Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, o’nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (Enfal/2)
Müslüman olmanın ilk şartı; kainatı ve onda bulunan tüm varlıkları yaratan Allah’a ve o’nun Rasûlüne imandan sonra, Kur’an ve Sünnete uygun bir şekilde Rabbimize kullukla geçireceğimiz bir hayat ortaya koymaktır. Bu ilkeye dayanmayan tüm kulluk ve ibadet çeşitleri İslam dışıdır, cahiliye’ye aittir; ama bu tek cümleyle ifade edilen gerçek, insanların sandığından çok daha derin anlamlar taşımaktadır. Allah’a kulluk etmek, insanın yalnızca namazını veya diğer ibadetlerini yapmasını değil, tüm hayatını hatta ölümünü de kapsamaktadır. Mümin, tüm hayatını Allah’a kulluk etmekle geçiren insandır.
Hayatını Allah (c.c)’nün rızası dışındaki amaçlara yöneltmek ise Kur’an’daki deyimiyle şirk’tir, yani Allah’a ortak koşmaktır. Peygamberler tarih boyunca insanları Allah’a ortak koşmaktan vazgeçmeye çağırmışlardır.
Peki insan Allah’a nasıl kulluk eder? Yalnızca bu işi yapmaktan ibaret olan hayatını nasıl geçirir? Hareketsiz, durağan, içine kapalı bir insan modelini mi izler?
Hayır… Bilinmelidir ki bu, gerçek İslam’ı tanımayanların zannettiği gibi, insanı sıkıntıya sokan, insanı “yaşamın lezzetleri”nden mahrum kılan bir yol değildir. Tam tersine, yalnızca Allah’a kul olan kişi alabildiğine özgür, rahat, neşeli ve mutludur. Onu zincirleyen, “sahte ilah”ların boyunduruğundan kurtulmuştur. “İnsanlar hakkımda ne düşünüyor?”, “falanca beni sevmezse ne yaparım?”, “işten atılırsam ne olur?” Gibi milyonlarca korku ondan uzaklaşmıştır. Aciz, akılsız ve hiçbir şeye gücü yetmeyen milyonlarca hayalî ilaha kulluk etmenin baskısından kurtulup, her şeye gücü yeten, sonsuz akıl ve güzellik sahibi, her şeyi kontrolü altında bulunduran, sonsuz şefkat ve adalet sahibi olan Allah’a bağlanmıştır.
O, ‘cahiliye’nin doğurduğu ‘dindar’ kalıbına göre değil, Allah’ın Kuran’da öğrettiği “mümin” modeline göre yaşar. Kendisini birilerine “dindar” olarak gösterme zorunluluğu duymadığı için, söz konusu geleneksel, fakat Kur’an dışı “dindar” kalıbına uyma sıkıntısı yaşamaz. Yalnızca Allah için yaşar, Allah için çalışır, Allah’ı razı etmek için kendisine verilen tüm imkanları kullanır.
Müminin Allah’la içli ve yakın bir bağlantısı vardır. Allah (c.c), onun tek dostu, tek yardımcısıdır. Müminin en büyük özelliklerinden biri de kibirden, kendini beğenmekten, diğer bir ifadeyle kendini ilahlaştırmaktan kurtulmuş olmasıdır. Bu sayede Allah’a sığınmayı öğrenmiştir. Kendini beğenmediği için, kendi içinde sıkışıp kalmaz, kendini sürekli geliştirir. Kuran’da tarif edilen mümin tanımına her gün biraz daha yaklaşma çabası içindedir. Tevazusu tüm hareketlerine yansır.
Allah’tan yüz çevirenlerin ise en büyük yanılgısı kendi aklını beğenmek, kibirlenmek, adeta kendini ilahlaştırmaktır. Kibirli insanların inkar etmeleri ve doğru yoldan sapmalarının aksine, müminin hayatı Allah’ın kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirme çabası ile geçer. Mümin, her zaman için Allah’ın rızasına karşı, kendisine olmadık alternatifler öneren nefsine karşı koyar. Onu, korku, bıkkınlık, ümitsizlik, gevşeklik gibi çeşitli engelleri kullanarak yolundan döndürmeye çalışan nefsini azimle, cesaretle ve sabırla yener. Yolundan asla dönmez, çünkü bu yol onun tek dostu, tek yardımcısı ve tek dayanağı olan Allah’ın yoludur. Elbette müminin mücadelesi kendi nefsi ile sınırlı kalmaz. Kuran’da doğrudan veya dolaylı olarak çok sık bahsedilen bir konu vardır: İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma. Mümin kişi tüm aksiyonlarıyla da iyiliklerin bir temsilcisi, kötülüklerin de karşısında olan bir mücadele insanıdır.
Mümin, Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki halifesidir. Yeryüzü ona emanet edilmiştir. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoyanlara, onlara baskı ve zulüm uygulayanlara karşı büyük bir fikrî mücadele yürütecektir; çünkü bu, ona Kur’an’da bildirilen bir sorumluluktur. Şu da hiç bir zaman unutulmamalıdır ki; ancak, Kur’an ahlakına bağlı insanların yön verdiği bir toplum gerçek adaleti ve doğruluğu yaşayabilir. Mümin, Allah’ın rızası için yaşayan, insanlar arasında adaleti koruyan, onları doğruya yönelten kişidir. Onlar, şartlar nasıl olursa olsun insanları kötülüklerden sakındırmak, onları güzel davranışlara teşvik etmek, onlara örnek olmak ve iyiliği “emretmek” için büyük bir çaba gösterirler. Bu çabalarında asla gevşeklik de göstermezler.
Samimî mümini sahte dindarlardan ayıran en belirgin özelliklerinden biri de, dini anlatırken, insanlardan hiçbir çıkar ummamasıdır. Para, mal, makam ya da insanların beğenisini değil, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak hedefidir. O “ecrini” (mükafatını) yalnızca Allah katında arar. Müslüman aynı zamanda üstün bir ahlak sahibidir. Dünyevî, küçük olayların peşinde bir insan olmadığı için, rahat, hoşgörülü ve bağışlayıcıdır. Hisleriyle değil, aklıyla hareket eder, öfkeye kapılmaz. Fedakar, yardımsever ve ince düşüncelidir.
Allah’tan korkmayan insanlar ise, hangi göreve gelirlerse gelsinler şahsî menfaatleri peşinde koşar. Makam, şöhret, mal, mülk elde etme yarışına girerler. Bu yüzden böyle insanların söz sahibi olduğu bir toplum yaşantısında hiçbir zaman gerçek manada huzur ve mutluluk oluşamaz.
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, elbette müminin hataları da olacaktır. Bu, onun insan ve dolayısıyla bir kul olmasının gereğidir; ama Salih Müslüman hemen hataları için Allah’tan bağışlanma diler ve onları tam olarak düzeltir. Hiçbir hata, onu ümitsizliğe sürüklemez; çünkü o Allah’ın sonsuz rahmetine sığınmıştır ve samimî Müslümanlar, “çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) üzerinde bildikleri halde ısrarla durmayan kimselerdir.” (Al-i İmran/135)
Müminin dostu Allah (c.c), Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz ve Allah’a dost olan diğer müminlerdir. Eğer Allah’a düşman ise, en yakını bile artık onun için dost değildir. Allah’a bağlanmış olan bir mümin de, aralarında iman dışında hiçbir ortak özellik –aile bağı, sosyal statü, maddî imkanlar gibi- olmasa bile onun kardeşidir.
Müslüman’ın aklı da berraktır. Allah’a güvendiği ve kendisini o’na teslim ettiği için aklını kurcalayan gereksiz korkular, endişeler, üzüntüler yoktur. “Akl-ı selim” sahibidir. Bu nedenle büyük ve geniş düşünebilir, olayların inceliklerini, girift taraflarını daha güzel kavrar. Karşılaştığı olaylar hakkından isabetli kararlar verebilir. Onun bilgisi, hikmet ve akıl yüklüdür. Dünyada geçici bir süre bulunmakta olduğunun şuurundadır. Nefsini, Allah Teâla’nın hoşnut olmadığı kötülüklerden arındırarak, asıl ve ebedî yurdu olan Ahirete hazırlanmanın meşguliyetiyle dopdolu bir hayat sürer.
Rabbimizin, kendilerinden hoşnut olduğunu ve onları cennetine koyacağını bildirdiği insanlar, bahsettiğimiz özelliklere ve şu an burada belirtemediğimiz nice güzel ahlâklara sahiptirler. Peki acaba kendimize hiç sorduk mu, biz o müminlere ne kadar benziyoruz?
Kur’an’da tarif edilen mümin modeli açıkça göstermektedir ki, sorulduğunda “elhamdülillah Müslüman’ım” demekle ve arada sırada bazı ibadetleri yerine getirmekle yetinmeyen, her gecen gün kendini geliştiren, Rabbimize yapmış olduğu kullukta hiç tembellik göstermeyen örnek insanlardır. Şayet dini yaşama hususunda lakayt davranışlar göstererek yani ibadetleri yapsam da olur yapmasam da, veya kendi çıkarlarına göre bir ibadet sekli geliştirmiş ve onun uygulaması içindeyse; bu hal Allah’ın rızasına uygun değildir. Kuran’da, Allah’a kullukta ciddi olmayıp, bir ucundan ibadet edenlerin durumu şöyle anlatılır:
“İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzüstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, Ahreti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.”(Hacc/11) Kendilerini yeterli gören bu insanların yanıldıkları bir diğer konuda, herkese iyilik yapan, hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen, kendilerince iyiliksever olmaları, “benim kalbim temiz, kimseye kötülüğüm yok, Allah tabî ki beni seviyordur” gibi düşüncelerle kendini kandırmaktan öteye gitmeyen fikirlere sahip olmalarıdır. Hakikatte Allah (c.c) insanlardan, Kendisine kulluk etmelerini istemektedir, yalnızca “kimseye zarar vermeyen kalbi temiz insan” olmalarını değil. Kaldı ki, Allah’a kulluk etmeyen, imandan uzak bir insanın kalbi hiçbir şekilde “temiz” olamaz. Kalbin temiz olması ancak, Allah’ın Kur’an’da bildirdiği tüm hükümleri yerine getirmekle, Yaratanın koymuş olduğu sınırları korumakla mümkün olabilir.
Müminlerin ebedi yurdu cennettir. Allah, dünyadaki çalışmalarının karşılığını onları cennetinde ağırlayarak verecektir. Cennet, insan ruhunun istediği her şeyi, hatta ayetlerin bildirdiğine göre daha da fazlasını barındıran bir güzellikler mekanıdır. Allah’ın Rahim isminin en güzel biçimleriyle ortaya çıktığı bir ebedi yurttur.
“Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) ‘çaba gösterip-yarışın,’ ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Rasûl’üne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir.” (Hadid/21) “Orada (cennette) diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.” (Kaf/35) diye anlatılan Rabbimizin cemalinin tecelli mekanı, ebedi mutluluk ve esenlik diyarı olan cennetinden bizleri de mahrum etmemesi temennisiyle…
Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 4. sayısı (Temmuz 2003) için yazılmıştır.
