150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: celal emanet makaleleri

Editör Yazısı – 22

Editör Yazısı – 22

’Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve O’na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.’

Cenâb-ı Hakk’a çeşitli vesileler ile yaklaşılır. Bunlardan biri de birkaç gün sonra keseceğimiz kurbanlarımız ile olacaktır. Bu derece yüce mânâ ifade eden kurbanın ıstılahî olarak ’yakınlaşma ve Allah’a yakın olma’ gibi anlamlara geldiği herkesin malumudur. Buna bağlı olarak Allah Tealâ, Kur’an’da: ’Sizin kestiğiniz kurbanların ne eti ne de kanı Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır’ buyurmaktadır.

Yapılacak her salih amelin diğer günlere nazaran daha fazla kıymet bulacağı Zilhicce’nin ilk on günü idrak edilmektedir. Ardından kutlanacak bayram ve kesilecek kurbanlar ümmet bilincinin ve iman kardeşliğinin en mükemmel şekilde kendini gösterdiği günler olacaktır. Bu açıdan bayramların müslümanlar için çok özel bir yeri vardır. Cenâb-ı Hakk’tan bu mübarek bayramın tüm İslâm âlemine hayır ve huzur getirmesi diliyoruz.
Bayramlar; Allah’ı bir, Peygamberi bir, Kitabı bir, aynı kıbleye yönelen, aynı heyecanı taşıyan müslümanların sevinçlerini paylaştığı mukaddes günlerdir. Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz de bayram günlerini yılın diğer günlerine nazaran daha farklı değerlendirerek; ’Yeme, içme ve Allah’ı zikir günleri’ olarak tarif etmiştir. ’La ilâhe illallah, Allah’u Ekber, Elhamdûlillah, Sübhanallah zikirleriyle bayramlarınızı süsleyiniz’ buyurarak hangi tesbihatları yapmamız hususunda da ümmetine rehberlik yapmıştır.

Aslında Kurban Bayramı, Haccın gerçek manasını ruhlarında yaşayanların bayramıdır. O müminler haccın coğrafyasından uzaklarda da olsalar, ibadetlerindeki ihlas sayesinde o rahmet ve mağfiretten istifade edebilirler. Teşrik tekbirleri ile hacca gönderdiklerimizin tekbir heyecanına iştirak etmeye, kurban kesmekle de, hacıların içeriden yaşadığı o varlık bayramına dâhil olma gayretindedirler. Kurban Bayramı’nın özünde haccın heyecanını paylaşma çabası vardır. Hac ise dünyanın dört bir yanından müslümanların ortak amaçla biraraya gelmelerine vesile olan İslamın temel taşlarındandır. Zira dinimiz bütün müslümanları tek bir vücut olarak kabul eder. İnsan vücûdunun bir yerinde oluşan rahatsızlığı vücûdun diğer kısımları hissettiği gibi, dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir müslümanın karşılaştığı sıkıntıyı da diğer müslümanlar yüreklerinde hissetmelidirler.

Günümüzde en çok muhtaç olduğumuz şey bu şuura sahip olmaktır. Efendimiz (s.a.s.)’in öğütlediği ve bizim için bir kurtuluş reçetesi olan ahlâkî anlayış budur. Nüfusu bir buçuk milyarı aşan İslâm âleminin, bugün dünyanın birçok yerinde zulüm ve vahşet altında inleyen müslümanların feryatlarını dindirebilmesi bu şuura ermekle mümkün olacaktır. İşte bayramlar ve özellikle hac ibadeti ferdîyetçiliği aşarak ümmet bilincinin yerleşmesine katkıda bulunan en önemli günlerdir. Müslümanlar her zaman olduğu gibi bu hususta da Efendimiz (s.a.s.)’in uygulamalarını kendisine rehber edinmelidirler. Bizler nasıl bir ümmet olmaya davet ediliyoruz bunu anlayabilmek için Efendimiz (s.a.s.)’in Veda Haccı’nı ve yüzbinden fazla insana hitaben sunduğu Veda Hutbesi’ni anlayabilmemiz yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Aksi halde sadece nefsini düşünen bencil insanların sayılarının artmasının önüne geçilemeyecektir. Büyük şairimiz Mehmet Akif bu fikri şu mısralarıyla dile getirmiş:

Hiç sıkılmaz mısınız Hazreti Peygamberden?
Ki uzaklardaki bir mü’mini incitse diken,
Kalb-i pâkinde duyarmış o musibetten acı,
Sizden elbette olur rûh-u Nebî dâvacı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 91. sayısı (Ekim 2010) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 21

Editör Yazısı – 21

’Allah’ın velî kulları, diğer insanlara nisbetle sağır ve kördürler; kalbleri Allah’a yakınlık peydâ edince başkasının sözünü duymaz olurlar, başkasını görmez olurlar. Yakınlık onları mesd-u hayran eder, İlâhî heybet onları kendilerinden geçirir. Muhabbet onları mahbublarının huzuruna bağlar.

Artık onlar Celâl sıfatıyla Cemâl sıfatının tecellileri arasında bir mevkidedirler, ne sağa ne de sola meyletmezler. Onların, ötesi olmayan bir önü var; insanlar, cinler, melekler ve sair yaratıklar onlara hizmet eder. İlim ve hikmet onların susuzluğunu giderir. Allah’ın fazl-u kereminden yerler, dostluk şarabından içerler. Halkın sözü onları meşgul etmez. Evet, onlar bir vadide, halk da ayrı bir vâdidedir. Halka, Allah’ın emrettiğini emrederler Peygamberlere vekâleten, halkı Allah’ın men ettiği şeylerden men ederler. Hakikatte Peygamberlerin vârisleri bunlardır.

Allah dostları, O’nun huzurunda edep makamındadırlar. Hak’tan sarih bir izin olmadıkça hareket etmezler, bir adım bile atmazlar. Kalblerine açık bir müsaade ilhâmı vâki olmadıkça mubâh şeylerden yemezler, giymezler, nikâh yapmazlar ve hiçbir sebepte tasarrufta bulunmazlar. Onlar Hak ile beraberdirler; kalbleri ve gözleri evirip çeviren yegâne mutasarrıf ile kaimdirler. Rablerine şu dünyada kalbleriyle, ahirette cisimleriyle kavuşmadıkça hiçbir kararları olmaz. Yani gönül rahatlığına erişemezler, Allah’a kavuşmadıkları müddetçe…’

Evet, Hz. Pîr Abdulkadir Geylanî (k.s.), veli kulları bu şekilde tanımlamaktadır. Kalbî teyakkuzu elde ederek Cenâb-ı Hakk’a yakınlık nuruna vasıl olmak isteyen kullar için mürşid-i kâmil’in sohbeti ve irşadı çok önemlidir. Zira kalp temiz olursa, kişiyi ibadet ve taate sevk eder. İmam Gazâli (k.s.) batınî kötülüklerden sakınabilmek ve korunma yollarını bulmak için bir mürşid-i kâmil’e intisabın zaruri olduğuna dair Adâb-ı zikr risâlesinde şöyle buyurmaktadır: ’Terbiye etmek suretiyle kötü ahlâkını atıp onun yerine güzel ahlâkı yerleştirmesi için, sâlikin mürşid ve mürebbi bir şeyhin terbiyesine girmesi şarttır.’ Burada sözü edilen terbiye, topraktan diken ve yabani otları söküp nebâtını güzelleştirmek ve neşv-ü nemâ bulmasını ikmâl etmek için çalışan çiftçinin işine benzer. Çünkü Allah Teâlâ kullarına kendi yoluna irşat edecek peygamberler göndermiştir. Bu mânâdan dolayı Rasûlullah (s.a.s.) ahirete irtihal edince insanları Allah Teâlâ’ya irşad ve isâl etmek için hulefâsı onun makamına halef olmuşlardır. Onun için sâlikin, kendisini terbiye ve Hakk Teâlâ’nın yoluna irşat edecek bir şeyhe mutlak ihtiyacı vardır.

İmam-ı Rabbâni Hazretleri buyururlar ki: ’Onun bir nazarı, kalp hastalıklarını giderir. Bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları siler süpürür.’ Medresede müderris ne ise, tasavvufta mürşid odur. Müderris akla hitap eder, nakli akla tatbik eder, metni açıklar, ilminin derecesine göre tahlile girişir, vazifesi bununla biter. Mürşid-i kâmil ise, ruh ile meşgul olur. Mürebbidir, terbiyecidir. Kendisine intisap eden müridin bütün hususiyetlerini göz önünde bulundurarak herkese ayrı ayrı yol gösterir. Yaratılışındaki firasetin ve edindiği mârifetin derecesine göre müridin kalbindeki kudreti, mizacındaki sertliği, ahlâkındaki fesadı tedricen izâleye çalışır. Mürid, mürşidine tam teslim olduysa çabuk yol alır, olgunlaşır, safây-ı kalbe ulaşır.

Rabbimize hamdolsun bu yolun terbiye sistemi, siret-i Nebevî ile ahenklidir. Gayemiz Efendimiz (s.a.s.)’in ahlâk ve sünnetlerini örnek alarak hayatımıza tatbik etmektir. Bütün bu güzel hâller de ancak kâmil bir mürşidin taht-ı terbiyesi altında bulunmakla husule gelmektedir. Bu mânâdan olmak üzere Cenâb-ı Hakk’a giden yolda bizleri, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet ve güzel ahlâklarıyla irşad eden ve 11 Aralık 1999 ebedî âleme irtihal eden kıymetli efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerini rahmetle yâd ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 93.sayısı (Aralık 2011) için yazılmıştır.

Yeni Bir Yıla Başlarken

Yeni Bir Yıla Başlarken

Bir yılı daha geride bıraktık. 21. yüzyılın onuncu yılının da insanlık açısından diğer yıllara göre daha iyi geçtiğini söylemek pek mümkün değil. Savaş, işgal, çatışma, açlık, haksızlık, kriz… Her yerde… Rutin çatışmaların dışında dünyamız bir de ekonomik krizle karşı karşıya. Amerika’da başlayan, Amerikan kapitalizminin ve sınırsız kazanma arzusunun sebep olduğu finansal kriz bütün dünya ekonomilerini tehdit ediyor. Ortadoğu’da ve Irak’ta kan durmuyor. Afganistan ve Pakistan’da ne olacağını ise kimse kestiremiyor.

Bütün dünya gibi Türkiye de 2011’e umut ve kaygıyla giriyor. Kaygılanmak için de ümitvâr olmak için de sebep çok. Önemli olan Allah’ın bize bahşettiği zaman nimetini nasıl yönettiğimiz. Biz, dünyada yaşanan hadiselere müdahil olma bilincine ve özgüvenine sahip olduğumuz müddetçe her tür sorunun üstesinden gelebiliriz. Ama dünyaya ve nefsî arzularımıza karşı zafiyetlerimiz varsa, ne kendimize ne de başkalarına faydamız dokunacaktır. Zaten toplumsal olarak sorunların pek çoğu da buradan kaynaklanıyor. Herkes birbirine el uzatıp ayağa kaldırmaya çalışırken, biz birbirimize çelme takmaya çalışıyoruz. İslam gibi şerefli bir dinin asırlarca bayraktarlığını yapmış, Osmanlı gibi muhteşem bir medeniyeti inşa etmiş bir milletin nasıl bu hale geldiğini çözmek kolay değil. Amerika’sından Asya’sına pek çok ülke bilerek ya da bilmeyerek Osmanlı modeline dönmeye çalışırken, biz adeta kendi tarihimizden kaçıyoruz. Bunu anlamak için de çok fazla ötelere gidilmesine gerek yok, sadece etrafımıza bakmak yeterli olacaktır.

Yeni bir yılın başlangıcı olması hasebiyle herkes geçen yıla bakarak bazı dersler almaya çalışmaktadır. Aslında Müslüman, hayatındaki gidişatını muhasebe etmek için bir yılın bitip diğerinin başlamasını beklemek zorunda değildir. Önemli olan saatlerin, günlerin, haftaların, ayların ve yılların ötesindeki zaman üstü hakikatle yani Cenâb-ı Hakk’la irtibatımızı muhafaza edebilmek. Bu toprakların insanları bu irtibatı muhafaza ettikleri müddetçe hem maneviyat âleminde yükseldiler, hem de maddi âleme hükmettiler. O irtibatı sağlayan mürşid-i kâmiller, sâlihler, müttaki kullar var olduğu müddetçe hayatın anlamı yerini buldu. İnsanlar başsız kalmadı. Onlar bu dünyadaki kısa ömürlerini heba etmediler. Tersine, hangi amaç için bu dünyaya gönderildiklerini hep hatırladılar.

2011 yılına girerken bizim ekonomik, siyasi, vs. hesaplardan önce böyle bir muhasebeye ihtiyacımız var. Maddi âlem, tabiatı gereği, oluş ve bozuluş âlemidir. Bir günü diğerini tutmaz. Bugün zengin olan yarın fakir olur. Bugün sağlıklı olan yarın hasta olur. Bu, hem bireyler hem de toplumlar için konulmuş bir sünnetullahtır. Şüphesiz mümin kişi bu dünyada hem manen hem de maddeten asil ve yüksek bir hayat yaşamalıdır. Ama zahir âlemin başarısı tek başına bir ölçü olamaz. Maddi âlemin zorluklarını, imtihanlarını, belalarını aşmak için manen ayaklarımızın sağlam durması gerekiyor. O yüzden biz yıllık değerlendirme yaparken, ekonomik göstergelerden, siyasi gelişmelerden, sosyal hadiselerden daha çok gönüllerimizin durumuna ilişkin bir muhasebenin yapılmasının daha isabetli olacağını düşünüyoruz. Bunun için de miladi bir yılın bitip bir yenisinin başlamasını beklemeye gerek yok.

Son söz olarak; Özlenen Rehber dergimizin yanında her üç ayda bir ’aile ve çocuk’ konulu ek bir dergi çıkacaktır. Bu dergide ’Çocuk Gelişimi ve Aile Eğitimi’ne yönelik olarak bebeklik, çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri, çocuklarımızın dini eğitimine yönelik yazılar, ahlaki değerlerin öğretimine ilişkin yazılar ve aile içinde yaşanabilecek sorunlara yönelik yazılar yer alacaktır. Ayrıca çocuklara yönelik etkinliklere ve aile-çocuk etkileşimini güçlendirecek etkinliklere yer verilecektir.

Hiç bir karşılık beklemeksizin dergimizin yayınlanmasında emeği geçen tüm hocalarımızdan ve kardeşlerimizden Rabbim sonsuz razı olsun…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 94. sayısı (Ocak 2011) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 20

Editör Yazısı – 20

Bizleri, İslam ve iman nimetiyle şereflendiren Rabbimize hamd, Rasûlullah Efendimize sonsuz salât ve selam olsun. Bu nimetin hakiki kıymetini son nefeslerimizi vererek ukbaya göç ettiğimiz gün ayne’l yakîn olarak göreceğiz. Şunu katiyyen bilelim ki; dünyaya gelen herkes ölümü mutlaka tadacaktır. Ama insanları öyle bir gaflet hali sarmış ki; değil ölümü hatırlatmak Allah’a kulluk babında yapmaları gereken vazifeleri bile hatırlatmak rahatsızlık vermektedir. Bizler, Nuh (a.s.) misali durmadan dinlenmeden insanları uyaralım. Hak bilgisini, İslâm ve Kur’an bilgisini insanlara aktaralım. Neden mi? Çünkü dünya meşakkati insanları dört bir yanından öyle bir kuşatmış ki; bundan dolayı ne kendileri istenilen bir şekilde İslâm’ın farz-ı ayn kıldığı ilimleri öğrenme fırsatını bulabiliyorlar, ne de çocuklarına öğretme imkânına sahip oluyorlar.

Zira, hayat öyle bir telâşla devam ediyor ki sabahtan akşama kadar insanlar işyerlerinden bunalımlar, stresler içerisinde döndükleri evlerinde de aynı stres ve bunalımlarla karşı karşıyalar. Televizyonların karşısında sinir ve ruh sağlığını bozucu, ahlâkâ inanca aykırı programlar, diziler karşısında saatlerini geçirdiklerinden aileleriyle meşgul olamıyorlar.
Kur’an ayetlerinin üçte biri kıssalarla insanlığa ibretler sunmaktadır. Geçmiş milletlerin başına gelen felâketlerin başında cehâlet geliyor. Peygamberler, bu insanlara hak ve hakikatı anlattıkları zaman: ’Biz babalarımızı bu halde gördük. Sen demek bizim babalarımızın, atalarımızın dinini kötülüyorsun. Bizi atalarımızın, babalarımızın dininden çevirmek istiyorsun. Öyle mi?’ derlerdi. Tam bir câhiliyet. İşte, biz de nesillerimizi cahil bırakırsak, çocuklarımıza, aile efradımıza, yakın uzak akrabalarımıza, müslümanlara, gayri müslimlere bütün insanlara İslâmî hakîkâtleri ulaştırmazsak, insanlar yalan yanlış birçok bilgilerle donatılırlar. Ehl-i Sünnet’in dışındaki birçok sapık fırkalar ve fikirler onların bu boşluğunu yalan yanlış bilgilerle donatırlar ve ondan sonra öyle bir nesille karşı karşıya geliriz ki onları düzeltmek için çok büyük gayretler ve uzun zamanlar gerekir.

Vakit geçirmeden müslümanlar olarak âhireti düşünerek, hesabı düşünerek, Allah’ın emrini, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet ve ahlâklarını, kulluk vazifelerimizi düşünerek, kendi nefsimize, nesillerimize sahip çıkalım. Nefislerimizi ibadetle, evrad ve ezkarlarla kötülüklerden arındıralım. Çocuklarımızı, kendi nefsimizi İslâmî bilgilerle donatalım. İslâm’ın tedrîs edildiği okullara ve Kur’an kurslarına çocuklarımızı göndererek bu yuvaları mahzun bırakmayalım. İslam adına yapılan hizmetlerden geri kalmayalım. Bizlerde bu işin bir ucundan tutalım, taşın altına elimizi bir de biz koyalım. Ne yapacağınızı bilemiyorsanız, aylık olarak elinize ulaşan Özlenen Rehber dergimizi okuyup, insanlarla paylaşarak bir yerden başlamış oluruz. Allah Teala verdiği nimetlerin hesabını bizden soracaktır. Bunun cevabına şimdiden hazırlık yapalım.

Unutmayalım ki, anne ve baba olarak vazifelerimizin başında çocuklarımızın eğitimi gelmektedir. Çocuklarımızı Allah ve Rasûlü’nün sevgisiyle, Kur’an ahlâkıyla ahlâklandırmak için çaba göstermek bize İslâm’ın emridir.
Rabbimiz bizlere İslâmî şuur ihsân eylesin. Müslüman olarak yaşatsın, müslüman olarak öldürsün. Âhir âkıbetimizi hayreylesin. Bizi her türlü kötülüklerden, nefsin, şeytanın, şerir insanların kötülüklerinden, zulümlerinden kurtarsın. Ve bizleri nasıl kul olmamızı istiyorsa öyle bir güzel kul eylesin. Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 96. sayısı (2011 Mart) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 19

Editör Yazısı – 19

Müslümanlar kendilerine neyi layık görüyor, nasıl davranılmasını istiyorlarsa, aynı şeyleri diğer din kardeşleri için de uygun görüp istemelidirler. Bu, onlar için imanda kemalâtın ölçüsüdür. Böyle bir seviyeye gelmemiş kimseler, imanlarında ’kemâl’i yakalayamamış olanlardır. Şahsi istek ve arzularından feragat ederek Müslümanlara yardım etmenin karşılığı, Allah’ın yardımına kavuşmaktır. Bu da Müslümanlar için hem dünyada hem de ahirette en büyük güvencedir. Allah için yapılacak hiç bir fedakârlığın karşılıksız kalmayacağı kesindir. Önemli olan bu inanç doğrultusunda hareket edebilmektir.

Müminlerin fedakârlık anlayışı, sahip oldukları maddi ve manevi herşeyi Allah’ın razı olacağı şekilde sarf etmek; hayatları boyunca karşılaştıkları her konuda akıllarını, vicdanlarını ve iradelerini en son sınırına kadar kullanmaktır. Bir ömür boyu hayırlarda yarışacak, güzel ahlakta takva sahiplerine önder olacak, her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar hiçbir yılgınlığa kapılmadan insanları iyiliğe çağırmaya ve kötülükten sakındırmaya devam edecekler ve bu yolda her türlü fedakârlığı yapmaktan kaçınmayacaklardır. Zira Cenâb-ı Hak, iman sahiplerini yalnızca kendi ahlaklarını güzelleştirmekle sorumlu tutmamış, aynı zamanda onlara tüm insanların sorumluluğunu da vermiştir. Allah’tan korkan vicdan sahibi Müslümanlar, bu sorumluluğu en güzel şekilde yerine getirebilmek için fedakarane bir ahlak göstermekle ve samimi bir çaba harcamakla yükümlüdürler. Allah Teâlâ; ’İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.’ (Enfal sûresi, 8/73) ayetiyle, müminlerin birbirlerine destek olup yardım etmemeleri durumunda yeryüzünde ’büyük bir bozgunculuk’ oluşacağını bildirmiştir. Zulüm gören, adaletsiz uygulamalar altında ezilen insanların, kimsesiz çocukların, bakıma muhtaç kimselerin sıkıntılarının giderilmesine ancak bu şekilde yardımcı olunabilir. Güzel ahlakın tüm insanlar arasında yerleşik kılınması ise, tüm dünyada barış ve huzurun yaşanmasını sağlayacak, bunun için tüm imkânlarından feragat eden müminlere de Allah katında büyük ecirler vardır.

’Rasûl ve onunla birlikte olan müminler, mallarıyla ve canlarıyla cehd ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler onlardır. Allah onlar için, ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte büyük ’kurtuluş ve mutluluk’ budur.’ (Tevbe sûresi, 9/88-89)

Hz. Ali (k.v.) şöyle buyuruyor: ’Şu iki şeyden hangisinin minnet yönünden daha büyük olduğunu bilemiyorum: Birincisi bir Müslüman kardeşimin ihtiyacımı giderir düşüncesiyle ve halis bir niyetle bana müracaat etmesidir. İkincisi de Allah Teâla’nın onun ihtiyacının benim ellerimle giderilmesini sağlamasıdır. Yemin ederim ki bir Müslüman kardeşimin bir ihtiyacını karşılamak, benim yanımda yeryüzü dolusu altın ve gümüşüm olmasından daha sevimlidir.’

Sehl bin İbrahim şöyle anlatıyor: İbrahim bin Edhem’le dost idik. Bir keresinde ağır bir hastalığa tutulmuştum. Bunun üzerine İbrahim b. Edhem, elindeki bütün herşeyi benim sıhhatim için harcadı. Sonra iyileşmeye başladım. Bir ara kendisinden canımın çektiği yiyecek birşeyler istedim. Elinde bir şeyi kalmadığından merkebini satıp arzumu yerine getirdi. Sıhhate kavuştuğumda bir yere gitmek için merkep lazım oldu ve: ’Ey İbrahim, merkep nerede?’ diye sordum.
İbrahim b. Edhem: ’Sattık.’ dedi.
Sıhhatim yol yürümeye müsait olmadığı için: ’Peki ama şimdi ben neye bineceğim?’ dedim.
O arifler sultanı: ’Sırtıma bineceksin kardeşim!’ dedi ve beni üç konak mesafesi boyunca sırtında taşıdı.

Yaşadığımız coğrafyada özellikle müslümanların yaşadığı topraklar bir cadı kazanı gibi kaynamakta, ölen neden öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilmeyecek derecede şuurunu yitirmiştir. Af ve afiyette olan bizler bu kardeşlerimize dualarımızla yardımcı olalım. Önce kendimizi düşünmek yerine onları düşünelim, gönülden onların dertleriyle dertlenmeye çalışalım. Zira bizden önce yaşayanlar, Allah’ın rızasına fedakârlıklarının neticesinde kavuştular…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 95. sayısı (2011 Şubat) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 18

Editör Yazısı – 18

14 asır önceydi. Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü. Hayatın gayesini anlamaya çalışan gönüller birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyorlardı.

O vahşet devrinde kâinat ufkundan alemlere bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizdi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi. İnsanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen “Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.

Rabiü’l-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, Miladi takvime göre 20 Nisan’a denk gelen gece dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini Mekke’lilerin bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar. Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki, Efendimizin (s.a.s.) üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Fahri Kainat Efendimiz (s.a.s.) gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu. Evet, bu hadise işaret ediyordu ki, O (s.a.v.); her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.

Aynı gece Kabe’de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava’da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alâmettir ki, dünyaya yeni gelen bu zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp Fars saltanatını parçalayarak, Allah’ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktı.

Dünyaya gelişiyle müminlerin sevindiği bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve ümmeti olarak onu bütün kalbimizle ve ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla birlikte bu geceyi karşılayarak Efendimizin (s.a.s.) âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine, Sünnet-i Seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir. Sonsuz rahmet ve merhamet sahibi Cenab-ı Hakk’tan niyazımız o dur ki; bizleri sevgili Habibi, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin şefaatine mazhar kılsın. Her daim Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan ecdadımızın kaleme aldığı bir naatı sizlerle paylaşarak dergimizin özel Nisan sayısıyla başbaşa bırakıyorum.

Sultan II. Mahmud’un Şiiri
Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Rasûlallah!
Murâdımdır Ulyâya hizmet, yâ Rasûlallah!
Değildir ravzaya şâyeste destâvri-i nâçizim,
Kabulünde kıl ihsân ve inâyet, yâ Rasûlallah!
Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lâm,
Cenâbındandır ihsân ve mürüvvet, yâ Rasûlallah!
Dahîlek, el-emân, sad-el-emân, dergahına düşdüm
Terahhüm kıl, bana eyle şefaat yâ Rasûlallah!
Dü-âlemde kıl istishâb hân-ı Mahmûd-i adlîyi,
Senindir evvel ve âhirde devlet yâ Rasûlallah!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 97. sayısı (2011 Nisan) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 17

Editör Yazısı – 17

Kıyamete kadar insanlığı ayakta tutacak tüm prensipleri bünyesinde barındıran İslam; müslümanlar tarafından yaşanıldığı zaman güzellikleri herkes tarafından daha da yakından müşahede edilecektir. Aksi halde hayatımıza yansımayan değerlerin kıymeti de hiç bir zaman fark edilemeyecektir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de elli küsur yerde imanla amelin birlikte zikredilmesi bunların birbirlerinden ayrılmaz değerler olduğunu göstermektedir. Amelsiz iman meyvesiz ve gölgesiz ağaç gibidir. Hayata aksetmeyen inanç ve düşüncelerin fert ve toplum açısından hiçbir değeri olmayacağı da çok açıktır.

İslam son din, Hz. Peygamber son peygamber, Kur’an son kitaptır. Her şeyin sonu, o ana kadarki bütün güzellikleri bünyesinde toplar. Durum bu olmakla birlikte acaba gerçek de böyle midir? İslam’ın hak din olduğunda hiç şüphe yoktur. Fakat asıl problem Müslümanların bugün İslam’ı temsil problemidir. İnsanlık, problemlerini azaltmak için çare ve model aradığı bir dünyada müslümanların aranan modeli ortaya koyamamaları kendileri açısından da son derece acıdır.

Yaşanan zamanın şartlarını dikkate alıp medeniyet yarışında başarılı olmadan sırf geçmişin zaferleriyle övünmek boş bir avuntudan başka bir şey değildir. Geçmişin başarıları geleceği tetiklediği takdirde önemlidir. Geçmişte yaşanmaz, geçmişin güzelliklerinden ders alınarak Efendimizin (s.a.s.) rehberliğinde dünyamız nurlanır. ’Ameli kimi geri bırakmışsa nesebi onu ileri götürmez’ buyuran Efendimiz (s.a.s.) nasihati hepimize örnek olmalıdır. Zira Kur’an’ın ifadesiyle bazı peygamberlerin hanımları ve çocukları bile hidayetten nasiplenememişler, dünya ve ahiret perişanlığına uğramışlardır. Bu yüzden müslümanlar ferdan ferda Kur’ân’ı ve Sünnet’i kendilerine rehber edinerek kimliklerini ortaya koymak zorundadırlar.

Allah Tealâ yarattığı kulları için Rahman’dır; öyle olmasaydı kafirleri yaratmazdı. Bu âlemde ve öteki âlemde, herkes amelinin karşılığını eksiksiz görecektir. Allah kimseye haksızlık yapmaz. Zira o âdildir. ’Gerek dünyayı isteyenlerin ve gerekse ahireti isteyenlerin her birine dünyada Rabbin ihsanından ard arda veririz. Rabbinin ikramı kısıtlanmış değildir.’ (İsra, 17/20) hakikatini müslümanlar çok iyi idrak etmelidirler. Zira sadece sözde kalan bir müslümanlıkla Allah’ın yardımına mazhar olunmayı beklemekten daha büyük gaflet var mıdır? İsimden ibaret olan ve herkesin kendi keyfine göre yaşadığı müslümanlığın bir işe yaramadığı bugünkü müslümanların halinden bellidir. İslam âleminin günümüzdeki tablosu gerçek İslam’la taban tabana zıttır. İsterseniz buna birkaç misalle izah edelim. Allah’ın ilk emri ’oku’dur. Fakat en az okuyan müslümanlardır. Kur’an’da müslümanların ancak kardeş oldukları söylenmektedir fakat en fazla düşmanlık müslüman toplulukları arasında cereyan etmektedir. Hatta bu durum o safhaya geldi ki; müslümanlar birbirlerini katletmekte, ölen neden öldüğünü öldüren neden öldürdüğünü bile bilmemektedir. ’En hayırlı ümmet’ olarak tanımlanan, yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak tavsif edilen İslam toplumunun görüntüsü İslam’la gayr-i müslimler arasında adeta kalın bir perde, bir utanç perdesi gibidir. Görüntü o kadar bozuktur ki, Avrupa ve Batı’nın müslüman olması için bizim iyi müslüman olmadığımızın bilinmesi gerekir. Dünyanın ziynetlerine râm olmuş vaziyette heva ve heveslerimizin ardından ömürler tükenirken bizim bu haldeki müslümanlığımıza bakarak kimse müslüman olmaz. Halbuki İslam, özellikle sahabe Efendilerimizle birlikte dünyaya açılan müslüman tüccarların örnek davranışları sayesinde kıtalara yayılmıştır.

Müslümanın iyi örnek olması görev, kötü örnek olması suçtur. Efendimizin (s.a.s.) ifadesiyle mümin ahlâkı ve insanlarla muaşereti bakımından insanlar arasında parmakla gösterilecek konumda olmalıdır.

İslam âleminin gerçek bir model olması için yeniden yapılanması, en şiddetli depremlere dayanıklı şekilde yeniden inşa edilmesi gerekir. Gerileme ve bozulma süreci her şeyi yerinden oynatmış, bütün dengeler bozulmuş, bir kaos ortamı oluşmuştur. Bugün ortada ciddi anlamda bir müslüman kimliği problemi vardır. Fakirliğin, geriliğin, aşağılanmanın, sömürülmenin verdiği aşağılık kompleksi müslümanı adeta kendinden, kimliğinden utanır hale getirmiştir. Bu durumda müslümanların en önemli görevi; Kur’an ve Sünnet rehberliğinde güçlü bir İslamî kimlik inşasıdır. Her daim Allah’a kulluğun amaçlandığı, gerekli maddi ve manevi donanımlara sahip dünya platformunda insanlığa hizmet için ben de varım diyen bir İslam toplumuna ihtiyaç vardır. Böyle bir toplumu inşa etmek ütopya değildir. Zira bir defa olan başka zamanlarda da olabilir. Bu inşa için malzeme de var tecrübe de. Bütün mesele olma iradesidir. Biz inanıyoruz ki, hem İlahî irade hem de şartlar müslümanları yeniden tarih sahnesine çıkaracaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 98. sayısı (2011 Mayıs) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 16

Editör Yazısı – 16

Kıyamete kadar insanoğlu için vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz tek din İslam’dır. Bu manada imanın ve İslâm’ın kıymetini en güzel anlayanlar Sahabe Efendilerimizdir. Onlar, Kur’an’ın vahyolunuşuna şahidlik etmişler, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin gözetiminde ve terbiyesinde ahlâken kemâle ermişlerdir. İnandıkları dini yaşamanın büyük risk taşıdığı dönemlerde dine sahip çıkmışlar, bu uğurda can ve mallarını feda eden örnek nesil olmuşlardır.

Günümüz müslümanları şayet İslâm’ı atalarından miras olarak almayıp da, şuurlu bir hidayetle ona kavuşmuş olsalardı; İslâm ve imanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu belki daha iyi idrak edebilirlerdi. Sahabe efendilerimizin hayatlarını değiştiren İslâm günümüz toplumlarını da ihya edebilirdi. Adeta damarlarımıza yeniden kan yürür, her uzvumuz yeniden dirilir ve canlanırdı.

Rasulûllah (s.a.s.) Efendimizin İslâm’ı tebliğ ettiği ilk insanları düşünün. İslâm onlar için ne ifade etmekteydi? Habeşistan’a hicret eden İslâm kafilesinin başında olan Cafer bin Ebî Talib (r.a.), Habeşistan kralı Necaşi’ye İslâm’ı anlatırken, bakın nasıl saf bir çerçeve çiziyor; bu, o neslin, her İslâm kuralını nasıl yeni bir hayat ilkesi olarak gördüğünün de ifadesidir:
“Ey Emir! Biz cahil bir kavim idik. Taştan, ağaçtan yapılmış putlara “ilah” diye tapardık. Ölü hayvanların etlerini yer, kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Kumar oynar, faizcilik yapardık. Zinayı, bir kadının birkaç erkekle münasebette bulunmasını hoş görürdük. Akrabamıza karşı vazifelerimizi bilmezdik. Komşularımızın haklarını tanımazdık. Güçlüler, zayıfları ezer, zenginler, fakirlerin sırtından kazanırdı. Aramızda hak nedir, bilinmezdi.
Allah Tealâ bizim ıslahımızı diledi, içimizden bir ’Peygamber’ çıktı. Asâleti vardı. Soyu temiz, kabilesi temiz idi. Kendisini doğrulukla tanıtmıştı. Bizi Allah’ın birliğine çağırdı, ibadet etmeyi gösterdi. Dedelerimizin putlarından ayırdı. Bütün ahlaksızlardan uzaklaştırdı. Kan dökmeyi, kumar oynamayı, içkiyi, faizciliği, yalancılığı, yetimlerin mallarına dokunmayı yasak eyledi. Bütün iyilikleri öğretti. Doğruluğu, sözünde durmayı, komşulara, akrabaya iyi muamele yapılmasını, kadınların şerefini, kız çocuklarının hayatını kurtarmayı emretti. Bizi vahşetten kurtardı. Medeniyete soktu, iyi bir insan olmamızı sağladı. Biz de O’na inandık. Yolunda gidiyoruz.”

Ashab-ı Güzin (r.a.), İslâm’ın her bir emrini ve yasağını ciddiye almışlar, ona inanıp yaşamanın büyük risk taşıdığı bir dönemde dine ve imana sahip çıkmış, bu uğurda can ve mallarını feda etmekten geri kalmamışlardır. İslâm’ı anlama ve hayatlarına tatbik etme konusunda kıyamete kadar gelecek kuşaklara model olan bu neslin örnek ahlakı, özellikle İslâm’ı yaşadığımız asra taşıma gayreti içinde olan biz müslümanlar açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü ilk asır müslümanları, teslimiyetleri sayesinde sonraki kuşaklarda Asr-ı Saadet diye adlandırılacak bir medeniyet oluşturdular. Şu halde, İslâm’ın ilke ve ideallerini yaşanan hayata yeniden katabilmenin tek yolu, Kur’ân’a ve Sünnete aynı ciddiyetle sarılmaktır.

Allah katında ayrı bir kıymete haiz olan Receb ayına kavuştuğumuz bu günleri fırsat ve ganimet bilelim. Nefislerimizi yeniden hesaba çekerek amellerimizdeki noksanlıklarımızı tamamlama, haramları terk etme hususunda daha fazla gayretkâr olalım. Dünyada ve ahirette zelil olmayı arzu etmiyorsak; Kur’ân ve Sünneti kendimize ahlâk edinip, Allah için yapacağımız fedakarlıklara hazır olalım.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 99. sayısı (2011 Haziran) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 15

Editör Yazısı – 15

Rabbimize sonsuz hamd-u senalar olsun, Üç Aylar’ın içindeyiz ve Ramazan’a doğru kutlu geceler yaşıyoruz durak durak…

Regaib ve Mirac Kandillerinde ümmet-i Muhammed’e sunulan büyük ihsanlar ve ikramlardan sonra önümüzdeki Berat ve Kadir gecelerinin barındırdığı rahmet ve mağfiretten istifade edebilmek için ruhen hazırlanalım inşaallah.

Nasıl ki Mirac geceleri Rasûlulullah (s.a.s.)’in rehberliğinde ruhların yükselişlerine şahitlik ediyorsa, Berat Gecesi de afv ve mağfiretimize şehadet etmektedir. Bu yüzden manen ve kalben bomboş girmeyelim bu gecelere…

Kur’an tilavetleriyle, dualarla, tevbelerle, ibadetlerle üzerimizdeki yılgınlık bulutlarını dağıtalım. Zira İbn Atâullah el-İskenderî; ’Amelsiz ümit, hakikatte ümit değil; boş kuruntudan ibâret olan bir ümniyyedir/temennidir’ sözleriyle salih amel olmaksızın rahmet beklemenin kendini aldatmaktan başka bir şey olmadığını ne güzel ifade eder. Maalesef günümüz insanı manen öyle bir hastalığa düçar olmuş ki; pek çok kimse bunun hastalık olduğunun farkına varmadan gaflet içerisinde bu dünyadan göçüp gidiyorlar.
Bu hastalık da nedir biliyor musunuz?

Salih amel yapmaksızın rahmete mazhar olunacağı düşüncesi!…
İçerisinde bulunduğumuz mübarek günler hasebiyle sizin bir kardeşiniz olarak sadece bir hatırlatmada bulunacağım. Bunu da ben kendi sözlerimle değil, Allah’ın rızasına kavuşabilmenin yollarını talim ettiren büyüklerimizin nasihatlerinden birkaçını zikrederek yapacağım.

Amellerine bakmadan temennilerle yaşayan kimseler hakkında Hasan el-Basrî (r.a.) der ki: ’Öyle kimseler vardır ki, son nefeslerine kadar kendilerini bağışlanma kuruntusu (temennisi) ile oyalamışlardır. Hiçbir sâlih amel yapamadan bu âlemden göçüp gitmişlerdir. Böyleleri dünya hayatında iken kendi vicdanlarında samimi olmadıklarını bile bile «Ben Rabbime hüsn-i zan besliyorum» sözünü dillerinden düşürmezler. Halbuki Rabbine hüsn-i zan besleyen kimse, amel ve davranışlarını güzelleştirmenin de derdine düşer. ’İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helâke sürükledi de husrana düşenlerden oldunuz.’ (Fussilet, 23)

Cüneyd el-Bağdâdî (k.s.) güzelliklerin, temenniler neticesinde değil, kulun gayretleri sonucunda ilâhî ihsânın lutfedilmesiyle ortaya çıktığını şöyle beyan eder: ’Biz bu gönül safâsını yani tasavvufî hâl ve irfânı, kîl ü kâl, ceng ü cidâl ve ilmî münazara ve münakaşalar neticesinde değil, Allah için açlık ve susuzluğa katlanarak, geceleri uykusuz geçirerek ve sâlih amellere var gücümüzle sarılarak elde ettik.’

Mârûf el-Kerhî (k.s.) der ki: ’Amel işlemediği halde cenneti istemek, bir çeşit günah sayılır. Herhangi bir sebebe sarılmadan şefâat ummak da aldanmışlığın bir alâmetidir. İtâat etmediği bir Zâttan rahmet beklemek ise tam bir cehâlet ve ahmaklıktır.’

Her amel iyi ya da kötü bir sonuç doğurur. Sâlih ameller kulun derecesini yükseltirken kötü ameller onu helâk vadilerine doğru düşürür. Bu hakikat Hakk’ın koyduğu ezelî ve ebedî bir sünnetidir. Nitekim buyrulmuştur ki: ’Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.’ (En’âm, 32)

Ümit ya da boş temennîlerle yaşamak esasen akıl ve idrâk farkıdır. Nitekim Efendimiz (s.a.s.) bu farka şöyle işâret buyurur: ’Akıllı kişi, nefsine hâkim olan, onu hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, kendini nefsânî arzularına tâbi kılan ve bununla beraber Allah hakkında bir takım kuruntulara dalıp giden ve temennîlerle yaşayan kimsedir.’

Netice olarak denilebilir ki, her şey amellere bağlıymış gibi bütün himmetini ortaya koymak ve fakat hiçbir ameline güvenmeden yalnız ilâhî rahmeti ummak, işte arzulanan ümit bu olsa gerektir.

Geçen günlerin bir daha telafisinin olmadığı bu hayat yolculuğunda, damlaya damlaya göl olur misalinde olduğu gibi salih amellerimize her gün bir yenisini ekleyerek Rabbimizin huzuruna çıkacağımız günün hazırlığında olalım.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 100. sayısı (Temmuz 2011) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 14

Özlenen Rehber Dergisi olarak tüm Müslümanların Ramazan ayını kutlar, bu mübarek ayın tüm inananlara bereket, hayır, huzur ve öncelikle de barış getirmesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederiz.

Ramazan, Müslümanlar arasında yardımlaşmanın ve dayanışmanın daha da ön plana çıktığı, çok önemli bir dönemdir. Bu nedenle tüm İslam âleminin Ramazan ayını bir vesile olarak görüp fikir ayrılıklarını, kırgınlıkları bir kenara bırakmaları ve tek vücut olarak ittifak etmeleri gerekmektedir. Müslümanların tesanüdü konusunda gösterilecek bu dayanışma, zulme sebep olan batıl yolların ve ideolojilerin yıkılmasına vesile olacağı gibi, aynı zamanda sıkıntı ve ihtiyaç içinde olan Müslümanlara da verilebilecek en büyük destek olacaktır.

İslam, toplum dini olması hasebiyle hayatı çepeçevre kuşatmıştır. Küçük büyük, zengin fakir her sınıftan insan İslam zincirinin bir halkasını oluşturur. Bu sebeble Müslümanlar öncelikle kardeşlerinin dertleriyle dertlenmeli ve onların sıkıntılarına çözüm sunacak imkanlar hazırlamalıdırlar. İşte mübarek Ramazan ayı bunları gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsattır. Elimiz kolumuz bağlı birşey yapma imkanına sahip değilsek en azından ümmetin kurtuluşu için sürekli dua etmeliyiz. Günahlarımızdan pişman olup ellerimizi semaya kaldırıp mülkün gerçek sahibi Rabbimizden bağışlanma dilemeliyiz. Bu ayda sofralarımızdaki insan halkasını yeni yeni misafirlerle genişletmeliyiz. Unutmamalıyız ki misafir bereketiyle gelir. Bir sofraya ne kadar çok el uzanırsa sofradaki nimetlerin bereketi o nispette artar.

Kur’an’ın inzaliyle şeferlenen Ramazan ayında ifa edilen en önemli ibadet oruçtur. Oruç ibadetinin Allah’ın razı olacağı umulan şekilde yerine getirilmesi, güçlü bir imanın, ihlasın, samimiyetin ve Allah korkusunun göstergesidir. Çünkü oruç, Allah ile kul arasındaki bir ibadettir. İnsanın bu farzı yerine getirirken ne niyette olduğunu, samimiyetini, ihlasını, haram ve helalleri uygulamada gösterdiği titizliğini ancak Cenâb-ı Hakk bilmektedir. Orucun bir diğer faydası da, oruç vesilesiyle kulların kötülüklerden uzak durup, nefislerinin terbiyesinde büyük bir nimetle karşı karşıya olmalarıdır. Ancak oruç vesilesiyle açılan bu rahmet kapısında hakkıyla istifade edebilmenin tek yolu, Allah’a samimi bir kalple iman edip, Rabbimiz’in emir ve tavsiyelerine uymak, vicdanının sesini dinleyip, nefsinin kışkırtmalarından uzak durmakla olacaktır. Böyle bir kişinin ahlâkı, zaman içinde güzelleşecek, imanı kemale erecek ve gönlündeki Allah korkusu ve haşyeti daha da güçlenecektir.

İnsan, hayatının her alanında, Ramazan Ayı’nda aldığı bu özel terbiyenin nimetlerinden yararlanır. Çünkü nefsini terbiye etmiş, elindeki nimetlerin Allah’a ait olduğunu ve acizliğini fark etmiş bir insanın hayatında birtakım değişiklikler meydana gelir. Böyle bir insanın dünya görüşü, olaylar karşısındaki tepkileri ve yorumları farklılaşır, insanî yönü ön plana çıkar. Allah’ın nimetleri olmadan yaşamanın imkansız olduğunu anlar. Açlığı yaşamak suretiyle, uygulamalı olarak, fakir insanları da düşünebilme, onların halleriyle hâllenip onlara kol kanat gerebilme hususunda çok olumlu nefsî ve ruhî terbiyelere kavuşur.

Kendi şahsî hayatımızda ve ailemizde Ramazan’ın feyiz ve bereketinden azamî derecede yararlanabilmek için adeta maneviyat seferberliği ilan etmeliyiz. Zira bu ay sayılı günlerden ibarettir. Bu günlerin içini hakkıyla doldurmalıyız. Gelecek yılın Ramazan ayına kavuşacağımıza dair hiçbirimizin elinde herhangi bir senet yoktur. Akıllı insan, her türlü ihtimali göz önünde bulundurarak idrak ettiği bu ayı son Ramazan olarak bilir ve gereğini yapar. Zaman hızla akıp gidiyor. Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Ramazan gibi bereketli ve feyizli günleri layıkıyla değerlendiremezsek hayatımızda sevap-günah dengesi bozulur ve gönüllerimizdeki Allah haşyeti ve sevgisi o nisbette dümura uğrar. Geçen günler fayda değil, zarar hanemize yazılır.

Ne mutlu o kimselere ki şu sayılı Ramazan günlerini layıkıyla ihya ederek Rablerinden af ve mağfiret müjdesine nail olmaktadırlar…


Rabbim tüm İslâm âleminin Ramazanını mübarek kılsın, mağfur olmuş bir hal ile nice bayramlara kavuştursun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 101. sayısı (2011 Ağustos) için yazılmıştır

×