150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: şaban ayı

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Receb ve şâban aylarından sonra ramazan gibi, rahmet kapılarının açıldığı kıymetli günlere kavuştuk. Rabbim nasip ederse yakında Mü’minlere bir hediye olarak bahşedilen bayrama da kavuşacağız. Cenâb-ı Hakk yaptığımız ibadetleri, sâlih amelleri ve teberruları en güzel şekilde kabul buyursun! Mutluluk ve huzur içinde bu günlerin tekrarını nasip etsin! İslâm ümmetini gerçek bayramların yaşanacağı günlere kavuştursun!

Bu günlerin ardından gelecek olan diğer zamanlar için unutmamamız gereken birkaç hususu bu bölümde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ramazan ayı boyunca kendimizi alıştırdığımız bazı ibadetlere bu ay bittikten sonra da devam etmemizin gerekliliğini unutmamalıyız. Çünkü İslâm mevsimlik yaşanan bir din değildir. İslâm’ın bazı mevsimlik veya dönemlik emirleri vardır; ama ’Müslüman’ kimliğimizi bir ömür boyu taşımalıyız. Dolayısıyla bu kimliğin bizden ne istediğine bakmamız ve hayatımızı ona göre şekillendirmemiz gerekir. Farz olan oruç dönemliktir. Senede bir ay, yani sadece ramazanda tutulması zorunludur. Diğer zamanlarda kazaya kalan oruçlarımız varsa onları ve sevaplarımızı artırma amacıyla nafile oruçları tutarız; ancak namaz günde beş vakit ve bir ömür boyu kılınması gerekir. Ramazan ayına özel değildir. Hele ramazan ayında kılınan teravih namazlarıyla bir yıllık namaz borcunun yerine getirilmiş olduğunu düşünenler büyük bir yanılgı ve gaflettedirler.

Bir başka husus ise, bu toplumun fertleri olarak her birimiz, öncelikle kendimiz için bir şeyler yapmalıyız. Herkes kendisi için bir şeyler yaparsa memleket için, din için, devlet için, ekonomi için, kısacası insanlık için aslında çok şey yapmış olacaktır. Hz. Ömer (r.a.) efendimize atfedilen bir söz vardır: “Bugün Allah için ne yaptın?” Üzerinde düşünüldüğünde gerçekten bu cümle ciddi bir mana içermektedir. Günümüzde ise bu sözün yanında şunu da söylemek lazım: “Kendin için ne yaptın?” Yani sen “yapan” bir adam mısın, yoksa haramlara göz yumarak sadece seyreden, ahkâm kesen, cahilâne fetvalar veren, kendini beğenen ve olur olmadık her şeyi eleştiren, doğru düzgün bir ameli olmadığı halde söz kalabalığı yapan bir kimse misin?

İnsan kendisi için bir şeyler yapamıyorsa, Allah’ın rızası uğruna işler yapması olanaksızdır. Yani, kendisi için bir şey yapmaktan aciz birinin başkası için bir şey yapabilmesine ihtimal var mıdır? Boğulmuş biri, boğulmakta olan başka birini kurtarabilir mi? Kişinin öncelikli vazifesi kendine yeterliliğidir. Etrafına yardım ise bir sonraki adımdır. Yük olmamak esastır. Biz nedense millet olarak genellikle, kendimiz ayakta duramadığımız halde başkalarını ayağa kaldırmaya çalışmak gibi abes gayretler içinde oluruz. Bunu biraz açacak olursak; mesela kendin için beş vakit namazı vaktinde kılabildin mi? İslâm’ın koyduğu şartlara riayet ederek, ticaretine yalan, hile, sahtekârlık karıştırmadan helal kazanç peşinde koştun mu? Kendin için kazancı çok daha fazla olan âhiret için ne kadar yatırım yaptın? Gönlünü nefsin emmâre sıfatlarından arındıracak hangi gayret ve çabaları gösterdin? Kendini geliştirecek bir okuma, düşünme, anlama, yorumlama faaliyetinde bulundun mu? Allah’a kulluk yönünden “düne göre bugün daha ilerdeyim!” diyebiliyor musun? Kendin için; “bugün öldüğümde arkamda kalacak” diyebileceğin hayırlı bir iz bırakabildin mi? Çevrendeki insanlara bugün daha güzel davrandın mı? Kötü alışkanlıklarından birini daha terk ettin mi? Kur’ân’ın öğretilerinden, Allah Rasûlü’nün ahlâklarından neler öğrendin ve O’na yakınlıkta ne kadar mesafe kat ettin? Tabi bu ve buna benzer soruların sayılarını herkes kendini düşünerek çoğaltabilmesi mümkün…

Şayet bizler bunun gibi bir iç muhasebe bile yapmıyor isek, bizler hiç kimsenin ve hiçbir şeyin işine yaramıyoruz demektir. Sadece nefsin arzularını tatmine çalışan, dünyanın geçiciliğine yenik düşen zavallılarızdır. Merhum Akif’in vasfettiği gibi, “elleri böğründe yatan miskin adam”ın yerinden kalkıp da insanlığa birkaç ölçek ziya halk etmezden evvel kendisi için bir şeyler yapmayı öğrenmesinin gerekli olduğu kanaatindeyim.

Ayrıca Müslümanların kendileri için güzel ameller yapabilmeleri için iç dünyalarında halletmeleri gereken pek sorun var. Bu sorunlar, Müslümanların ferdî yaşantılarından ziyade, sosyal hayatlarının şekillenmesinde de menfi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Maalesef bu nefsî problemler, hayatın İslâmîleşmesine de ket vurmaktadır. Bunun için ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demenin yeterli olmadığı bir gerçektir. ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demek için öncelikle kalbin bu söylenene inanması, kabullenmesi gerekmektedir. Kalbin vereceği cevapla, diğer azalar tetikleneceği için, azaların da söylenenle uyum içerisinde olması gerekecektir. Bunun için Allah (c.c.); ‘‘Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?”(1) sorusunu inananlara sormaktadır. Bu öyle bir sorudur ki, kalple birlikte, tüm azalara ‘‘kendine gel’ ihtarını yapmaktadır. Yapılmayacak bir şeyin söylenmesi, kişinin kendini avutmasıdır; ama hâşâ Allah’ı avutmak mümkün müdür? Unutmayalım ki, Allah (c.c.) gizli veya açık her şeyden haberdardır.(2) Acaba bizler söylediklerimizi yapabiliyor muyuz? Söylediklerimizle yaptıklarımız ne kadar uyumlu? O kadar çok konuşuyoruz ki! Ama konuştuklarımız, sadece ağzımızı yormakla kalıyor, bazen azalarımızı bile şaşırtıyoruz, “Az önce sahibim, benimle şu işi yapacağını söylemedi mi?” diye. Şahitlik edeceği kıyamet gününde kendisine söz verilen azalar dile geldiğinde ne hale geleceğiz, bunu hiç düşünmüyoruz. Diller konuşuyor, azalar susuyor. Ne oldu, verdiğin söz, yapacağım dediğin fiil? Bu bir hastalık değildir de nedir? Ânı kurtarmak hastalığı, kendini avutma hastalığı. Farz edelim ki o ânı kurtardın, ya öldükten sonrasındaki durumun?

Kur’ân’ın emrettiği üzere Rabbimize kullukta ihlâslı(3) olalım. Çünkü Allah’a kullukta ihlâsı yakalamış kullara şeytanın da bir tesirinin olamayacağını Kur’an’dan öğrenmekteyiz.(4) Unutmayalım ki, İslâm’ı yaşayışımızdaki her samimiyetsiz davranış ve ahlâklar şeytanın yanımızdan ayrılmamasına sebebiyet vermektedir. Bizdeki ihlâssızlık şeytanın musallatını kolaylaştırmaktadır. Mesela, namaza üşenerek kalkıyorsak, bu bir riyakârlıktır. Orucu “tutuyor desinler” diye tutuyorsak, hacca “gitti desinler” diye gidiyorsak, zekâtı “veriyor desinler” diye veriyorsak, daveti “ikram ediyor” desinler diye veriyorsak, bizim Allah’a verdiğimiz söz nerde kaldı? Hani söz vermiştik, “ibadeti yalnızca Sen’in rızan için yapacağız, Sen’den yardım isteyeceğiz” diye? Sözlerimiz, amel olmadan sadece bir sözden ibaret ise, bizim Müslümanlığımız nerde kaldı o zaman!

Kıyamet gününde gece boyu Kur’an okurdum, gündüzleri oruç tutardım, hayır hasenat yapardım, namaz kılardım, ağlardım dediğimizde, Allah (c.c.) ve melekler; ‘‘Yalan söylüyorsun! Sen Kur’an okuyor desinler diye okudun, namaz kılıyor desinler diye namaz kıldın, zekât veriyor desinler diye zekât verdin, ağlıyor desinler diye ağladın.’(5) derse şayet, ne yapacağız? Hüzün kuyusuna atılırsak halimiz nice olur. Efendimiz (s.a.v.) hüzün kuyusunun Cehennem’de bir vadi olduğunu, Cehennem’in o vadiden her gün yüz kere Allah’a sığındığını, bu kuyuya amellerinde riya yapanların gireceğini(6) ifade etmiştir. Öte dünyada yaptıklarımızın riya olduğunu görüp, ateşte bağırsakları dışarıda perişan vaziyette dolaşırken, bizi görenlerin ‘‘Yahu sen iyiliği emreder, kötülüğü yasaklardın. Senin bu halin de ne?’ dediklerinde, ‘‘Emrederdim; ama yapmazdım, nehyederdim; ama kendim yapardım.’(7) demekten Rabbim hepimizi muhafaza etsin!

Yapılmayacak şeylerin söylenmesi ve amellerdeki ihlâssızlık gibi Müslümanlarda olmaması gereken ahlâklar, her Müslüman tarafından bir an evvel farkına varılarak yok edilmesi gereken manevî hastalıklardandır. Zaten bu ve buna benzer hastalıklardan kurtulmadığı veya kurtulmak için bir gayret sarf edilmediği için ibadetlerde bir neşve yok, huzur yok. Şeytan bizi oyuncağı haline getiriyor. Nefsimiz bizi kendine esir ediyor. Namaz kılıyoruz, namaz bizi kötülüklerden alıkoymuyor. Oruç tutuyoruz, şeytanımız hapsolmuyor. Hacca gidiyoruz, hacdan sonra aynı hatalar ve günahlar devam ediyor. Zekât veriyoruz, yoksul doymuyor. Tevbe ediyoruz, günahta ısrar devam ediyor. Sohbet ediyoruz, sohbet, amel olmayınca tesir etmiyor. Zikrediyoruz, zikir amele yansımıyor.

Aslında insanlar samimiyetsizliğe ve boş konuşmaya, Allah’ın dinine kâmil manada gönül vermedikleri için tevessül ederler. Çünkü İslâm boş konuşmayı ve ikiyüzlülüğü yasaklar, başkası hoş görsün diye yapılan ameli boşuna yapılmış olarak kabul eder. Gerçek manada iman öyle bir haldir ki; Allah’ın varlığını her an gündemde tutmaktır. Allah’ın varlığını kalp ve azalara fark ettirmektir. Zaten bunun farkında olan kalp Allah’tan gayrisini düşünmez, fark eden dil olmayacak şeyi söyleyemez.

Rabbim bizleri kendisine gerçek manada kul olabilen sâlih insanlar arasına ilhak etsin! Âmin!

Kaynakça:
1. es-Saff, 61/2.
2. en-Nahl, 16/19.
3. el-A’râf, 7/29.
4. el-Hicr, 15/39-40.
5. Müslim, İmâret 152.
6. Tirmizî, Zühd 48.
7. Buhârî, Fiten 17.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Şaban Ayı

Şaban Ayı

İlâhî feyz ve rahmetin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek aylar, mü’minler için en kârlı ve kazançlı birer fırsattır. Üç ayların olabildiğince manevi hazlarla dolu bu sıcaklığı, hayatlarını her daim Allah’a kullukla geçirmeye gayret eden imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder.

Recep ayının girmesiyle rahmeti sonsuz olan Rabbimize karşı ibadetlerimizden zikir, duâ, niyaz, hamd u senâ ile tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, idrak edilen Miraç kandiliyle birlikte ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi temâşâ zevkine ererler. Bu yüzden o kulların gönülleri, dilleri, edâları, üslûpları daha da bir değişerek simalarını ayrı bir nur, heybet, haşyet ve ümit sevinci bürür. Bu dönemde beşerî sertlikler daha bir yumuşar ve pek çok gönül miraç yapacakmışçasına nefsindeki ve ruhundaki bütün dünyevî ağırlıklarını atarak gönül dünyalarında manevi bir yolculuğa başlarlar.

Kitaplarda ‘Şehru’l-kerâme’ veya ’Şehrullâhi’l-muazzam’ diye geçen Şaban ayını idrak ettiğimiz bu günler, gecesiyle-gündüzüyle ve içerisinde barındırdığı Berat kandiliyle müminlerin her bakımdan Ramazan’a hazırlanmasını sağlamaktadır. ’Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.’ ’Şaban benim ayımdır,’ ’Şaban günahları temizleyendir’ buyuran Efendimiz (s.a.v.) bu ayda diğer aylara nazaran daha çok ibadet ve taatte bulunurdu.

İhsan ve mağfiret ayında amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler; şeytan ve nefs-i emmarenin gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olacaktır. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler, en bereketli bir şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileriki zamanlarda hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlara karşı siper vazifesi görecektir.

Bu günlerini ibadet ve itaatsiz, haramlara dikkat etmeksizin gafletle geçiren kimseler Ramazan ayının hakiki rahmetinden nasıl istifade edebilecekler ki? Dünyalık kazanmak için yılın her günü insanın önüne farklı fırsatlar çıkabilir. Ancak Allah’ın rahmet ve mağfiretine nail olabilmek için belki bir daha böyle mübarek aylara kavuşamayabiliriz. Hz. Ali Efendimizin buyurduğu üzere; “Bugün amel var hesap yok. Yarın ise hesap var, amel yok!”

Unutmayalım ki; insanın eceli, emellerinden daha önce kendisine kavuşacaktır.

Cenab-ı Hak bizleri Şaban ayının nurundan ve feyzinden en azami mertebede istifade eden kullarından eyleyerek Ramazan’a kavuştursun. Amin!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 65. sayısı (2008 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Üç Aylardan İstifade Etmek

Üç Aylardan İstifade Etmek

İnsanoğlu hayatı boyunca, zaman zaman bir kısım sıkıntılar ve hayal kırıklıklarıyla karşı karşıya kalabilir. Dünyanın bir imtihan yeri olduğu inancını taşıyan mümin, başına gelen tüm hadiselerden dersler çıkartabilir. İnanan insan nazarında dünya hayatı, her yönüyle binbir güzelliğin kaynağı ve Rabbimizin sonsuz rahmetinin bir tezahürüdür. Zira o ölümden sonrası için hazırlığını bu dünyada yapmaktadır. Bu yüzden ölüm; hayatını Allah ve Rasûlü`ne itaatle geçiren, sırat-ı müstakimden bir an bile sapmadan inandığını yaşayanlar için çok mutlu ve arzu edilebilecek kadar sevimli bir akıbet olmasına karşılık, hayatını cismaniyete nefsanî arzularına bağlı geçirenler için hiç de özlenecek birşey değildir. Aksine böyleleri için ölüm fevkalâde sıkıcı, tatsız ve acı bir sondur.

Ölümün bir hakikat olduğunun farkına varan insan, geçici dünya hırslarından ve nefsanî arzularından uzaklaşır. Bir gün ölümle mutlaka buluşacağını ve asıl hayat olan ahiret hayatı ile karşılaşacağını hiçbir zaman aklından çıkarmaz. Her şeyi yoktan var edenin, tüm nimetleri ve güzellikleri insanlara ikram edenin ve ahireti yaratanın Allah Teâlâ olduğunu kavrar. Bu kavrayış ile, dünyadaki nimetlerin, yalnızca ahiretteki sonsuz güzelliklerin birer habercisi olduğunu; hiç tükenmeyecek, hiç eksilmeyecek ve hiç bozulmayacak sonsuz bir dünyanın iman edenlere cennette sunulacağını fark eder.

Dünyanın bakî olmadığı hakikatinden kaçmakta olanlar ise, menfaat hırsının ve gelecek endişesinin getirdiği sıkıntı ve zorluklara katlanmak zorundadırlar. Kendileri de dâhil olmak üzere, etraflarındaki her şeyin yaşlanıp eskimekte olduğunu görmenin huzursuzluğunu her daim yaşarlar. Fakat elde ettikleri dünyalıkların hiçbiri kendilerine tatmin duygusu vermez. Allah Teâlâ’ya iman etmeyi reddedip, geçici dünyanın mutlak varlığına inanan bu insanlar, ahirette de nimetlerden uzaklaştırılacaklardır.

Hakikatte Cenâb-ı Hak dünyayı, cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle birlikte yaratmıştır. Fakat bu güzelliklerin yanına cehennemi düşündürecek eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği, cennet ve cehenneme ait özellikleri andıran detaylar birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennemi düşünürler, hem de dünyadaki kısa ve geçici hayata bağlanmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Yüce Rabbimiz’in kulları için seçip razı olduğu hayat da ahiretteki cennet yurdudur.

Allah Teâlâ kullarının cennete gidebilmesi için rahmet kapılarını daima açık tutmaktadır. Ama yıl içerisinde öyle günler ve zamanlar da yaratmıştır ki; o günlerde yapılan ibadetler diğer zamanlarda yapılanlara göre daha farklı muamele görmektedir. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki bizler bugünlere kavuşmuş bulunmaktayız.

“Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyuran Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Receb ayı girince; ’Allah’ım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl! Bizi Ramazana ulaştır’ diye dua ederdi

Evet! Üç aylar, içinde barındırdığı sayısız rahmet ve hazineleriyle bir anne şefkati gibi müminlerin gönüllerini sararak feyiz ve bereketlerini yağdırmaya başlamış bulunuyor. Peki, biz Üç Aylar’ı karşılamaya ve hayatımızın geri kalan günlerini Allah ve Rasûlü’ne itaat ederek güzelce yaşamaya hazır mıyız?

Geceleri ve gündüzleriyle, saat ve dakikalarıyla, hatta saniyeleriyle dahi insanın manevi kazancına vesile olan, sınırlı ömrü sonsuzluğa ulaştıran, geride kalan dokuz ayın bereketini taşıyıp birden başımıza boşaltan, Regaib Gecesi (Recep ayının ilk cuma gecesine), Mirac Gecesi, (Recep ayının yirmi yedinci gecesine), Berat Gecesi (Şaban ayının on beşinci gecesine), Kadir Gecesi (Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi)ne rastlayan bu günler ayların içerisindeki en faziletli zamanlardır.

Kapımıza öyle bir misafir geldi ki; bizden kendisine biraz zaman ayırmamızı istiyor ve bunun karşılığında, yanında getirdiği o dünya ve ahiret saadetini müjde veren hediyelerini bırakıp gidiyor.

Elbette bu bereketli zaman diliminde yapılacak şeylerin başında Kur’ân-ı Kerîm okumak, sürekli abdestli bulunmaya gayret göstermek, dilimizden tevbe istiğfarı, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin zikrini, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize salâvatı eksik etmemek. Ve yüreğimizden koptuğu, gönlümüzden geldiği gibi Rabbimizden istemektir. Zira Allah Teâlâ, kullarına dua ettikleri takdirde vereceğini vaad etmektedir. Kullarına isteme hakkı veren Cenâb-ı Hak, onların dualarına da icabet edecektir. Evet, O, her şeye gücü yetendir, her zamana hükmü geçendir.

Yapacağımız dua ve niyazlarımızda ailemiz, akrabalarımız olacağı gibi milletimiz ve bütün Müslümanlık hatta topyekûn insanlık da olmalı. Zira millet ve insanlık olarak, en bunalımlı dönemlerimizden birini yaşıyoruz. Üç Aylar tam da sıkıştığımız bir zamanda bize sunulmuş bir fırsat olarak ufukta göründü. İnşallah Ümmet-i Muhammed olarak bu günleri güzel değerlendirir ve kim bilir yaşanması muhtemel ne türlü sıkıntıların önüne bir set çekmiş oluruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 76. sayısı (2009 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Editör Yazısı – 26

Editör Yazısı – 26

Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürerek geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürerek mevsimleri yaratan Cenâb-ı Hakk her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır. Yarattığı kullarına karşı da sonsuz merhamete sahip olan Allah’u Teâlâ, sene içinde o kulları için gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına bazı özel gün ve geceler yaratmıştır. Bu özel zaman dilimlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiret rüzgarları sanki bir meltem gibi esmektedir.

Efendimiz (s.a.s.): ’Recep, Allah Teâlâ’nın ayı, Şâban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır’ buyurmuştur. Yıl içerisinde tüm ümmet tarafından ihya edilen beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır. Unutulmamalıdır ki; günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu ve kalbi ifsat ederek karartır. Gönlü Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı İlâhisi olmaya namzet bir hale getirmek için de tövbe ve istiğfarla günah kirlerinden arınmak gereklidir. İşte Üç Aylar bunun için bulunmaz fırsattır.

Gelin ümmet olarak ferden ferdâ Cenab-ı Hakk’a yönelelim. Haramlardan aslandan kaçar gibi kaçalım. Zira Allah’a kulluk iddiasında olan nice insanlar var ki; yaptıkları güzel amellerin arkasından daha fazla hayırlara yönelmek yerine haramları ve kötülükleri terk etmediklerinden dolayı ’Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi? Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir’ âyetinin muhatabı olabileceklerdir. Yani onlar dünyadayken makbul, meşru’ olmayan yollarla boş ve bâtıl işler yapmışlardır. Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıklan halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Halbuki onlar, kendilerinin doğru yol üzere bulunduklarını, sevimli ve makbul kimseler olduklarını sanıyorlardı.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: ’Kıyamet günü büyük cüsseli ve şişmanca bir adam gelir, ama o Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlık çekmez.’ Sonra Efendimiz (s.a.s.) isterseniz; ’Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz’ âyetini okuyun buyurdu.
Bu yazıyı kaleme almadan önce Üç Aylar’la alakalı ulemanın neler yazdıklarına bir göz attım. Herkes, üç ayların ne kadar feyizli ve bereketli gün ve geceleri barındırdığından bahsetmekte olduğunu gördüm. Bundan dolayı bu rahmet ve mağfiret günlerinde müslümanların kalplerinde burkuntu yapacak veya onları ümitsizliğe düşürecek sözler konuşmaktan ve yazmaktan Allah’a sığınırım.

Yanılıyorsam Allah beni affetsin ancak sokaklar, çarşılar, caddelerdeki insanlar sanki Üç Aylar gelmemiş gibi hareket etmekteler. Cuma’dan Cuma’ya camiye gidenlerden bazıları bu aylara hürmeten namaza başlamaktalar veya bunların sayıları Ramazan’da biraz daha artmaktadır. Âyette ve hadiste bahsedildiği gibi herkes kendini iyi iş yapıyorum zannetmekte; ancak haramları terk etme, nefsânî istek ve arzularını Efendimizin (s.a.s.) arzularına uydurma, şeytanın adımlarına uymama gibi nefsin hoşuna gitmeyen ahlâkları terk edenlerin sayısı çok az. Hatta nefsin istek ve arzularına uymanın kalbi ve maneviyatı öldüren bir hastalık olduğunu farkında olanlar yok gibi. Tabi insanların ruh haleti böyle olunca yapılan ibadetlerin ardından kalben hiç bir sıkıntı duymaksızın haramlar yapılabilmektedir.

Bu yüzden aklımız başımıza alalım ve bu sayılı günlerde okumaya devam ettiğimiz Kur’an’ları okumayı artıralım. Efendimiz (s.a.s.)’e bol bol salât-ü selâmlar getirelim. Kaza veya nafile namazlar kılalım. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek ölümü tefekkür edelim. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine kalpten tevbe ve istiğfarda bulunalım. Geceleri teheccüd namazı kılarak değerlendirelim. Tutabildiğimiz kadar nafile oruç tutalım ve elimizdeki imkânlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirelim.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 88. sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

×