150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: zilhicce

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Adı Ca’fer b. Yunus olup künyesi Ebû Bekir’dir. M. 247 (H. 861) yılında Samarra’da doğdu. Bağdat’a yerleşti ve Cüneyd-i Bağdadî’nin talebesi oldu. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin fıkıh âlimlerinden olup, İmam Mâlik’in Muvatta’sını ezbere bilirdi. Zamanının bir tanesi olan Ebû Bekir Şiblî H. 334 (M. 945) senesinin Zilhicce ayında vefat etti.
Tasavvufa intisab etmesine sebep olan hâdise ise şöyle anlatılır:
Ebûbekir Şiblî namlı şanlı, bir beydir. Emrinde binlerle süvarisi vardır ve kâtipler önünde eğilir. Devamend havalisi ve ahalisi ondan sorulur. Henüz gençtir, gayretlidir ve çok beceriklidir. Görünen o ki daha çok yükselecektir. Hatta sultan kendisini Bağdat’a davet eder, kendi eli ile hil’atlar giydirir. Makam meraklıları “artık tamam, bundan böyle onu kimse tutamaz” diyedursunlar, bu hilat bir dönüm noktası olur. Nasıl mı? Şöyle: Bir gün valilerin, nazırların bulunduğu bir cemiyette aksıracağı tutar ve gayri ihtiyari hil’ata kapanır. Kaftanın yenleri belli belirsiz ıslanır. Fitneciler yemez, içmez, laf yetiştirirler. Sultana gider, “Şu Ebûbekir Şiblî’nin yaptığına bakın” derler, “sizin hil’atınızı mendile çevirdi, milletin gözü önünde burnunu sildi.” Eh cüretin böylesi affedilemez ve acele azledilmesini gerektir. Ebubekir Şibli rüya gibi gelen ve biranda giden emirliğin ardından silkinir. Yaşayışına çeki düzen verir. “Dünyanın makâmı da kendisi gibi yalan” der, “var sen Allah’a kulluk yap. Manevi mertebelerde yükselmeye bak. İş ki Mevlâm’ın verdiği hil’atlerin kıymetini bilsem gerek.” O arada akl-ı selim sahipleri Halife’ye gelir “Hâşâ sultanım” derler, “Ebûbekir Şiblî’nin size karşı tavır filan gösterdiği yok. Beyimiz sadece aksırdı o kadar. Ne olur onu bizden ayırmayın. Davamend’in ona ihtiyacı var.” Halife pişman olur, ona yetkilerini fazlasıyla iade eder; ama kabul eden nerede?
Ebûbekir Şiblî önce Hayrünnessac Hazretleri’nin dergâhına gider. Büyük veli “Senin nasibin bu kapıda değil evlâdım” der, “Beni dinlersen Cüneyd-i Bağdâdi’ye koş, eteğine yapış.” Cüneyd-i Bağdadi bu eski valiyi sıradan biri gibi karşılar ve onu bedeviler gibi çıra satmaya yollar. Sırtında küfe, tozlu sokaklar, alay eden çocuklar, istihza ile bakan kadınlar… Onu ancak bir yıl sonra dergâhın kapısından sokar; ancak yine de halkaya almaz. Ebûbekir Şiblî şadırvanı temizler, bulaşıkları yıkar, bahçeyi sular. Ta ki kendini diğer insanlardan farksız görmeye başlayana kadar. Sonra buyur edilir ve çok hızlı yükselir. Bu nasıl aşktır bilinmez, kısa bir süre sonra yüce veliye vekil olur. Cüneyd-i Bağdadi diğer talebelerini kenara çeker “Sakın ha!” der, “Sakın ona birbirinize baktığınız gözle bakmayın. O müstesna bir kimsedir. Her kavmin bir tâcı vardır, bizim tâcımız Şiblî’dir.”
Ebûbekir Şiblî Mâliki mezhebinin sayılı âlimlerinden biridir ve Muvatta satır satır ezberindedir. Tam 400 hocadan ders alır ve binlerle hadis bilir; ancak bir tanesini kendine rehber edinir. “Dünya için dünyada kalacağın kadar, ahiret için ahirette kalacağın kadar çalış. Allah u Teâlâ’ya muhtaç olduğun kadar ibadet et, cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle.”
Bir gün fukaranın biri Şiblî Hazretleri’ne gelir, uzun uzun konuşur, parasının azlığından, hayat pahalılığından filan dem vurur. Nihayet “Aman efendim” der “Nafakası üzerime düşen evladım çoktur. Onların ihtiyaçlarını göremiyorum. Ne olur bana bir çare!” Bunun üzerine İmam Şiblî: ‘Şimdi hemen evine git. Kimin rızkı sana bağlıysa tut kolundan dışarı at. Rızkına Cenâb-ı Hakk’ın kefil olduklarını bırak evde kalsınlar.’
Bir gün bir ceviz için kavga eden çocukların arasına girer. “Durun ben ikinize de pay edeyim” der. Cevizi kırar içi boş çıkar. Mübarek çocuklara döner “Biliyor musunuz” der, “Uğruna dövüştüğümüz dünya bu işte!”
Adamın biri sorar: “5 devenin zekâtı nedir?” Mübarek parmağı ile kendisini gösterir. “Bu Ebubekir’e sorarsan bir koyun vermen yeterli; ama O, Hz. Ebubekir’e (r.a) uymak istersen neyin varsa ver, evine Allah ve Rasûl’ünü bırak.”
• Şükür, nimeti değil, nimeti vereni bilmektir.
• Zühd, kalbi mal yerine, malı Yaratan’a döndürmektir.
• “Bir şahıs ne zaman mürid olabilir?” sorusuna şu cevabı verdi: “Seferde ve hazarda hâli hep aynı olan kimsedir. Yalnız olduğu zaman da başkalarının yanında olduğu zaman da aynı davranış içinde olandır.”
• Tasavvuf, beş duyuyu da günahlardan korumak ve her nefes veriş ve alışında günah işlememeye dikkat etmektir.
• Muhabbet iddiasında bulunup da başkasıyla meşgul olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makamında iş oraya varır ki, o kimse kendinden bile habersiz olur ve Hakk ile bekaya kavuşur. Zira O’ndan başkasının muhabbeti kalpte olursa, tevhid ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.
• Ashâb-ı Kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e îmân etmiş olmaz.
• Cehennemlik olmanın alâmeti açıktır. Allah rızası için bir parça ekmek veremez ama nefsin isteklerini tatmin etmek için, bir ziyafete kese kese altın harcamaktır. Cennetlik olmanın alâmeti ise bunun tersidir.’
Talebelerinden biri şöyle anlatır: “Ebûbekir Şiblî hazretleri, talebesinden biriyle Dicle nehrinin kıyısında sohbet ederken, bu talebe yüksek sesle ‘Allah’ diye bağırdı. Şiblî hazretleri onu kolundan tutup nehre atarak buyurdu ki: ‘Eğer bağırması ihlâs ile ise, Hak Teâlâ onu Hz. Musa’yı kurtardığı gibi onu da kurtarır. Yok, bunu riya için yaptıysa, Firavun’un boğulduğu gibi boğulur gider.’ Sohbete devam ettiler, bir müddet sonra o talebe nehirden çıkıp geldi, yanımıza oturdu. Baktık ki, elbiseleri bile ıslanmamıştı.”
Ebûbekir Şiblî hazretleri, güneş batarken güneşin sararmasına, şöyle bir benzetme yapardı: ‘Tıpkı mü’min de böyledir. Dünyadan göçeceği zaman, varacağı makam sahibinden çekindiği için, nasıl karşılanacağını bilmeyip, böyle sararır.’ Sonra da ilave edip ‘Gün doğarken de, çok aydın olarak doğar. Bu da bir mü’minin öldükten sonra kabrinden kalkışına benzer. Bir mü’min kabrinden kalktığında, yüzü güneşin doğduğu gibi parlar.’
Vefatından sonra kendisini rüyada gördüler. ‘Münker ve Nekir’in sualine karşı ne yaptın?’ diye sordular. Şöyle cevap verdi: ‘Geldiler, Rabbin kimdir?’ dediler. Ben de: ‘Benim Rabbim O’dur ki, size ve bütün meleklere Âdem (a.s)’a secde edin diye emir verdi. Ben o zaman Hz. Âdem’in arkasında idim. Size bakıyordum’ dedim. Bu cevap, bütün Âdemoğullarını kurtarır, deyip gittiler.
Rabbim şefaatlerine nail eylesin.

Kaynaklar:
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c. 4, sh. 35–38.
Risale-i Kuşeyrî, sh.148.
Hilyetü’l-Evliya, c.10, sh. 366.
Tabakâtu’s-sûfiyye, sh. 337.
Nefahatü’l-Üns, sh.325–328.
Bağdâdî, Tarih’u Bağdat, c.14, sh. 389.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 36. sayısı (Mart 2006) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 23

Editör Yazısı – 23

İnsanoğlu için dünya hayatının en önemli sermayesi vakittir. Buna göre hayatımız mazi, içinde bulunulan zaman ve istikbal (gelecek zaman) olarak mütalaa edilebilir. Allah’ın akıl nimetiyle şereflendirdiği insan da geçmişini düşünerek Allah’ın rızasına uygun geçip geçmediğinin müzakere ve muhasebesini yapmalıdır. Hata ve günahlarına tevbe ederek Allah’tan af dilemeli ve ’müminin niyeti amelinden hayırlıdır’ hadisi mucibince ileriye yönelik hayırlı işler yapmanın planları içerisinde olmalıdır.

İşte Hacc mevsiminin başladığı bu günler, Ramazan’da kazanılan güzelliklerin devamının sağlanmasında en güzel vesilelerdendir. Zira Rasûlullah (s.a.s.)’in beyanına göre; ’Allah katında Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!’

Dünya ve ahiret hayatı açısından önemli bir dönüm noktası olan Hacc ibadeti ise samimi ve ihlaslı bir şekilde yerine getirildiği zaman, müslümanı günahlarından arındırır, onun Allah katındaki derecesini yükseltir, cenneti kazanmasına vesile olur ve kişiyi ahlâken olgunlaştırır. Bu yüzden Hacc, maddi bir ibadet olmasının yanında, manevi olarak da rükunlarına pek çok manaların yüklendiği bir ibadettir. Dünyadan ve her türlü maddi kaygılardan sıyrılarak sadece Allah rızası için yapılan bir gönül yolculuğudur. Mal, mülk makam ve aile yani sevilen her şey geride bırakılarak, Rabbimizin o güzide çağrısına uymaktır.

Hacc’ın her anında ayrı bir mana vardır. Tavaf eden insanlar, daim bir dönüş içindeki âlemin bir tezahürüdür. Dünya, yıldızlar, âlemdeki her varlık bizim çoğu zaman fark etmediğimiz bir dönüş içindedirler. Tavaf eden bir müslüman bu âlemde bir zerre olmanın farkına vararak bu dönüşleri yapmalıdır. İhrama girmek başlı başına bir terbiye ve nefsin arzularına set çekebilmenin vasıtasıdır. İhramdaki kişi günlük hayatında çok basit gördüğü birçok fiili kendine yasaklayarak, nefse gem vurmayı, sabrı öğrenir. Sa’y, Hz. Hacer annemizin o gün evladı için gerçekleştirdiği çabayı, çırpınmayı, tekrar yaşama ve hissetmedir. Şeytan taşlama, Hz. İbrahim misali şeytanı yenme mücadelesidir. Arefe günü Arafat’a çıkan müslümanlar, insanın dünya ile buluştuğu yerde bulunduğunu düşünmelidir. Zira Hz. Âdem (a.s.) cennetten dünyaya ilk kez Arafat’a indirilmiştir ve orada affa mazhar olmuştur. Hacca giden kişi de sanki dünyaya yeni geliyormuş gibi, tüm günahlarını, hırslarını, gafletini, orada bırakarak manen tertemiz olarak yurduna dönmelidir. Ayrıca dünyanın dört bir yanından toplanan milyonlarca Müslüman, bir nevi mahşer provası içindedirler Arafat’ta. Kefen misali ihramları ile fikirlerini dünyadan arındırıp, bir arınma yaşarlar. Haccda gaye Allah’ın rızasına kavuşmadır. Bu nedenle haccın her bir rüknunu hakkı ile yerine getiren bir Müslüman, ’annesinden doğduğu ilk günkü gibi’ günahlarından arınmakla müjdelenmiştir.

Bu anlatılanların şuuruyla hacca giden bir müslümanın ne Mekke’de ne de Medine’de malayani işlerle meşgul olmasına imkan yoktur. ’Hacc benim için dinimin beş şartından biri, çevremin, dostlarımın ya da paramın olması, bu konuda belirleyici bir rol oynamıyor. Gidip, gezeceğim, turistik anlamda eğleneceğim bir mekân da değildir’ diyebilen bir insansanız, çıkacağınız yolculuğun da anlamı farklı olacaktır.

O mübarek beldelere varıldığında sebeplere ve başa gelecek bazı meşakkatlere takılmadan rahmeti soluklamak gerekir. Eğer sebeplere takılırsanız, mekânların temizliği, insanların tavırları ve yolculuğun zorluğu, Haccdan size geriye kalan şeyler olur. Bunların manevi anlamda ne kalbinize bir faydası ne de imanınızı artıran bir özelliği vardır. Hâlbuki Hacccın bir anlamı teslimiyetimizi ifade etmek değil midir? ’Allah’ım! Emrettin ve ben geldim’ diyebilmek değil midir?

Bu vesile ile artık bu günlerde kutlu Mekke Medine yollara düşmeye başlayan hacc yolcusu bütün kardeşlerimizi tebrik eder, dualarında bizleri ve hatta tüm mümin kardeşlerini unutmamalarını rica ederken; inşallah bereket, feyz ve en doruk anlamda manâ dolu bir ibadet ve yolculuk geçirmelerini de Rabbimizden niyaz ederiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 92. sayısı (2010 Kasım) için yazılmıştır

×