150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: üç aylar

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Bir manada yeniden dirilişi ifade eden bahar ve yaz mevsimleri, insanların gönüllerine farklı duygular nakşetmektedir. Yılın en sıcak günlerini yaşadığımız bu mevsimde ne yazık ki sıcakla beraber insanları da ayrı bir rehavet duygusu kaplamaktadır. Tatil yapma adına gidilen plaj ve sahiller, İslâm’ın öngörmediği tarzda icra edilen nişan ve düğünler, her türlü şenaatin yapıldığı eğlenceler, gece geç saatlere kadar çarşı, pazar ve festivallerde israf edilen zamanlar örnek olarak yeterlidir diye düşünüyorum.

Allah’ın en şerefli mahlûk olarak yarattığı insan, dünyada gününü gün etsin, keyfine göre yaşasın diye mi gönderildi acaba? Elbette, Hayır!

Allah’a ve ahiret gününe iman eden bizler, yaz mevsiminin sıcak günlerini nefs-i emmaresine zebun olan kimseler gibi gaflet ve rehavetle geçirdiğimiz takdirde dünyayı tatil köyü gibi düşünenlerden ne farkımız kalır ki?

Cenab-ı Hakk’a hamdolsun, bizleri böyle bir gaflete düşmekten ve rehavete dalmaktan muhafaza edecek günlerin arifesindeyiz. 3 Temmuz’da girecek olan Receb ayı ve kandili sebebiyle gönüllerimizi ayrı bir sevinç kaplamış bulunmaktadır.

Sıcak havalarla gelen gaflet ve rehaveti, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin uygulamaları çerçevesinde daha fazla oruç tutarak, namaz kılarak ve hayır-hasenat yaparak hakkımızda mağfiret ve rahmet günlerine dönüştüreceğimiz mübarek aylar Receb, Şaban ve Ramazan…

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin oruç tutmayı en çok sevdiği yazın sıcak ve uzun günlerini, bizler de hiç olmazsa içerisinde bulunduğumuz mübarek günlerde yapılacak olan ibadetlerin Allah katında farklı bir kıymete haiz olduğunun bilincinde olarak değerlendirelim. Zira pek çoğumuzun üç aylar veya sene içerisindeki bazı mübarek gecelerin günleri haricinde oruçla iştigali çok azdır.

Unutmayalım ki, bizleri bekleyen bir ölüm var ve ondan kurtulan hiç kimse de yoktur. Ölümle başlayıp kıyamet ve ahirete doğru yapılacak yolculuğumuz ise çok uzundur. Çıkacağımız bu yolculukta geçerli olan tek azık iman, itaat ve salih amellerdir. Bu bağlamda insanoğluna bahşedilen ömür, tamamen dünyalık çalışmalar, uyku, yemek, bilgisayar ve televizyonla, yaz mevsiminde tatiller ve eğlencelerle beyhûde yere tüketilirse öldükten sonra ne olur hallerimiz hiç düşündük mü?

Rabbimizin, gafletle ömrünü tüketmekten inananları muhafaza buyurması ve üç ayların tüm İslâm alemine rahmet olması duasıyla…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısı (2008 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Şaban Ayı

Şaban Ayı

İlâhî feyz ve rahmetin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek aylar, mü’minler için en kârlı ve kazançlı birer fırsattır. Üç ayların olabildiğince manevi hazlarla dolu bu sıcaklığı, hayatlarını her daim Allah’a kullukla geçirmeye gayret eden imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder.

Recep ayının girmesiyle rahmeti sonsuz olan Rabbimize karşı ibadetlerimizden zikir, duâ, niyaz, hamd u senâ ile tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, idrak edilen Miraç kandiliyle birlikte ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi temâşâ zevkine ererler. Bu yüzden o kulların gönülleri, dilleri, edâları, üslûpları daha da bir değişerek simalarını ayrı bir nur, heybet, haşyet ve ümit sevinci bürür. Bu dönemde beşerî sertlikler daha bir yumuşar ve pek çok gönül miraç yapacakmışçasına nefsindeki ve ruhundaki bütün dünyevî ağırlıklarını atarak gönül dünyalarında manevi bir yolculuğa başlarlar.

Kitaplarda ‘Şehru’l-kerâme’ veya ’Şehrullâhi’l-muazzam’ diye geçen Şaban ayını idrak ettiğimiz bu günler, gecesiyle-gündüzüyle ve içerisinde barındırdığı Berat kandiliyle müminlerin her bakımdan Ramazan’a hazırlanmasını sağlamaktadır. ’Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.’ ’Şaban benim ayımdır,’ ’Şaban günahları temizleyendir’ buyuran Efendimiz (s.a.v.) bu ayda diğer aylara nazaran daha çok ibadet ve taatte bulunurdu.

İhsan ve mağfiret ayında amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler; şeytan ve nefs-i emmarenin gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olacaktır. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler, en bereketli bir şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileriki zamanlarda hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlara karşı siper vazifesi görecektir.

Bu günlerini ibadet ve itaatsiz, haramlara dikkat etmeksizin gafletle geçiren kimseler Ramazan ayının hakiki rahmetinden nasıl istifade edebilecekler ki? Dünyalık kazanmak için yılın her günü insanın önüne farklı fırsatlar çıkabilir. Ancak Allah’ın rahmet ve mağfiretine nail olabilmek için belki bir daha böyle mübarek aylara kavuşamayabiliriz. Hz. Ali Efendimizin buyurduğu üzere; “Bugün amel var hesap yok. Yarın ise hesap var, amel yok!”

Unutmayalım ki; insanın eceli, emellerinden daha önce kendisine kavuşacaktır.

Cenab-ı Hak bizleri Şaban ayının nurundan ve feyzinden en azami mertebede istifade eden kullarından eyleyerek Ramazan’a kavuştursun. Amin!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Üç Aylar Öncesi…

Üç Aylar Öncesi…

İnsanoğlunun bir dış dünyası, bir de iç dünyası vardır. Aslında o, bu iki dünyayı aynı anda yaşamaktadır. Kişi, insanların müşahedesine açık olan dış dünyasını nasıl özen ve itina göstererek düzenliyorsa gönül dünyasına da ondan daha fazla hassasiyet göstermelidir.

Yaşadığımız yüzyılda toplumların dinî açıdan nasıl bir durumda olduğunu hepimiz yakından müşahede etmekteyiz. İnsanlık bilim ve teknikte zamanı yakalamak adına kitle iletişim araçlarıyla uyuşturulmuş, Batılı hayat tarzı içerisinde kaybolmuş bir durumdalar. Halkın büyük bir kısmı da ekmeğini kazanıp karnını doyurmanın derdi peşindedir. Kısacası çoğunun aklı bir karış havada; bazıları köşe dönme, bazıları makam mevki sevdasında, bazıları gününü gün etmeye çalışmakta ve bazılarının akılları ise nefsanî arzularının ve şehveti ile meşgul olur hâle gelmiş!…

Bu yüzden kimse kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi hissetmemeli, hesaba çekilmeden önce nefislerimizi hesaba çekmeliyiz. Günahlarına pişmanlık duyup gözyaşı dökebilen ne kadar müslümanımız var? Peki bizim böyle bir derdimiz var mı? Yoksa o kanal senin bu kanal benim veya o kahvehane köşesi senin burası benim diye mi ömrümüz geçiyor? Neler yapıyoruz Allah aşkına; kendimize sorma zahmetinde bulunalım.

Zira mümin kendi günah ve hatalarını, Allah Teâlâ’ya kulluğundaki noksanlıklarını ve Rasûlullah (s.a.v.)’e ittibadaki zayıflıklarını birinci derecede öncelikli problem olarak görmelidir.

Nefislerinde dünya ve içindekilerin sevgisini barından bazı kimseler arzuladıkları metalara kavuşmak adına sloganlaştırdıkları; ’müslüman güçlü olmalıdırlar!’ sözü vardır. Doğru… Müslüman güçlü olmalıdır, İslâm zaten bunu tavsiye etmektedir. Ancak bu güç onları kibre, dünyanın geçici sevgilerine, Allah için verirken bile riyakârlığa ve Allah yolunda gayretten geri durmaya sevk etmemeli, bilakis yeri geldiğinde bazı şeyleri Allah yolunda feda edebilmek için harekete geçirmelidir. Zira gerçek mücahit Allah’a itaat uğrunda nefsi ile mücahede edendir. Manen kemale ermeksizin güçlü olunması mümkün değildir.

Bugün toplum olarak gaflet içerisindeysek aslında bu durum o toplumu oluşturan fertlerin gaflet içerisinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Bundan daha kötüsü ise kusurun başkalarında aranması ve kendi gafletlerini gözardı edilmesidir. Bu şekilde gaflet ve günahlara dalanlar ise gönül dünyalarında manen ölü hâle gelirler. Rabbim böyle olmaktan muhafaza kılsın.

İşte bu gafletlerden kurtulma günlerinin arifesindeyiz. Bu ayın son günlerinde Receb, Şaban, Ramazan ayları yeniden tüm müminlerin kapısını çalacaktır. Geride kalan seneyi nasıl geçirdiğimize bakmadan gelin yeniden tevbelerimizi tazeleyelim. Rabbimizin rahmet ve mağfiret kapılarını sonuna kadar açacağı ve yapılan hayır hasenata diğer günlere nazaran çok daha misliyle mukabele edeceği bu günlerde istikametlerimizi O’na doğru yönlendirelim.

Mübarek günlerin yaklaşmasıyla televizyon kanalları da programlarında belli ölçülerde kendilerine göre değişiklikler yapacaklardır. Her sene olduğu gibi bu sene de faydadan ziyade insanları fitneye ve ihtilafa düşürecek pek çok mesele İslâm adına polemikler hâlinde tartışılacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın bu ümmete özel bir ikramı olan kıymetli zamanlarımızı bize zararı olmasa bile faydası da olmayan programları izleyerek harcamayalım. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptığı Kur’ân-ı Kerim okumayı, sadaka vermeyi artıralım. Beş vakit namazı cemaatle eda etmenin gayretinde olalım. Şayet yıl içerisinde düzenli bir şekilde devam etmemişsek bu günleri fırsat bilip teheccüd namazı başta olmak üzere diğer nafile namazlara da başlangıç yapabiliriz.

Ayrıca Üç Aylar’ı değerlendirebilme adına, eda edilecek ibadetler, evrad ve ezkâra dair dergimizde yazı kaleme alınmıştır, ona bakılabilir. Ayrıca Rahmetli Efendimiz Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerinin Üç Aylar risalesi ve www.rehberdergisi.com web sitemizden de istifade edilebilir.

Özlenen Rehber Dergisi olarak 24 Haziran’da Değerli Büyüğümüz Muzaffer Yalçın Hocaefendi’nin rehberliğinde yapılacak umre ziyaretinin tüm kardeşlerimiz için hayırlı ve mübarek olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 75. sayısı (2009 Haziran) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Üç Aylardan İstifade Etmek

Üç Aylardan İstifade Etmek

İnsanoğlu hayatı boyunca, zaman zaman bir kısım sıkıntılar ve hayal kırıklıklarıyla karşı karşıya kalabilir. Dünyanın bir imtihan yeri olduğu inancını taşıyan mümin, başına gelen tüm hadiselerden dersler çıkartabilir. İnanan insan nazarında dünya hayatı, her yönüyle binbir güzelliğin kaynağı ve Rabbimizin sonsuz rahmetinin bir tezahürüdür. Zira o ölümden sonrası için hazırlığını bu dünyada yapmaktadır. Bu yüzden ölüm; hayatını Allah ve Rasûlü`ne itaatle geçiren, sırat-ı müstakimden bir an bile sapmadan inandığını yaşayanlar için çok mutlu ve arzu edilebilecek kadar sevimli bir akıbet olmasına karşılık, hayatını cismaniyete nefsanî arzularına bağlı geçirenler için hiç de özlenecek birşey değildir. Aksine böyleleri için ölüm fevkalâde sıkıcı, tatsız ve acı bir sondur.

Ölümün bir hakikat olduğunun farkına varan insan, geçici dünya hırslarından ve nefsanî arzularından uzaklaşır. Bir gün ölümle mutlaka buluşacağını ve asıl hayat olan ahiret hayatı ile karşılaşacağını hiçbir zaman aklından çıkarmaz. Her şeyi yoktan var edenin, tüm nimetleri ve güzellikleri insanlara ikram edenin ve ahireti yaratanın Allah Teâlâ olduğunu kavrar. Bu kavrayış ile, dünyadaki nimetlerin, yalnızca ahiretteki sonsuz güzelliklerin birer habercisi olduğunu; hiç tükenmeyecek, hiç eksilmeyecek ve hiç bozulmayacak sonsuz bir dünyanın iman edenlere cennette sunulacağını fark eder.

Dünyanın bakî olmadığı hakikatinden kaçmakta olanlar ise, menfaat hırsının ve gelecek endişesinin getirdiği sıkıntı ve zorluklara katlanmak zorundadırlar. Kendileri de dâhil olmak üzere, etraflarındaki her şeyin yaşlanıp eskimekte olduğunu görmenin huzursuzluğunu her daim yaşarlar. Fakat elde ettikleri dünyalıkların hiçbiri kendilerine tatmin duygusu vermez. Allah Teâlâ’ya iman etmeyi reddedip, geçici dünyanın mutlak varlığına inanan bu insanlar, ahirette de nimetlerden uzaklaştırılacaklardır.

Hakikatte Cenâb-ı Hak dünyayı, cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle birlikte yaratmıştır. Fakat bu güzelliklerin yanına cehennemi düşündürecek eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği, cennet ve cehenneme ait özellikleri andıran detaylar birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennemi düşünürler, hem de dünyadaki kısa ve geçici hayata bağlanmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Yüce Rabbimiz’in kulları için seçip razı olduğu hayat da ahiretteki cennet yurdudur.

Allah Teâlâ kullarının cennete gidebilmesi için rahmet kapılarını daima açık tutmaktadır. Ama yıl içerisinde öyle günler ve zamanlar da yaratmıştır ki; o günlerde yapılan ibadetler diğer zamanlarda yapılanlara göre daha farklı muamele görmektedir. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki bizler bugünlere kavuşmuş bulunmaktayız.

“Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyuran Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Receb ayı girince; ’Allah’ım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl! Bizi Ramazana ulaştır’ diye dua ederdi

Evet! Üç aylar, içinde barındırdığı sayısız rahmet ve hazineleriyle bir anne şefkati gibi müminlerin gönüllerini sararak feyiz ve bereketlerini yağdırmaya başlamış bulunuyor. Peki, biz Üç Aylar’ı karşılamaya ve hayatımızın geri kalan günlerini Allah ve Rasûlü’ne itaat ederek güzelce yaşamaya hazır mıyız?

Geceleri ve gündüzleriyle, saat ve dakikalarıyla, hatta saniyeleriyle dahi insanın manevi kazancına vesile olan, sınırlı ömrü sonsuzluğa ulaştıran, geride kalan dokuz ayın bereketini taşıyıp birden başımıza boşaltan, Regaib Gecesi (Recep ayının ilk cuma gecesine), Mirac Gecesi, (Recep ayının yirmi yedinci gecesine), Berat Gecesi (Şaban ayının on beşinci gecesine), Kadir Gecesi (Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi)ne rastlayan bu günler ayların içerisindeki en faziletli zamanlardır.

Kapımıza öyle bir misafir geldi ki; bizden kendisine biraz zaman ayırmamızı istiyor ve bunun karşılığında, yanında getirdiği o dünya ve ahiret saadetini müjde veren hediyelerini bırakıp gidiyor.

Elbette bu bereketli zaman diliminde yapılacak şeylerin başında Kur’ân-ı Kerîm okumak, sürekli abdestli bulunmaya gayret göstermek, dilimizden tevbe istiğfarı, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin zikrini, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize salâvatı eksik etmemek. Ve yüreğimizden koptuğu, gönlümüzden geldiği gibi Rabbimizden istemektir. Zira Allah Teâlâ, kullarına dua ettikleri takdirde vereceğini vaad etmektedir. Kullarına isteme hakkı veren Cenâb-ı Hak, onların dualarına da icabet edecektir. Evet, O, her şeye gücü yetendir, her zamana hükmü geçendir.

Yapacağımız dua ve niyazlarımızda ailemiz, akrabalarımız olacağı gibi milletimiz ve bütün Müslümanlık hatta topyekûn insanlık da olmalı. Zira millet ve insanlık olarak, en bunalımlı dönemlerimizden birini yaşıyoruz. Üç Aylar tam da sıkıştığımız bir zamanda bize sunulmuş bir fırsat olarak ufukta göründü. İnşallah Ümmet-i Muhammed olarak bu günleri güzel değerlendirir ve kim bilir yaşanması muhtemel ne türlü sıkıntıların önüne bir set çekmiş oluruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 76. sayısı (2009 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Editör Yazısı – 26

Editör Yazısı – 26

Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürerek geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürerek mevsimleri yaratan Cenâb-ı Hakk her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır. Yarattığı kullarına karşı da sonsuz merhamete sahip olan Allah’u Teâlâ, sene içinde o kulları için gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına bazı özel gün ve geceler yaratmıştır. Bu özel zaman dilimlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiret rüzgarları sanki bir meltem gibi esmektedir.

Efendimiz (s.a.s.): ’Recep, Allah Teâlâ’nın ayı, Şâban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır’ buyurmuştur. Yıl içerisinde tüm ümmet tarafından ihya edilen beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır. Unutulmamalıdır ki; günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu ve kalbi ifsat ederek karartır. Gönlü Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı İlâhisi olmaya namzet bir hale getirmek için de tövbe ve istiğfarla günah kirlerinden arınmak gereklidir. İşte Üç Aylar bunun için bulunmaz fırsattır.

Gelin ümmet olarak ferden ferdâ Cenab-ı Hakk’a yönelelim. Haramlardan aslandan kaçar gibi kaçalım. Zira Allah’a kulluk iddiasında olan nice insanlar var ki; yaptıkları güzel amellerin arkasından daha fazla hayırlara yönelmek yerine haramları ve kötülükleri terk etmediklerinden dolayı ’Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi? Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir’ âyetinin muhatabı olabileceklerdir. Yani onlar dünyadayken makbul, meşru’ olmayan yollarla boş ve bâtıl işler yapmışlardır. Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıklan halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Halbuki onlar, kendilerinin doğru yol üzere bulunduklarını, sevimli ve makbul kimseler olduklarını sanıyorlardı.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: ’Kıyamet günü büyük cüsseli ve şişmanca bir adam gelir, ama o Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlık çekmez.’ Sonra Efendimiz (s.a.s.) isterseniz; ’Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz’ âyetini okuyun buyurdu.
Bu yazıyı kaleme almadan önce Üç Aylar’la alakalı ulemanın neler yazdıklarına bir göz attım. Herkes, üç ayların ne kadar feyizli ve bereketli gün ve geceleri barındırdığından bahsetmekte olduğunu gördüm. Bundan dolayı bu rahmet ve mağfiret günlerinde müslümanların kalplerinde burkuntu yapacak veya onları ümitsizliğe düşürecek sözler konuşmaktan ve yazmaktan Allah’a sığınırım.

Yanılıyorsam Allah beni affetsin ancak sokaklar, çarşılar, caddelerdeki insanlar sanki Üç Aylar gelmemiş gibi hareket etmekteler. Cuma’dan Cuma’ya camiye gidenlerden bazıları bu aylara hürmeten namaza başlamaktalar veya bunların sayıları Ramazan’da biraz daha artmaktadır. Âyette ve hadiste bahsedildiği gibi herkes kendini iyi iş yapıyorum zannetmekte; ancak haramları terk etme, nefsânî istek ve arzularını Efendimizin (s.a.s.) arzularına uydurma, şeytanın adımlarına uymama gibi nefsin hoşuna gitmeyen ahlâkları terk edenlerin sayısı çok az. Hatta nefsin istek ve arzularına uymanın kalbi ve maneviyatı öldüren bir hastalık olduğunu farkında olanlar yok gibi. Tabi insanların ruh haleti böyle olunca yapılan ibadetlerin ardından kalben hiç bir sıkıntı duymaksızın haramlar yapılabilmektedir.

Bu yüzden aklımız başımıza alalım ve bu sayılı günlerde okumaya devam ettiğimiz Kur’an’ları okumayı artıralım. Efendimiz (s.a.s.)’e bol bol salât-ü selâmlar getirelim. Kaza veya nafile namazlar kılalım. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek ölümü tefekkür edelim. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine kalpten tevbe ve istiğfarda bulunalım. Geceleri teheccüd namazı kılarak değerlendirelim. Tutabildiğimiz kadar nafile oruç tutalım ve elimizdeki imkânlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirelim.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 88. sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 16

Editör Yazısı – 16

Kıyamete kadar insanoğlu için vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz tek din İslam’dır. Bu manada imanın ve İslâm’ın kıymetini en güzel anlayanlar Sahabe Efendilerimizdir. Onlar, Kur’an’ın vahyolunuşuna şahidlik etmişler, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin gözetiminde ve terbiyesinde ahlâken kemâle ermişlerdir. İnandıkları dini yaşamanın büyük risk taşıdığı dönemlerde dine sahip çıkmışlar, bu uğurda can ve mallarını feda eden örnek nesil olmuşlardır.

Günümüz müslümanları şayet İslâm’ı atalarından miras olarak almayıp da, şuurlu bir hidayetle ona kavuşmuş olsalardı; İslâm ve imanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu belki daha iyi idrak edebilirlerdi. Sahabe efendilerimizin hayatlarını değiştiren İslâm günümüz toplumlarını da ihya edebilirdi. Adeta damarlarımıza yeniden kan yürür, her uzvumuz yeniden dirilir ve canlanırdı.

Rasulûllah (s.a.s.) Efendimizin İslâm’ı tebliğ ettiği ilk insanları düşünün. İslâm onlar için ne ifade etmekteydi? Habeşistan’a hicret eden İslâm kafilesinin başında olan Cafer bin Ebî Talib (r.a.), Habeşistan kralı Necaşi’ye İslâm’ı anlatırken, bakın nasıl saf bir çerçeve çiziyor; bu, o neslin, her İslâm kuralını nasıl yeni bir hayat ilkesi olarak gördüğünün de ifadesidir:
“Ey Emir! Biz cahil bir kavim idik. Taştan, ağaçtan yapılmış putlara “ilah” diye tapardık. Ölü hayvanların etlerini yer, kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Kumar oynar, faizcilik yapardık. Zinayı, bir kadının birkaç erkekle münasebette bulunmasını hoş görürdük. Akrabamıza karşı vazifelerimizi bilmezdik. Komşularımızın haklarını tanımazdık. Güçlüler, zayıfları ezer, zenginler, fakirlerin sırtından kazanırdı. Aramızda hak nedir, bilinmezdi.
Allah Tealâ bizim ıslahımızı diledi, içimizden bir ’Peygamber’ çıktı. Asâleti vardı. Soyu temiz, kabilesi temiz idi. Kendisini doğrulukla tanıtmıştı. Bizi Allah’ın birliğine çağırdı, ibadet etmeyi gösterdi. Dedelerimizin putlarından ayırdı. Bütün ahlaksızlardan uzaklaştırdı. Kan dökmeyi, kumar oynamayı, içkiyi, faizciliği, yalancılığı, yetimlerin mallarına dokunmayı yasak eyledi. Bütün iyilikleri öğretti. Doğruluğu, sözünde durmayı, komşulara, akrabaya iyi muamele yapılmasını, kadınların şerefini, kız çocuklarının hayatını kurtarmayı emretti. Bizi vahşetten kurtardı. Medeniyete soktu, iyi bir insan olmamızı sağladı. Biz de O’na inandık. Yolunda gidiyoruz.”

Ashab-ı Güzin (r.a.), İslâm’ın her bir emrini ve yasağını ciddiye almışlar, ona inanıp yaşamanın büyük risk taşıdığı bir dönemde dine ve imana sahip çıkmış, bu uğurda can ve mallarını feda etmekten geri kalmamışlardır. İslâm’ı anlama ve hayatlarına tatbik etme konusunda kıyamete kadar gelecek kuşaklara model olan bu neslin örnek ahlakı, özellikle İslâm’ı yaşadığımız asra taşıma gayreti içinde olan biz müslümanlar açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü ilk asır müslümanları, teslimiyetleri sayesinde sonraki kuşaklarda Asr-ı Saadet diye adlandırılacak bir medeniyet oluşturdular. Şu halde, İslâm’ın ilke ve ideallerini yaşanan hayata yeniden katabilmenin tek yolu, Kur’ân’a ve Sünnete aynı ciddiyetle sarılmaktır.

Allah katında ayrı bir kıymete haiz olan Receb ayına kavuştuğumuz bu günleri fırsat ve ganimet bilelim. Nefislerimizi yeniden hesaba çekerek amellerimizdeki noksanlıklarımızı tamamlama, haramları terk etme hususunda daha fazla gayretkâr olalım. Dünyada ve ahirette zelil olmayı arzu etmiyorsak; Kur’ân ve Sünneti kendimize ahlâk edinip, Allah için yapacağımız fedakarlıklara hazır olalım.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 99. sayısı (2011 Haziran) için yazılmıştır.

×