150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: seyyid

Hz. Hüseyin (r.a)

Hz. Hüseyin (r.a)

Hicretin 4. senesinde Şaban ayının üçünde, başka bir rivayette beşinde Medîne’de doğmuştur. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Lakapları ise Râşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübârek, Sıbt (torun), Seyyid ve Seyyidü’ş-Şühedâ’dır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını Hüseyin koydu. Yedinci günü Akîka kurbanı kestirdi. Aynı gün saçlarını traş ettirip kızı Fâtımâ’ya verdi ve:
’Ey Fâtımâ! Hüseyin’in saçları ağırlığınca sadaka ver.’ buyurdu. O da oğlunun saçları ağırlığınca gümüşü fakirlere dağıttı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ)’ya son derece düşkün olup onları çok severdi. Onlar hakkında;
’Allah’ım, ben, bunları seviyorum, sen de sev bunları!’(1),
’Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır.’(2),
’Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.’ (3) buyurmuşlardır.
İki Cihan Güneşi Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara da selâm verir, onlarla ilgilenirdi. Bir gün ashâbıyla bir yere giderken Hüseyin’in sokakta çocuklarla oynadığını gördü. Biraz hızlıca yürüyerek torununu yakalamak istedi. O da oraya buraya koşuyordu. Efendimiz de hem gülüyor hem de peşinden koşuyordu. Onu tutmağa çalışıyordu. Sonunda Hüseyin’i tuttu. Onun yüzünü mübarek iki eliyle sevdi ve yanaklarından öptü. Ashâbına döndü ve;
’Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.’ buyurdu.
Hz. Hüseyin (r.a.)’in çocukluğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Rasûlullah’ın eğitiminde yetişip, îmanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin’in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûl’ünün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
’Ben bir ağaca benzerim. Fâtımâ bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.’ Zeyd b. Sâbit (r.a.)’den rivayet edilen ve birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanların iki şeye özellikle önem vermesini istemiş ve bu iki emanetin mutlak kurtuluşa vesile olacağını belirtmiştir:
’Şüphesiz, ben sizin için yerime iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ki, gök ve yer arasında uzatılmış iptir. Ve âilem olan Ehl-i Beyt’im. Bu ikisi Kevser Havuzu’nun başına varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.’(4)
Ehl-i Beyt terimi, ’ev halkı’ manasına gelmektedir. Cahiliye Devri Araplarında herhangi bir kabile içerisinde en fazla itibar edilen âileyi ifade etmek için kullanılan bu terim, daha sonraları Hz. Peygamberin âilesi ve soyunu ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sonraki devirlere intikal etmiştir. Bu mübarek neslin devam etmesine vesile olan Hz. Hasan soyundan gelenlere ’Şerif’, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise ’Seyyid’ denilmiştir.
Makbul hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ümmü Seleme’nin evinde iken, Ahzâb sûresinin 33. âyeti nâzil olmuştur:
’Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister.’ Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali’yi, Fâtımâ’yı, Hasan ve Hüseyin’i (r.anhümâ) abasının altına alarak;
’Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!’(5) diye dua etmiştir. Abanın altında Peygamber Efendimiz ile birlikte beş kişi olduğu için bu olay ’Pençe-i âl-i aba’, ’Hamse-i âl-i aba’ terimleriyle ifade edilmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.), babası şehid olunca Medîne`ye geldi. Hz. Muâviye’nin vefatından sonra da Yezid’e biat etmedi. Kûfelilerin mektuplar yazarak kendisini davet etmeleri üzerine Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yezid, Şam`dan bunu haber alınca, Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a haber gönderip O`nu Kûfe’ye sokmamasını istedi. İbn-i Ömer (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’den geri dönmesini istedi; ama İmam, bunu kabul etmedi. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de yapılan savaşta Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Hz. Hüseyin’in kesik başı ve esirler Dımeşk’e gönderilmiş; olay tarihe, ’kanlı Kerbelâ vak’ası’ olarak geçmiştir. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Mübarek oğlu Zeyne’l-Âbidîn küçük ve hasta olduğu için ona dokunulmadı. Hz. Hüseyin Efendimizin soyu, Ali Zeyne’l-Âbidîn vasıtasıyla devam etmiştir. Hüseyin Efendimizin neslinden gelenler ’Seyyid’ ünvanıyla anılmıştır.
Hz. Hüseyin’in soyundan gelip de Ehl-i Beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kâzım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404).(6)
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’nden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü’l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vasîsi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta’zimde bulunulmuştur.(7)
Hz. Hüseyin (r.a.), yaya olarak yirmi beş defa hacca gitmiştir. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi ve şöyle buyururdu:
’Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.’
Ve O’nun dualarından birisi de şöyle idi:
’Ey Allah’ım! Beni âhirete rağbet etmekle rızıklandır. Ta ki âhiretin doğruluğunu kalbimle bileyim. Dünyada da zühde rağbet etmekle rızıklandır. Ey Allah’ım! Âhiret işinde beni basîret sahibi kıl. Ta ki iyilikleri isteyerek yapayım. Ey Rabbim! Kötülüklerden kaçmayı bana nasip eyle.’
Hz. Hüseyin Efendimiz ilim, irfan, edep, ahlâk ve takva bakımından bizler için örnek şahsiyetlerdendir. Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (r.a.)’in tüm hayatı Allah’a ibadet ve itaatle geçmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.) kerem, fazilet ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi olup, bu güzel hasletler dedesi Rasûlullah (s.a.s.)’in kendisine bırakmış olduğu bir mirastır. O’nun, insanları irşad konusunda pek çok kıymetli sözleri mevcuttur. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yanında gıybet eden bir adama şöyle demiştir: ’Gıybeti bırak, çünkü gıybet cehennem köpeklerinin azığıdır.’
’Doğruluk izzet, yalan acizlik, sır emanet, komşuluk yakınlık, yardım sadaka, iş yapmak tecrübe, güzel ahlâk ibadet, susmak ziynet, cimrilik fakirlik, cömertlik zenginlik, rıfk ise akıllılıktır.’
’Mümin olan kimse, Allah’a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehitlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehitliği saadet olarak görüyorum.’
Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki: ’Hüseyin (r.a.) ile beraber çıktım. Hz. Hatice (r.anhâ)’nın kabrine uğradı ve ağladı. Daha sonra şöyle dedi:
’Ey Enes! Benden ayrıl.’ Ben de ondan gizlenmek istedim. Namazda duruşu uzayınca şöyle söylediğini işittim: ’Ey Rabbim! Sen dostum diyenin Rabbisin. Sana sığınmaya gelen kuluna merhamet et! Ey yüceler yücesi! İtimadım sanadır! Senin dostun olan kimse ne hoştur!’
Rabbim şefaatine nâil etsin. Âmîn!

Kaynakça:
1. Tirmîzî, Sünen, V, 661.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
3. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
4. Tirmizi, Menâkıb 31; Müsned, c.III, s.14,17,26.
5. Tirmizi, Tefsir 4; Müsned, c.IV, s.107.
6. Mes’ûdî, Murûcü’z-Zeheb.
7. Ayrıca bk. ’Ehl-i Sünnet’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 17. sayısı (2004 Ağustos) için yazılmıştır.

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye Kadiriyye Kolu

Evliyanın ve ilimde söz sahibi olan imamların büyüklerindendir. Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib (r.a.)’ın evladından olduğu için Seyyid’dir. Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabalarından biri olan Kaylaviye’de doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Ebû Saîdi’l-Mübârek el-Mahzûmî Hazretlerinin lakapları ’Mübârek Mahzûmî’ dir. İsimleri ’Ebû Saîdi’l-Mübârek’ tir. Doğduğu yerde zahirî ilimleri çeşitli âlimlerden öğrendi ve zamanının bir tanesi oldu.

Ebû Saîd Hazretleri, evliyanın büyüklerinden olan Ebû’l-Berekât Hakkârî Hazretlerinin manevî sohbetlerine can attı ve kendini bu takva okuluna kaptırdı. Aliyyü’l Hakkâri Hazretlerinin manevî sohbetlerinden çok istifade etti ve tarikatı ondan telkin alıp çok kısa zamanda çok mesafeler kat etti ve takva okulunda pek çoklarına yol gösterdi. Yolda kalmışlara önderlik yapıp çok derviş yetiştirdi.

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri, Hızır (a.s.) ile görüşürdü. O, zamanının bir tanesi olan arifler kutbu, gelmiş ve gelecek evliyanın baş tacı, kıyamete kadar veliler şahı olan Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretlerinin üstadıdır. Abdulkâdir Geylânî Hazretlerine çok hürmet eder ve edepli davranırdı ve derdi ki: ’Abdulkâdir Geylânî (k.s.), benden bir hırka alıp giymiştir. Ben de ondan hırka alıp giydim. Biz, daima birbirimizden hırka alıp giyerdik.?

Ebû Saîd Hazretlerinin, Bâbü’l-Eze denilen bir yerde medresesi vardı. Sonraları bu medrese Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî’ye verildi. Ebû Saîd (rh.a.) bu medresede irşada devam etti. Diğer ülkelerden birçok âlimler, salihler gelip ondan zahirî ve batınî ilimleri dinlediler, ders aldılar. O, ayrıca Irak’taki müritlerin terbiyesini, ahlâken yetişip yükselmelerini üzerine aldı. Bütün âlimler onun hakkında methedici ve şerefini yükseltici sözler söylediler. Bir kısım âlimler de ona;

’Sâhibü’l-Burhâneyn ve’s-Sultâneyn/İki burhan (delil), iki kuvvet sahibi? unvanını verdiler. Bazıları da; ’İki kandil sahibi? adını vermişlerdir. İşte ondaki bu üstün meziyetlerdendir ki, birçok âlim gelip onun önünde diz çökmüş ve ondan aldıkları feyizlerle iki cihan saadetine ermişlerdir.

Ebû Saîd Hazretleri, hayatının tamamını takva ve tasavvuf yoluna adadı. Bir gün konuşmasını tasavvufun yüksek dereceleri üzerine yapmıştı. Sohbetinde bulunanlar onun bu konuşmasını tam anlayamadılar ve itirazlarda bulundular. Ebû Saîd (rh.a.) izin isteyip bir ilâhi okudu. Bu ilâhiyi dinleyen Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî, birden vecde (cezbeye) gelip Allah Teâlâ’nın izniyle havada uçmaya başladı. Orada oturanlar hayretler içinde kaldılar ve arkasından gittiler. Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretlerini medresede buldular.

Ebû Saîd Hazretleri bir gün abdest alacaktı. Dervişlerinden Ebu’l-Hasen Ali el-Kureşî kendisine ibrik götürüyordu. İbrik birden elinden düşüp parçalandı. Ebû Saîd (rh.a.) çok telaşlanan dervişine şefkatle bakarak, yerdeki ibriğin parçasını eline alır almaz, diğer parçaları ona yapışmış gördüler. Hatta içi su ile dolu idi.
Yine bir defasında kıra gitti. Öğle vakti olduğunda kıbleye yönelerek ezan okumaya başladı. ’Allâhu ekber? dediğinde, tekbirin heybetinden yer sarsıldı.

Bir gün Ebû Saîd Hazretlerinin huzuruna iki sandık getirdiler. O sırada dervişlerine ders veriyordu. Sözünü yarıda kesip gelenlere; ’Sizler Ashâb-ı Kirâm’a (r.anhüm) dil uzatan, haklarında kötü sözler söyleyen kimselersiniz. Bu sandığın içindekilerle beni imtihan etmek için geldiniz.? dedi. Kürsüden inip sandıkların yanına geldi.

Birinin kapağını açtığında içinde bir çocuğun oturmakta olduğu görüldü. Çocuğun elinden tutup ’Kalk!? deyince çocuk içinden fırlayıp çıktı ve koşmaya başladı. Diğer sandığın ağzını açtığında onun da içinde bir çocuğun olduğu görüldü. O çocuğun alnına parmağını dokundurup ’Topal ol!? dedi. Çocuk dışarı çıktığında topallayarak yürüdüğü görüldü. Çocuğu getirenler hayretler içinde kaldılar. Çünkü önceki sepete topal bir çocuk, diğerine de sağlam bir çocuk koymuşlardı. Topal olan çocuk sağlam, sağlam olan da topal olmuştu. Onlar bu hali görünce derhal tevbe ettiler ve dediler ki: ’Yemin ederiz ki, bu çocukların durumlarını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmiyordu.?

Cenâb-ı Hakk, Ebû Saîd (rh.a.) Hazretlerinin dualarını kabul ederdi. Çok hasta olan bir kimseyi ziyaret etse hasta sıhhate kavuşur, iyileşirdi. Bir kimseye şefkatle baksa o şahıs kötü ahlâklı bile olsa salih bir Müslüman olurdu. Vefatı anında oğlu Saîd;

– ’Babacığım, bana vasiyet eder misin?? dedi. O da oğluna:

– ’Evladım! Abdulkâdir Geylânî’ye (k.s.) karşı çok hürmetli ol!? buyurdu. Orada bulunan âlimlerden Muhammed el-Medînî (rh.a.):

– ’Ey Efendim! Abdulkâdir Geylânî (k.s.)’nun halinden bize anlatır mısınız?? dedi. O da:

– ’Abdulkâdir Geylânî bu zamandaki evliyanın çiçeğidir. Yeryüzündeki insanların Allah Teâlâ’ya en yakını ve en sevimli olanıdır.? buyurdu.

Ebû Saîd Hazretleri buyurdu ki: ’Velinin kalbinde dünya malına karşı hiçbir muhabbet olmamalı, kalbi bütün kötü huylardan temizlenmelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemeli, herkesle hoş geçinmelidir. Elinde olanları muhtaçlara verip, onlara hizmeti ganimet bilmelidir.?

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri dünyaya gelişinin gayesini en güzel şekilde yerine getirmenin bahtiyarlığına eren kimselerin kervanına katıldı. Hicrî 557 (m. 1162) senesinde Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabasında vefat etti.

Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından mahrum etmesin.! Âmin!

Faydalanılan Eserler:
1. Cevherden Gerdanlıklar, s. 23.
2. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215.
3. Onların Âlemi, s. 192.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43.sayısı (2006 Ekim) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (1. Bölüm)

Doğumu, Zâhirî ve Bâtınî İlimlerdeki Mertebesi


Güney Azerbaycan’ın (bugün İran) Geylân şehrinde 1078 (H.471)’de doğdu. Künyesi Ebû Muhammed’dir. Muhyiddîn, Gavsu’l-Â’zam, Kutb-u Rabbânî, Sultânu’l-Evliyâ, Kutb-u Â’zam gibi lakapları vardır. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hz. Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümmü’l-Hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Abdülkâdir Geylânî 1166 (H.561)’da Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müçtehit idi. Kâdiriyye tarikatının kurucusudur. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakârlıkta emsali az bulunur bir veli idi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Rasûlullah (s.a.v.) efendimizi, Ashâb-ı Kirâm’ı (r.anhüm) ve evliyayı gördü. Efendimiz (s.a.v.) kendisine; ’Ey Ebû Sâlih! Allah bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlat ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak.’ buyurdu. Doğduktan sonra da hâlleri ile dikkatleri çekti.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.), on sekiz yaşında Bağdat’a geldi. Buradaki âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü’l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı, Ebû Ya’lâ gibi fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadis ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah bin Mübârek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ gibi hadis âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-ı Debbâs’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Mahzûmî’nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşardı. Bu sebeple, Bağdat halkının yardımlarıyla çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi.
Abdülkâdir Geylânî, bir müddet ders verip insanları irşat ettikten, hak ve hakikati anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

’Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve ‘Açım! Açım!’ diye midemin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi. Bu sırada;

‘Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.’ mealindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp giderdi.’

’Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; ‘Ey Abdülkâdir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.’ derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; ‘Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.’ diye beni tehdit ederdi. Cân-u gönülden, ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi’l-aliyyi’l-azîm’ okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm.’

“Bir keresinde şöyle bir ses işittim: ‘Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbin’im! Sana haramları mubah, serbest kıldım. (Yani başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım.)’ diyordu. Bunun üzerine ‘eûzü besmele / kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım’ çektim ve ‘Sus ey melun!’ diye bağırdım. Bunun üzerine aynı ses; ‘Ey Abdülkâdir! Rabbin’in izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Hâlbuki ben bu yolla yetmiş kişiyi yoldan çıkarmıştım.’ dedi.” Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında Abdülkâdir Geylânî hazretleri; ’Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allah böyle şeyleri emretmez.’ buyurdu.

“Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Dünya zevkleri ve ziynetleridir.’ denildi. Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi; fakat Allah beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allah’ın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Senin içinde bulunan mânilerdir.’ denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını, boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. ‘Bunlar nedir?’ dedim. ‘Arzu ve isteklerindir.’ denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allah’ın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim.
Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allah’tan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan ‘fakr’ mertebesine ulaştım.

Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdat’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; ‘Sen ki Abdülkâdir’sin, buna hayret mi ediyorsun?’ dedi.

Sahralarda dolaşırken ‘Kün / Ol’ sözü ile ihsan olundum. Allah’ın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok şey buldum. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allah’a karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.’

Abdülkâdir Geylânî bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdat’a dönüyordu. Hızır (a.s.) önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. ’Emir var. Yedi sene Bağdat’a girmeyeceksin.’ dedi. Bu sebeple, Bağdat’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mubah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkâdir! Bağdat’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdat’a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs’ın tekkesine geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak;

“Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.
Bir müddet Bağdat’ta bulunan Abdülkâdir Geylânî, fitne ve karışıklıklar çıkınca tekrar sahralara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; ’Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.’ diyen bir ses işitti. ’Ben dinimi kurtarmak istiyorum.’ dediğinde; ’Korkma, dinine bir zarar gelmeyecek.’ denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakikatini bildirmesi için Allah’a yalvardı. Bu esnada Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; ’Ey Abdülkâdir! Buyurun.’ dedi. Yanına varınca; ’Söyle, dün Allah’tan ne istemiştin?’ dedi. Abdülkâdir Geylânî şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zat kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allah’tan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zatın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bazen ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; ’Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?’ derdi. Şeyh Hammâd’ın müritleri ona bazen; ’Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.’ derler; Şeyh Hammâd da onlara; ’Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, manen kemale ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mana âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.’ derdi.
Yine bir sohbet esnasında, Abdülkâdir Geylânî dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; ’Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velilerin boynunda olacak, her veli ona itaat edecek.’ dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; ’Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allah’ı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.’ dedi.

Zamanındaki diğer evliya da ileride onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî zaman zaman Şeyh Tacü’l-ârifîn Ebu’l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebu’l-Vefâ hazretleri, o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; ’Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor.’ derdi. Ona karşı bu şekilde iltifat etmesine hayret eden talebelerine; ’Henüz zamanı var. Vakti gelince, okumuş, cahil herkes bu gence muhtaç olacak, onun feyzinden, manevi ilminden faydalanacaktır!’ derdi. Bir defasında da; ’Ey Bağdatlılar! Allah’a yemin ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.’ dedi ve Abdülkâdir Geylânî ’ye dönüp; ’Bugün söz bizim; fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.’ diye hitap etti.

Nihayet Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Bağdat’ta insanları irşada, Allah’ın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı. Bir gün kendini nurların kapladığını gördü. “Bu hâl nedir?” diye sorunca, “Rasûlullah efendimiz, Allah’ın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor.” denildi. Nurun gitgide çoğaldığı bir anda Rasûlullah efendimiz (s.a.v.) görünerek bir elbise verdiler. Sonra; ’Bu, kutupluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir.’ buyurdular.
Rasûlullah efendimizden Hz. Ali vasıtasıyla gelen feyizler, manevi ilimler ondan sonra Hz. Hasan ile Hüseyin ve On İki İmam’dan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyizler hep On İki İmam vasıtasıyla geldi.

Abdülkâdir Geylânî (k.s.) dünyaya gelip veli oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o, evliyalıkta yüksek dereceye kavuşunca, On İki İmam’dan gelen feyizler, ilimler, bereketler onun vasıtasıyla geldi. Başka hiç bir veli bu makama ulaşamadı. Bunun için; ’Önceki velilerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.’ buyurdular. Kıyamete kadar, her veliye feyizler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine ’Gavsu’l-A’zam (En büyük Gavs)’ denildi. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) ise bu hususta onun vekilidir.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Mûsâ bin Yünûnî.
2. Behcetü’l-Esrâr, Ali bin Yûsuf.
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-ı Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-A’zam.
6. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ, Şa’rânî, c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile, c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb, c.1, s.198.
11. Hadîkatü’l-Evliyâ, 2’nci kısım, s.32.
12. el-A’lâm, c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn, c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr, s.224.
15. el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât, c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ, s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn, c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ, c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için yazılmıştır.

×