150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: selmanı farisi

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 2. Bölüm

Yusuf Hemedânî’deki Şemâili Abdulhalık Gucdevanî, Makâmât-ı Yusuf Hemedânî unvanlı risalesinde Şeyh’in hayat ve tabiâtını en samimi bir surette gösteren pek çok bilgi vermektedir. Yusuf Hemedânî (k.s.) uzun boylu, çiçek bozuğu, uzun kumral sakallı, zayıf bir kimseydi; yünden ve dâima yamalı elbise giyer, dünya işlerine ehemmiyet vermez, padişahların ve büyüklerin evlerine gitmezdi; eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey kabul etmezdi. Türkçe bilmezdi. Yetmişbeş sene mücerred bulunduktan sonra, nihayet evlenmiş ve zevcesi kendisinden kırk gün önce vefat etmiştir. Herkese karşı çok iltifat eder, halim ve merhametli davranır, misafirlere kendi vilâyetlerindeki dervişlerin ahvâlini sorardı. Dâima Kur’ân-ı Kerîm okumakla meşguldü; ’Gârter’ mahallât-ı müştemilâtından Hoş-dûd denilen yerden camiye kadar bir hatim indirir, mescid kapısından Hoca Hasan Andaki ve Hoca Ahmed Yesevî hanesine varıncaya kadar Bakara sûresini okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân sûresini hatmederdi. Kendi mescidinden dervişler hücresine gelirken, bu yediyüz ’ayak’dan ibaret olan bu mesafede bir cüz’ Kur’ân okurdu. Arada yüzünü Hemedan’a çevirir ve çok ağlardı. Her ay başında Semerkand mollalarını çağırarak onlarla şeriat sohbeti yapardı. Göz ağrısı ve yaralar için ilaç ve merhem yapar, vücud ateşi için şifa ayetlerini yazar herkesin derdine yetişmeğe çalışırdı. Türk ve Tacik bütün köylülere dinin farzlarını öğretmekten üşenmez, dâima hocalıkla meşgul olurdu. İslâm’ın bütün esas akidelerini te’vilsiz kabul eder, dâima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunurdu. Rasûlullah (s.a.v.)’in ve Ashabının yollarından gitmeyi müridlerine tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkat için derin bir muhabbetle dolu idi: Hıristiyanların, âteşperestlerin evlerine giderek onlara İslâm’ın hak din olduğunu anlatır, her şeye sabır ve tahammül gösterir, herkese karşı hürmet ve muhabbet eder, ağzından hiçbir fena söz çıkmazdı. Ehl-i kıble’den kimseyi tekfir ettiği görülmemişti. Fakre meyilli idi; altın ve gümüş eşya kullanmaz, fakirlere zenginlerden daha fazla itibâr eder, odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulundurmazdı. Müridlerine dâima Çehâr-yâr’ın menkıbe ve faziletlerinden bahseder, onlara namaz, oruç, zikir, riyazet ve mücâhede tavsiye ederdi. Kendisine: “İslâm âlimleri ve kıymetli mürşidler azalıp yok olmaya yüz tuttuğu vakit ne yapmak lâzım?” diye bir soru tevdi edildiğinde buyurdu ki: “O zaman, her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan bir miktar okuyunuz.”

Menkıbeleri

Yusuf Hemedânî hazretleri sayısız kerâmet ve fazîletlerin kendisinde toplandığı kâmil bir veli idi. Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ın âsâsı ile sarığı kendisinde idi. Ayda bir defa Semerkand âlimlerini çağırır ve onlarla sohbet ederdi. Yanına gelen herkesle ilgilenir, onların maddî ve mânevî sıkıntılarına deva bulmaya çalışırdı. Bundan hiç bıkmaz usanmaz, bilakis zevk alırdı.

***Hemedan’dan bir kadın ağlayarak huzuruna geldi ve: ’Oğlumu Bizanslılar esir etmişler’ dedi. Kadına: “Sabredin” buyurdu. Kadın: “Sabredecek hâlim kalmadı” dedi. Bunun üzerine Yusuf Hemedanî (k.s.): ’Ya Rabbi! Esirini kurtar, üzüntüsünü neşeye çevir’ diye dua edip, o kadına: ’Evine dön, oğlunu evde bulursun’ buyurdu. Kadın eve gelince, bir de ne görsün, oğlu evde oturur. Şaşakaldı. ’Anlat evladım!’ dedi. Oğlu: ’Biraz evvel Konstantiniyye’de (İstanbul) idim. Ayaklarım bağlı, başımda muhafız vardı. Aniden bir zât geldi. Beni kaptığı gibi bir anda buraya getirdi.’***

Cemaatinden biri, Hemedanî hazretlerinden ayrılıp, onda bulunmayan kötü bir işle Hace’yi kötülemeğe başladı. Onun hakkında: ’Bu adam öldürülür’ buyurdu. Gerçekten öldürüldü.

***Muhyiddin ibni Arabî (k.s.) bir eserinde, Yusuf Hemedânî hazretlerinden şöyle bahseder. ‘‘Şeyh Evhadüddin Hamid Kirmani, Konya’da evimde bulunduğu zaman bana şöyle demişti: Bizim diyarda Hoca Yusuf Hemedani isminde biri vardı, altmış yıldan fazla bir müddet şeyhlik ve irşad seccadesinde oturmuştu. Yusuf Hemedânî (k.s.) bir keresinde, tekkedeyken, birden gönlüne dışarı çıkmak arzusu düştü. Hâlbuki Cuma gününden başka bir günde dışarı çıkmak âdeti değildi. Bu arzu ağır bastı ve dışarı çıktı. Merkebine bindi ve yularını serbest bırakıp “Mevlâ Teâlâ nereyi dilerse oraya götürsün” dedi. Merkep şehrin dışına çıktı, çöl tarafına giderek orada bulunan yıkık bir mescidin önünde durdu. Şeyh merkebinden inip mescide girdi. Baktı ki, orada bir genç başı önde murakabeye dalmış oturuyor. Onu rahatsız etmeden oturdu. Şeyh Efendinin müridlerinden biri olan bu genç, bir saat kadar sonra başını kaldırdı ve dedi ki: – Efendim, çözemediğim bir mesele ile karşılaştım, çok daraldım, gelmeniz ne iyi oldu. Ve sıkıntısını detaylıca anlattı. Yusuf Hemedânî (k.s.) onun derdini dinleyip çözüme kavuşturduktan sonra dedi ki:- Ey oğul! Her ne vakit bir müşkülün olursa şehre gel ve orada sor. Beni buraya kadar yorma! Bunun üzerine o genç şöyle dedi:- Efendim! Benim bir müşkülüm olunca o zaman dağların ve kırların her taşı biiznillâh Yusuf Hemadânî oluyor. Her baktığım şeyde âdetâ sizi görüyorum. Hâl böyle iken artık zâhiren size zahmet vermem. Muhiddin Arabî (k.s.) bu hadiseyi anlattıktan sonra buyuruyor ki: “İşte ben bu hadiseden anladım ki, özünde ve sözünde doğru olan bir müridin bu sadakati, teslimiyeti ve ihlâsı ile, şeyhini kendi tarafına celbetmeye gücü yeter.”***

İbn-i Hacer Mekkî hazretleri, “el-Fetâvâ-i Hadîsiyye” isimli kitabında şöyle bir olay anlatıyor: Ebû Saîd, İbnu’s-Sakkâ ve Abdulkadir Geylânî hazretleri ilim tahsili için Bağdat’a gelmişlerdi. Abdulkadir Geylânî (k.s.) henüz çok gençti. O sıralarda Yusuf Hemedânî hazretleri Nizâmiyye Medresesinde vaaz ediyordu. Sohbet meclisi hınca hınç dolan, herkesin övgüyle söz ettiği bu zâtı ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin niyeti farklıydı. İbnu’s-Sakkâ: “Ona öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek” dedi. Ebû Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O sıralarda henüz yaşı küçük olan Abdulkadir Geylâni hazretleri ise: “Onu denemek kastıyla soru sormaktan Allah Tealâ’ya sığınırım. Benim niyetim, Onun meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir” dedi. Yusuf Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret o anda orada yoktu, beklediler. Takriben bir saat sonra geldi. Oraya girer girmez İbnu’s-Sakkâ’ya hiddetle baktı ve ona ismiyle hitap ederek: “Ey İbnu’s-Sakkâ! Yazıklar olsun sana! Demek bana bir soru soracaksın, ben de cevap veremeyeceğim öyle mi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur” dedi ve: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi. Sonra Ebû Said’e dönerek: “Ey Abdullah! Sen de sual sorup, nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öyle mi? Senin soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat edebe riâyet etmediğin için, kulak memelerine kadar dünya malına boğulacaksın ve ömrün parayla pulla uğraşmakla geçecek” buyurdu. Sonra Abdulkadir Geylânî hazretlerine dönüp, ona ikramda bulundu ve: “Ey Abdulkadir! Sen edebinin güzelliğiyle Allah’ı ve Rasûlü’nü (s.a.v.) hoşnut ettin. Ben şu anda, senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini ve: ‘Ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bunun üzerine cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını, sanki görüyor gibiyim” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu .Aradan uzun yıllar geçmiş ve üçünün durumu da Yusuf Hemadânî hazretlerinin buyurduğu gibi olmuştu. Abdulkadir Geylânî hazretlerinde Allah Teâlâ’ya yakınlık alâmetleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyânın pîri, âriflerin baş tâcı oldu. Meclis kurup vaaz etmeye başladı. Bir Cuma günü büyük bir cemaate kürsüden vaaz ediyordu. Birden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) Seyyid Abdulkadir Geylâni (k.s.)’nun kalbine tecelli edip: “Ey Abdulkadir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, diye söyle!” buyurdular. Hazreti Şeyh, bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Evet senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. Hatta Şeyh Ali b. Hitî yerinden fırladı ve Hazreti Pîr’in ayaklarını alıp boynuna koydu.Hayat b. Kays hazretleri bu konuyla âlâkalı olarak der ki: “Seyyid Abdulkadir Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdulkadir Geylânî hazretlerinin ayağına doğru uzatmıştı.” İbnu’s-Sakkâ ise, şer’î ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye de üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın Halifesine ulaşınca, Halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans İmparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Kral onun değişik ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnu’s-Sakkâ ile münazara ettirdi. Tabi İbnu’s-Sakkâ onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de arttı, fitnesi de… Kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnu’s-Sakkâ da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. Bir gün İmparatorun kızını gördü ve âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator: “Şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini” söyledi. O da Hıristiyan olup kızı aldı ve o din üzere can verdi. O hastalanıp ölüm döşeğine yattığında sordular: “Sen Kur’ân’ın hepsini hıfzetmiştin, şu anda ezberinde olan her hangi bir âyet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler zaman zaman keşke bizde Müslüman olsaydık diye arzu ederler” (Hicr: 2) âyetinden başka ezberimde âyet yok. O, başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler o Gavsın yüzündendir” derdi.Ona, bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken, ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka cihete döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.” Ebû Saîd’e gelince, o da diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı beni yanına alıp vakıf işlerini zorla bana verdi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa, hakikaten kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Netice itibarıyla, Yusuf Hemedânî hazretlerinin, seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler, aynıyla vâki oldu. ”Bu olaydan ibret alınmalıdır. Allâh Tealâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye cüret edenler, neûzü billâh İbnu’s-Sakkâ’nın durumuna düşmekten korkmalıdırlar. Zira ilminin ve amelinin çok olmasına, dini konularda karşısında münâzara edecek kimse bulunmamasına rağmen, İbnu’s-Sakkâ’nın ahir ömründe, küfür gibi büyük bir felâkete düşmesinin sebebi, Allah dostlarına karşı edepsizlik yapması ve onları küçük düşürmeye teşebbüs etmesidir.

***Necibüddin Şirazî isimli bir zat anlatır: Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, aksakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile Âyete’l-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyete’l-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut” buyurdu. Abdest aldıktan sonra; “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim?” buyurdu. “Hangisini verirseniz iyi olur?” dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedanî’yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 77.sayısı (2009 Ağustos) için yazılmııştır

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. Künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl, en meşhuru ise Sâdık’tır. 17 Rebiülevvel 80/23 Mayıs 699 tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde aynı yerde vefat etmiştir. Kabri, Cennetü’l-Bâkî’de olup, babası ve dedesinin yanındadır.

Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre; İmâm-ı Câfer Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtımâ vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.v.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.v.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikir çekilen yol ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, anasının babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.

Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî gibi büyük bilginler Câfer-i Sâdık’tan ilim öğrendikleri gibi, kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, Câfer-i Sâdık Hazretlerini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce konuşmasını rica etmiş; bunun üzerine o, şöyle demiştir: ’Allah’ın nimetine şükret; şükür, nimetin artmasına vesîle olur. Nimet verildiği zaman da istiğfara devam et. Devletin zulmüne karşı da ’Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ de.’

Câbir bin Hayyan da, Câfer-i Sâdık’tan çok yararlanmış, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir’in, Câfer (r.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risâlelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.

İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.)’in, ilimde, mârifette, zühd, takva ve kanaate dair hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi, cehrî ve hafî zikir kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.) Hazretlerinde göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.) ilimde, mârifette, isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk aşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in reisi sayılan İmâm-ı Âzam’ın mârifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmâm-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’O iki sene olmasaydı Nûman helak olmuştu.’ buyurmuştur. Aslında İmâm-ı Âzam (r.a.) bu sözü ile Hz. Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden olan Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur.

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: ’Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı, oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: ’İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.’

Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (r.a.), kelam, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (r.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir.

Allah şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
2. Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.92.
3. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” Dergisinin 20. sayısı (Kasım 2004) için yazılmıştır.

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Evliyanın büyüklerindendir. Adı Ma’ruf bin Firuz olup künyesi Ebu Mahfuz’dur. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. 200 (M. 815) yılında Bağdat’ta vefat etti. Bağdat’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’ruf-i Kerhî olarak tanınmış, sûfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hakk Teâlâ’ya giden yolun rehberi, zamanındaki âşıkların efendisi idi.
İran’lı Hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Rahibin (hâşâ) Rabbin üç (baba, oğul, ruh’ül kudüs) demesine itiraz edince, rahibin onu dövmesiyle okuldan kaçar ve Kûfe’de bir mescidde Muhammed İbni Semmâk’ın sohbetini dinler, daha sonra İmam Ali Rıza’ya götürürler. O’nun yanında İslâm’ı kabul eder. İslâmî ilimleri öğrendikten sonra İmam Ali Rıza (r.a), O’nun için: ’Ma’ruf huy ve muhabbet bakımından Ehl-i Beyt’tendir; fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Farisî’nin ceddimize ilhak edilip Ehl-i Beyt’ten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir.? demiştir.
Hadis ve diğer bilimlerde de üstün olan Ma’ruf-i Kerhî’ye fıkhî konuda; ’sehiv secdesi hakkında ne dersin?’ diye sorulunca: ’Kalbin namazdan gafil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır’ deyince Ahmed bin Hanbel (r.a): ’Bu ne güzel ve ne manalı bir cevaptır.’ buyurdu.
Kerâmet ve menkıbeleri yanında, cömertlik ve kerem sahibi olmakla da ün yapmıştır.
Maruf-i Kerhî Hazretleri ne cennet arzusundan ne de cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O, yalnızca Allah’u Teâlâ’ya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibadet etti. Allah’u Teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti, aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak Teâla’nın hem de halkın sevgilisi oldu. İmam Ali Rıza (k.s)’dan sonra cehri zikir yolu olarak da adlandırılan seyyidlerle devam eden ’velayet’ yolunun halifeliğini yaptı.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, bir gün talebeleriyle hurmalıkta oturuyordu. Bu esnada Dicle nehrinden bir kayık geliyordu. Kayıktaki birkaç genç, içip içip naralar atıyorlardı. Bu hoş olmayan manzara karşısında talebeleri dediler ki:
– Efendim, duâ edin de Allah’u Teâlâ bu kendini bilmezleri nehrinde boğsun, insanlar da böyle zararlı kimselerden kurtulsunlar.
Bunun üzerine kayıktakilere şöyle dua etti:
– Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi âhirette de neşelendir.
Talebeler bu duaya bir mana veremediler. Kendisine sordular:
– Efendim, böyle duâ etmenizin hikmetini anlayamadık. İzâh eder misiniz?
– Bekleyiniz! Söylediklerimin sırrı şimdi ortaya çıkar.
Talebeler dikkatle kayıktakileri takip etmeye başladılar. Kayıktakiler, kıyıya çıkınca, Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini gördüler. Birden ne yapacaklarını şaşırdılar. Daha o, kendilerine bir şey söylemeden, ellerindeki sazı kırdılar, içkileri attılar. Huzuruna gelip tevbe ettiler.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri talebelerine dönüp buyurdu ki:
– Gördüğünüz gibi, herkesin istediği oldu. Ne onlar boğuldu, ne de kimse onlardan rahatsız oldu.
Ma’rûf-i Kerhî’ye; ’Dünya sevgisi kalpten nasıl çıkar?’ diye sorulduğu zaman, buyurdu ki: ’Allah’a karşı halis bir sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele yani Allah’ın razı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmakla.? cevabını verdi.
Sırr-ı Sekâtî (k.s.) anlatıyor: ’Bir bayram günü Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini, hurma toplarken gördüm ve sordum, ’Bunları ne yapacaksın?’ ’Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana, yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiselere ve oyuncaklara sahip olduklarını, fakat kendisinin hiç bir şeyi olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ona yeni elbiseler ve oyuncaklar alacağım’ dedi. Bunun üzerine, ’bu işi bana bırak.’ deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni elbiseler ve oynaması için oyuncaklar aldım. Çocuk o zaman çok memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi ve gönül halim bambaşka oldu.?
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, nafile oruç tutarken Bağdat çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, ’benim suyumdan içene Allah’u Teâlâ rahmet etsin,’ diye bağırıyordu. Ma’rûf-i Kerhî, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: ’Efendim siz oruçlu değil miydiniz?’ ’Evet, oruçlu idim; fakat bu su dağıtıcısının duası üzerine nafile orucu bozdum.’
Ma’rûf-i Kerhî vefat edince, kendisini rüyada gördüler, dediler ki: ’Allah’u Teâlâ sana ne muamele eyledi?’ ’O su dağıtıcısının duası ile daha fazla ihsana kavuştum.’ dedi.
Buyurdular ki:
’Kim, mü’min kardeşinin bir ayıbını örterse, Allah’u Teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır. Onun elinden tutar ve melekle beraber Cennete girer.’
’Her kim günde üç kere ’Allah’ım Muhammed (s.a.v) ümmetini ıslah et’ diye dua ederse âbidlerden sayılır.’
’Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır. Eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terk etmektir.’
’Kim öldükten sonra unutulmak istemezse; salih ameller işlesin ve isyan etmesin.?
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin

Yararlanılan Eserler
Hilyetü’l-Evliyâ, c.8, sh. 360.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 107.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 296-298.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 60-61.
Nefahatü’l-Üns, sh.161.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 32. sayısı (2005 Kasım) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (2.Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (2.Bölüm)

Lakabı, Selmanu’l-Hayr, künyesi ise Ebû Abdullah’tır. Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Efendimiz (s.a.s), ona Selman ismini verdi. İranlı olduğu için de Farisî denildiğinden ismi Selman-ı Farisî olarak meşhur oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzahşah bin Mursilan bin Behbudah bin Firüz’dur. İsfahan’dan Abülmülk ailesinden gelmektedir. Dedelerinden Behnüzân, İran hükümdarlarındandır. Babası, o devirde İran’da hüküm süren kast sistemine göre, imtiyazlı insanlar arasında bulunan ’Dihkân’ sınıfından olup kasabanın idarecisi idi. Ailesi, Mecusî dinîne bağlı olduğundan, mecusî din adamları yanında dînî eğitime devam eden Selman-ı Fârisî, dinî bir rütbe olan Mecûsîlerin taptıkları ateşi yakarak, sönmeden koruma görevine kadar yükselmiştir.

Ailede kendisine olan aşırı sevgiden dolayı evden dışarı çıkarılmayan Selman, çevredeki insanların inanç ve yaşayışı hakkında bilgisiz olarak günlerini geçirirken bir gün babası onu bir iş takibi için çiftliğin bir yerine gönderir. Onun bu ilk defa evden çıkışı, hayatında bir yeni dönemin başlangıcı olmuştur. O, çiftlik kenarında dolaşırken kilisede ibadet eden insanlar görür. Büyük bir ilgi ile onları seyrederken eve dönüşünü geciktirir. Babası, geç vakit eve dönen Selman’a:

– Neredeydin oğlum? Ben, seni çiftliğe göndermedim mi? deyince, Selman:

– Babacığım! Hıristiyanların yanına uğradım, onların ibadet şekillerini beğendim. İbadetlerini seyrederken böylece gecikmiş oldum, der.

Babası:

– Oğlum, senin ve babalarının dini, onların dinlerinden daha iyidir, diyerek onu azarlayınca,

– Vallahi taptığınız din, onların dinlerinden daha iyi değildir. Bunun üzerine babası Selman’ı ağır bir şekilde azarlamış ve evden kaçmaması için ayağına zincir vurmuştur.

Selman-ı Farisî’nin Hak Dîni Aramak Üzere Seyahatleri

Selman-ı Farisî, çiftliklerinin yanındaki kilisede bulunan din adamlarından bu dinin aslını Şam’da bulunan bir piskopostan öğrenebileceği haberini alır. Bir fırsatını bularak evden kaçan Selman, Şam’a gider. Orada karşılaştığı piskoposa:

– Ben, bu dine girmek, kiliseye hizmet etmek, Hıristiyanlığı öğrenmek, sizinle birlikte ibadet etmek istiyorum, der. Piskoposun kendisini kabul etmesi üzerine Selman, Şam Kilisesi’nde onun yanında kalmaya karar verir.

Selman-ı Farisî hakikat yolunda karşılaştığı bu piskoposun dîni kötüye kullandığını görünce ona ısınamamış, fakat bir süre sonra o şahsın ölümü üzerine kiliseye getirilen diğer piskoposa ise hayran olmuştu. Selman, aradığı şahsı bulduğu düşüncesiyle, piskopostan kendisi ile birlikte kalmasına izin vermesi istemiş, aldığı olumlu cevap üzerine de bir müddet onunla birlikte kalmıştır. Bu şahıstan çok etkilendiğini daha sonraki günlerinde açıklarken:

– Ben, o ana kadar ondan daha faziletli, dünyayı onun kadar hiçe sayan, âhirete önem veren, gece gündüz ibadet etmeye ondan daha düşkün bir kimse görmedim, demiştir. Bu zat ölüm döşeğinde iken, Selman ona kendisini çok sevdiğini, fakat ölüm ile gelen ayrılıktan sonra, kimin yanına gitmesini tavsiye ettiğini sorması üzerine piskopos:

– Oğlum, buralarda benim yolumda olan bir kimse bilmiyorum. İyi din adamları hep ölüp gittiler. Yaşayanlar da, öteden beri tatbik edilmekte olan dinî hükümleri değiştirmişler, ibadeti de bırakmışlardır. Ancak, Musul’da bir arkadaşım var. O da benim gibi Hıristiyanlığın aslî şekline bağlıdır. Sen onun yanına git, tavsiyesinde bulunmuştur.

Selman-ı Farisî, Musul’daki Hıristiyan din adamının yanına gider. Onun da dine bağlı bir kimse olduğunu görünce kendisinin yanında kalarak ondan istifade eder. Fakat çok geçmeden bu zat da vefat ederken Selman’a:

– Evlâdım! Ben, Nusaybin’deki arkadaşımdan başka, bizim yolumuzda bir kimse olup olmadığını bilmiyorum. Sen, benden sonra onun yanına git!

Nusaybin’de aradığı rahibi bulan Selman-ı Farisî, bir müddet Musul Kilisesinde ilim ve ibadetle günlerini geçirir. Ancak, daha önceki tanıştığı rahipler gibi bu rahip de ölmek üzere iken, kendisinden nasihat isteyen Selman’a:

– Vallahi oğlum, buralarda bizim gibi bir kimse bilmiyorum. Ancak, Rum topraklarında Amûriye denilen bir yerde bir adam var. Ona git, onu bizim gibi bulacaksın, der.

Selmân-ı Farisî, Amûriye’ye (Sivrihisar) giderek, orada aradığı rahip ile bir süre birlikte kalır. Ancak, çok geçmeden bu zat da hastalanır. Kendisine son derece bağlandığı bu zatın da ölmek üzere olduğu anda Selman:

– Efendim, sizden sonra kimin yanına gitmemi tavsiye edersiniz? deyince, din adamı:

– Evlâdım! Vallahi, bugün, yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye edebileceğim, bizim yolumuzda bir kimse bulunduğunu bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! O Peygamber, İbrahim Peygamber’in (a.s.) dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap toprağından ortaya çıkacak, hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O Peygamber’in bazı alâmetleri vardır: O, kendisine verilen hediyeden yer, sadakadan yemez. İki omuzu arasında Peygamberlik mührü bulunur. Eğer, o bölgeye gitmeye gücün yeterse, hemen git. Çünkü O’nun gelme zamanı yakındır, diye nasihatlerde bulunur. Selmân-ı Farisî, kendisine bu nasihati yapan rahibin ölümünden sonra Sivrihisar’da bir müddet daha kalır. Bu arada koyun ve inek yetiştirerek, bir miktar servet biriktirir.

Selman-ı Farisî, nihayet yola çıkar ve Arap topraklarından gelen ticaret kervanına sahibi olduğu koyun ve inekleri verme karşılığında kendisini Arabistan’a götürmelerini teklif eder. Onlarla birlikte Hicaz topraklarına gelen Selmân-ı Farisî, Medine’ye yakın bir yerde kervandakilerin ihanetine uğrar ve bir yahudiye köle olarak satılır. Bu dönemde Araplar, baskınlar yaparak ele geçirdikleri insanları köle diye başkalarına satarlardı. Hak Dîn’i bulmak için İran’daki rahatını bırakarak diyar diyar dolaşan Selman-ı Farisî, bundan sonra uzun bir süre köle olarak hayatını devam ettirir.

Son Peygamber’in gelmesinin çok yakın olduğunu birçok Hıristiyan âlimden işiten Selmân hazretleri büyük bir arayış içerisinde Cihan Serveri ile karşılaşmak ümidiyle günleri geçirir.

Selmân-ı Farisî’nin Efendimiz (s.a.s.) ile Karşılaşması

Selman-ı Farisî’nin Vâdi’l-Kurâ’da bir yahudiye satılarak başlayan kölelik hayatı, on kadar sahip değiştirdikten sonra kendisini en son satın alan Medineli yahudinin yanında Medine’de devam etmektedir. Selmân-ı Farisî, Medine’yi görür görmez; Amuriye Râhibi’nin Tevrat ve İncil’deki bilgilere dayanarak tasvir ettiği yerin tam burası olduğu kanaatine varır. Selmân-ı Farisî artık aradığı yeri bulmuştur. Sıra kendisine kavuşmayı çok arzuladığı O yüce şahsı bulmaya gelmişti. Selman, sabırsızlıkla aradığı Peygamber’i beklerken, bir gün Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Medine’ye hicret ettiği ve bu kutsal şehre giriş yolu üzerindeki Kuba köyünde bulunduğu haberini alır. Onun hayatındaki en heyecanlı bu kesiti kendisinden dinleyelim:

Bir gün sahibim ile hurmalıkta çalışıyordum. Bir yahudi koşarak yanımıza gelip, Allah Rasûlü’nün Medine’ye gelişinden rahatsızlığını ifade ederken:

– Allah, Kayle Oğulları’nın belasını versin, diyerek, müslümanların Kuba’da Efendimizin (s.a.s.) etrafında toplandıklarını haber verir. Ben de, bu sözleri duyunca çok heyecanlanmıştım. Hurma toplamak üzere çıktığım ağaçtan neredeyse düşecektim. O yahudiye:

– Ne dedin? Ne dedin? diye sorunca, sahibim bana kızıp şiddetli bir yumruk vurarak:

– Bundan sana ne? Sen işine bak! dedi. Ben de:

– Bir şey yok. Sadece ne dediğini anlamak istedim, cevabını verdim.
Nihayet, o gün akşam Efendimizin (s.a.s.) Kuba’da Müslümanlarla birlikte bulundukları eve giden Selman-ı Farisî, Rasûlullah’i (s.a.s.) görünce hayatı boyunca arkasından koştuğu O yüce zâtın huzurunda olduğunu anlamıştı. Allah Rasûlü hakkında Sivrihisar’da rahipten öğrendiği, ’Son Peygamberin vasıflarını tespit etmek için yanında bulunan hurmaları Efendimize (s.a.s.) takdim ederek:

– Senin iyi bir kimse olduğunu öğrendim. Yanında fakir kimseler de var. Bu hurmaları sadaka olarak size takdim ediyorum. Buna, buradakilerden en lâyık olarak sizi görüyorum, der. Peygamberimiz, kendisine arz edilen hurmaları yemeyerek arkadaşlarına verir. Selman, kendi kendine:

– Bu, Son Peygamber’in bana öğretilen vasıflarından biridir, diyerek, Efendimizin (s.a.s) huzurundan ayrılır.

Efendimiz (s.a.s) Kuba’dan Medine’ye gidince, Selman tekrar bir miktar hurma hazırlayıp O’nun yanına giderek:

– Sadakadan yemediğinizi gördüm. Bu ise, size ikram olarak hazırlanmış hediyedir, diye, hurmaları arz eder. Allah Rasûlü (s.a.s.), arkadaşlarını da davet ederek bu hediyeden onlarla birlikte yer. Selman-ı Farisî, kendi kendine bu defa:

– ’Bu da, bana öğretilen peygamberlik alâmetlerinin ikincisidir.’ der.

Sivrihisar Rahibi’nin haber verdiği ’Son Peygamber’deki vasıflardan üçüncüsünü tespit etmek için Efendimizi (s.a.s.) takip eden Selman-ı Farisî, bir gün sahabeden birinin cenazesi münasebetiyle O’nun Cennetü’l-Bakî’ mezarlığında ashabı ile birlikte olduğunu görünce, sırtındaki Peygamberlik mührünü görmek ister. Efendimiz (s.a.s), onun niyetini anlayıp gömleğini açınca Selman-ı Farisî, Efendimizin (s.a.s) iki omuz küreği arasında parlayan güvercin yumurtası büyüklüğündeki Peygamberlik mührünü görür ve Efendimize (s.a.s) sarılarak büyük bir heyecanla mührü öper. O anda Kelime-i şehadeti söyleyerek müslüman olur. Sonra da Rasûlullah’a (s.a.s) uzun yıllardan beri başımdan geçen hadiseleri bir bir anlatır. Hâline taaccüp eden Efendimiz (s.a.s) de hayat hikâyesini sahabeye de anlatmasını ister. Bunun üzerine sahabe toplanır, o da hayat hikâyesini ve başına gelenleri anlatır.

Selman-ı Farisî iman ettiği zaman Arap lisanını bilmediği için tercüman ister. Gelen yahudi tercüman, Selman-ı Farisînin Efendimizi (s.a.s) methetmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnada Cebrail (a.s) gelip Selman’ın sözlerini doğru olarak Rasûlullah’a (s.a.s) bildirdi. Durumu yahudi anlayınca, Kelime-i Şehadet getirerek müslüman oldu.

Selman-ı Farisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Efendimiz’in (s.a.s ), ’Kendini kölelikten kurtar ya Selmân’ buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti.

Selman-ı Farisî bu durumu Efendimiz’e (s.a.s) haber verdi. Rasûlullah (s.a.s) sahabesine; ’Kardeşinize yardım ediniz’ buyurdu. Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar. Rasûlullah (s.a.s) ’Bunların çukurları hazır edip, tamam olunca bana haber ver’ buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Rasûlullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti.

Buyurdular ki: “Bir gün bir zat beni arıyor ve ’Selman-ı Farisî’yi Mükatib-i Fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir’ diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimiz’e (s.a.s) gittim ve durumu arz ederek: ’Ya Rasûlallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil’ deyince, Rasûlullah (s.a.s) o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. ’Al bunu! Allah u Teâlâ bununla senin borcunu eda eder’ buyurdu. Selman-ı Farisî, ’Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum.’

Kıymetli okurlar inşallah gelecek sayımızda o mübarek sahabe efendimiz anlatmaya devam edecek ve Medine’deki Kardeşlik ve Hizmetlerinden, ilme düşkünlüğü, zühd ve takvası ve de vefatından bahsedeceğiz.

Allah şefaatlerine nail eylesin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 51. sayısında (2007 Haziran) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Kölelikten Kurtulması

Selman-ı Farisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Efendimiz’in (s.a.s ), “Kendini kölelikten kurtar ya Selmân” buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti. Selman-ı Farisî bu durumu Efendimiz’e (s.a.s) haber verdi. Rasûlullah (s.a.s) sahabesine; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar.

Rasûlullah (s.a.s) “Bunların çukurları hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Rasûlullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Buyurdular ki: “Bir gün bir zat beni arıyor ve “Selman-ı Farisî’yi Mükatib-i Fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimiz’e (s.a.s) gittim ve durumu arz ederek: “Ya Rasûlallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Rasûlullah (s.a.s) o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allah u Teâlâ bununla senin borcunu eda eder” buyurdu. Selman-ı Farisî, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum. ”

Medine’deki Kardeşlik ve Hizmetleri

Uzak diyarlardan geldiği için Ashab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebû Derda ile kardeş oldu. Bu iki fakir ve zahid sahabî birbirlerini sık sık ziyaret eder, birbirlerinin ihtiyaçlarını görerek yardımlaşırlar, yer yer birbirlerini sünnet çizgisinde uyarırlardı. Selman uzun hayat tecrübesi, seyahatları ve ince zekâsı sayesinde daha mutedil bir zühd ve ibadet hayatını seçtiği halde Ebu’d-Derda hazretlerinin ruh haleti biraz daha farklı şekillerde tezahür ediyordu. Nitekim bir defasında Selman (r.a) Ebu’d-Derda’yı ziyarete vardı. Fakat onu evinde bulamadı. Arkadaşının hanımı Ümmü’d-Derda’yı eski bir elbise içinde ve perişan bir halde görünce dayanamadı ve ’durumlarının nasıl olduğunu’ sordu. Ümmü’d-Derda da biraz kahırlanarak ’Halimiz nasıl olacak, kardeşin Ebu’d-Derda dünyayı boşadı. Maşallah geceleri ibadetle, gündüzleri de oruç tutarak geçiriyor. Bize hiç baktığı yok’ dedi. Selman bunları duyunca üzüldü. Tam geri dönüp gitmek üzere idi ki Ebu’d-Derda geldi. Selman’ı görünce hemen kucaklayıp oturttu ve bir sofra hazırlayıp getirdi, Selman’ı da buyur etti. Selman: ’Sen oturmayacak mısın?’ diye sorunca o: ’Ben oruçluyum’ cevabını verdi. Selman bu sefer: ’Vallahi sen sofraya oturmadıkça bir lokma bile yemem.’diye diretti. Ebu’d-Derda çaresiz nafile orucunu bozup kardeşiyle birlikte sofraya oturdu. Geceleyin istirahata çekildiler. Gecenin ilk üçtebir ve yarısı vaktinde Ebu’d-Derda namaza kalkmak istediyse de Selman izin vermedi. Gecenin son üçtebiri olunca ’Haydi şimdi kalkıp teheccüd kılalım’ dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya şunları söyledi: ’Bak kardeşim, senin üzerinde Rabbının da, nefsinin de, ailenin de, misafirinin ve komşunun da hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin. Rabbın için namaz kıl, oruç tut kulluk yap, nefsini de unutma, ye iç, istirahat et, hayat yoldaşını da ihmal etme!’

Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Rasûlullah (s.a.s)’a hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu’man bin Mukarrin ile Ensar’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: ’Selman’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm’ buyurmuştur. Selman’ın bu çalışmasına Kays bin Sa’sa’nın gözü değmiş ve Selman birden bire yere yıkılmıştı. Sahabe hemen Efendimize (s.a.s) koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. ’Kays bin Sa’sa’ya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman’ın arkasından baş aşağı çevrilsin’ buyurmuştur. Sahabe de Rasûlullah (s.a.s)’in buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi’ye Efendimiz (s.a.s) ’Selman-ül Hayr’ ’Hayırlı Selman’ buyurdu.

Hz. Ebu Bekir devrinde Medine’den ve Hz. Ebu Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Selman-ı Farisi, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, İslam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi’nin çok büyük hizmetleri olmuştur, İranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara İslam’ı anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslam askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti, vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslam orada süratle yayıldı.
Selman-ı Farisi, Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vali iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi’yi tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ’ ’Gel şunu taşı’ dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selman’ı tanıyanlar adama ’Sen ne yapıyorsun bu validir’ dediler. Adam, Hz. Selman’a dönüp: ’Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin’ dedi. Hz. Selman; ’Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim’ dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman (r.a.) böylesine de tevazu sahibi idi.

Vefatı

Hanımı anlatır: Vefatına yakın bana: ’Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir’ dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım. Odadan, ’Esselamü aleyke, ey Allahın velisi ve Rasûlullah’ın arkadaşı’ diyen bir ses duydum, içeri girdiğimde ruhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.

Dünyanın debdebesinden uzak çok sade bir hayat yaşayan Selman-ı Farisi (r.a.), Hz. Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyarete gelen Sa’d bin Ebi Vakkas’a artık dünyadan ayrılacağını ve bütün servetinin bir kâse (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibaret olduğunu söyledi. Bu hastalığı neticesinde Medayin’de vefat etti. Selman (r.a.) rivayete göre iki yüz küsur sene yaşamış ve 35/655 yılında vefat etmiştir.

İlme Düşkünlüğü, Zühd ve Takvası

Selman-ı Farisi müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Rasûlullah (s.a.s)’ın daima yakınlarında bulunur ve bazı geceler Efendimizle (s.a.s) başbaşa saatlerce sohbet ederlerdi. Sahabe tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi dünyaya hiç rağbet etmezdi.

Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allah’ın yarattığı kâinatın hikmetlerini düşünürdü. Bu şekilde birazcık dinlenince ’Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allah’a ibadet et’, diline de ’Ey lisanım, sen de Allah’ın zikrine başla’ derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi zaten Ashab-ı Suffe denilen Efendimizin (s.a.s) bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve kendisinden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi. Ashab-ı Suffe içerisinde Rasûlullah (s.a.s)’a en yakın olan Selman-ı Farisi idi. Hz. Aişe (r.a) buyuruyor ki: ’Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Rasûlullah (s.a.s) ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Rasûlullah (s.a.s)’ın yanında bizden fazla kalırdı. Efendimizde (s.a.s) ’Allah u Teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi’ buyurdular.

Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Said el-Hudri, ibn-i Abbas, Evs bin Malik, O’nun talebeleri arasında idi. Ebû Hureyre ondan hadis-i şerif rivayet etmiştir. Tabiinin büyüklerinden ve o zaman Medine’de Fukaha-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kasım bin Muhammed de Selman-ı Farisi’nin talebelerindendir. O’nun derslerinde ve sohbetlerinde kemale ermiştir.

Said bin Müseyyeb, Abdullah bin Selam’dan naklen anlatır: ’Selman-ı Farisi bana: ’Ey kardeşim, hangimiz evvel vefat ödersek, vefat eden kendini, hayatta olana göstersin’ dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. ’Evet, mümkündür. Çünkü mü’minin ruhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir; kâfirin ruhu Siccinde habsedilmiştir’ dedi. Selman vefat etti. Birgün kaylûle yaparken Selman’ın geldiğini gördüm. Selam verdi. Selamına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, ’İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir’ dedi ve üç kere tekrarladı.’

Selman-ı Farisi’nin ilmi ile fazileti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hz. Ali (r.a): ’Selman-ı Farisi evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir’ buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s)’a sıdk ve muhabbeti sebebiyle Ashab-ı kiramın seçkinleri arasına Rasûlullah (s.a.s) tarafından dâhil edildi. Muhacirlerle Ensar arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensardan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz, ’Selman bizdendir, ehl-i beyttendir’ buyurdu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

’Cennet üç kişiye müştaktır (Yani şevkle onları beklemektedir) Aliyyül Murtaza, Ammâr bin Yaser ve Selman-ı Farisi.’

’Dört kişi fazilette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selman Farsları, Bilal Habeşileri geçmişiz.’

’Ey Selman, hastanın duası kabul olunur. Dua et ve anlayarak dua yap! Sen dua et, ben de âmin diyeyim!’

’Ey Selman Kur’an-ı Kerimi çok oku!’

Ebu Hureyre (r.a.), Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi İncil diğeri de Kur’an-ı Kerim’dir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 52.sayısında (Temmuz 2007) yayınlanmıştır.

Ashabın Seçkini: Selman-ı Farisi

Ashabın Seçkini: Selman-ı Farisi

Selmân-ı Fârisî Hazretlerinin Bazı Nasihatları

“Mü’min, doktoru yanında olan hastaya benzer. Doktoru, ona yarayan ve yaramayanı bilir. Hasta, kendine zararlı bir şeyi isterse, mani’ olur ve yersen ölürsün der. Mü’minin hali budur. O birçok şeyleri arzular, ama Allah’u Teâlâ mani olur, ta ölünceye kadar. Sonra Cennete gider.”

“Şaşılır şu kimseye ki, dünyaya hırsla sarılır ama ölüm onu aramaktadır. Unutmuş ama unutulmuş değildir. Güler, ama bilmez ki, Rabbi ondan razı mıdır, yoksa değil midir?”

“Üç şey beni hayrete düşürdü. Bunlar; ölüm kendisini yakalamak üzere olduğu halde, dünyalık peşinde olan kimselerin hali, kendisi gaflete dalıp, kendini unuttuğu halde unutulmamış olup, hesaba çekilecek olan kimseler ve Rabbinin kendinden razı olup, olmadığını bilmediği halde, ağız dolusu gülen kimselerin hali.”
* * *
Gayet az yerdi. Bir sofrada kendisine daha ziyade yemesi için ısrar edilince, Efendimizin (s.a.s.) kendisine; “insanların ahirette çok açlık çekecek olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir.” buyurduğunu haber verdi. Çok cömert olan Selman (r.a.) günlük gelirinin çoğunu dağıtırdı ve el emeği ile geçinirdi. Fakirleri daima doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi çok ihtiyar olduğu halde kendi işini kendi görürdü. Bir şey taşırken elleri titrerdi. Halk etrafına toplanır, eşyalarını biz taşıyalım derler, onlara; “Hayır yerine kadar kendim götüreceğim” derdi. Hâlbuki emrinde binlerce kişi vardı.

Buyurdular ki; “İlim çoktur fakat ömür kısadır. O halde önce dinde zaruri lazım olan ilimleri öğren!”

“Kalb ile bedenin hali kör ve topal bir kimsenin hali gibidir. Kör bir ağacın altına gider, fakat onda meyve olduğunu göremez. Topal, ağaçtaki meyveyi görür fakat alamaz, ilahi nimetleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de onunla amil olmalı ki ahiretteki sonsuz nimetlere kavuşmak nasip olsun.”

“Sizler mümkün olduğu kadar sabah çarşıya ilk çıkan ve akşam en son dönen olmayınız. Çünkü bu iki vakit şeytanların harp ettikleri zamanlardır.”

“Bir kimse Allah’u Teâlâ’ya açık günah işlerse; tövbesi açık, gizli olarak günah işlerse tövbesi gizli olur. Tövbe ettikten sonra: “Ya Rabbi bu tövbe ile günahımı affet” diye dua etsin.”

“Üç şey beni devamlı ağlatır: Birincisi, Rasûlullah (s.a.s.)‘ın vefatı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman hâlim ne olur, onu bilmediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allah’u Teâlâ beni hesaba çektiği zaman Cennetlik miyim Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zaman hâlim ne olur, bilemiyorum, onun için ağlıyorum.”

Selman-ı Farisi hazretleri arkasından bir kimsenin yürüdüğünü gördüğü zaman, “Bu hal, sizin için hayırlı, fakat benim için fenadır” buyurur, hiç kimsenin arkasından yürümesini istemezdi.

“Farzları tam yapmadığı halde, nafilelerle derecesini yükseltmeye çalışan kimsenin hali, sermayesi elinden çıktığı (iflas ettiği) halde kâr peşinde koşan bir tüccarın haline benzer.”

Kur’ân-ı Kerim’i tilavet eden bir kimseden Hicr sûresindeki, “Şüphesiz ki o azgınların hepsine va’d olunan yer, Cehennemdir.” âyetini işitince, feryat edip başını iki eli arasına alıp, çıkıp gitti ve üç gün kendine gelemedi. Ne yaptığını dahi fark edemiyordu.

“Namaz bir ölçektir. Kim dolu dolu ölçer, onu hakkıyla kılarsa, büyük ecir ve mükâfata kavuşur. Kim ki, eksik ölçerse (adabına uygun kılmazsa Allah’ın buyurduğu Veyl’i (Cehennemi) hatırlasın.”

Ebû Vâil diyor ki: Bir arkadaşımla Selman’ın ziyaretine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz da tuz getirdi. Arkadaşım “Şu tuzun yanında biraz da sater (kekik gibi bir ot) olsaydı” dedi. Bunun üzerine Selman matarasını rehin vererek o otu aldı geldi. Yemeği bitirince arkadaşım, “Bize verdiği nimete kanaat ettiğimiz, Allah’u Teâlâ’ya hamd ederiz” dedi. Selman (r.a.): “Eğer kanaat etseydin, benim matara rehin olmazdı” buyurdu.

“Eline geçmediği halde geçmiş gibi nimetlere şükür edip razı olan, eline geçmiş hükmündedir” buyurdu.

Kendisine hakaret edip, kötü sözler söyleyen birisine “Eğer ahirette günahlarım ağır, sevaplarım hafif gelirse; senin söylediğinden çok daha kötüyüm. Yok günahlarım hafif, sevaplarım ağır gelirse; senin sözlerinin bana bir zararı olmaz” diye cevap verdi.

“Dünyada Allah için tevazu edin. Dünyada tevazu sahibi olanları Allah’u Teâlâ kıyamet günü yüceltir.”

“Cehennemin zulmeti ve azabı, dünyada iken insanların kendilerine ve başkalarına yaptıkları zulümdür.”

Kendisine niçin yeni güzel elbise giymiyorsun diyenlere buyurdu ki: “Kölenin güzel ve iyi elbise ile ne münasebeti olabilir. Azad olduğu (Cehennemden kurtulduğu zaman hiç eskimeyecek ve çok güzel elbiseler kendisine giydirilecektir.”

Selman-ı Farisi hazretleri ölüm döşeğine yattığı vakit ağladı. Sebebini soranlara “Dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ancak Efendimiz (s.a.s.); “Dünyadan ayrılırken sermayeniz bir yolcunun yol azığından fazla olmasın” buyurmuştu, işte buna ağlıyorum” dedi. Hâlbuki öldüğü vakit bıraktığı malın kıymeti on dirhem civarında idi.

Bir gün yanında misafiri olduğu halde Medayin’den çıkıp bir yere gidiyorlardı. Yolda karınları acıktı, yiyecek bir şeyleri de yoktu. Orada geyikler vardı ve süvari atıyla dahi onlara yetişemezdi. Kuşlar vardı. Fakat avcılar onları vuramazlardı. Zira uzaktan hemen kaçarlardı. Selman-ı Farisî hazretleri bir geyik ile bir kuşu yanına çağırdı, ikisi de yanlarına geldi. Onlara “Bu kimse benim misafirimdir. Sizi ona ikram etmek istiyorum” buyurdu. Geyik ve kuş hiç itiraz etmediler. Onları kesip yediler. O zat bu işe çok hayret etti ve “Ey efendim, geyik ve kuşu çağırdınız hiç kaçmadan yanınıza geldiler, ben buna hayret ettim” dedi. Hz. Selman buyurdu ki: “Bunda hayret edilecek bir şey yok. Bir kimse Allah’u Teâlâ’ya itaat eder ve O’na isyan etmez ve günah işlemezse, her şey ona itaat eder.”

“Allah’u Teâlâ mü’minin hastalığını ona kefaret yapar ve günahlarının affına sebep olur. Fasıkın hastalığı ise, sahibi tarafından bağlanan devenin hali gibidir. Daha sonra salındığında niçin bağlandığını ve neden salındığını bilmez.”

Rivayet Ettiği Hadis-i Şeriflerden Seçmeler

Selman-ı Farisi hazretleri, Peygamberimizden altmış civarında hadis-i şerif rivayet etmiştir. Bunlardan otuz kadarında Buhari ve Müslim ittifak edip, kitaplarına almışlardır. O (r.a.) ilim öğretmeyi çok severdi.

Selman-ı Farisi’nin, Efendimizden (s.a.s.) rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları ise şunlardır:

“İnsanlar ilim öğrenip, ameli terk ettikleri, dil ile biri birlerini sevip kalben düşmanlık besledikleri ve sıla-ı rahmi (akraba ziyaretini) terk ettikleri zaman, Allah onlara lanet eder, kulaklarını sağır (hakikati dinlemez), gözlerini kör (doğruyu göremez) eder.”

“Allah’ın yüz rahmeti vardır. Bunlardan yalnız birini dünyaya indirdi. İnsan ve cin, kuş ve bütün hayvanlar, bu bir rahmetin tesiriyle birbirine acır ve birbirlerine merhamet ederler. Diğer doksan dokuz rahmeti ahirete bıraktı. Onlar ile de kullarına merhamet edecektir.”

“Muhakkak ki sizin Rabbiniz hayâ ve kerem sahibidir. Kulları, ellerini kaldırıp kendisinden bir şey istedikleri zaman, onları boş çevirmekten hayâ eder.”

Hz. Selman; “Resul-i Ekrem, bizde olmayan şeyi misafir için almak suretiyle külfete girmememizi ve mevcut ile yetinmemizi bizlere emretmiştir” demiştir.

“Misafir için külfete girmeyin; misafir buna üzülür. Kim ki misafiri küstürürse, Allah’ı küstürmüş olur. Allah’ı küstürene de Allah buğz eder.”

“Dünya malından nasibiniz, yolcunun azığı gibi olsun”

“Malıyla Allah’a itaat eden ve malının zekâtını veren mal sahibi, kıyamet günü serveti ile beraber gelir. (Sırat köprüsünden geçerken) her ne zaman Sırat önüne dikilirse, malı, “geç, geç zira sen Allah’ın bende olan hakkını ödedin” der. Sonra da malındaki Allah’ın hakkını ödemeyen gelir. Malı yanında Sırat köprüsü önüne çıkınca mal, “Yazık sana, neden Allah’ın bende olan hakkını ödemedin?” diye onunla alay eder durur. Ta ki adam “Vay bana, ben ne yaptım” deyinceye kadar ve Sıratı geçip Cennete kavuşamaz.”

“Dünyada iyilik işleyenler, ahirette yaptıkları iyiliklere kavuşurlar.”

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Amin.

Kaynaklar:
1. Buharî, el-Câmiu’s-Sahîh. 2. Beyhakî; Ebu Bekir Ahmed ibn Hüseyin, Delâilü’n-Nübüvve ve Ma’rifetü Ahvâli’ş-Şerîa, Beyrut. 4. İbnu’l-Cevzî, Sıfatu’s-Safve. 5. İbn Hişam, es-Sîretu’n-Nebeviye. 6. İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzîb. 7. El-İsfahanî, Ebu Nuaym Ahmed ibn Abdullah, Hılyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Asfiyâ. 8. Et-Taberî, Ebu Cafer Muhammed İbn Cerir, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, Beyrut.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 53.sayısında (Ağustos 2007) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl ve doğruluğu ve sadâkatinden dolayı kendisine ’Sâdık’ lakabı verildi. Babası Muhammed Bâkır, annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da Hz. Ebû Bekir Sıddîk’tir. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. 17 Rebiülevvel 80 (bir rivayette 83) /23 Mayıs 699 (702) tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde Abbasi halifelerinden Mansûr’un Medine’ye tayin ettiği Muhammed b. Süleyman tarafından Mansûr’un hilesi ile zehirlenmiş ve vefat etmiştir. Kabri ise Cennetü’l-Baki’de babası Muhammed Bakır, dedesi Zeyne’l-Abidin, amcası Hazret-i Hasan (r.a)’ın yanındadır. On iki imamların en çok yaşayanı olup 68 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.


İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın on evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Musâ Kâzım, İshak, Muhammed Dibâc, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Kız Çocukları: Ümmü Ferve, Esma, Fatıma’dır. Evlâtlarının hepsi zamanının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, on iki imâmın yedincisidir.

İlmi ve İlmî Literatürdeki Konumu
İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika (güvenilir) bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi kimseler bildirmişlerdir. Rivayetlerinden bazıları Kütüb-i Sitte’de yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; ’Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.’ buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebi’l-Esved, İmâm-ı Câfer’in; ’Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız’ buyurduğunu haber vermektedir. Her ilimde üstâd, her marifette mahirdi.
Bütün din ilimlerinde olduğu gibi, yaşadığı dönemin fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. Câbir bin Hayyan, Câfer-i Sâdık’tan çok istifade etmiş, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir b. Hayyan’ın, Câfer (rh.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risalelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.
Câfer-i Sâdık hazretleri, Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Süfyân-ı Sevrî, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur.
Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (rh.a.), kelâm, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (rh.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir. Kelâm ilminde, sapık itikat, inanç sâhibi olan ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı.

Tasavvufî Yönü
Tasavvufta büyük rehberlerden olan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtıma vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.s.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.s.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikirle terbiye yoludur ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, annesinın babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.
İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. Câfer-i Sâdık (rh.a.)’in, ilime, mârifete, zühd, takva ve kanaate dair pek çok hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Onun bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi yani bu kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Câfer-i Sâdık (rh.a.)’da göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (rh.a.) ilimde, mârifette isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk âşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in imamı sayılan İmam-ı Âzam’ın marifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmam-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’İmam Câfer Sâdık’tan daha fakih bir kimseyi görmediğini ve hayatının son iki senesi olmasaydı Nûman helak olmuştu’ buyurmuştur. Aslında İmam-ı Âzam bu sözü ile Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ahlâkı ve Hayatından Tablolar
Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre Câfer-i Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçardı. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir sîmâsı vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hz. Ali’ye çok benzerdi.
Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bazı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Câfer-i Sâdık, Hz. Muhammed (s.a.s.) milletinin, dîninin sultanı, Peygamberlik kemâlâtının, üstünlüklerinin burhânı, senedi, hakîkatlerin âlimi, evliyânın gönüllerinin meyvesi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın vârisi, âriflerin, Hak âşıklarının serveri, önderi idi. Tefsîr ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü olurdu. Mütevazı yani çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi.
Bir gün hizmetçilerini çağırdı. Onlara dedi ki: ’Geliniz, sizinle sözleşelim. Kıyamet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun diğerlerine şefaatçi olması için birbirimize söz verelim!’
Onlar; ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın evlâdı! Sizin bizim şefaatimize ihtiyacınız yoktur. Dedeniz Rasûlullah (s.a.s.), bütün insanların ve cinlerin şefaatçisidir’ dediler.
O da: ’Ben bu amellerimle, işlerimle yarın kıyamet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım’ buyurdu.
Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tabiînin ve evliyanın büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.
Bir gün devrin meşhur âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu! Bana bir nasihat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: ’Ey Davûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyacın var?’
’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O şanlı Peygamber’in kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasihat vermeniz üzerinize vaciptir.’
’Ey Davûd! Ben kıyamet günü gelince, ceddim Rasûlullah (s.a.s.)’ın elimden yakalayıp; ’Niçin bana hakkıyla uymadın?’ demesinden korkuyorum. Bu işler nesep, soy işi değil, ibadet ve amel işidir. Davûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: ’Yâ Rabbi! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Rasûlullah (s.a.s.), büyükannesi Hz. Fâtıma olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!’
Bir şahıs, İmam-ı Câfer-i Sâdık’tan, Allah Teâlâ’nın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ istedi. O da; ’Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!’ diye dua etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefat etti.

Bazı Sorulara Cevapları
İmam Câfer-i Sâdık, kendisine sorulduğu zaman, soran şahısları sevgi, güler yüz, üstün ahlâkla karşılamışlar ve onları ilme heveslendirmek için son derece titiz davranmışlardır.
Bir seferinde Câfer-i Sâdık’a soruldu:
’Hangi cihad efdaldir??
O da: ’Zalim sultanın yanında hakkı söylemektir? buyurdu.
Kendisine üstün ahlâktan soruldu; şöyle cevap verdi:
’Üstün ahlâk, doğru sözlü olmak, emaneti yerine getirmek, akrabayı ziyaret etmek, yoksula yedirip içirmek, bir şeyi yapana teşekkür etmektir. Bunların hepsinin başı ise hayâdır.?
’Allah Teâlâ’ya en mükerrem olan kimdir?? sorusuna cevaben; ’Allah Teâlâ’yı en çok zikreden ve en çok ibadet edendir.? buyurmuştur.
İmam Câfer-i Sâdık’a bazı arkadaşları sordular: ’Ey Rasûlullah’ın oğlu, işini ne üzere bina ettin?? O da;
’Dört şey üzerine! Birincisi; amelimi benden başka hiçbir kimsenin bilmemesi üzerine bina ettim.
İkincisi; Allah’ın bütün amellerime muttali olduğunu bildim ve ondan utandım.
Üçüncüsü; rızkımı benden başka hiçbir kimsenin yemeyeceğini bildim ve mutmain oldum.
Dördüncüsü; ömrümün sonunun ölüm olduğunu bildim, onun için de hazırlık yaptım.?

Münazaraları
İmam Câfer-i Sâdık’ın münazaraları da meşhurdur. Zındıkların, İslâm’ın gerçekleri hakkında şek ve şüpheye düşürmek amacıyla kendisine sordukları şüpheli sorulara da son derece ikna edici cevaplar verirdi. Bu cevaplar, İslâm âlimleri için bir kaynak teşkil etmiştir.
Câfer-i Sâdık (rh.a) ile Ebu Hanife (rh.a) aynı çağda yaşamışlardı. Karşılaştıkça ilmi konularda müzakereler yaparlardı. İşte onlardan birisinde Câfer Sâdık, Ebu Hanife’ye sordu: ’Zina ve adam öldürme fiillerinden hangisi daha büyüktür??
Ebu Hanife de cevaben: ’Adam öldürmedir? dedi.
Câfer-i Sâdık ise şöyle cevap verdi: ’Adam öldürmekte iki şahid, zinada ise dört şahit olması gerektiği için zinadır.?
Yine bir gün İmam Câfer-i Sâdık, Ebu Hanife’ye:
’Namaz mı, oruç mu daha faziletlidir?? diye sormuştu. İmam Ebu Hanife de cevaben; ’Namazdır? diye cevap vermişti.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık ona şu soruyla karşılık verdi: ’Hayızlı olan kadın niçin namazını kaza etmiyor da, orucunu kaza ediyor?
Ebu Hanife ile Câfer-i Sâdık Hazretleri birbirlerini çok sever ve sayarlardı. Aralarındaki yakın ilgi ve sevgi bağının, akrabalık bağıyla da kuvvetlendiği rivayet edilir. Buna göre Câfer-i Sâdık Hazretleri, Ebu Hanife’nin o sırada dul olan annesiyle evlenmiş ve böylece aralarında akrabalık bağı da oluşmuştur. Zaten Ebu Hanife ömrü boyunca hep ehl-i beytin yanında olmuş, maddi ve manevi olarak onları desteklemiştir. Zaten babası da Hz. Ali (k.v)’nin hizmetinde bulunanlardan idi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısında (2007 Ekim) yayınlanmıştır

×