150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: zeki

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

Hz. Hüseyin (r.a)

Hz. Hüseyin (r.a)

Hicretin 4. senesinde Şaban ayının üçünde, başka bir rivayette beşinde Medîne’de doğmuştur. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Lakapları ise Râşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübârek, Sıbt (torun), Seyyid ve Seyyidü’ş-Şühedâ’dır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını Hüseyin koydu. Yedinci günü Akîka kurbanı kestirdi. Aynı gün saçlarını traş ettirip kızı Fâtımâ’ya verdi ve:
’Ey Fâtımâ! Hüseyin’in saçları ağırlığınca sadaka ver.’ buyurdu. O da oğlunun saçları ağırlığınca gümüşü fakirlere dağıttı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ)’ya son derece düşkün olup onları çok severdi. Onlar hakkında;
’Allah’ım, ben, bunları seviyorum, sen de sev bunları!’(1),
’Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır.’(2),
’Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.’ (3) buyurmuşlardır.
İki Cihan Güneşi Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara da selâm verir, onlarla ilgilenirdi. Bir gün ashâbıyla bir yere giderken Hüseyin’in sokakta çocuklarla oynadığını gördü. Biraz hızlıca yürüyerek torununu yakalamak istedi. O da oraya buraya koşuyordu. Efendimiz de hem gülüyor hem de peşinden koşuyordu. Onu tutmağa çalışıyordu. Sonunda Hüseyin’i tuttu. Onun yüzünü mübarek iki eliyle sevdi ve yanaklarından öptü. Ashâbına döndü ve;
’Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.’ buyurdu.
Hz. Hüseyin (r.a.)’in çocukluğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Rasûlullah’ın eğitiminde yetişip, îmanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin’in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûl’ünün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
’Ben bir ağaca benzerim. Fâtımâ bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.’ Zeyd b. Sâbit (r.a.)’den rivayet edilen ve birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanların iki şeye özellikle önem vermesini istemiş ve bu iki emanetin mutlak kurtuluşa vesile olacağını belirtmiştir:
’Şüphesiz, ben sizin için yerime iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ki, gök ve yer arasında uzatılmış iptir. Ve âilem olan Ehl-i Beyt’im. Bu ikisi Kevser Havuzu’nun başına varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.’(4)
Ehl-i Beyt terimi, ’ev halkı’ manasına gelmektedir. Cahiliye Devri Araplarında herhangi bir kabile içerisinde en fazla itibar edilen âileyi ifade etmek için kullanılan bu terim, daha sonraları Hz. Peygamberin âilesi ve soyunu ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sonraki devirlere intikal etmiştir. Bu mübarek neslin devam etmesine vesile olan Hz. Hasan soyundan gelenlere ’Şerif’, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise ’Seyyid’ denilmiştir.
Makbul hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ümmü Seleme’nin evinde iken, Ahzâb sûresinin 33. âyeti nâzil olmuştur:
’Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister.’ Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali’yi, Fâtımâ’yı, Hasan ve Hüseyin’i (r.anhümâ) abasının altına alarak;
’Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!’(5) diye dua etmiştir. Abanın altında Peygamber Efendimiz ile birlikte beş kişi olduğu için bu olay ’Pençe-i âl-i aba’, ’Hamse-i âl-i aba’ terimleriyle ifade edilmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.), babası şehid olunca Medîne`ye geldi. Hz. Muâviye’nin vefatından sonra da Yezid’e biat etmedi. Kûfelilerin mektuplar yazarak kendisini davet etmeleri üzerine Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yezid, Şam`dan bunu haber alınca, Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a haber gönderip O`nu Kûfe’ye sokmamasını istedi. İbn-i Ömer (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’den geri dönmesini istedi; ama İmam, bunu kabul etmedi. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de yapılan savaşta Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Hz. Hüseyin’in kesik başı ve esirler Dımeşk’e gönderilmiş; olay tarihe, ’kanlı Kerbelâ vak’ası’ olarak geçmiştir. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Mübarek oğlu Zeyne’l-Âbidîn küçük ve hasta olduğu için ona dokunulmadı. Hz. Hüseyin Efendimizin soyu, Ali Zeyne’l-Âbidîn vasıtasıyla devam etmiştir. Hüseyin Efendimizin neslinden gelenler ’Seyyid’ ünvanıyla anılmıştır.
Hz. Hüseyin’in soyundan gelip de Ehl-i Beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kâzım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404).(6)
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’nden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü’l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vasîsi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta’zimde bulunulmuştur.(7)
Hz. Hüseyin (r.a.), yaya olarak yirmi beş defa hacca gitmiştir. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi ve şöyle buyururdu:
’Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.’
Ve O’nun dualarından birisi de şöyle idi:
’Ey Allah’ım! Beni âhirete rağbet etmekle rızıklandır. Ta ki âhiretin doğruluğunu kalbimle bileyim. Dünyada da zühde rağbet etmekle rızıklandır. Ey Allah’ım! Âhiret işinde beni basîret sahibi kıl. Ta ki iyilikleri isteyerek yapayım. Ey Rabbim! Kötülüklerden kaçmayı bana nasip eyle.’
Hz. Hüseyin Efendimiz ilim, irfan, edep, ahlâk ve takva bakımından bizler için örnek şahsiyetlerdendir. Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (r.a.)’in tüm hayatı Allah’a ibadet ve itaatle geçmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.) kerem, fazilet ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi olup, bu güzel hasletler dedesi Rasûlullah (s.a.s.)’in kendisine bırakmış olduğu bir mirastır. O’nun, insanları irşad konusunda pek çok kıymetli sözleri mevcuttur. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yanında gıybet eden bir adama şöyle demiştir: ’Gıybeti bırak, çünkü gıybet cehennem köpeklerinin azığıdır.’
’Doğruluk izzet, yalan acizlik, sır emanet, komşuluk yakınlık, yardım sadaka, iş yapmak tecrübe, güzel ahlâk ibadet, susmak ziynet, cimrilik fakirlik, cömertlik zenginlik, rıfk ise akıllılıktır.’
’Mümin olan kimse, Allah’a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehitlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehitliği saadet olarak görüyorum.’
Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki: ’Hüseyin (r.a.) ile beraber çıktım. Hz. Hatice (r.anhâ)’nın kabrine uğradı ve ağladı. Daha sonra şöyle dedi:
’Ey Enes! Benden ayrıl.’ Ben de ondan gizlenmek istedim. Namazda duruşu uzayınca şöyle söylediğini işittim: ’Ey Rabbim! Sen dostum diyenin Rabbisin. Sana sığınmaya gelen kuluna merhamet et! Ey yüceler yücesi! İtimadım sanadır! Senin dostun olan kimse ne hoştur!’
Rabbim şefaatine nâil etsin. Âmîn!

Kaynakça:
1. Tirmîzî, Sünen, V, 661.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
3. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
4. Tirmizi, Menâkıb 31; Müsned, c.III, s.14,17,26.
5. Tirmizi, Tefsir 4; Müsned, c.IV, s.107.
6. Mes’ûdî, Murûcü’z-Zeheb.
7. Ayrıca bk. ’Ehl-i Sünnet’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 17. sayısı (2004 Ağustos) için yazılmıştır.

×