150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: samarra

İmam Ali Naki (r.a.)

İmam Ali Naki (r.a.)

Babası Muhammed El-Cevad (et-Taki), anneleri Seyyide Ümm’ül-Fazl diye anılan Semânet’ül-Mağrıbiyye’dir. 212/7 Mart 828’de Medine civarında doğmuştur.
Hz. İmâm’ın künyeleri, ’Ebül-Hasan’dır; ’Ebül-Hasan-ı Sâlis’ diye anılırlardı. Lâkapları ’Nâsıh, Fettâh, Tayyib, Murtaza, Âlim, Fakîh, Emin, Mü’temen, Necip, Mütevekkil, Askeri, Hâdi’ ve ’Nakî’dir. Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî’nin, soyları, Hz. İmâm Hasan’ül-Askerî’den yürümüştür.
En-Naki, Medine’ye yerleşir ve orada ilimle uğraşır. Zamanla Ehl-i Beyt taraftarlarının çok olduğu Irak, İran, Mısır gibi yerlerden çok sayıda insan ondan ders almaya gelirler. Halife el-Mütevekkil, evinde çok sayıda insan toplandığı ve silahların bulunduğu ihbarı üzerine evinde arama yaptırır. Eve gelenler onu kıbleye dönmüş ibadet yapar halde bulurlar. Halife el-Mütevekkil onu Samarra’da ikâmete mecbur eder. Orada 20 yıl 9 ay yaşar. 3 Recep 254/28 Haziran 868 tarihinde vefat eder ve Samarra’da evine defnedilir.
Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî, Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil, Muntasar, Mustaîn ve Mu’tezz’in halîfelikleri devrinde yaşamışlardır.
Halîfe Mütevekkil bir gün maiyetiyle bir yere gidiyordu; Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî de bu alaya katılmıştı. Halîfenin aklına esti ve ordu kumandaları da dahil olmak üzere, herkesin yaya gitmesini, emretti. Bu emir, Hz. İmâm’ı da yaya yürütmek, herkese onun da emrine uyduğunu göstermek içindi. Herkes bineğinden indi, Hz. İmâm da indiler. Hava pek sıcaktı; Hz. İmâm yürürlerken terliyorlar, zahmet çekiyorlardı.
Halîfe Mütevekkil’in hâciblerinden Zerâfe’nin, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’ye inancı vardı; fakat bunu gizliyordu. Zerâfe diyor ki: ’Koşup yanlarına gittim: ’Seyyidim, bu azgınların yaptıklarına çok üzülüyorum.’ dedim ve ellerini tuttum. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî bana dayandılar da: ’Yâ Zerâfe!’ dediler. ’Allah katında, Sâlih’in devesi benden üstün değil.’ Alay dağıldıktan sonra Hz. İmâm’ı bir bineğe bindirip evlerine götürdüm, ben de evime gittim. Yemek zamanıydı, yemeğimizi yerken Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözlerini oğluma naklettim. Oğlum Müeddeb, bu sözü duyunca, elini yemekten çekti ve Allah için şöyle dedi: ’Bu sözü duydun mu?’ Ben: ’Vallâhi duydum’ dedim. ’Böyle söylediler.’ Oğlum Müeddeb: ’Öyleyse’ dedi. ’Mütevekkil’in üç günlük ömrü kaldı, üç gün sonra helâk olacak; bir olay çıkmadan malını-mülkünü korumaya bak.’ Ben: ’Nerden bildin bunu?’ dedim. Oğlum Müeddeb: ’Kur’ân okumadın mı?’ dedi. ’Kur’ân-ı Kerîm’de devenin öldürülmesi, anlatıldıktan sonra: ’Yurtlarınızda üç gün oturun; bu bir vaaddir ki yalanlanamaz.’ (Hûd 65. âyet) buyuruluyor. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözleri mutlaka yerine gelecektir.’
Son hastalıklarında, vefâtlarından biraz önce, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin yakınlarından biri olan Ebû Duâme kendilerine ziyarete gelmiş, gideceği sırada Hz. İmâm ona: ’Sizin, bizim boynumuzda hakkınız var; bir hadîs rivâyet edip o hakkı ödememi, seni sevindirmemi ister misin?’ buyurmuşlardı. Karşısındaki kişiden bu soruya: ’Böyle bir hadîs duymayı ne kadar da isterim.’ cevâbını alınca, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Babam Muhammed bin Ali, babası Aliyyü’r-Rızâ’dan, O babası Mûsâ bin Cafer’den, O da babası Caferü’s-Sâdık’tan, O da babası Muhammedü’l-Bâkır’dan, O da babası Ali bin Hüseyin’den, O da babası Ali bin Ebû Tâlib’den, rivâyet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bana: ’Yaz.’ buyurdular diyor. Hz. Ali: ’Ne yazayım yâ Rasûlullah?’ dedim. Hz. Rasûlullah: ’Yaz.’ buyurdular ve dediler ki: ’Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla. Îman kalpleri pekiştiren, yapılan işleri, ibâdetleri, gerçekleştiren şeydir; İslâm ise, dille söylenen ve nikâhı, evlenmeyi helâl eden şeydir.’ buyurdular.’ Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Bu hadîs Rasûlullah’tan atam Ali’ye yazdırdıkları hadîstir ve biz o yazılı hadîsi birbirimize armağan olarak bıraka gelmişizdir.’ buyurmuşlardır.

Hz. İmâm Ali Nakî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
Her biri çok kıymetli nasîhatler ihtivâ eden ve insanlığa ışık tutan bu sözlerden bazıları:
’Asıl yoksulluk, nefs kötülüğüdür; şiddetli bir ümitsizliktir.’
’Bir insanın biri hakkında kötü zanda bulunması; onda bir kötülük olduğunu gerçek olarak bilmedikçe, haramdır. Aynı şekilde bir kimsenin hayırlı olduğunu gerçek olarak bilmedikçe; onun hakkında hayırlı olduğu kanâatine varmak da, aynı şekilde doğru değildir.’
’Dünya bir pazar yeri gibidir. Bir kısım insanlar o pazarda kâr ederlerken, bir kısım insanlar da ziyana uğrarlar.’
’İlim ve hikmet; tabîatı bozuk kişilerin gönüllerinde durmaz. Hayır yapan bir kişi, hayırdan daha hayırlıdır.’
’Güzel sözü söyleyen, güzelden daha güzeldir. Âlim olan ilimden daha üstündür. Şer işleyen ise şerden de daha kötüdür.’
’Nefsi kendisine ihânet eden kişinin şerrinden emin ol.’
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Nûru’l-Ebsâr, s. 158.
2. Hilyetü’l-Evliya, c.3.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 24. sayısı ( Mart 2005) için yazılmıştır.

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Ebu Bekir Şibli (k.s.)

Adı Ca’fer b. Yunus olup künyesi Ebû Bekir’dir. M. 247 (H. 861) yılında Samarra’da doğdu. Bağdat’a yerleşti ve Cüneyd-i Bağdadî’nin talebesi oldu. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin fıkıh âlimlerinden olup, İmam Mâlik’in Muvatta’sını ezbere bilirdi. Zamanının bir tanesi olan Ebû Bekir Şiblî H. 334 (M. 945) senesinin Zilhicce ayında vefat etti.
Tasavvufa intisab etmesine sebep olan hâdise ise şöyle anlatılır:
Ebûbekir Şiblî namlı şanlı, bir beydir. Emrinde binlerle süvarisi vardır ve kâtipler önünde eğilir. Devamend havalisi ve ahalisi ondan sorulur. Henüz gençtir, gayretlidir ve çok beceriklidir. Görünen o ki daha çok yükselecektir. Hatta sultan kendisini Bağdat’a davet eder, kendi eli ile hil’atlar giydirir. Makam meraklıları “artık tamam, bundan böyle onu kimse tutamaz” diyedursunlar, bu hilat bir dönüm noktası olur. Nasıl mı? Şöyle: Bir gün valilerin, nazırların bulunduğu bir cemiyette aksıracağı tutar ve gayri ihtiyari hil’ata kapanır. Kaftanın yenleri belli belirsiz ıslanır. Fitneciler yemez, içmez, laf yetiştirirler. Sultana gider, “Şu Ebûbekir Şiblî’nin yaptığına bakın” derler, “sizin hil’atınızı mendile çevirdi, milletin gözü önünde burnunu sildi.” Eh cüretin böylesi affedilemez ve acele azledilmesini gerektir. Ebubekir Şibli rüya gibi gelen ve biranda giden emirliğin ardından silkinir. Yaşayışına çeki düzen verir. “Dünyanın makâmı da kendisi gibi yalan” der, “var sen Allah’a kulluk yap. Manevi mertebelerde yükselmeye bak. İş ki Mevlâm’ın verdiği hil’atlerin kıymetini bilsem gerek.” O arada akl-ı selim sahipleri Halife’ye gelir “Hâşâ sultanım” derler, “Ebûbekir Şiblî’nin size karşı tavır filan gösterdiği yok. Beyimiz sadece aksırdı o kadar. Ne olur onu bizden ayırmayın. Davamend’in ona ihtiyacı var.” Halife pişman olur, ona yetkilerini fazlasıyla iade eder; ama kabul eden nerede?
Ebûbekir Şiblî önce Hayrünnessac Hazretleri’nin dergâhına gider. Büyük veli “Senin nasibin bu kapıda değil evlâdım” der, “Beni dinlersen Cüneyd-i Bağdâdi’ye koş, eteğine yapış.” Cüneyd-i Bağdadi bu eski valiyi sıradan biri gibi karşılar ve onu bedeviler gibi çıra satmaya yollar. Sırtında küfe, tozlu sokaklar, alay eden çocuklar, istihza ile bakan kadınlar… Onu ancak bir yıl sonra dergâhın kapısından sokar; ancak yine de halkaya almaz. Ebûbekir Şiblî şadırvanı temizler, bulaşıkları yıkar, bahçeyi sular. Ta ki kendini diğer insanlardan farksız görmeye başlayana kadar. Sonra buyur edilir ve çok hızlı yükselir. Bu nasıl aşktır bilinmez, kısa bir süre sonra yüce veliye vekil olur. Cüneyd-i Bağdadi diğer talebelerini kenara çeker “Sakın ha!” der, “Sakın ona birbirinize baktığınız gözle bakmayın. O müstesna bir kimsedir. Her kavmin bir tâcı vardır, bizim tâcımız Şiblî’dir.”
Ebûbekir Şiblî Mâliki mezhebinin sayılı âlimlerinden biridir ve Muvatta satır satır ezberindedir. Tam 400 hocadan ders alır ve binlerle hadis bilir; ancak bir tanesini kendine rehber edinir. “Dünya için dünyada kalacağın kadar, ahiret için ahirette kalacağın kadar çalış. Allah u Teâlâ’ya muhtaç olduğun kadar ibadet et, cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle.”
Bir gün fukaranın biri Şiblî Hazretleri’ne gelir, uzun uzun konuşur, parasının azlığından, hayat pahalılığından filan dem vurur. Nihayet “Aman efendim” der “Nafakası üzerime düşen evladım çoktur. Onların ihtiyaçlarını göremiyorum. Ne olur bana bir çare!” Bunun üzerine İmam Şiblî: ‘Şimdi hemen evine git. Kimin rızkı sana bağlıysa tut kolundan dışarı at. Rızkına Cenâb-ı Hakk’ın kefil olduklarını bırak evde kalsınlar.’
Bir gün bir ceviz için kavga eden çocukların arasına girer. “Durun ben ikinize de pay edeyim” der. Cevizi kırar içi boş çıkar. Mübarek çocuklara döner “Biliyor musunuz” der, “Uğruna dövüştüğümüz dünya bu işte!”
Adamın biri sorar: “5 devenin zekâtı nedir?” Mübarek parmağı ile kendisini gösterir. “Bu Ebubekir’e sorarsan bir koyun vermen yeterli; ama O, Hz. Ebubekir’e (r.a) uymak istersen neyin varsa ver, evine Allah ve Rasûl’ünü bırak.”
• Şükür, nimeti değil, nimeti vereni bilmektir.
• Zühd, kalbi mal yerine, malı Yaratan’a döndürmektir.
• “Bir şahıs ne zaman mürid olabilir?” sorusuna şu cevabı verdi: “Seferde ve hazarda hâli hep aynı olan kimsedir. Yalnız olduğu zaman da başkalarının yanında olduğu zaman da aynı davranış içinde olandır.”
• Tasavvuf, beş duyuyu da günahlardan korumak ve her nefes veriş ve alışında günah işlememeye dikkat etmektir.
• Muhabbet iddiasında bulunup da başkasıyla meşgul olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makamında iş oraya varır ki, o kimse kendinden bile habersiz olur ve Hakk ile bekaya kavuşur. Zira O’ndan başkasının muhabbeti kalpte olursa, tevhid ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.
• Ashâb-ı Kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e îmân etmiş olmaz.
• Cehennemlik olmanın alâmeti açıktır. Allah rızası için bir parça ekmek veremez ama nefsin isteklerini tatmin etmek için, bir ziyafete kese kese altın harcamaktır. Cennetlik olmanın alâmeti ise bunun tersidir.’
Talebelerinden biri şöyle anlatır: “Ebûbekir Şiblî hazretleri, talebesinden biriyle Dicle nehrinin kıyısında sohbet ederken, bu talebe yüksek sesle ‘Allah’ diye bağırdı. Şiblî hazretleri onu kolundan tutup nehre atarak buyurdu ki: ‘Eğer bağırması ihlâs ile ise, Hak Teâlâ onu Hz. Musa’yı kurtardığı gibi onu da kurtarır. Yok, bunu riya için yaptıysa, Firavun’un boğulduğu gibi boğulur gider.’ Sohbete devam ettiler, bir müddet sonra o talebe nehirden çıkıp geldi, yanımıza oturdu. Baktık ki, elbiseleri bile ıslanmamıştı.”
Ebûbekir Şiblî hazretleri, güneş batarken güneşin sararmasına, şöyle bir benzetme yapardı: ‘Tıpkı mü’min de böyledir. Dünyadan göçeceği zaman, varacağı makam sahibinden çekindiği için, nasıl karşılanacağını bilmeyip, böyle sararır.’ Sonra da ilave edip ‘Gün doğarken de, çok aydın olarak doğar. Bu da bir mü’minin öldükten sonra kabrinden kalkışına benzer. Bir mü’min kabrinden kalktığında, yüzü güneşin doğduğu gibi parlar.’
Vefatından sonra kendisini rüyada gördüler. ‘Münker ve Nekir’in sualine karşı ne yaptın?’ diye sordular. Şöyle cevap verdi: ‘Geldiler, Rabbin kimdir?’ dediler. Ben de: ‘Benim Rabbim O’dur ki, size ve bütün meleklere Âdem (a.s)’a secde edin diye emir verdi. Ben o zaman Hz. Âdem’in arkasında idim. Size bakıyordum’ dedim. Bu cevap, bütün Âdemoğullarını kurtarır, deyip gittiler.
Rabbim şefaatlerine nail eylesin.

Kaynaklar:
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c. 4, sh. 35–38.
Risale-i Kuşeyrî, sh.148.
Hilyetü’l-Evliya, c.10, sh. 366.
Tabakâtu’s-sûfiyye, sh. 337.
Nefahatü’l-Üns, sh.325–328.
Bağdâdî, Tarih’u Bağdat, c.14, sh. 389.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 36. sayısı (Mart 2006) için yazılmıştır.

×