150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: ramazan ayı

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Ramazan ve Sonrasında Değişen Kulluk Anlayışı

Receb ve şâban aylarından sonra ramazan gibi, rahmet kapılarının açıldığı kıymetli günlere kavuştuk. Rabbim nasip ederse yakında Mü’minlere bir hediye olarak bahşedilen bayrama da kavuşacağız. Cenâb-ı Hakk yaptığımız ibadetleri, sâlih amelleri ve teberruları en güzel şekilde kabul buyursun! Mutluluk ve huzur içinde bu günlerin tekrarını nasip etsin! İslâm ümmetini gerçek bayramların yaşanacağı günlere kavuştursun!

Bu günlerin ardından gelecek olan diğer zamanlar için unutmamamız gereken birkaç hususu bu bölümde sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ramazan ayı boyunca kendimizi alıştırdığımız bazı ibadetlere bu ay bittikten sonra da devam etmemizin gerekliliğini unutmamalıyız. Çünkü İslâm mevsimlik yaşanan bir din değildir. İslâm’ın bazı mevsimlik veya dönemlik emirleri vardır; ama ’Müslüman’ kimliğimizi bir ömür boyu taşımalıyız. Dolayısıyla bu kimliğin bizden ne istediğine bakmamız ve hayatımızı ona göre şekillendirmemiz gerekir. Farz olan oruç dönemliktir. Senede bir ay, yani sadece ramazanda tutulması zorunludur. Diğer zamanlarda kazaya kalan oruçlarımız varsa onları ve sevaplarımızı artırma amacıyla nafile oruçları tutarız; ancak namaz günde beş vakit ve bir ömür boyu kılınması gerekir. Ramazan ayına özel değildir. Hele ramazan ayında kılınan teravih namazlarıyla bir yıllık namaz borcunun yerine getirilmiş olduğunu düşünenler büyük bir yanılgı ve gaflettedirler.

Bir başka husus ise, bu toplumun fertleri olarak her birimiz, öncelikle kendimiz için bir şeyler yapmalıyız. Herkes kendisi için bir şeyler yaparsa memleket için, din için, devlet için, ekonomi için, kısacası insanlık için aslında çok şey yapmış olacaktır. Hz. Ömer (r.a.) efendimize atfedilen bir söz vardır: “Bugün Allah için ne yaptın?” Üzerinde düşünüldüğünde gerçekten bu cümle ciddi bir mana içermektedir. Günümüzde ise bu sözün yanında şunu da söylemek lazım: “Kendin için ne yaptın?” Yani sen “yapan” bir adam mısın, yoksa haramlara göz yumarak sadece seyreden, ahkâm kesen, cahilâne fetvalar veren, kendini beğenen ve olur olmadık her şeyi eleştiren, doğru düzgün bir ameli olmadığı halde söz kalabalığı yapan bir kimse misin?

İnsan kendisi için bir şeyler yapamıyorsa, Allah’ın rızası uğruna işler yapması olanaksızdır. Yani, kendisi için bir şey yapmaktan aciz birinin başkası için bir şey yapabilmesine ihtimal var mıdır? Boğulmuş biri, boğulmakta olan başka birini kurtarabilir mi? Kişinin öncelikli vazifesi kendine yeterliliğidir. Etrafına yardım ise bir sonraki adımdır. Yük olmamak esastır. Biz nedense millet olarak genellikle, kendimiz ayakta duramadığımız halde başkalarını ayağa kaldırmaya çalışmak gibi abes gayretler içinde oluruz. Bunu biraz açacak olursak; mesela kendin için beş vakit namazı vaktinde kılabildin mi? İslâm’ın koyduğu şartlara riayet ederek, ticaretine yalan, hile, sahtekârlık karıştırmadan helal kazanç peşinde koştun mu? Kendin için kazancı çok daha fazla olan âhiret için ne kadar yatırım yaptın? Gönlünü nefsin emmâre sıfatlarından arındıracak hangi gayret ve çabaları gösterdin? Kendini geliştirecek bir okuma, düşünme, anlama, yorumlama faaliyetinde bulundun mu? Allah’a kulluk yönünden “düne göre bugün daha ilerdeyim!” diyebiliyor musun? Kendin için; “bugün öldüğümde arkamda kalacak” diyebileceğin hayırlı bir iz bırakabildin mi? Çevrendeki insanlara bugün daha güzel davrandın mı? Kötü alışkanlıklarından birini daha terk ettin mi? Kur’ân’ın öğretilerinden, Allah Rasûlü’nün ahlâklarından neler öğrendin ve O’na yakınlıkta ne kadar mesafe kat ettin? Tabi bu ve buna benzer soruların sayılarını herkes kendini düşünerek çoğaltabilmesi mümkün…

Şayet bizler bunun gibi bir iç muhasebe bile yapmıyor isek, bizler hiç kimsenin ve hiçbir şeyin işine yaramıyoruz demektir. Sadece nefsin arzularını tatmine çalışan, dünyanın geçiciliğine yenik düşen zavallılarızdır. Merhum Akif’in vasfettiği gibi, “elleri böğründe yatan miskin adam”ın yerinden kalkıp da insanlığa birkaç ölçek ziya halk etmezden evvel kendisi için bir şeyler yapmayı öğrenmesinin gerekli olduğu kanaatindeyim.

Ayrıca Müslümanların kendileri için güzel ameller yapabilmeleri için iç dünyalarında halletmeleri gereken pek sorun var. Bu sorunlar, Müslümanların ferdî yaşantılarından ziyade, sosyal hayatlarının şekillenmesinde de menfi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Maalesef bu nefsî problemler, hayatın İslâmîleşmesine de ket vurmaktadır. Bunun için ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demenin yeterli olmadığı bir gerçektir. ‘‘Hayatım İslâm’dır’ demek için öncelikle kalbin bu söylenene inanması, kabullenmesi gerekmektedir. Kalbin vereceği cevapla, diğer azalar tetikleneceği için, azaların da söylenenle uyum içerisinde olması gerekecektir. Bunun için Allah (c.c.); ‘‘Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?”(1) sorusunu inananlara sormaktadır. Bu öyle bir sorudur ki, kalple birlikte, tüm azalara ‘‘kendine gel’ ihtarını yapmaktadır. Yapılmayacak bir şeyin söylenmesi, kişinin kendini avutmasıdır; ama hâşâ Allah’ı avutmak mümkün müdür? Unutmayalım ki, Allah (c.c.) gizli veya açık her şeyden haberdardır.(2) Acaba bizler söylediklerimizi yapabiliyor muyuz? Söylediklerimizle yaptıklarımız ne kadar uyumlu? O kadar çok konuşuyoruz ki! Ama konuştuklarımız, sadece ağzımızı yormakla kalıyor, bazen azalarımızı bile şaşırtıyoruz, “Az önce sahibim, benimle şu işi yapacağını söylemedi mi?” diye. Şahitlik edeceği kıyamet gününde kendisine söz verilen azalar dile geldiğinde ne hale geleceğiz, bunu hiç düşünmüyoruz. Diller konuşuyor, azalar susuyor. Ne oldu, verdiğin söz, yapacağım dediğin fiil? Bu bir hastalık değildir de nedir? Ânı kurtarmak hastalığı, kendini avutma hastalığı. Farz edelim ki o ânı kurtardın, ya öldükten sonrasındaki durumun?

Kur’ân’ın emrettiği üzere Rabbimize kullukta ihlâslı(3) olalım. Çünkü Allah’a kullukta ihlâsı yakalamış kullara şeytanın da bir tesirinin olamayacağını Kur’an’dan öğrenmekteyiz.(4) Unutmayalım ki, İslâm’ı yaşayışımızdaki her samimiyetsiz davranış ve ahlâklar şeytanın yanımızdan ayrılmamasına sebebiyet vermektedir. Bizdeki ihlâssızlık şeytanın musallatını kolaylaştırmaktadır. Mesela, namaza üşenerek kalkıyorsak, bu bir riyakârlıktır. Orucu “tutuyor desinler” diye tutuyorsak, hacca “gitti desinler” diye gidiyorsak, zekâtı “veriyor desinler” diye veriyorsak, daveti “ikram ediyor” desinler diye veriyorsak, bizim Allah’a verdiğimiz söz nerde kaldı? Hani söz vermiştik, “ibadeti yalnızca Sen’in rızan için yapacağız, Sen’den yardım isteyeceğiz” diye? Sözlerimiz, amel olmadan sadece bir sözden ibaret ise, bizim Müslümanlığımız nerde kaldı o zaman!

Kıyamet gününde gece boyu Kur’an okurdum, gündüzleri oruç tutardım, hayır hasenat yapardım, namaz kılardım, ağlardım dediğimizde, Allah (c.c.) ve melekler; ‘‘Yalan söylüyorsun! Sen Kur’an okuyor desinler diye okudun, namaz kılıyor desinler diye namaz kıldın, zekât veriyor desinler diye zekât verdin, ağlıyor desinler diye ağladın.’(5) derse şayet, ne yapacağız? Hüzün kuyusuna atılırsak halimiz nice olur. Efendimiz (s.a.v.) hüzün kuyusunun Cehennem’de bir vadi olduğunu, Cehennem’in o vadiden her gün yüz kere Allah’a sığındığını, bu kuyuya amellerinde riya yapanların gireceğini(6) ifade etmiştir. Öte dünyada yaptıklarımızın riya olduğunu görüp, ateşte bağırsakları dışarıda perişan vaziyette dolaşırken, bizi görenlerin ‘‘Yahu sen iyiliği emreder, kötülüğü yasaklardın. Senin bu halin de ne?’ dediklerinde, ‘‘Emrederdim; ama yapmazdım, nehyederdim; ama kendim yapardım.’(7) demekten Rabbim hepimizi muhafaza etsin!

Yapılmayacak şeylerin söylenmesi ve amellerdeki ihlâssızlık gibi Müslümanlarda olmaması gereken ahlâklar, her Müslüman tarafından bir an evvel farkına varılarak yok edilmesi gereken manevî hastalıklardandır. Zaten bu ve buna benzer hastalıklardan kurtulmadığı veya kurtulmak için bir gayret sarf edilmediği için ibadetlerde bir neşve yok, huzur yok. Şeytan bizi oyuncağı haline getiriyor. Nefsimiz bizi kendine esir ediyor. Namaz kılıyoruz, namaz bizi kötülüklerden alıkoymuyor. Oruç tutuyoruz, şeytanımız hapsolmuyor. Hacca gidiyoruz, hacdan sonra aynı hatalar ve günahlar devam ediyor. Zekât veriyoruz, yoksul doymuyor. Tevbe ediyoruz, günahta ısrar devam ediyor. Sohbet ediyoruz, sohbet, amel olmayınca tesir etmiyor. Zikrediyoruz, zikir amele yansımıyor.

Aslında insanlar samimiyetsizliğe ve boş konuşmaya, Allah’ın dinine kâmil manada gönül vermedikleri için tevessül ederler. Çünkü İslâm boş konuşmayı ve ikiyüzlülüğü yasaklar, başkası hoş görsün diye yapılan ameli boşuna yapılmış olarak kabul eder. Gerçek manada iman öyle bir haldir ki; Allah’ın varlığını her an gündemde tutmaktır. Allah’ın varlığını kalp ve azalara fark ettirmektir. Zaten bunun farkında olan kalp Allah’tan gayrisini düşünmez, fark eden dil olmayacak şeyi söyleyemez.

Rabbim bizleri kendisine gerçek manada kul olabilen sâlih insanlar arasına ilhak etsin! Âmin!

Kaynakça:
1. es-Saff, 61/2.
2. en-Nahl, 16/19.
3. el-A’râf, 7/29.
4. el-Hicr, 15/39-40.
5. Müslim, İmâret 152.
6. Tirmizî, Zühd 48.
7. Buhârî, Fiten 17.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 44. sayısı (Kasım 2006) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Ramazan Bayramı

Ramazan Bayramı

Müslümanların iki büyük bayramından biri… Ramazan ayında tutulan bir aylık orucun bitiminde Şevval ayının ilk üç günü Müslümanların bayram günleridir. Ramazan bayramına, o günlerin evvelinde fıtır sadakası verilmesinden dolayı ’Fıtır bayramı’ adı da verilmektedir.

Rasûlullah (s.a.s) Medine’ye hicret ettiği zaman Medinelilerin eğlenip neşelendiği iki bayramları vardı. Hz. Peygamber Medinelilere özgü olan, cahiliye izleri taşıyan bu bayramların yerine bütün Müslümanların sevinip eğleneceği İslâm’ın iki bayramını onlara haber verdi:

’Allah-u Teâlâ size, kutladığınız bu iki bayramın yerine, daha hayırlısını, Ramazan bayramı ile Kurban bayramını hediye etti.’(1) Bayram, Ramazan çıkıp bayramın başladığı Şevval hilalini görmekle, havanın bulutlu olması durumunda da Ramazan’ı otuz gün tutmakla başlar. Ramazan’ın yirmi dokuzunda hilal görünürse, ertesi gün Şevval’in biridir ve bayram yapılır.(2)

Ramazan bayramı, bir aylık oruçtan sonra yeme-içmenin ve her türlü helal nimetten yararlanmanın mubah olduğu; Müslümanların eğlenip birbirlerini ziyaret ettikleri, hediyeleştikleri; çocukların, fakirlerin ve kimsesizlerin sadaka verilerek sevindirildiği; kısaca İslâmî kardeşliğin toplumun her kesiminde canlı olarak yaşandığı, bütün bunlarla birlikte Allah’a karşı da sorumluluklarının bilinciyle topluca namaz kılıp birbirine nasihat ettikleri sevinç günleridir. Ramazan bayramında yapılması vâcib olan fıtır sadakası vermek önemli bir farîzadır ki mümkünse bu sadakayı bayramdan önce vermeli ki bayram gelmeden fakir insanlar da bazı hazırlıklar yapsınlar, onlar da sevinç içerisinde bayramı karşılasın ve sevinsinler.

Ayrıca bayram namazı kılmak gibi ibadetlerin yanında sünnet, müstehab olan ameller de vardır. Ramazan’ın ilk gününde oruç tutmak ise haramdır.

Ramazan bayramı sabahı erken kalkıp bayramın canlılığını hissetmek, diğer günlerden farklı bir gün olduğunu görmek, cünüp olsun olmasın guslederek temiz (mümkünse yeni) elbiseler giymek, pis kokulu yiyeceklerden uzak durmak, ağzı misvaklayıp fırçalamak, güzel kokular sürünmek, saçı-sakalı, tırnakları ve vücudun diğer yerlerindeki kılları sünnete uygun bir şekilde temizleyip düzene koymak, İslâm’ın adabından olan güzel şeylerdir ve müstehaptır.

Ayrıca fertlerin birbirine karşı diğer günlerden daha fazla güler yüzlü davranması, neşeli görünmek, topluca bayram namazına gitmek; namazdan önce varsa hurma, hurma yoksa tatlı bir şey yemek; bunun da bir, üç, beş gibi tekli sayılarda olmasına dikkat etmek; namaza giderken Allah’ı zikretmek, karşılaşılan Müslüman kardeşlerle selamlaşıp bayram sevincini paylaşmak, bu günü daha bir anlamlı kılacak davranışlardır ve Hz. Peygamber’in sünnetleridir.

Yakın akrabaların birbirini ziyaret edip sorması, ihtiyaç içinde olanlara yardımcı olunması gerekir. Ana-babayı unutmamak, hiç olmazsa bayram günlerinde kendilerini ziyaret edip gönüllerini almak Müslüman evlatların terk etmemesi gereken dinî bir yükümlülüktür.

Zengin olunsun fakir olunsun, bayram gününde güç yettiğince sadaka vermek, daha fazla Müslümanla karşılaşıp sevinci paylaşmak için namaza gidilen yoldan gelmeyip başka bir yoldan dönmek sünnettir. Sadakaların dışında, üzerlerine vâcip olan Müslümanlar, bayram namazından önce ’fitre’ adı verilen fıtır sadakalarını verirler. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre sadaka-i fıtır farz, Hanefi mezhebine göre vâciptir.(3) Bayram namazından sonra Müslümanların birbirleriyle bayramlaşıp musâfaha yapmaları, kucaklaşmaları İslâm’ın hoş karşıladığı güzel geleneklerdir.
Sabah namazından sonra bayram namazına kadar hiç bir namaz kılınmaz. Bu konuda İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyet şöyledir: ’Nebiyyi Ekrem (s.a.s) fıtır bayramı günü yalnız iki rekât kıldırıp ondan evvel de sonra da hiç bir namaz kılmadı…’(4)

Bayram namazının cami-mescid gibi kapalı yerler yerine açık alanda, geniş ve düz bir meydanda kılınması sünnettir. Medine’ye bin arşın uzaklıkta bir yer vardı ki buraya ’Musallâ’ adı verilmişti. Bayram namazları da burada kılınırdı. Ebû Saîd el-Hudrî diyor ki: ’Rasûlullah fıtır bayramı ile kurban bayramı günlerinde Musallâ’ya çıkardı. İlk başladığı şey namaz olurdu. Sonra namazdan çıkıp, cemaat saflarında otururken ayakta onlara dönüp vaaz eder ve istediklerini tavsiyede bulunurdu. Abdullah b. Sâib şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile bayram namazında bulundum. Namazı bitirince; Biz hutbe okuyacağız, dinlemek isteyen otursun dinlesin, gitmek isteyen de gidebilir.’ buyurdu(5)

Bayram namazlarında ezan okunmaz. Bu konuyla ilgili pek çok hadis vardır. Ancak, halkın namazı kaçırmaması için çağrı yapılabileceği yönünde mürsel hadisler de vardır. Örneğin, ’Rasûlullah, bayramlarda essalâtü câmiah (Topluca namaz kılmaya buyrunuz) diye nidâ etmeyi müezzine emir buyurmuşlardır… Dolayısıyla bu rivâyeti kabul edip ’namaza gelin’ gibi sözlerle namaza çağırmak mekruh olmaz. Ancak ’Hayyaalessalah” gibi ezan cümleleriyle nidâ edilirse bu mekruh olur.’ (6) diyen âlimler de vardır.

Kadınların bayram namazına gidip gidemeyecekleri konusunda da farklı görüşler vardır. Peygamberimiz zamanında kadınların bayram namazına gittikleri bir çok sahih hadisle sabit olmuş bir gerçektir. Hattâ şu hadis hayızlı kadınların dahi namaza durmamak şartıyla namaz yerine gidebileceklerini göstermektedir:
Ümmü Atiyye’nin bildirdiğine göre; ’Taze, kocaya varmamış kızlara (yeni gelin olanlar), hattâ hayızlı olanlara varıncaya kadar bütün kadınlar namazgaha çıkar, o günün bereketinden nasiplenmek ümidiyle erkeklerle birlikte tekbir getirir, onlarla beraber dua ederlerdi. Yalnız, hayızlı olanlar Musallanın haricinde kalıp cemaatin tekbir ve dualarında hazır bulunurlar. (namaza katılmazlardı)’(7)

Diğer bir rivâyette İbn Abbas diyor ki: ’Rasûlullah, kadınların hutbeyi işitmediklerini düşünerek Bilâl’i alıp onların yanına geldi. Onlara vaaz ederek sadaka vermelerini emretti. Kadınlar küpesini, yüzüğünü Bilâl’in eteğine atıyorlardı. (Sahabenin hanımları Efendimizin bu nasihatlerinden sonra Allah için ve ahiret azabından korunmak için fakirlere bayram hediyesi olması gereği ile Efendimizin (s.a.v) ihtiyaç sahiplerine vermesi amacıyla en kıymetli takı ve ziynetleri sadaka etmişlerdir)’(8) Bütün bunlara rağmen, asr-ı saadetten sonra, ahlak ve namusa verilen değerin azaldığı, fitne ve fesadın yaygınlaştığı ortamlarda kadınların cemaate katılmayıp evlerinde durmaları İslam alimlerince İslâm’ın ruhuna daha uygun görülmüştür.

Ne zaman ki asr-ı saadet ahlakı toplumca ihya edilirse, işte o vakit Efendimiz zamanındaki bu güzel bayram adetini kadınlı erkekli, tıpkı o zamanda olduğu gibi tekbirler eşliğinde, Rabbimiz için bir ay oruç tutmuş ve ibadetlerde bulunmuş olmanın sevinci ile hep birlikte yaşamak mümkün olacaktır.

Ramazan bayramının tespiti kamerî aylardan Şevval hilalinin görünmesiyle olduğu için, hilalin görünüp görünmediği hakkında kesin bir sonuca varılamaz da Ramazan orucunun otuzuncu günü, o günün bayram olduğu anlaşılırsa, orucu iftar edip bayram yapmak gerekir; ancak, bayram namazı öğle vaktine kadar kılınabileceği için, eğer o günün bayram olduğu öğleden önce anlaşılmışsa, bayram namazı hemen kılınır; yok eğer öğleden sonra oruçlar açılmışsa, ilk gün bayram namazı kılınmaz. İkinci gün kılınıp kılınmayacağı konusunda İslâm âlimleri arasında görüş farklılığı vardır. ’Bir grup insan (binek üzerinde oldukları halde) Rasûlullah’a gelerek, bir gün önce hilali gördüklerine şâhitlik ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) onlara, iftar etmelerini, ertesi sabah da Musallâ’ya gitmelerini emretti.’(9) hadisini delil kabul eden Hanefi ve Hanbelîler, bayram namazının ikinci günü kılınabileceği görüşündedirler. Şâfiîler bayram namazını sünnet kabul ettikleri için, onlara göre ikinci günü kılınmaz.

Bayramlarda eğlenmek ve hattâ oyunlar oynamakta bir sakınca yoktur. Ancak, İslâmî kuralları, haramı, helali, utanma duygusunu, ağırballılığı, israfı ve kâfirlere özenip onlara benzememeyi akıldan çıkarmadan, Müslüman şahsiyetine yakışır bir şekilde olmasına dikkat etmek gerekir. Bayramlarda herkes neşeli olur. Ancak çocuklar, büyüklerden daha çok sevinç ve heyecan duyarlar. Bu sebeple onlarla, böyle günlerde daha çok ilgilenmeliyiz. Onları mutlu edebilmek için, biraz daha fazla fedakarlık göstermeliyiz. Dinimizin tavsiye ettiği ve Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin de hayatından öğrendiğimiz güzel ahlakları onlara da öğretmeliyiz.

Bu arada birbirimize karşı olan sevgi ve saygımızı daha da artırarak, kırgınlık ve küskünlüklere son vermeliyiz. İslam’ın sevgi, saygı, barış dîni olduğunu unutmamalıyız. Tüm Müslüman kardeşlerimizle dostça ve hoş bir şekilde geçinmeye azmetmeliyiz. Birlikte rahmet, ayrılıkta felaket olduğunu unutmamalıyız. Bu arada, Ramazanda kazandığımız iyi ve güzel alışkanlıklarımızı devam ettirmeliyiz. Ramazandan sonra da kötü huy ve davranışlara tekrar dönmemeliyiz. Bizleri huzur ve sükun içerisinde daha nice bayramlara eriştirmesi için, Yüce Allah’a duâda bulunmalıyız.

Bir hatırlatma olarak tüm kardeşlerimize şunu da belirtmek istiyorum ki içinde yaşadığımız toplumun bir hastalığı haline gelen ve bir türlü düzeltilemeyen bayram ve ondan nasıl istifade edinileceğinin şuurunda olmayan bir toplum haline gelmiş durumdayız ne yazık ki… İşte bir bayram daha geliyor sevinç ve neşe günleri olan bu zamanları nelerle dolduracağız acaba… Bu günlerimizi yukarıda ifade ettiğim gibi Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin sünnet ve ahlaklarına uygun bir şekilde mi yoksa bunun tersi olan ve İslam’ın ahlakına uygun olmayan çeşitli haram ve nefsânî isteklerle mi geçiriyoruz … Allah (c.c) bu günleri müminler için bir af ve mağfiret günleri olarak tahsis ettiği ve her türlü küskünlüklere hiç olmazsa bugünlerde bir son verilmesi istendiği halde kimileri bunun tam aksine küs olduğu kimselerle barışmadığı gibi çevresindekileri de sebepli veya sebepsiz kalplerini kırarak küsmek için fırsatlar kolluyor.

Ayrıca Günümüzde kitle iletişim araçlarının insanoğlunun hayatında ne derece önemli bir yerinin olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Peki bu araçların insanoğlunun ahlâkî yapısının da bozulmasında nasıl bir rol oynadığını da hiç düşündük mü? Bunun en çarpıcı örneklerini Müslümanların kutsal günleri olan bayramlarda özellikle hazırlanıp bazı televizyon kanallarından tüm Müslümanlara bayram özel eğlence programları adı altında sunulan bu yapımlar acaba Müslümanların ahlakına ne derece uygundur sizlere sormak istiyorum ?

İçerik bakımından her türlü şehevî duyguları tahrik edici ve ramazan boyunca kazanılmaya çalışılan ve bir nebze olsun gönüllerde alevlenmeye başlamış olan Allah ve Rasûlullah sevgisini bir anda ifsada uğratacak derecede haramlarla dolu bu türlü eğlencelere bizlerin hayatında yeri olabilir mi? Bu bayramlar Efendimizin biz Müslümanlara bir armağanıdır. Bu bayram bir aylık bir oruç itaatinin karşılığı olarak Rabbimizin daha bu dünyada bir necat nişanesi olarak Müslümanlara bir hediyesidir; fakat gelin görün ki “bayram programı” adı altında hazırlanan bu rezalet tablolar tam bir günah çukurudur. Zira bu programlarda sadece haramlar vardır. Kadınlarla yapılan eğlenceler, çekilen piyango kuraları…vs. kısaca Allah’ın armağanında Allah için olabilecek şeylerin dışında her şey vardır. Bilinçli Müslümanların ise diğer günlerde olduğu gibi özellikle bayramlarda da televizyondaki bu tarz programlardan uzak durmaları kendi menfaatlerinedir.

Tabi ki özlenen ve istenen tablo ise, hemen her insanın hayatında bir yeri olan televizyon gazete ve Internet gibi kitle iletişim araçlarını İslam’ın ahlâk öğretileri doğrultusunda yönlendirip diğer insanların hizmetine sunacak kimselerin sayısının artmasıdır. Bu hususta gayret içerisinde olduğu bilinen tüm insanları da tebrik eder ve Rabbimizden bu güzel hizmetlerini genişletmesini istiyoruz.

Kıymetli kardeşlerim, dinimizin emirlerini kur’an ve sünnet ölçülerine göre yerine getirmemiz gerekir. Yerine getirilen bazı amellerde örf ve adetlerin yanî kendi kültürümüzün de kalıntılarının olmasında bir sakıncasının olmadığı herkes tarafından bilinir; ancak bu amelleri yerine getirmedeki hassasiyet farz olan emirlerin önüne geçmişse bu türlü bir adet bizlerin zararınadır. İşte namaz da bunlardan bir tanesidir. Çoklarına şahit olmaktayız ki bayram günü sabah namazını kılmamış, farz olan sabah namazını ikame etmemiş; fakat bayram namazına kalkmış büyük bir hassasiyet göstererek hazırlanmıştır. İşte bu durum namaz şuurunun yitirilmesinin alametidir. Zira sabah namazı farz iken bayram namazı bir alt derecede öneme haiz olup vaciptir. Farzı terk edip de vacibi yerine getirmek hiçbir dînî duyarlılıkla ifade edilemez. Aynı durum Cuma namazlarında da görülmektedir. Sanki diğer namazlar farz deilmiş gibi sadece Cuma namazlarında camilerimizi cemaatle dolmuş olarak görürken haftanın hiçbir gününde ve vaktinde aynı şekilde görememekteyiz. Yine ramazanın gecelerinde devam edilen teravih namazı da bu türdendir. İnsanlar sünnet olan teravih namazına gösterdikleri hassasiyeti acaba diğer vakitler için neden göstermemektedir.

Kıymetli kardeşlerim İslam’ın gerçek güzelliği, onu bir bütün olarak telakkî edip erkanları bir bütünlük içerisinde yerine getirince ortaya çıkar. Osmanlı kültürümüzde, ecdâdımızın dînî hassasiyetlerinin ne derecede olduğunu ve bu mevcut kültürü, dîn’e bağlılık ile nasıl şekillendirdiklerini az çok hepimiz bilmekteyiz. Ecdadımız hakkındaki ilgilerimizi şöyle bir karıştırırsak, onların, bayramları büyüklü küçüklü nasıl yaşadıkları ve çok çeşitli güzel adetlerle yaşadıkları bu bayramları, bir Ramazan, hatta tüm seneleri boyunca yerine getirdikleri kulluk örneği ile nasıl hak ettiklerini görürüz. Zaten şimdilerde o eski bayramlara;

“Ah! Nerede o eski bayramlar.” diye hasret ve özlem duyulmakta değil midir? İşte bu “ah o eski bayramlar nerede” sözüne ise, tarihimize şöyle bir bakınca; Osmanlının o bozulamaya başladığı son zamanlarından itibaren söylendiğine şahit olursunuz. Gerçi ecdadımızın en kötü gününü bile özlemekteyiz, zira her geçen gününü özlendiği açıktır. İşte bu üzücü durumun ortaya çıkmasının sebebini az çok ifade etmeye çalıştık. Dileğimiz o ki, yeniden hem bu dünyada hem de huzur-u ilahide güzel bir bayram yapabilmek için bayramı hak etmeye çalışalım.
Bütün din kardeşlerimizin Ramazan bayramını en kalbi duygularla tebrik eder, Cenâb-ı Hakkın yardım ve mağfiretini niyaz ederim.

Kaymakça:
1. Sünen-i Ebû Dâvud, Salat, 239.
2. Sünen-i Ebû Dâvud, 3/306.
3. Tecrîd-i Sarih, Tercümesi, 367.
4. Tecrîd-i Sarih Tercümesi III, 174.
5. Sünen-i Ebû Davud, II, 225.
6. Tecrîd-i Sarih, III, 181.
7. Tecrîd-i Sarih, III, 183.
8. Sünen-i Ebu Dâvud, Salat, 239,241.
9. Sünen-i Ebû Dâvud, II, 227.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8.sayısı (2003 Kasım) için yazılmıştır.

Müminlerin Dünyasında Ramazan

Müminlerin Dünyasında Ramazan

Receb ve şabandan sonra ramazan ayı da büyük bir heyecan dalgasıyla bir kez daha çaldı kapımızı. Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Bununla beraber Cenâb-ı Hakk’ın bu lütuflarının O’na olan itaatimizi artırmaya vesile olmasını gönülden diliyoruz. Dünyanın dört bir yanında savaşlar, krizler ve bunalımların yaşandığı bir dönemde, son bir kere daha kendimizi ramazanın o sımsıcak atmosferine kavuşturmasından dolayı Allah’a şükrediyoruz.

Özellikle yazılı ve görsel yayın organları bilginin her türünü kendi menfaatleri doğrultusunda kullandıkları gibi ramazan ayıyla da alâkalı her sene çok değişik söylemler geliştirerek bir tür ramazan edebiyatı yapmaktadırlar. Aslında ramazan; Allah’a kullukta, hayır hasenatta, ibadetlerde hassasiyet kazanılmasında zirvelerin zorlanmasının gerekli olduğu bir aydır. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Rasûlullah (s.a.v.)’in o güzel ahlâkına tabi olmaksızın, yaşamadığı halde sadece ramazanın ne kadar mübarek bir ay olduğunun edebiyatını yaparak günlerini gafletle geçiren kimselerden kılmasın. Zira Efendimiz (s.a.v.), Cebrail (a.s.)’in yaptığı;”Ramazan’a yetişmiş, ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ duasına minberinden sesli bir şekilde ‘amin’ diyerek iştirak ediyordu.

Ramazan ayı Kur’ân ayıdır. Şirk, zulüm ve cahiliyye ahlâklarıyla kararan Mekke semaları, ilk kez ramazan ayında Kur’ân’la yeniden dirilişi tatmaya başladı. Bunun için Kur’ân-ı Kerim, o ilk geceye ‘Kadir gecesi’ demişti.

Cennet kapılarının açılıp, cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların zincire vurulduğu bu ayda rahmet ikliminden gelen sonsuz nurlardan herkes istidadına göre istifade eder. Nefs-i emmarenin ahlâklarından bir nebze de olsa kurtulmanın verdiği hazla ibadetlerdeki hakiki manayı anlamaya koyulur. Bundan dolayı müminlerin dünyasında bir başkadır ramazan ve oruç. O, gelirken senenin her günü yolu gözlenen nazlı bir misafir gibi gelir; giderken de içimize ayrılıp gitmesinin hasret ve hicranını bırakır öyle gider. Zira ramazan ayı; orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, kalabalık cemaatlerle eda edilen teravih namazlarıyla, yapılan Kur’ân hatimleriyle insanı hapsolduğu şu dünyadan alır manevî rahmet iklimlerden teneffüs etmesine vesile ve fırsattır ve inşallah ramazanımız, Allah’ın rızasına akabinde de cennete kavuşmamızda öncülük edecek zaman dilimlerinden bir kesit olacaktır, kim bilir?

Selâm ve dua ile…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 66. sayısı (2008 Eylül) için editör olarak yazılmıştır.

Ya İtaat  ya da İsyan

Ya İtaat ya da İsyan

Kainat var olduğundan bu yana akıl ve iradeden yoksun olan canlı-cansız her şey kendi lisanlarıyla Allah’ı tesbih ederek, dünyada bulunma gayelerine uygun şekilde Allah’a kulluk vazifelerini bi-hakkın yerine getirmektedirler. Bununla birlikte kendisine akıl ve irade bahşedilen insanoğlu ise yaratılanlar arasında en şerefli varlık olarak dünyaya gönderilmiştir. Şayet insan; nefs-i emmaresinin zebunu olmadan, dünyanın geçici süs ve şatafatına takılmadan yaratılış gayesi olan Allah’a kulluğuna her daim istikamet üzere devam ederse izzetli olarak gönderildiği dünyadan Allah’ın rızasını kazanma istikametinde muazzam bir yol kat etmiş olarak ayrılacaktır.

Her bir yanda günah ve isyanların kol gezdiği şu dünyadan Allah’ın rızasına kavuşup neticesinde de cennete gitmek tabi ki, biraz zordur; ama imkânsız da değildir. Zira Efendimiz (s.a.v.)’in beyan buyurduğu gibi ’Cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle, Cehennem de nefsin hoşlandığı şeylerle kuşatılmıştır.’ Cenab-ı Hak dünyada imtihan sırrı olarak her bir günaha nefis için geçici bir lezzet koyduğu gibi, itaat ve ibadete de nefse hoş gelmeyen sıkıntı ve zorluklar koymuştur. Aslında ibadetlerde insanoğlu için başlangıçtaki bu küçük sıkıntı ve meşakkatlerin ardından ruh ve kalbi huzura kavuşturacak rahatlık vardır. Nefis, yaratılışı icabı günahlara koşarken, sıkıntılara sabretmeyi gerektiren ibadetlerden daima kaçar. Günahlar ve yasaklar, başlangıçtaki lezzetlerine karşılık, sonradan maddî-manevî pek çok ızdırap ve sıkıntıları beraberinde getirirken; iman, itaat ve ibadet ise başlangıçta çekilen küçük sıkıntılara karşılık, hem madden hem de manen rahatlık ve huzura vesile olur. İşte bundan dolayıdır ki, günahlardaki geçici lezzetler “zehirli bal” olarak ifade edilmiştir.

Ramazan, ibadet ve kulluğun lezzetini tadıp Allah’ın mağfiretini kazanma hususunda kıymete haiz bir aydı. O rahmet ayında alışılan kulluk hassasiyeti sadece bir ay içerisine hapsolmamalıdır. Bu hassasiyeti dünyada bulunduğumuz süre içerisinde her daim devam ettirebilmenin yollarını araştırmalı ve Allah’a kul olmanın o tarifi imkansız lezzetini tatmalıyız.

İşte bu bağlamda dergimizin başyazarı Muzaffer Yalçın Hocaefendinin istifademize sunduğu makalesi manevi hastalıklarımıza şifa sunmaktadır. Evet, insan ya itaat halindedir, ya da isyan halindedir; üçüncü bir hali yoktur dostlar! Hal-u ahvâlinizin hep itaat üzere olması duasıyla…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 67. sayısı (2008 Ekim) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Üç Aylardan İstifade Etmek

Üç Aylardan İstifade Etmek

İnsanoğlu hayatı boyunca, zaman zaman bir kısım sıkıntılar ve hayal kırıklıklarıyla karşı karşıya kalabilir. Dünyanın bir imtihan yeri olduğu inancını taşıyan mümin, başına gelen tüm hadiselerden dersler çıkartabilir. İnanan insan nazarında dünya hayatı, her yönüyle binbir güzelliğin kaynağı ve Rabbimizin sonsuz rahmetinin bir tezahürüdür. Zira o ölümden sonrası için hazırlığını bu dünyada yapmaktadır. Bu yüzden ölüm; hayatını Allah ve Rasûlü`ne itaatle geçiren, sırat-ı müstakimden bir an bile sapmadan inandığını yaşayanlar için çok mutlu ve arzu edilebilecek kadar sevimli bir akıbet olmasına karşılık, hayatını cismaniyete nefsanî arzularına bağlı geçirenler için hiç de özlenecek birşey değildir. Aksine böyleleri için ölüm fevkalâde sıkıcı, tatsız ve acı bir sondur.

Ölümün bir hakikat olduğunun farkına varan insan, geçici dünya hırslarından ve nefsanî arzularından uzaklaşır. Bir gün ölümle mutlaka buluşacağını ve asıl hayat olan ahiret hayatı ile karşılaşacağını hiçbir zaman aklından çıkarmaz. Her şeyi yoktan var edenin, tüm nimetleri ve güzellikleri insanlara ikram edenin ve ahireti yaratanın Allah Teâlâ olduğunu kavrar. Bu kavrayış ile, dünyadaki nimetlerin, yalnızca ahiretteki sonsuz güzelliklerin birer habercisi olduğunu; hiç tükenmeyecek, hiç eksilmeyecek ve hiç bozulmayacak sonsuz bir dünyanın iman edenlere cennette sunulacağını fark eder.

Dünyanın bakî olmadığı hakikatinden kaçmakta olanlar ise, menfaat hırsının ve gelecek endişesinin getirdiği sıkıntı ve zorluklara katlanmak zorundadırlar. Kendileri de dâhil olmak üzere, etraflarındaki her şeyin yaşlanıp eskimekte olduğunu görmenin huzursuzluğunu her daim yaşarlar. Fakat elde ettikleri dünyalıkların hiçbiri kendilerine tatmin duygusu vermez. Allah Teâlâ’ya iman etmeyi reddedip, geçici dünyanın mutlak varlığına inanan bu insanlar, ahirette de nimetlerden uzaklaştırılacaklardır.

Hakikatte Cenâb-ı Hak dünyayı, cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle birlikte yaratmıştır. Fakat bu güzelliklerin yanına cehennemi düşündürecek eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği, cennet ve cehenneme ait özellikleri andıran detaylar birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennemi düşünürler, hem de dünyadaki kısa ve geçici hayata bağlanmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Yüce Rabbimiz’in kulları için seçip razı olduğu hayat da ahiretteki cennet yurdudur.

Allah Teâlâ kullarının cennete gidebilmesi için rahmet kapılarını daima açık tutmaktadır. Ama yıl içerisinde öyle günler ve zamanlar da yaratmıştır ki; o günlerde yapılan ibadetler diğer zamanlarda yapılanlara göre daha farklı muamele görmektedir. Rabbimize sonsuz hamd-ü senâlar olsun ki bizler bugünlere kavuşmuş bulunmaktayız.

“Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyuran Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Receb ayı girince; ’Allah’ım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl! Bizi Ramazana ulaştır’ diye dua ederdi

Evet! Üç aylar, içinde barındırdığı sayısız rahmet ve hazineleriyle bir anne şefkati gibi müminlerin gönüllerini sararak feyiz ve bereketlerini yağdırmaya başlamış bulunuyor. Peki, biz Üç Aylar’ı karşılamaya ve hayatımızın geri kalan günlerini Allah ve Rasûlü’ne itaat ederek güzelce yaşamaya hazır mıyız?

Geceleri ve gündüzleriyle, saat ve dakikalarıyla, hatta saniyeleriyle dahi insanın manevi kazancına vesile olan, sınırlı ömrü sonsuzluğa ulaştıran, geride kalan dokuz ayın bereketini taşıyıp birden başımıza boşaltan, Regaib Gecesi (Recep ayının ilk cuma gecesine), Mirac Gecesi, (Recep ayının yirmi yedinci gecesine), Berat Gecesi (Şaban ayının on beşinci gecesine), Kadir Gecesi (Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi)ne rastlayan bu günler ayların içerisindeki en faziletli zamanlardır.

Kapımıza öyle bir misafir geldi ki; bizden kendisine biraz zaman ayırmamızı istiyor ve bunun karşılığında, yanında getirdiği o dünya ve ahiret saadetini müjde veren hediyelerini bırakıp gidiyor.

Elbette bu bereketli zaman diliminde yapılacak şeylerin başında Kur’ân-ı Kerîm okumak, sürekli abdestli bulunmaya gayret göstermek, dilimizden tevbe istiğfarı, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin zikrini, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize salâvatı eksik etmemek. Ve yüreğimizden koptuğu, gönlümüzden geldiği gibi Rabbimizden istemektir. Zira Allah Teâlâ, kullarına dua ettikleri takdirde vereceğini vaad etmektedir. Kullarına isteme hakkı veren Cenâb-ı Hak, onların dualarına da icabet edecektir. Evet, O, her şeye gücü yetendir, her zamana hükmü geçendir.

Yapacağımız dua ve niyazlarımızda ailemiz, akrabalarımız olacağı gibi milletimiz ve bütün Müslümanlık hatta topyekûn insanlık da olmalı. Zira millet ve insanlık olarak, en bunalımlı dönemlerimizden birini yaşıyoruz. Üç Aylar tam da sıkıştığımız bir zamanda bize sunulmuş bir fırsat olarak ufukta göründü. İnşallah Ümmet-i Muhammed olarak bu günleri güzel değerlendirir ve kim bilir yaşanması muhtemel ne türlü sıkıntıların önüne bir set çekmiş oluruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 76. sayısı (2009 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Gaflet

Gaflet

Merkez Muslihiddin Efendi (k.s.) birgün talebesinden; `Dolaptaki şişeyi getirmesini’ ister. Talebe koşup, `Hocam, burada iki şişe var. Hangisini getireyim?` deyince, Hocası, `Hayır, bir tane var` diye cevap verir. Talebe ısrar edince de; `O halde birini kır` der. Talebe şişeyi kırınca, bir de ne görsün hiçbir şişe kalmaz ortada. Meğer talebe şaşı imiş, biri iki görüyormuş. Bu ibretlik kıssa da olduğu gibi gaflette olan insan da böyledir, her şeyi olduğundan farklı görür. İçerisinde bulunduğumuz aylar ve yaklaşmakta olan Ramazan ayı ise bu gafletlerden arınmada en güzel vesilelerden birisidir.

Hasretle beklenen Ramazan-ı Şerif ayına çok az vakit kalmasına rağmen Müslümanlarda bu mübarek ayın barındırdığı rahmete yönelik ciddi hazırlıklar yapıldığı da pek söylenemez. Benim bu sözlerime bazı insanlar belki alınabilirler de!.. Zira Ramazan ayının yaklaşmasıyla pek çok şeyin çehresi değişmekte ve bu aya münhasıran heryerde bir hazırlık içerisine girilmektedir. İşte onlardan bir kısmını burada zikredecek olursak; Ramazan ayına has olmak üzere radyo ve televizyonlarda iftar ve sahur programları yapılacak, fırınlarda pide çıkacak, minareler kandil ve mahyalarla donatılarak aydınlatılacak, bazı yerlerde Ramazan çarşıları kurulup Ramazan şenlikleri yapılacak, teravih sonrasında gece yarılarına kadın erkek herkes kurulan bu çarşılarda Ramazan eğlencesi adı altında (güya meşru imiş gibi!) eğlenmelerine bakacaklar, bazı kesimlerde Ramazan ayı bahanesiyle verilecek iftarlarla İbrahimî dinler adı altında herkesi bir çatı altında toplama gayreti (insanlık açlık ve sefaletle boğuşurken!) içerisine gireceklerdir. Daha neler neler… İnsanların Ramazan’a hazırlık olarak algıladıkları bu tarz sosyal aktiviteler ise, bunun büyük bir yanılgı olduğunu buradan belirtmeliyiz. Zira bu sayılanların ve buna benzer pek çok programın Ramazan’ın barındırdığı manevi güzelliklerle veya İslâm’ın ruhuyla ve esasıyla ne ilgisi var ki?.. Kaldı ki bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun boyunları bükük, mazlum, mağdur, pek çok sıkıntı ve zulümler altında inlemektedirler. İşte bunun en son örneklerden birisi de dünya kamuoyunun gündemine gelen Uygur Türklerine yapılan Çin zulmü. Hâlbuki oradaki Müslümanlar üzerindeki baskılar, yasaklar ve sırf Müslüman olduğu için katledilmeler yıllardır devam etmektedir. Müslümanlar için şartlar o kadar kötü hale getirilmiştir ki; Ramazan’da oruç tutmak devlet daireleri dâhil okullarda bile yasaktır. Gece sahur yapmak için lambalarını yakan insanlar tespit edilerek cezalandırma yoluna gidilmektedir. Dünyanın diğer ülkelerindeki Müslümanların durumları da Uygur Türklerinden farksız değildir aslında… Filistin, Irak, Pakistan, Keşmir, Afganistan…

Gelin hiç olmazsa bu Ramazan ayını bari hakkını vererek ihya edelim. Bunun da yolu Efendimiz (s.a.v.)’in sünnet ve ahlâklarını takip etmekle olacaktır. Peki, Rasûlullah (s.a.v.) bu ayı ülkemizde olduğu gibi şenlik ve panayır havasında mı geçirirdi, hâşâ! Aksine kendisini mescidde ibadet ve kulluğa öyle bir verirdi ki; Ramazan’ın son on günü itikâfa girer hanımlarıyla bile görüşmezdi. Yani son on gün dünyalık olabilecek her şeyden kendisini bedenen de soyutlardı. Sahabe Efendilerimiz de bu yolu takip ederek daha dünyadayken Allah’ın rızasına kavuşmaya namzet kullardan oldular; ama buna rağmen onların kulluklarında hiçbir değişiklik, gevşeme olmadı. Peki, burada sormak istiyorum: ’Bizlere ne oluyor ki yılın diğer günlerinde ibadetlerimizde, kulluğumuzda hassas davranmazken, Ramazan’da cennetten müjde gelmiş gibi rahat hareket edebilmekteyiz. Ya da yılın bütününde farz ibadetlerimizde olması gereken titizliği göstermiyoruz da Ramazan’da yaptığımız birkaç ibadeti dinin bütününü yapmış gibi sayıyoruz? Rabbimiz ve sevgili Habibi’nin emirlerinde ve bu emirlerin muhataplarında bir değişme de yok iken…

Bu nedenle Müslümanların önünde iki ihtimal var: Ya bu sene de bu mübarek ayın kıymetini bilemeden televizyon karşısında, çarşı pazarlarda, insanların kul olarak duyarlılıklarını bile artırmayan programlara katılarak, dostlar alışverişte görsün misali fakirlerin davet edilmediği sofralarda verilen davetlerle bu ayın feyiz ve bereketinden mahrum bir şekilde tamamlayacaklar. Ya da Allah’ın rızası istikametinde ibadetlerini ifa ederek büyük bir ticaret yapacaklardır… Seçim bize aittir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 77. sayısı (2009 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Zaman Değirmeni

Zaman Değirmeni

Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan insanoğlunun dünya yolcuğunda, her gelen, sırasını bir başkasına devrederek devam etmektedir. Sanki zaman boşluğunda akıp giden zerreler misali… Bir koşturmacadır sürüp gidiyor. Bu kadar hengâmenin arasında Allah Teâlâ’nın, Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği hakikatleri ciddiye almaktan uzak olan kimseler kendilerine sunulan Rahmanî fırsatları kaçırmanın ne büyük bir hüsrana sebep olacağının da farkına varamayacaklardır, ta ki kıyamete kadar.

İşte içerisinde bulunduğumuz Ramazan günleri; geldi ve gidiyor… Bir kaç hafta sonra bir Ramazan ayı daha aramızdan ayrılıp gidecek… Bu sayılı günler bitip tükenirken acaba Rabb’in arzu ettiği bir şekilde on bir ayın sultanını değerlendirebildik mi? Manen derinleşebildik, melekî yönümüzü biraz daha kuvvetlendirebildik mi? Başka bir deyişle: ’Bu aydan bize ne kaldı veya ne kalacak?’ Acaba ne gibi duygular ile hemhâliz? Ramazanın hayatımızdan bir kere daha çekilmesiyle içimizde bir yerlerde bir sızı duyuyor muyuz? Yoksa ’Hoş geldiniz ey mübarek on bir aylar mı!’ demekteyiz? Ramazan bize bir ahlâk mirası bırakmalı değil mi? Hani oruç tutmuştuk; haramlara karşı her zaman hassastık ama Ramazan’da daha bir dikkatli olmuştuk…

Bu tarz soruların cevabı ister düşünülsün isterse düşünülmesin; gönüllerde bayram esintileri esmeye, ruhlarda Ramazan-ı Şerif’in sağanak sağanak yağan rahmet çağlayanlarının hazzını derinlemesine duymaya başlanacak. Yakında elveda ya Şehr-i Ramazan demenin burukluğu yaşanacak. Rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan geride bırakıldığı için mü’minlerin gönülleri buruk olsa bile Hakk’a karşı kulluk vazifelerini ifa ettikleri için sevinç yaşayacaklar. Evet, bu mübarek ayda tutulan oruçlar, verilen sadakalar, yapılan yardımlar, okunan hatimlerden hâsıl olacak rahmet esintileri, Cenâb-ı Hakk’ın katında öyle büyük mükâfatlara mazhar olacak ki; bu kutlu zaman dilimine ulaşıp da ondan istifade edemeyen gafiller, büyük bir kayıp içine düşecekler maalesef…

Aslında ömrü olanlar için nice Ramazan’lar gelip geçecektir zaman içerisinde. Fakat gelecek seneki Ramazan’da veya bayramda bazı insanlar ömür sermayesini tamamlayacakları için dünyaya `elveda` diyecekler. Zaman değirmeni bir gün, onlar gibi bizleri de çarklarında un ufak edip öğütecektir. Ahirette ebedî saadete talip olanlar için vakit en kıymetli sermayedir. Zira bu kısa ömür sermayesinin karşılığında Allah’ın rahmetine ve rızasına kavuşulacaktır. Bu yüzden mümin hem Allah Teâlâ’ya kulluğuna devam ederken hem de Rabb’inin kendisine sunduğu özel gün ve geceleri de birer ganimet olarak telakki etmelidir.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin beyan buyurduğuna göre; ’Rahmet kapıları dört gece de açılır. O gecelerde yapılan dua ve tevbeler ret olmaz. Fıtr (Ramazan) ve Kurban Bayramları’nın birinci geceleri, Şaban ayının on beşinci gecesi (Berat) ve Arefe gecesi.’

Evet, Rahman’ın katında dua ve tevbelerin geri çevrilmediği bu günler arasında bayram gecelerinin zikredilmesi müminlerin gönüllerindeki neşeyi daha da ziyadeleştirmektedir. Fakat müminler, Rabbimizin: ’Kaldır başını ey Habibim! Senin hatırına hepsini affettim…’ dediği gün gerçek bayramın hazzına ereceklerdir. Her an Cenâb-ı Hak ile birlikte olduğunun şuurunda olan Hakk dostları ’bayram’ı affedilip, rızaya kavuşulduğu gün olarak anladıkları için; bir bayram günü Alvarlı Efe hazretlerinin elini öpüp, hayır duâsını almak isteyenlere Efe hazretleri gönlündeki güzellikleri şu mısralarla dile getirir:

’Mevlâ bizi affede

Bayram o bayram olur

Cürm ü hatâlar gide

Gör ne güzel ıyd olur.

Merhamet ede Rahim

Dermanı vere Hâkim

Lütfede lütf-i Kadim

Bayram o bayram olur.’

Rahmetli Efendim Abdullah Farûkî (k.s.)’nın sohbetlerinde kaside halinde söylettiği Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin mısraları da bayramdan bahsediyor ama bu bayram başka bayram tabi ki:

’Bayrami imdi bayrami imdi,

Yar ile bayram eyledi şimdi.

Hamd senalar hamd-ü senalar,

Yar ile bayram etti bu gönlüm.’

Bu manada Behlül Dânâ Hazretleri de: ’Bayram bineklere binenler için değil, hata ve isyanı bırakanlar içindir’ diye ifade ederken Hz. Mevlâna sanki tüm bunları özetlercesine sevgiliye kavuşmayı, Allah’a vuslatı bayram olarak telakki ediyor ve buna Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) adını veriyor.

Bu yüzden sâlih kullar arasında söylenen; ’Ömrünüz Ramazan, ahiretiniz bayram olsun!’ dileği mümin için son derece anlamlıdır. Burada Ramazan şuuru ve dikkati, bir ay olmaktan öte insanın bütün bir hayatına yayılması gerektiği ifade edilmektedir. Unutmayalım; hayat boyu Ramazan düşüncesiyle kendisine çeki düzen veren kişiye bayram düşüncesi de birlikte aşılanır. Dünyayı sürekli Ramazan duyarlılığıyla yaşayanlar, ahirette bayram sevinciyle sonsuz huzura ereceklerdir. İnşaallah.

Özlenen Rehber ailesi olarak tüm Müslümanların şimdiden bayramını kutlar ve Rabbimizin bizi affettiği gerçek bayramlarda buluşturmasını niyaz ederiz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 78. sayısı (2009 Eylül) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Editör Yazısı – 26

Editör Yazısı – 26

Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürerek geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürerek mevsimleri yaratan Cenâb-ı Hakk her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır. Yarattığı kullarına karşı da sonsuz merhamete sahip olan Allah’u Teâlâ, sene içinde o kulları için gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına bazı özel gün ve geceler yaratmıştır. Bu özel zaman dilimlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiret rüzgarları sanki bir meltem gibi esmektedir.

Efendimiz (s.a.s.): ’Recep, Allah Teâlâ’nın ayı, Şâban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır’ buyurmuştur. Yıl içerisinde tüm ümmet tarafından ihya edilen beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır. Unutulmamalıdır ki; günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu ve kalbi ifsat ederek karartır. Gönlü Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı İlâhisi olmaya namzet bir hale getirmek için de tövbe ve istiğfarla günah kirlerinden arınmak gereklidir. İşte Üç Aylar bunun için bulunmaz fırsattır.

Gelin ümmet olarak ferden ferdâ Cenab-ı Hakk’a yönelelim. Haramlardan aslandan kaçar gibi kaçalım. Zira Allah’a kulluk iddiasında olan nice insanlar var ki; yaptıkları güzel amellerin arkasından daha fazla hayırlara yönelmek yerine haramları ve kötülükleri terk etmediklerinden dolayı ’Size amel bakımından en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi? Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir’ âyetinin muhatabı olabileceklerdir. Yani onlar dünyadayken makbul, meşru’ olmayan yollarla boş ve bâtıl işler yapmışlardır. Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıklan halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Halbuki onlar, kendilerinin doğru yol üzere bulunduklarını, sevimli ve makbul kimseler olduklarını sanıyorlardı.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: ’Kıyamet günü büyük cüsseli ve şişmanca bir adam gelir, ama o Allah katında bir sinek kanadı kadar ağırlık çekmez.’ Sonra Efendimiz (s.a.s.) isterseniz; ’Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz’ âyetini okuyun buyurdu.
Bu yazıyı kaleme almadan önce Üç Aylar’la alakalı ulemanın neler yazdıklarına bir göz attım. Herkes, üç ayların ne kadar feyizli ve bereketli gün ve geceleri barındırdığından bahsetmekte olduğunu gördüm. Bundan dolayı bu rahmet ve mağfiret günlerinde müslümanların kalplerinde burkuntu yapacak veya onları ümitsizliğe düşürecek sözler konuşmaktan ve yazmaktan Allah’a sığınırım.

Yanılıyorsam Allah beni affetsin ancak sokaklar, çarşılar, caddelerdeki insanlar sanki Üç Aylar gelmemiş gibi hareket etmekteler. Cuma’dan Cuma’ya camiye gidenlerden bazıları bu aylara hürmeten namaza başlamaktalar veya bunların sayıları Ramazan’da biraz daha artmaktadır. Âyette ve hadiste bahsedildiği gibi herkes kendini iyi iş yapıyorum zannetmekte; ancak haramları terk etme, nefsânî istek ve arzularını Efendimizin (s.a.s.) arzularına uydurma, şeytanın adımlarına uymama gibi nefsin hoşuna gitmeyen ahlâkları terk edenlerin sayısı çok az. Hatta nefsin istek ve arzularına uymanın kalbi ve maneviyatı öldüren bir hastalık olduğunu farkında olanlar yok gibi. Tabi insanların ruh haleti böyle olunca yapılan ibadetlerin ardından kalben hiç bir sıkıntı duymaksızın haramlar yapılabilmektedir.

Bu yüzden aklımız başımıza alalım ve bu sayılı günlerde okumaya devam ettiğimiz Kur’an’ları okumayı artıralım. Efendimiz (s.a.s.)’e bol bol salât-ü selâmlar getirelim. Kaza veya nafile namazlar kılalım. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek ölümü tefekkür edelim. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine kalpten tevbe ve istiğfarda bulunalım. Geceleri teheccüd namazı kılarak değerlendirelim. Tutabildiğimiz kadar nafile oruç tutalım ve elimizdeki imkânlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirelim.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 88. sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 25

Editör Yazısı – 25

Kur’an, oruç, sabır, yardımlaşma, rahmet, bereket, af ve mağfiret ayı olan Ramazan’a kavuşturan Rabbimize hamd ediyoruz. Bu ayın ne gibi faziletlere sahip olduğunu en güzel anlatan ve yaşayan elbette Rasûlullah (s.a.s.)’dir. Bundan dolayı Ramazan ayını kendi sözlerimizle anlatmak yerine Efendimiz (s.a.s.)’in nasihatlerini dinleyip onlara itaat etmek hayatımızda vereceğimiz en isabetli karar olacaktır.

Efendimiz (s.a.s.), Şaban ayının son gününde insanları Ramazan’a karşı teyakkuzda olmalarını sağlamak için ümmetine şu sözlerle hitap etmiştir: ’Ey insanlar! Bereketli ve büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüştür. Bu öyle bir ay ki, onda bin aydan daha hayırlı olan bir gece vardır. O öyle bir ay ki, Allah o ayda oruç tutmayı farz kılmış, gecelerini nafile ibadetle (teravih namazı) ile geçirmeyi teşvik etmiştir. Kim Ramazan ayında hayır işlerse, Ramazan ayı dışında farz bir ibadeti yapan kimse gibi sevap kazanır. Kim Ramazan ayında bir farzı eda ederse, Ramazan ayı dışında yetmiş farzı eda eden kimse gibi sevap kazanır. Ramazan ayı sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Ramazan, yardım etme ve ihsanda bulunma ayıdır. Bu ayda müminin rızkı artar. Kim bu ayda oruç tutan bir mümine iftar yemeği verirse bu, günahlarının bağışlanması ve cehennem ateşinden azat olmasına vesile olur, iftar verdiği kimsenin oruç ile kazandığı kadar sevap kazanır, oruç tutanın sevabında da eksilme olmaz.’

Sahabe: ’Ey Allah’ın elçisi! Hepimiz iftar verecek güce sahip değiliz ki’ dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): ’Allah, bu sevabı bir tek hurma veya bir bardak su veya bir içimlik süt ikramı ile de verir’ buyurdu ve konuşmasına şöyle devam etti: ’Ramazan, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayıdır. Kim bu ayda işçisinin/hizmetçisinin işini hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennem ateşinden azat eder. (Ey insanlar!) Ramazan ayında dört şeyi çok yapın. Bunlardan ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz. Diğer ikisine ise sizin ihtiyacınız var. Rabbinizi razı edeceğiniz şeyler; kelime-i şahadet ve tövbe-i istiğfardır. Sizin muhtaç olduğunuz iki şey ise, Allah’tan cenneti ister, cehennemden O’na sığınırsınız. Kim oruç tutan bir mümine su ikram ederse, Allah da onu benim (Kevser) havuzumdan içirir. Bu havuzdan içen cennete girinceye kadar bir daha susamaz.’ (İbn Huzeyme, Beyhakî, İbn Hibbân, bk. Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, 94-95.)
Bir daha ki Ramazan’a kavuşacağımızın garantisinin olmadığı dünya hayatında hiç olmazsa bu Ramazan’ın günlerini ve gecelerini Allah’ın rızasını kazanma adına fırsat bilelim ve ona göre değerlendirelim. Bu ayda hangi ibadetlere ağırlık verilmelidir veya neler yapılmalıdır diye sorulacak olursa; kısaca şu başlıklar ışığında ibadetlerimize yön verebiliriz. Bu ayda Kur’ân-ı Kerim ile olan bağlantımızı daha da artırarak onunla olan meşguliyetimizi artıralım. Allah’ın nimetlerine karşılık tefekkür ve tezekkür etmeyi unutmayalım. Rasûlullah (s.a.s.)’in hayatını okumadığımız başka kaynaklardan da okuyarak bu konudaki ilmimizi artıralım. Ramazan ayının her gününü, özellikle son on gününün her anını ibadet ve taatla değerlendirmenin yollarını araştıralım. İmkânımız varsa itikâf yapalım. Tutulan oruçlardan sadece açlık ve susuzluk kalmaması için haramlara karşı rikkat sahibi olalım. Mümkün mertebe cemaatten ayrılmamaya özen gösterelim. Yetimleri de unutulmamalı, onları sevindirmeliyiz. İftar vaktini dua için ganimet bilmeli rahmet kapılarının oruçlu kullar için açıldığı o dakikalarda dua edelim. Zekât vermeye malik olanlar vazifelerinde tembellik göstermemelidirler. Ayrıca Ramazan’da verilen iftar ve sadakaların değerlerinin bir sonsuz hazine mesabesinde olduğu akıldan çıkarılmamalı.

Unutulmaması gereken en önemli görevlerimizden birisi de, farz olan Ramazan orucumuzu tutabilmemizin şartı olan Ramazan Hilâli’ni takip ve tespittir. Yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun Müslümanlar, teknoloji hangi boyuta gelirse gelsin astronomi bilgisi ve hesaplarına dayanarak vakit tespiti ile yetinmemeli, Rasûl-i Zîşân (s.a.v.) Efendimizin ’çıplak gözle hilâli gözetleme emrini’ de bihakkın yerine getirebilmenin gayreti içinde bulunmalıdır. ’Aslolan Hilâl’in ru’yetidir.’ Ferdî gayretler elbette vardır; ancak, halkı Müslüman olan ülkelerin, kardeşlik ruhuyla birlikte yürüttükleri, zahirî ve bâtınî yönleriyle tatmin edici bir çalışmalarının da olmadığını bilmekteyiz. Rabbimizden, bu hususta müminlere rızasına uygun olacak isabetli amelleri lutfetmesini niyaz ediyoruz.
Bu vesile ile yeryüzünün farklı coğrafyalarına yayılan dergimizin tüm okurlarına, gönül dostlarımıza, imkânları nispetinde, ilmine uygun olarak Ramazan Hilâlini gözetleyip diğer ülkelerdeki okurlarımızı sahih bilgiler ile bilgilendirme görevlerini hatırlatırız. Rabbimizin (c.c.), cümlemizi Ramazan Hilâli’ni gözetleme sünnetini ihyâ eden salih kullarından kılması dualarımızla, Allah’a emanet olun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dersinin 89. sayısı (2010 Ağustos) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 14

Özlenen Rehber Dergisi olarak tüm Müslümanların Ramazan ayını kutlar, bu mübarek ayın tüm inananlara bereket, hayır, huzur ve öncelikle de barış getirmesini Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederiz.

Ramazan, Müslümanlar arasında yardımlaşmanın ve dayanışmanın daha da ön plana çıktığı, çok önemli bir dönemdir. Bu nedenle tüm İslam âleminin Ramazan ayını bir vesile olarak görüp fikir ayrılıklarını, kırgınlıkları bir kenara bırakmaları ve tek vücut olarak ittifak etmeleri gerekmektedir. Müslümanların tesanüdü konusunda gösterilecek bu dayanışma, zulme sebep olan batıl yolların ve ideolojilerin yıkılmasına vesile olacağı gibi, aynı zamanda sıkıntı ve ihtiyaç içinde olan Müslümanlara da verilebilecek en büyük destek olacaktır.

İslam, toplum dini olması hasebiyle hayatı çepeçevre kuşatmıştır. Küçük büyük, zengin fakir her sınıftan insan İslam zincirinin bir halkasını oluşturur. Bu sebeble Müslümanlar öncelikle kardeşlerinin dertleriyle dertlenmeli ve onların sıkıntılarına çözüm sunacak imkanlar hazırlamalıdırlar. İşte mübarek Ramazan ayı bunları gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsattır. Elimiz kolumuz bağlı birşey yapma imkanına sahip değilsek en azından ümmetin kurtuluşu için sürekli dua etmeliyiz. Günahlarımızdan pişman olup ellerimizi semaya kaldırıp mülkün gerçek sahibi Rabbimizden bağışlanma dilemeliyiz. Bu ayda sofralarımızdaki insan halkasını yeni yeni misafirlerle genişletmeliyiz. Unutmamalıyız ki misafir bereketiyle gelir. Bir sofraya ne kadar çok el uzanırsa sofradaki nimetlerin bereketi o nispette artar.

Kur’an’ın inzaliyle şeferlenen Ramazan ayında ifa edilen en önemli ibadet oruçtur. Oruç ibadetinin Allah’ın razı olacağı umulan şekilde yerine getirilmesi, güçlü bir imanın, ihlasın, samimiyetin ve Allah korkusunun göstergesidir. Çünkü oruç, Allah ile kul arasındaki bir ibadettir. İnsanın bu farzı yerine getirirken ne niyette olduğunu, samimiyetini, ihlasını, haram ve helalleri uygulamada gösterdiği titizliğini ancak Cenâb-ı Hakk bilmektedir. Orucun bir diğer faydası da, oruç vesilesiyle kulların kötülüklerden uzak durup, nefislerinin terbiyesinde büyük bir nimetle karşı karşıya olmalarıdır. Ancak oruç vesilesiyle açılan bu rahmet kapısında hakkıyla istifade edebilmenin tek yolu, Allah’a samimi bir kalple iman edip, Rabbimiz’in emir ve tavsiyelerine uymak, vicdanının sesini dinleyip, nefsinin kışkırtmalarından uzak durmakla olacaktır. Böyle bir kişinin ahlâkı, zaman içinde güzelleşecek, imanı kemale erecek ve gönlündeki Allah korkusu ve haşyeti daha da güçlenecektir.

İnsan, hayatının her alanında, Ramazan Ayı’nda aldığı bu özel terbiyenin nimetlerinden yararlanır. Çünkü nefsini terbiye etmiş, elindeki nimetlerin Allah’a ait olduğunu ve acizliğini fark etmiş bir insanın hayatında birtakım değişiklikler meydana gelir. Böyle bir insanın dünya görüşü, olaylar karşısındaki tepkileri ve yorumları farklılaşır, insanî yönü ön plana çıkar. Allah’ın nimetleri olmadan yaşamanın imkansız olduğunu anlar. Açlığı yaşamak suretiyle, uygulamalı olarak, fakir insanları da düşünebilme, onların halleriyle hâllenip onlara kol kanat gerebilme hususunda çok olumlu nefsî ve ruhî terbiyelere kavuşur.

Kendi şahsî hayatımızda ve ailemizde Ramazan’ın feyiz ve bereketinden azamî derecede yararlanabilmek için adeta maneviyat seferberliği ilan etmeliyiz. Zira bu ay sayılı günlerden ibarettir. Bu günlerin içini hakkıyla doldurmalıyız. Gelecek yılın Ramazan ayına kavuşacağımıza dair hiçbirimizin elinde herhangi bir senet yoktur. Akıllı insan, her türlü ihtimali göz önünde bulundurarak idrak ettiği bu ayı son Ramazan olarak bilir ve gereğini yapar. Zaman hızla akıp gidiyor. Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Ramazan gibi bereketli ve feyizli günleri layıkıyla değerlendiremezsek hayatımızda sevap-günah dengesi bozulur ve gönüllerimizdeki Allah haşyeti ve sevgisi o nisbette dümura uğrar. Geçen günler fayda değil, zarar hanemize yazılır.

Ne mutlu o kimselere ki şu sayılı Ramazan günlerini layıkıyla ihya ederek Rablerinden af ve mağfiret müjdesine nail olmaktadırlar…


Rabbim tüm İslâm âleminin Ramazanını mübarek kılsın, mağfur olmuş bir hal ile nice bayramlara kavuştursun.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 101. sayısı (2011 Ağustos) için yazılmıştır

×