150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: tunus

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Aralık 2010’da zulme karşı başlatılan direniş ve başkaldırı Tunus’tan sonra Mısır’da da etkisini gösterdi ve halklarını dikta rejimiyle yöneten Ben Ali ve Hüsnü Mübarek’i koltuklarından etti. Peki Tunus’ta başlayan ve arkası gelen hadiseleri bu aşamaya getiren kıvılcım neydi? Buna kısaca değinmekte fayda var. Zira şu an Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir gibi pek çok Arap ülkesindeki halklar benzer sıkıntı ve problemlerle her gün karşı karşıya gelmekten hayattan bezmiş durumdalar.
İşte o hadise!
Muhammed Bouzazizi adlı Tunus’lu genç, milyonlarca üniversite mezunu işsiz gençlerden biriydi. 17 Aralık 2010’da ekmek parasını zar-zor çıkarttığı meyve tezgahına zabıtalar el koydular. Artık canına tak etmişti, o da, eline bir bidon benzin aldı, başından aşağı döktü ve kendini yaktı!..
Muhammed Bouazizi’nin ölümü, aslında çok iyi eğitim gördükleri halde işsiz kalmış orta sınıf insanların feryadı niteliğindeydi. Daha 26 yaşındaki bir gencin bu şekilde kendini yakarak hayatına son vermesi Tunus’u sarstı, insanlar artık yaşamak için sokağa inmeleri gerektiğine inandılar… Bouazizi kendini kurban etti ve belki de ülkesini kurtardı. (’Belki’ diyoruz çünkü bu ülkede siyasetin ne yöne savrulacağını henüz bilmiyoruz.)
Tunus ve Mısır’da yaşananlardan sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın diğer ülkelerinde de gençler otoriter rejimlere karşı sokaklara dökülüyor. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir daha aday olmayacağını açıklamak zorunda kalırken, Ürdün’de hükümet değişti. Suriye’de de hükümet karşıtı gösterilerin planlanması üzerine Beşar Esad halka reform sözü verdi. Benzer gelişmeler Lübnan ve Cezayir’de de yaşanıyor. Dalga dalga yayılan gösteriler Filistin’de de yankı buluyor. Zira Filistinliler otuz yıldır Mübarek’in İsrail rejiminden yana tavır aldığı görüşünde ve bu nedenle Mısır’da Mübarek rejiminin sona ermesinden yanalar.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Hamas’ın denetimindeki Gazze Şeridi’nde ortak bir görüş öne çıkıyor. Ramallahlı Karem Romana: ’Mısır’da yaşananlar onlarca yıl önce yaşanmalıydı. Biz Mısır halkını destekliyoruz ve değişimin kötü değil iyi yönde gerçekleşeceğini umuyoruz’ diyor. Bir diğer Filistinli Adnan Akeed’in tepkisi ise daha sert. Akeed, “Mübarek ve diğer Arap liderlerin yok olmasını diliyorum. Bizim yok oluşumuzdan ve ulusal meselemizde geride kalmamızdan onlar sorumludur’ şeklinde tepkisini dile getirmektedir.
Filistinlilerin böyle düşünmesine rağmen ne Hamas ne de El-Fetih açıkça Mübarek’i karşısına almaya pek yanaşmamışlardır. Filistinli siyasiler bu konuda açıklama yapmaktan kaçınan bir tavır sergilemişlerdir. Çünkü Abbas liderliğindeki El-Fetih açısından Mısır, İsrail ile müzakerelerde en önemli müttefik. Hamas açısından da Mısır, Gazze’de varlığını sürdürebilmek açısından kilit öneme sahip. Zira benzin ve gıda gibi hayati gereksinimlerin büyük bölümü, Mısır ile Gazze arasındaki tünellerden geçiyor.
Gazzeli Adbel Kader Ebu Şaban da aynı görüşte ve tepkisini: ’Yeter artık. 30, 31 yıl… Avrupa ve diğer ülkelerde birkaç yılda bir seçim yapılıyor, iktidarların babadan oğula devri yok ve gerçek siyasi yönetim böyle olmalı’ sözleriyle dile getiriyor.
Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Ürdün’e tüm Arap dünyasını sallayan, ne getireceği kestirilemeyen, bölgedeki yüz yıllık statükonun değişmesi tarihi bir kırılma dönemidir. İnsanlar “Ortadoğu tipi rejimler”i gömüp demokratik, özgürlükçü ve bölgenin dinamiklerini kullanmanın yollarını araştırmaktalar. Büyük umutlar ve büyük korkular arasında durduğu yer tam olarak belirlenemeyen bu dönem, savaşlara kapı aralayacak bir ’barış’ anlamına da gelebilir mi acaba? Bunu zaman gösterecek.
Tabi ki bu geçiş döneminde müslümanların beklentileri ne kadar yüksekse korku ve endişeleri de o kadar yüksek. Totaliter yönetimlerin, monarşilerin, siyasi gücü ve kaynakları tekelinde tutan çevrelerin hüküm sürdüğü, kirli ilişkilerin belirlediği, kaynak verip iktidar satın alındığı dönemin bitmesi umudu herkesi heyecanlandırmakta. Özgürlük alanlarının genişlemesi, refahın yükselmesi, kaynakların dengeli biçimde dağıtılması, iktidarlarla kitleler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması, bu ülkelerin garnizon ülke olmanın ötesinde bir varlık inşa etmesi, tek yanlı kayıtsız şartsız bağımlılık döneminin sona ermesi yönündeki beklentilerin tarihi onlarca yılı bulacağı da bir gerçektir.
Arap dünyasında yaşanan bu gelişmelerden en çok rahatsız olacak bir ülke varsa o da İsrail’dir. Şu ana kadar İsrail’in ne gibi bir tavır sergileyeceği ve pozisyonunun ne olacağı belli değildir. En son İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi’nin yaptığı açıklama, bu “yeni durum”un ciddiyetini ortaya koyacak cinstendi: “İsrail’in birkaç cephede birden savaşmaya hazırlanması gerektiğini, farklı oyuncular arasındaki ilişkilerin kendilerini buna zorladığını, komşularından gelen tehdidin büyüdüğünü” söylerken, asıl konvansiyonel savaşa hazırlanmalıyız, konvansiyonel olmayana (nükleer) hazırlanırken hazırlıksız yakalanabiliriz mealindeki sözleri yeterince açıktır.
Eşkenazi’nin sözlerinin siyasi açıklaması ise, Benjamin Netanyahu’dan geldi. Mısır’la imzalanan barış anlaşmasının sonunun gelebileceğine ilişkin bu açıklamanın İsrail’le yakın ilişki içinde olan bütün ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Bölgesel açıdan düşünüldüğünde Eşkenazi ve Netanyahu’nun sözleri gerçeği yansıtmaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague bile ayaklanmaların Ortadoğu barış sürecini tehlikeye atabileceğini ifade etmiştir. Her ne kadar o İsrail-Filistin barış sürecini kastetse de, içinde İsrail olan bütün süreçler bundan etkilenecektir. Süveyş Kanalı’nda çalışan binlerce işçi bugünlerde greve başladı. Avrupa ekonomisinin can damarı Suveyş’teki kriz bile tek başına çok etkili olacaktır ve hemen bütün ülkeler bir şekilde krize müdahil olacaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 95.sayısı (2011 Şubat) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 7

Editör Yazısı – 7

Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da protesto olarak kendini yakması, Arap dünyasında halk hareketlerinin başlangıç tarihi olarak görülmektedir. Bir yıl kısa bir süre. Ne var ki, bir yıl içinde bölgede büyük değişiklikler yaşandı. Tunus, Mısır ve Libya’da, değişmez sanılan rejimler değişti. Suriye’de Esad yönetimi halkına karşı acımasız bir kıyım sergilemekte, Yemen’de ise iç savaş tehlikesine doğru çanları çoktan çalmaya başladı. Elbette önümüzdeki yıllarda bugünlerde yaşanan değişimlerin sonuçları daha net görülecektir. Zira şu anki hadiselerin harareti düşmüş, atılan adımların ne getirdiği net bir şekilde görülmüş, kimin yanıldığı ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla günümüzde Arap Baharı hakkında ne söylenirse söylensin, bir yönüyle hep eksik ve müphem kalmaya mahkûmdur.
Arap Baharı ve bu çerçevede yaşanan değişimlerin getireceği bir şey vardır. O da; Müslüman düşünürlerin ve sosyologların önüne gerçek anlamda yeni ufuklar açılmasına sebeb olacaktır. Arap dünyasında değişen dengeler ve rejimler İslam’ın tarihi, sosyolojisi, ilahiyatı, felsefesi, medeniyeti ve siyasi tezleri açısından sorgulanmalı, yorumlanmalı, sıradan okuyuculara İslam toplumlarındaki değişimler hakkında bir fikir ve düşünce açısı sunulmalıdır. İlim adamları bunu yaparken de, herhangi bir görüşü sağlama ya da çürütme adına değil de, yalnızca gerçeklere ve tarihe sadakat adına hareket etmelidirler.

Böyle bir çalışma ve düşünce helezonu içerisinde bulunmak yalnızca bir entelektüel faaliyet değil, aynı zamanda sorumluluktur. Müslüman düşünürler İslam dünyasında yaşananları, Arap Baharı’nın ne olduğunu ve Müslümanlara neler getireceğini net bir şekilde ortaya koymalılar ki, gelecek nesiller bugünleri anlamaya çalışırken, ellerinde bir kılavuz bulunsun. Son onbeş aydır yaşadığımız baş döndürücü değişimlerin İslam’a göre yorumlanması, İslam’ın tezlerinin ve insanlığa sunduğu tekliflerin duru ve açık bir biçimde ortaya çıkarılabilmesi açısından önemlidir. Bu manada Arap Baharı diye adlandırılan zalim yönetimlere başkaldırma ve isyan hadiseleri sebebiyle akla gelen pek çok soru vardır. Müslüman toplumlara yön veren lider konumundaki Müslüman düşünürler bu sorulara ve sorunlara bir an önce bir çözüm sunması gerekmektedir. Arap dünyasında yaşanan hadiselerin başlangıcından bu yana benim aklıma takılan sorulardan bazıları sizlerle paylaşmak istiyorum.

  • Mesela Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz günümüzün Suriye’sinde, Mısır’ında veya Libya’sında yaşasaydı, mevcut zalim iktidarlara karşı nasıl tavır alırdı?
  • Bir ülkeye demokrasi getirmek adına ayaklanmak ve isyan çıkarmak İslam’a göre uygun mudur?
  • Bir ülkede acı çeken, belli haklarından mahrum kalan, modern gelişmelere erişimi engellenen bir toplum varsa, o toplum ’her türlü’ imkânı kullanıp iktidarı değiştirmek için ayaklanmalı mıdır?
  • Ne kadar zalim olursa olsun, bir Müslüman hükümdarı koltuğundan indirirken tüm dünyanın gözü önünde onları rezil rüsvay ederek öldürmenin İslam’daki yeri nedir? (Kaddafi ve oğlunun katledilerek cesetlerini bir hafta soğuk hava deposunda insanlara teşhir edilmesi)
  • ’Her ne pahasına olursa olsun’ memnun olunmadığı zaman iktidar değiştirmeyi ve bunun gerçekleşmesi için her yolu mübah görmek İslam’ın bir emri midir?! Yoksa bizden istenen Allah’ın emirlerine itaat eden, Rasûlullah (s.a.s.)’in güzel ahlaklarını yaşayan ve yaşatmaya çalışan insanların kardeşçe barış ve huzur içinde yaşamalarına zemin hazırlayan bir toplum meydana getirmek için çalışmak mıdır?
  • İslam’ın prensiplerine inanan bir kadro bir ülkede işbaşına geldiğinde, İslam’ın prensiplerine inanmayan veya bunları uygulamak istemeyen insanlara karşı nasıl davranacaktır?
  • İslam’ın prensiplerine inandıklarını iddia eden bu insanlar işbaşına geldiklerinde, eski rejim mensuplarına nasıl muamele edeceklerdir?

Bu ve buna benzer soruların sayısını uzatmak mümkündür. İşte bu sorulara İslam açısından net ve sahih cevaplar verildiğinde, Arap Baharı’nın gerçek anlamda bir kazanım olduğunu, gelecek nesillere yönelik bir derse dönüştüğünü söyleyebileceğiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 108. sayısı (2012 Mart) için yazılmıştır.

×