150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: zünnuni mısri

Editör Yazısı – 12

Editör Yazısı – 12

Havf ve reca müminin kalbî hayatını dengede olmasını temin eden iki ayrı vasıftır. Havf’sız reca emn ve gurur vesilesidir. Reca’sız havf ise Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerinden ümit kesmeye sebeptir. Her ikisi de büyük günahtır. İmanın hakikati ise bu ikisinin imtizacından doğar. Havf, Allah korkusu ile günahlardan sakınarak takva sahibi olmaya gayret etmektir. Bu hâl, insanı Allah Teâlâ’nın öfkesinden ve Cehennem azabından korur. Reca ise Allah Teâlâ’nın rahmetine bel bağlamak ve rahmetini ummaktır. Bu ise insanı, farzları yapmaya ve Allah’ın rızasına, sonuçta cennete ve ebedî saadete kavuşmasına vesile olacaktır. Cenâb-ı Hakk’a karşı olan havf duygusu ilmi, daha fazla ameli neticede de İlahî rahmet ve rızayı doğurur. İmanım kemali ilimle, ilmin kemali ise Allah korkusuyladır. İlim imanı, korku da marifet-i İlâhiyeyi kazandırır.

Tasavvufa adım atarak nefsini tezkiye ve terbiye etmeye çalışan sufilerde havf ve reca duyguları nasıldır, hiç merak ettiniz mi? Acaba insan, seyrü sülûkta ilerledikçe havfi mi artar, recası mı, yani korkusu mu ümidi mi?

Belki ilk akla gelen cevap, ’Herhalde recası’ artar olmalı değil mi? Zira bir yola giriyorsunuz, o kapıda sadakatlı oluyorsunuz, niyetiniz Allah’ın rızası, vuslatın basamaklarına adım atmak istiyorsunuz. Bunun için nefsani arzularınıza set çekiyor, tevbe ediyorsunuz. İbadet ve virdlerinize devam ederek nefse ve şeytana karşı teyakkuz halinde oluyorsunuz. Evet bu ibadetlerin hepsi insanı ümide yaklaştırır: Rabbim beni görüyor, niyetimi biliyor, O’nun rahmeti sonsuz, elbet biz de o rahmet deryasında bir köşecik buluruz… Ümid bu!
Ama gelin görün ki, Allah dostları bu yolllarda mesafe kaydettikçe, ibadet tutkularının derinleştiğine, tevbelerde gözyaşının arttığına, duaların daha sûzişli hale geldiğine şahit olunuyor. Hatta her yapılan, sanki yetersizlik duygusunu besliyormuşcasına, ’Rabbim için ne yaptım ki!’ nev’inden yakınmalar getiriyor.

Nedendir bu?
Yakınlaştıkça ’Havf’ duygusu mu gelişiyor?

Belki onların gönüllerinde azamet-i İlahiyyenin daha derinden idraki söz konusu. Belki de lutfedilen nimetlerin daha hakiki hüviyetlerle idraki ve buna karşı şükrün kifayetsizliği söz konusu olmaktadır. Bilemiyoruz.

Allah dostlarının hayatına baktığınızda Cenâb-ı Hakk’a karşı çok net bir korkuyu, ama derinden akan bir ümidi görürsünüz. Allah yoluna öyle bir sarılışları vardır ki, hem en büyük mahrumiyeti yaşama korkusu ile hareket ettiklerini düşünür, hem de en büyük ödülü onların alacağı hissine ulaşırsınız. Allah dostları bazen gönül dünyalarındakileri etrafındakilerle paylaşmışlardır. Onların sözleri bu yollarda mesafe katetmeye çalışan salikler için de irşad niteliğindedir. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşarak dergimizin yeni sayısıyla başbaşa bırakıyorum.

Fudayl bin İyad (k.s.) diyor ki: “Sana Allah’tan korkuyor musun, denildiğinde ’Hayır’ dersen küfre girer, ’evet’ dersen yalan söylemiş olursun. Çünkü senin vasfın Allah’tan korkan kişinin vasfı değildir.”

Zünnûn Mısrî (k.s.) diyor ki: “Allah’ı gerçek manada seven kişi havf ile kalbini sulamadığı sürece muhabbet kadehinden içemez.”

Süleyman Darani (k.s.) diyor ki:“Kulun korku ile ümid arasında bulunması gerekirse de, kalbinin daima korku ile çarpması daha hayırlıdır. Çünkü korkunun bulunmadığı bir kalb harab olur.”

Ebû Abdullah İbn Cella (k.s.) diyor ki: “Büyükler mahrum kalmaktan korkarlar, küçükler cezadan. Büyüklerin korkusu daha keskindir. Çünkü nefse ait bazı şeylerin nefiste varlığını sürdürmesi sahibini ihsan makamına ermekten alıkor. Böyle bir kimse her ne kadar teslimiyet ve tevekkül sahibi olsa da.”

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 103. sayısı (2011 Ekim) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 9

Editör Yazısı – 9

İmam Gazalî, Kimya-yı Saadet’te şöyle bir hâdise nakleder:

Emevî halifelerinden Süleyman bin Abdülmelik Medine’ye geldiğinde dönemin tanınmış âlimlerinden Ebu Hazim’i çağırtır ve ona ’Ölümü sevmiyorum, sebebi nedir?’ diye sorar. Ebu Hazim, ona ’Dünyaya özenip ahireti harap ettiğin içindir. Elbette mamur olan bir yerden viraneye götürülen kimse üzüntülü olur’ şeklinde ibret ve ders alınacak bir cevap verir.
Süleyman b. Abdülmelik’in bu cevaptan kendisine ders çıkarıp çıkarmadığı bize düşmez. Ancak aynı bilgiye sahip olan bizler kendimize hiç soruyor muyuz acaba? İçimiz nasıl? Ahiret yurdunu imar ettik mi, dünyadan kopmak zor geliyor mu, hayat defterimizde ne var ne yok, artılar eksiler, ’Oku kitabını’ dendiğinde, okumakta zorlanacağımız, yüzümüzün rengini değiştirecek neler yazıldı oraya?

Geçirdiğimiz her bir 24 saati veya hayat diye yaşadığımız alışkanlıklarımızı bir sorgulasak? Ne kadarı taşınabilir öte dünyaya ne kadarı belimizi büker?

Unutmayalım ki, gerçek hayat ahiret hayatıdır! Bu sözleri yazarken gözümün önüne şu anki insanlığın durumu geldi. Acaba Allah’ın ve Rasûlullah (s.a.s.)’in kastettiği manada ahiret yurdunun hakikatini anlayan kaç insan vardır? En doğrusunu Allah bilir ama insanlık çok vahim bir şekilde gaflet bataklığının içinde yüzmektedir ve daha da kötüsü gafletinin de farkında değildir. ’Gafil olduğu halde, gafletinden habersiz kimseye şaşılır. Şu kişiye de şaşılır ki ölüm onun peşinde iken, o dünyanın peşinde koşar. Rabbi kendinden hoşnut olup olmadığını bilmeden kahkaha ile gülene de şaşılır.’ Evet, Efendimiz (s.a.s.)’in beyanından da anlaşılacağı gibi günahlarına pişman olmaksızın gaflet üzere koca bir ömrün sonunda varılacak nokta pişmanlıktan başka bir şey olmayacaktır.

Kur’an’da bildirildiği üzere insanoğlu zayıf bir varlıktır. Başına bir bela geldiğinde Allah’a yalvarır, Allah onun sıkıntısını giderince de geçmişi unutup hiçbir şey olmamışçasına tekrar eski günahlara döner. Maalesef günümüz insanı günahlarını, isyanlarını önemsiz görmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden birisi de insanın bolluk, rahatlık ve refah içinde yaşarken ahiretini unutup dünya zevklerine kendini kaptırmasıdır. Bu dünyaya yalnızca Allah’a kulluk yapmak için gönderildiğini unutmasıdır.

Günahların önemsiz sayılması, işlenen günahların ahirette insanın başına ne belalar açacağını, neler getireceğini, can verirken ve hesaba çekilirken nasıl bir tavırla karşılaşacağını gerçek manada bilmemesinden kaynaklanmaktadır. İmanlarda olan zayıflık, bilgisizlik, Allah korkusu ve Allah sevgisi eksikliğinden ötürü günahların mahiyeti sorgulanmıyor, başımıza neler getireceği göz önünde tutulmuyor.

Şakik-i Belhî hazretleri buyuruyor ki: ’İnsanlar üç şey söylerler. Fiilleriyle ona muhalefet ederler: Biz kuluz derler, fakat şef gibi yaşarlar. Allah bizim rızkımıza kefildir derler. Fakat kalblerini rızık kazanmakla meşgul ederler. Elbet biz de öleceğiz derler. Fakat hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılırlar.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerini rüyada görüp sual ederler:
– Vefatından sonra sana ne yaptılar?
– Allah (c.c.), bana buyurdu ki:
– ’Beni sevdiğini söylerdin; fakat benden gafil olurdun. Bu ise yalancılıktır.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerine böyle denirse, bizlere ne söylenmez ki?..

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 106. sayısı (2012 Ocak) için yazılmıştır.

×