanında, adım adım topraklarının ellerinden alınmasına, Işid, El-Kaide, Taliban, Boko Haram vb. zalim insanlar tarafından on binlerce evladının öldürülmesine, zenginliklerinin talan edilmesine, değerlerinin aşağılanmasına, onurlarının yerlerde sürünmesine karşın ne yapsın?

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 143. sayısı (2015 Şubat) için yazılmıştır

Vahdetten Yoksun İslam Dünyası ve Müslümanlar Ağlanacak Halini Göremeyen Biçareler

Vahdetten Yoksun İslam Dünyası ve Müslümanlar Ağlanacak Halini Göremeyen Biçareler

’Hep birlikte sımsıkı Allah’ın ipine (Kur’ân’a, İslâm’a) sarılın, tefrikaya düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz.’ ’Mü’min(in), mü’mine karşı durumu, birbirini perçinleyen (muhkem) bir bina gibidir.’ gibi inananların kardeş oldukları, dayanışma içerisinde olmaları gerektiği vurgusu yapan onlarca ayet ve hadis olmasına rağmen bugün İslam dünyasının hali pürmelâli gündeme geldiğinde dikkat çekilen ilk husus; Müslümanların parçalanmışlığı, olmaktadır.


Amerika’daki 11 Eylül olaylarının ardından Müslümanlar 21. yüzyılda yeni fitnelerle karşı karşıya kalmışlardır. Müslümanların yaşadığı topraklar; ’böl, parçala, yönet’ kuralı gereğince uzun yıllara mal olacak ve çok ağır bedeller ödenecek olan bir bozgunculuk dönemini içerisindedir. Planları dışarıda hazırlanan, silahları dışarıdan verilen, ölenin de öldürenin de aynı fabrikalarda üretilen silahları kullandığı, Müslümanların figüran olmaktan öte geçemediği bir dönemin içerisindedir. Paramparça olan İslam dünyası ve Müslümanlar, ülkelerini, mukaddesatını işgal eden Batı’yla mücadele etmek yerine birbirleriyle çatışmaktadır. Eline biraz güç geçiren kim varsa bunu, ilk önce kendilerine en yakın gurupları yok etmek için kullanmaktadır. Kendi varlıklarını, izzetlerini başkalarının zilletinde aramaktadırlar. Günlük hesaplar ve anlık öfkelerle silahlarını birbirlerine doğrultanlar yüzünden masum insanların canları ve tüm dünyaları yok olup gitmektedir. Küffarın verdiği zararı, acıyı atlatmak kolaydır. Çünkü bu, beklenen bir durumdur. Fakat insanı en çok sarsan, nerden geleceğini tahmin etmediği yumruktur.


Günümüzde siyasî, itikadî ve dinî anlaşmazlıklar, Müslümanları parçalayıp guruplara ayrılmalarına sebep oldu. Her gurup, mensup olduğu mezhebinin, cemaatinin veya üstadının kitaplarından muhaliflerine deliller getirdi, bu da ihtilaf konusunu Kitap ve Sünnet’e götürüp hakem kılmanın önünü kapattı. Hâlbuki ihtilaf edilen konuları Kur’an ve Sünnet’e götürmemiz emredilmektedir. Selef-i salihîn, ihtilaf edebiyle ve ilmiyle ahlaklanmışlardı. O edep sınırından bir parmak ucu kadar dahi olsa ayrılmazlardı. Bugün ise gurupçuluk, saygısız ve seviyesiz bir ihtilaf ve bilgisizce bir çekişme, gereksiz bir kibirlenme vesilesi oldu, bu da haliyle vahdeti değil tefrikayı doğurdu.


Hasan el-Benna, Ramazan ayında gittiği bir mescitte teravih namazı yüzünden birbirleriyle kavga eden iki taife ile karşılaşır. Onlara: ’Teravih namazı farz mıdır, sünnet midir?’ diye sorar. Cemaat: ’Sünnet’ olduğunu söyler. Hasan el-Benna tekrar sorar: ’Müslümanların ihtilaf etmemeleri ve vahdet içinde tek yumruk olmaları farz mıdır, sünnet midir?’ Onlar da: ’Farz’ olduğunu söylerler. O da bunun üzerine kavga eden cemaate: ’Siz farzı bırakıp bir sünnet yüzünden birbirinize girip kavga ederek günah işliyorsunuz, bu mescidi kapatın, teravih kılmayın ve evlerinize gidin!’ der. İşte bu fıkıhtır.


İslam dünyasının hali pür melali ortadayken, Müslümanlar kendilerinden beklenen tevhidî duruşu sergilemekten uzaktır. Bir vücudun azaları, bir binanın tuğlaları olması gereken ümmetin evlatları, birçok etnik ve mezhebi farklılıklara ayrılarak kardeşleriyle aralarına kalın duvarlar örebilmekteler. Kendi aralarında merhametli ve hoşgörülü, kâfirlere karşı ise izzetli ve onurlu olmaları gerekirken tam aksi bir tavır sergileyebilmekteler. İslam dünyası iç savaşlarla, sapıklıklarla, ihtilallerle, iğtişaşlarla çalkalanıp durmaktadır.
Maalesef İslam dünyası, aşikâre işlenen büyük günahlarla, riba, zina ve binayla, en çirkin fısk ve fücurlarla, isyan ve tuğyanlarla çalkalanmaktadır. Bir yanda öldürülen, aç kalan, perişan olan milyonlarca masum Müslümanlar; öbür yanda Nemrut ve Firavunlara taş çıkartacak lüks, israf, sefahat, fısk u fücur, hayasızlık ve debdebe içinde yaşayan mütegallibe güruhu diyebileceğimiz altın, gümüş, dolar, euroya tapan beyinsizler. Kudüs’ü Haçlıların elinden alan Selahaddin Eyyûbi vefat ettiğinde on ülkenin sultanı idi, ama terekesinden cenaze masraflarını karşılamaya yetecek miktarda parası çıkmamıştı.


İslam; adalet, güvenlik, istikamet (doğruluk-dürüstlük), hikmet (bilgelik), hakiki medeniyet dinidir, bugünkü İslam dünyasında bunlar var mıdır?
Müslümanlara sorulduğunda düşman bellidir: Batı.
Sakın Batı’nın propagandasını yapıyorum gibi anlaşılmasın. Ama burada bir şey sormak istiyorum. Neden her yıl ilan edilen uluslararası şeffaflık, temizlik ve dürüstlük listesinde, başı Danimarka, Yeni Zelanda, Finlandiya, İsveç, Singapur, İsviçre, Avustralya, Norveç, Kanada, Hollanda gibi Hıristiyan ülkeler çekerken, neden İslam ülkeleri listenin sonlarında yer alıyor? Neden yolsuzluk, rüşvet, ahlâksız yayınlar içeren web sitelerine giren ülkeler arasında Türkiye de dahil olmak üzere İslam ülkeleri ilk onda yer almaktadır?
Bütün bunlar biz Müslümanlar için utanılacak göstergeler ne yazık ki. Bu tablolar da gösteriyor ki Türkiye dâhil, İslam Dünyası tam anlamlıyla bir çıkmazda. Hem de devasa bir çıkmazda. Bu berbat tabloları görünce insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor. Mesela; İslam ülkelerinin ’Müslüman’ idarecileri günah ve haramdan korkmuyorlar mı acaba? Âhirette yaptıklarının hesabının sorulacağına inanmıyorlar mı yoksa? Müslümanlık sadece inanç ve ibadetten mi ibaret? Doğruluk, dürüstlük Müslüman olanlara lazım değil mi? Hatta neden çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, sahtekârlık, iftira, gasp bu kadar revaçta?


Müslümanlar her şeyin sorumlusu olarak Batı’yı görmek ve göstermek yerine önce kendi yaşantılarında kaybettikleri Kur’an, Sünnet, ilim, irfan, irade, azim, sebat, adalet, istikameti bulmalıdırlar, diye düşünüyorum. Zira günümüz Müslümanları benimsedikleri kültür ve zihniyetleriyle, parçalanmışlıklarıyla, ahlâklarıyla büyük bir felakete doğru ilerlemektedir.


Müslümanların dikkatinin şu an yaşadıkları vahim durumu, yüzleştikleri problemleri, aralarındaki vahdet ve birliğin bozulmasını, zaruri olmayan meselelerde boşuna ihtilafa düşmeyi ortadan kaldırmaya yönelmesinin zamanı çoktan gelmiştir. Zira Müslümanlar parlak geçmişlerinde sahip oldukları Kur’an ve Sünnet’e bugün de sahiptirler. Müslümanları sırat-ı müstakimde sabitleştirecek temel bir etken vardır ki, o da vahdettir. Buna göre de içerisinde yaşadığımız bu asır mutlaka Müslümanların uyanış asrı olmalıdır. Zamanın getirdiği zillet, tefrika ve parçalanmışlığın verdiği zarara dikkat ettiğimizde, yaşananlar vahdet meselesinin ehemmiyetini bize hissettirmektedir. Açıkça anlatmaktadır ki, kurtuluş yolu yalnız ve yalnız Allah’ın ipine yapışmakta ve birlikteliktedir. Bu yüzden de İslam mezhepleri arasında var olan ortak prensiplere dayanıp sevgi, dostluk ve vahdete engel olacak küçük ve gereksiz ihtilaflara son verilmelidir.
Ümmet arasına sokulan tefrikanın illetinin nelere mal olacağını bilen milli şairimiz Mehmet Akif, ’İslam Birliği’ düşüncesini, sloganik olarak zikretmese de şiirlerinde açıkça ifade etmektedir. Müslüman toplumların birbirine dayanmadan yaşayamayacağını, daha ileri giderek birbirlerinin olmazsa olmazı olduklarını belirtir. Nasıl bir vücut; el, ayak, gözsüz olamazsa birbirinin eli, ayağı, gözü durumunda olan İslam toplumları da bu konumlarını anlayıp birliğe, dayanışmaya koşmak, ayrılıkçılığı dışlamak zorundadırlar:

Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık, ne Türklük kalacak, aç gözünü!
Dinle peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü

Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki ’yaşar’ der, delidir!
Arap’ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir

Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün
Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün

Hz. Ömer (r.a.), Kudüs’ü Rumlardan teslim almak üzere Medine’den ayrıldıktan sonra şöyle demiştir: ’Hamdolsun O Allah’a ki bizi İslam ile aziz kıldı. Bizi imanla şereflendirdi. Peygamberi (a.s.) ile bizi özel kıldı. Bizi dalâletten (kurtarıp) hidayete ulaştırdı. Dağınıklıktan sonra ’takva sözü’ üzere bizi bir araya getirdi. Kalplerimizi birleştirdi. Düşmanlarımıza karşı bize yardım etti. Memleketlerinde yerleştirip bize kudret verdi. Bizleri, (Allah için) birbirini seven kardeşler kıldı. Ey Allah’ın kulları! Bu bol nimetten ve açık ihsanlardan dolayı Allah’a hamdedin! Zira Allah, katında bulunanlara rağbet edip daha fazla isteyenlere (nimetlerini) artırır ve şükredenler üzerinde nimetini tamamlar.’
Hz. Ömer (r.a.) efendimizin zikrettiği ve bundan dolayı Allah’a şükrettiği o nimetlerden bu asırda yaşayan ve her geçen gün perişanlıkları artan bu aciz kullarına da lütfetmesini Rabbimizden niyaz ediyoruz. Âmin.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 145 sayısı (2015 Nisan) için yazılmıştır

İmam-ı Rabbani (k.s.) ve Ehl-i Beyt Sevgisi

İmam-ı Rabbani (k.s.) ve Ehl-i Beyt Sevgisi

İmam-ı Rabbani Ahmed Farukî Serhendî (h.971-1034/m.1564-1624), Hindistan’da yetişen büyük veli ve âlimlerdendir. İnsanların itikat, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allah Teâlâ’nın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve hicri ikinci bin yılının müceddidi olmasından dolayı ’Müceddid-i Elf-i Sâni’, şeriat ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle ’Sıla’ ismi verilmiştir. Hz. Ömer (r.a.)’ın soyundan olduğu için, ’Faruki’ nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, ’Serhendî’ denilmiştir.


İmam-ı Rabbani hazretlerinin yetiştirdiği halifeleri vesilesi ile bugün; Hindistan, Pakistan, Afganistan, Malezya, Endonezya vs. ülkelerindeki Ehlisünnet itikadında olan Müslümanların sayıları bir milyarın üzerindedir. İmam-ı Rabbani, Ehlisünnet yolundaki büyük hizmetleri sebebi ile Müceddid-i Elf-i Sani olduğunu teyit ettirmiştir. Serhend’de kendisine gelenleri nasihatle, ders ve sohbetleriyle; uzaklarda bulunup gelemeyenleri ise mektuplarıyla, gönderdiği halifeleriyle irşat etti. Hindistan’da yaşanan karmaşa ve bozulma devlet politikasının sonucu olduğu için yönetimde söz sahibi kimselerle özellikle ilgilendi. Saltanatın dini tahrif manasına gelen uygulamalarına açıkça karşı çıktı. Devlet ricaline karşı tavizsiz fakat yapıcı bir tutumla şeriat hükümlerini ve iman esaslarını savundu. Israrla Kur’an ve Sünnet’in vazgeçilmezliğini anlattı.


Üzülerek ifade etmek gerekirse günümüzde İslâm hakkında yeterli bilgiye sahip olmayıp Kur’ân ve Sünnet’e yanlış mana veren çatlak seslerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bunların vaazlarını dinleyen ya da tasavvuf inkârcısı şahısların yanlış yorumladıkları dinsel söylemlerini ve sohbetlerini dinleyenler tasavvuf büyüklerine ve yaptıkları hizmetlerine dil uzatmaktan geri kalmamaktadırlar. Maalesef İmam-ı Rabbani hazretleri de bu bağlamda insafsızca hedef tahtasındakilerden birisi haline getirilmiştir. Yaşadığı dönemde Ekber Şah’ın şeriat aleyhindeki uygulamaları başta olmak üzere her türlü haksızlığa karşı mücadele veren İmam-ı Rabbani’nin yazdıklarını ve hizmetlerini basiret gözü ile idrak edemeyenler, yazılanları ters çevirip, günümüz insanlarına da tersten anlatmaktadırlar. Bu şahıslar, İmam-ı Rabbani hazretlerinin yazdıklarını okuyup anlamaktan uzakken ve tasavvufun T’sinden anlamadıkları halde büyük bir alim ve veliye hakaret içeren yazılar yazmaya ve sohbetler düzenlemeye devam ediyorlar. Allah Teâlâ bu şahıslara doğru anlayış yeteneği versin.


İmam-ı Rabbani’ye yöneltilen eleştiriler arasında Ehlibeyt sevgisi konusu da yer almaktadır. Mektubât’ında Sünnîler için Ehlibeyt sevgisinde ifrat ve tefrite yer olmadığına dikkat çeken İmam-ı Rabbani, onların bu konuda orta yolu takip ettiklerini ve itidal üzere olduklarını ifade eder. Eğer Rafızîlerin arzusu, Hz. Ali’nin kendisine karşı çıkanlara muamelesinde yaptığı tercihin haklı olduğunu söylemekse, Sünnîler de zaten böyle demişlerdir. Ancak gerçekte Rafızîlerin talebinin bu olmadığı ve onların diğer Sahabîlerin tekfir edilmesini istediği açıktır. Yoksa hem Ehlisünnet âlimleri, hem de onların takipçileri, Ehlibeyt’e düşmanlık besleyenleri reddetmiş ve ayıplamışlardır. İmam-ı Rabbani, Ehlibeyt’e karşı derin bir sevgi beslemiş, onları her tür yüce sıfatlara layık görmüştür. Peygamber neslinden gelen Seyyid Ferid’e yazdığı bir mektupta onu şu şekilde över:


’Dini teşvik etmek, ümmeti güçlendirmek herkes için yapılması güzel ve takdire şayan işlerdense de, İslam’ın garip kaldığı bu vakitte sizin gibi Ehlibeyt’ten, mürüvvet ve fütüvvet sahibi kişilerin bu hayırlı işleri yerine getirmesi daha da güzel olur. Bu bahtiyarlık sizin yüce neslinizde pek yaygındır. Böyle bir şey sizlerde (Ehlibeyt’te) zatî ve aslî bir özellik iken sizin dışınızdakilerde gelip geçici bir durumdur.’ (Mektubât-ı Rabbani, 193. Mektup)


İmam-ı Rabbani, Ehlibeyt’in hilafet konusunda hak sahibi olduğuna inanır. Bununla birlikte, Hz. Ali döneminde hilafet ile ilgili meseleden ortaya çıkan ve bazı sahabeleri taan eden Şiilerin iddialarına cevap vererek, Sahabeleri kötülemenin yanlışlığını şu sözleri ile ortaya koyar:
’Kur’ân-ı Kerim’i ve şeriatı bize ulaştıranlar, bu Ashab-ı Kiram’dır. Eğer onlar kötülenirse, Kur’an ve şeriatın da kötülenmesi gerekir. Zira Kur’ân’ı Hz. Osman cemetmiştir. Eğer o kötülenirse, onun şahsında Kur’ân’a da taan edilmiş olunacaktır. Allah Teâlâ zındıkların inancı olan bu gibi şeylerden bizi korusun.’ (Mektubât-ı Rabbani, 54. Mektup)


’Şu da bilinmelidir ki, Sahabe’den birini inkâr etmek, hepsini inkâr etmek gibidir. Zira onlar Rasûlullah (s.a.v.) ile beraber olma nimetinde ortaktırlar. Peygamberle beraber olma fazileti ise bütün fazilet ve kemâlâtın üstündedir. Bu nedenle Tâbiîn’in en hayırlısı olan Veysel Karanî, Peygamberimizle beraber olan Sahabe’nin en alt mertebesinde olan kimsenin bile seviyesine erişememiştir. Kim olursa olsun, Peygambere sahabe olma şerefine denk hiçbir şey yoktur. Onların imanı, Rasûlullah (s.a.v.) ile olan müşahedelerine dayalıdır. Sahabe’den sonra imanın bu derecesi hiçbir kimseye nasip olmamıştır.’ (Mektubat-ı Rabbani, 59. Mektup)


’Bu arada şuna da itikadımız vardır ki; Hz. Ali (r.a.) hilafet hususunda haklı idi. Hata ise ona muhalif olan tarafta (Muaviye)’de idi. Lakin bu hata, içtihada dayalı bir hata olup, sahibini fasık yapmaz. Hatta böyle bir hatanın sahibini kınamak bile söz konusu olamaz. Zira bu tür bir hataya düşen kimseye (müçtehit olduğu için) bir sevap vardır.’ (Mektubat-ı Rabbani, 251. Mektup)


İmam-ı Rabbani’ye göre Ehlibeyt sevgisi, Ehlisünnet’in en temel sermayesidir. Sünnîliğe karşı çıkanlar bu hususun farkında değildir. Onlar Ehlisünnet’in dengeli sevgisinden habersizdirler. Bunlar kendilerine aşırılık tarafını seçtiklerinden, aşırılığın dışında sadece azlığın olduğunu zannetmektedirler. Bilemiyorlar ki aşırılıkla azlık (ifratla tefrit) arasında bir de denge (itidal) yolu vardır; bu ise hakikatin ve doğruluğun merkezidir. İşte bu merkez nokta Ehlisünnet’in nasibi olmuştur. Allah Teâlâ, Ehlisünnet’in bu tutum ve gayretini mükâfatlandırsın. Bu konuda aşırılıktan ve azlıktan Allah’a sığınırız. Rafızîler muhabbetteki aşırılığa varan tutumlarından dolayı, Üç Halife ve diğer Sahabe’ye cephe almayı Hz. Ali’yi sevmenin şartı kabul etmişlerdir. İnsaf etmek gerekir. Bu nasıl muhabbet ki, gerçekleşmesi için Peygamber Efendimiz’in vekillerine cephe almak, Sahabe’ye dil uzatmak gerekiyor!

Not:
İmam-ı Rabbani hazretlerinin Ehlibeyt sevgisi ve bu konuda Ehlisünnet’in duruşuna dair ’Redd-i Revâfız’ adlı eseri ve Mektubat-ı Rabbani’deki 51, 59, 80, 251, 349. Mektuplar detaylı bilgiler içermektedir.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 148. sayısı (2015 Temmuz) yazılmıştır.

Hariciliğin Yeniden Doğuşu

Hariciliğin Yeniden Doğuşu

1991’de Doğu Blok’u tamamen dağıldıktan sonra Batı, kesin zaferini ilan etmiş ve çok hızlı bir şekilde dünyayı, gerek kültürel gerekse de siyasi olarak etkisi altına almıştır. Bu bağlamda terör, şiddet, din gibi kavramlar da hızlı bir değişim ve dönüşüm geçirmişlerdir. Hatta geleneksel anlamdaki savaşlar bile oldukça farklılaşarak yerine gayri medenî, psikolojik, enformasyon, siber, terör savaşları gibi oldukça çeşitlenip çoğalmışlardır. Öte yandan globalleşen dünyada terörün tanımı geçmiş tanımlarından oldukça farklılaşmış ve daha kaypak bir zemine oturmuştur. Günümüzde birilerinin kurtarıcı olarak gördüğü hareketi bir diğeri terörist hareket olarak niteleyebilmektedir. Buna göre, terörizm kavramının kendisine yakın olan kavramlarla ayrımı net bir şekilde ortaya konmamıştır. Bunun yanı sıra terörizm kavramının bu güne kadar yerine oturmuş net ve ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Durum böyle olunca kavram istenildiği tarafa çekilmiş, yanlış anlaşılıp öyle tanımlanmış veya yerinde kullanılmadığı anlaşılmıştır. Bu çerçevede dünya siyasî tarihinde büyük bir değişme diye kabul edebileceğimiz Doğu Blok’unun dağılmasından sonra ve 11 Eylül 2001 hadiselerinin ardından ABD ve Batı dünyası, yüzünü İslam Dünyasına çevirmiştir. Bu çerçevede baskın teknoloji ve kültürü olan Batı başta olmak üzere ABD, fundementalizm, İslamofobi ve terör gibi pek çok kavramı tekrar revize etmiştir. Bu bağlamda İslam dini bazen terör adına bazen de ideoloji adına istismar edilmekte veya kasıtlı olarak kurban edilmektedir.


Özellikle Irak ve Suriye’de otoritenin kaybolmasıyla ortaya çıkan ve kendilerine göre İslam Devleti kurduklarını iddia eden IŞİD adındaki terör örgütü yaptıkları eylemler ve din anlayışlarıyla tüm dünya Müslümanlarının içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya gelmelerine sebep olmaktadırlar. IŞİD, e-Kaide, Boko Haram, Hızbü’t-Tahrir, el-Şebab gibi dünyanın farklı bölgelerinde İslam adına terör faaliyetlerinde bulunan gruplar hüdayi nabit gibi bitmemişlerdir. Tabi ki bu grupların mensupları da, yaptıklarını kendilerince dine, hatta Kur’an’a dayandırarak icra ettiklerini iddia etmektedirler. Tıpkı tarihin bir döneminde zuhur eden Haricîler gibi…


İslam’ın farklı ve bağnaz bir din olarak anlaşılmasına sebebiyet veren Hâricîler İslam’daki ilk terörist hareket olarak nitelenebilir. İslâm’ın ana bünyesinden ilk kopuş Hâricîlerle gerçekleşmiştir. Hâricîler, İslâm düşüncesinde tepkisel din söyleminin ya da kabilevî zihniyetin tipik temsilcileridir.1
Hâricîlik hareketinin doğuşundaki en önemli etken, şüphesiz bedevîlikten yerleşik hayata geçen Arap toplumunun geçirdiği değişimdir.2 Hâricîlerin en büyük motiflerinden biri; ’el-emru bi’l-ma’rûf ve’n-nehyu ani’l-münker’ prensibi, diğeri ise ’cihat’ anlayışlarıdır.3 Hâricîlere göre, devletin en önemli vasfı adalet olduğundan imamın ilk işi, söz konusu prensibi uygulamaktır.4 Hz. Ali döneminde iç karışıklıklar sırasında hakem olayıyla ortaya çıkan Hâricîler, en fazla dinsel bağnazlıklarıyla tanınırlar. Düşüncelerini taassupla savunmalarının nedeni, Kur’an’ın zahirine göre hükmetmeleri ve düşüncelerinin yüzeyselliği, bedevi çöl Arapları olmaları, eskiden kalan kabilesel düşmanlık ve kan davalarıdır. Dinsel taassuplarıyla ün salmış olan bu grup Hz. Ali başta olmak üzere Sahabe ve Tabiîn’den pek çok Müslüman’ın kanını dökmüş, Müslüman halkı terörize etmişlerdir. ’İni’l-hükmü illâ lillâh’ ayetini5 doğru dürüst anlamadan slogan haline getiren bu fırka, Kur’an’ın zahirî yorumuna bağlı, katı ve dışlayıcı izahlarıyla kendilerinden farklı düşünen herkesi tekfir etmişlerdir. Bu grup İslam’daki ilk dini-siyasal radikal hareket olmasının ötesinde, İslam dünyasındaki ilk teröristler (tedhişçiler) olarak da bilinirler. Kendilerine göre ihlâslı ama bir o kadar saplantılı olan bu hizip, Hz. Ali’yi bile kâfir diye öldürmüşlerdir. Zamanla kendi aralarında o kadar çok ayrılıklara düşmüşlerdir ki neredeyse tarihte hiç bir grup kendi arasında bu kadar fazla parçalanmamıştır. İslam’da terör hareketlerinin başlamasına tarihsel bir bakış açısı ile yaklaşan Taha Akyol, ’şiddet yolu ile siyasi erki (otorite ve gücü) ele geçirmenin İslam’da çok eski zamanlardan beri var olduğunu’ belirtmektedir. Ona göre, Hâricîler kendileri dışında kalan kimseleri kâfir olarak niteliyor ve yok edilmesi gereken mahlûklar olarak bakıyorlardı. Bu bağlamda İslam tarihinde hiçbir grup ve hiç kimse kan dökmede Hâricîler kadar ifrata gitmeyecektir. Esasen bu kadar ifrata gitmelerinin sebebi, kabile zihniyeti ve cahil bedevi çöl Arapları olmalarının yanında, Kur’anî mananın derinine inmeden onu ancak günlük konuşma dili kadar anlayıp yorumlamalarında aranmalıdır.6


Her ne kadar kendileri terör grubu olmamalarına karşın İslam’ın radikal yorumlarına sahip Vehhabîlik hareketinin de Hâricîler gibi tarihin belli dönemlerinde kendilerine karşı çıkan veya direnen kim varsa kâfir ilan edip öldürdükleri bilinmektedir. Esasen bu tür gruplar ister ideolojiden ister dinden besleniyor olsun, ortak noktaları damgalama, hoşgörüsüzlük, bağnazlık ve dışlayıcılıktır. İslam’ın katı denebilecek yorumu ve bu yorumu için mücadele eden, insan öldüren, kendilerince yeni bir düzen kurmaya çalışan gruplar her devirde olduğu gibi yaşadığımız devirde de türeyecektir. Bütün bunların çıkış noktası ’benim dediğim doğru ve tartışılmaz diğerleri ise yanlış yolda hatta kâfirdirler’ sözüdür. Oldukça şaibeli bir örgüt olup kime hizmet ettiği belli olmayan Türk Hizbullah’ı buna güzel bir örnektir.


Esasen birçok dinsel grup, dine ilişkin en doğru yorumun kendi yorumları olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim 1990’lı yıllarda ortaya çıkan Hizbullah’ın ve içinde yaşadığımız bu zaman diliminde Hâricîlerin bir uzantısı olarak zuhur eden IŞİD, el-Kaide, Boko Haram ve el-Şebab gibi terör grupları anlayış olarak Hâricî zihniyeti görünümündedir. Nitekim bu gruplar da’…bizden olmayan bize düşmandır, bizden olmayan öldürülmelidir’ düşüncesi hâkimdir. Günümüzde Müslümanlar bu tür grupların gerçekleştirdiği terör eylemleri sebebiyle pek sıkıntıyla karşı karşıya kalmışlardır. İslam dünyasında bu başıboşluğu dolduracak ve inananları doğru yola yönlendirecek donanımlı insanların yetersizliği sebebiyle Vandalizm,7 terör, sivil halka karşı düzenlenen canlı bomba eylemleri her geçen gün şiddetini artırarak devam etmektedir.
Günümüzde bu fırka mensuplarının (özellikle IŞİD ve Boko Haram’ın) ne derece ikilem içinde bulunduklarını, iyiliği emredip kötülüğü yasaklama adına İslâm Dünyası’nda nasıl bir terör estirdiklerini görmemek için kör olmak gerekir. Her ne kadar bazıları, ’bu gruplar Batı tarafından kurulmuştur, onlar tarafından idare edilmektedir’ şeklinde görüş beyan etseler de eylemlerini icra edişleri Hâricîlerin uygulamalarından farksızdır. Tarihte yaşananların günümüzdeki hadiselerle ne derece örtüştüğünü anlamak için bir misal vermek yerinde olacaktır.


Hz. Ali döneminde Hâricîlerin lideri Râsibî, Basra’da bulunan Hâricîlere yazdığı mektupta onların kendilerine katılmalarını, iyiliği emredip kötülükten menetmelerini istemiştir.8 Râsibî’nin bu teklifine olumlu cevap veren Basra’daki Hâricîler, Nehrevan Köprüsü’nde toplanmış olan Kûfe Hâricîlerine katılmak üzere Basra’dan çıkıp, Nehrevan’a yaklaşmışlardı. Bu arada, içlerinde Abdullah b. Habbab b. Erett9 ile doğumu yaklaşmış bir derecede hamile bulunan hanımı veya cariyesi olan bir topluluğa rastladılar. Abdullah b. Habbab’ın boynunda bir Kur’ân asılı idi. Hâricîler, Abdullah’a kim olduğunu sorduktan sonra, ona kendisini güvende hissetmesini ve sorularını doğru olarak cevaplamasını istediler. İlk olarak, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer hakkındaki görüşlerini sordular. Abdullah, onları hayırla andı. Hz. Osman’ı sorduklarında ise, onun başlangıçta da sonrasında da haklı olduğunu ifade etti. Hz. Ali ile ilgili sorularına ise, ’O, Allah’ı sizden çok daha iyi bilir ve sizden daha dindardır, görüşü de sizden daha isabetlidir’ cevabını verdi. Hâricîler, İbn Habbab’ın verdiği bu cevaplardan memnun kalmadılar: ’Sen hevâya uyuyor ve kişileri işleri ile değil, adları ile tanıyorsun. Allah’a yemin ederiz ki, seni görülmedik bir şekilde öldüreceğiz’ diyerek ne derece öfkelendiklerini dile getirdiler. Bundan sonra, Abdullah’ı hamile olan eşi ile birlikte alıp kollarını arkasına bağladılar ve yolda bir hurmalığa vardılar. Abdullah, onlara; ’Ben Müslüman’ım, öldürülmemi gerektirecek bir harekette bulunmadım. Ayrıca size ilk rastladığımda bana emniyette olduğumu söylediniz.’ dedi. Ancak onlar; ’Senin boynunda asılı olan Kitab, bize senin öldürülmeni emrediyor’ diyerek, İslâmiyet’e büyük hizmetler etmiş, birçok gazalarda bulunmuş bu önemli zatı yere yatırıp koyun keser gibi kestiler; karısının da hiçbir suçu yokken, feryat ve yalvarmalarına bakmaksızın karnını yararak şehit ettiler. Ayrıca bu kafilede bulunan diğer dört kadını da aynı şekilde kestiler.10


Maalesef, bedevî zihniyeti ile hareket eden, İslâm’ın ruhundan habersiz, Kur’ân ve Sünnet hakkında bilgileri son derece yetersiz olan Hâricîler veya onların devamı niteliğindeki günümüzdeki radikal gruplar bu katliamları, gaye edindikleri ’iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak’ adına yerine getirmektedirler. İşin garibi bu prensibi ifa ederken büyük bir fitne hareketinin içinde olduklarının da farkında bile değillerdir. Zira, bunların gerçekleştirdiği eylemlerin, İslâm dünyasında veya dünyanın diğer bölgelerinde Müslümanlara karşı terör ve korkudan başka bir getirisi olmamaktadır. Acaba Hâricîler’de ve günümüzün radikal dini gruplarında, birbirine zıt bu sıfatların varlığının sebebi nedir? Bir tarafta takva ve ihlâs, diğer yanda sapıklık, çılgınlık, aşırılık, katılık, bağnazlık, inançlarına davet etmede taşkınlık, insanları baskı ve zorla sapık görüşlerini kabullenmeye icbar etmek. Bu grubun mensuplarında İslâm’ın hoşgörüsü, ihlâs ve takvanın kalplere doldurduğu şefkat ve merhameti görmek mümkün değildir. Masum ve suçsuz insanları tüm dünyanın gözü önünde hem de kameraya kaydederek hunharca ve zalimce nasıl katlettiklerini sloganlar eşliğinde izlettirmektedirler.


Unutulmamalıdır ki İslâm, slogan veya propaganda dini değil, hakikatin ta kendisidir ve insanlığın içinde bulunduğu sorunların üstesinden gelebilmesi için gönderilen son ve doğru kaynaktır. İslâm’ı radikal bir şekilde yorumlayan sapkınlar ise tarihte olduğu gibi günümüzde de insanlığa barış ve huzur yerine korku ve zulüm getirmektedirler. Zira bu sapkınlar için sorunlar ve yanlışlara karşı bir tek yöntem vardır. O da her yanlışa sert tepki göstermektir. Bu tür kimselerin, İslâm’ın gösterdiği sırat-ı müstakîm yerine kendi kafalarına göre hareket ettikleri için dalaletten kurtulmaları mümkün değildir.

(Endnotes)
1 Sönmez Kutlu, ’İslâm Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu’, İslâmiyât, c. 4, s. 4, Ankara 2001, s. 20.
2 Adnan Demircan, Haricilerin Siyasi Faaliyetleri, İstanbul 1996, ss. 60-62.
3 İbn Kuteybe ed-Dineverî, el-İmâme ve’s-Siyâse, tah. Mustafa el-Halebî, Kahire 1969, I, s.141; Nevin Abdülhâlık Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 2001, s. 249.
4 Ethem Ruhi Fığlalı, ’Hâricîler’, DİA, İstanbul 1997, XVI, s. 172.
5 Bkz., el-En’âm, 6/57; Yûsuf, 12/40, 67.
6 Taha Akyol, Hariciler ve Hizbullah; İslam Toplumunda Terörün Kökenleri, İstanbul: Doğan Kitap, 2000. Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Siyasi, İtikadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, Çev.: Hasan Karakaya & Kerim Aytekin, İstanbul: Hisar Yayınevi, 1983, ss. 71-95.
7 Vandalizm, bilerek ve isteyerek, kişiye ya da kamuya ait bir mala, araca ya da ürüne zarar verme eylemidir.
8 Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, tah. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim, Beyrut ts., V, ss.72-73; ed-Dineverî, el-Ahbâru’t-Tıval, nşr. Abdu’l-munim, Kahire 1960, s. 204.
9 Abdullah b. Habbab b. el-Erett, Hz. Peygamber’i görmüş ve ondan babası yoluyla rivayette bulunmuştur. Bkz. İbnü’l-Esîr, Usdu’l-Gâbe fî-Ma’rifeti’s-Sahâbe, Mısır 1280, III, s. 150.
10 Bu konuda yapılan rivayetlerde küçük bir kısım farklılıklar bulunmaktadır. Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Mektebetü’l-Meârif, Beyrut 1966, V, s.288; Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed el-Endülüsî İbn Abd Rabbihi (328/939), el-Ikdu’l-Ferîd, Kahire 1948, II, ss.390-391.

Bu makale Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 159. sayısı (Temmuz 2017) için yazılmıştır.

×