150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: pakistan

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Yazının kaleme alındığı şu günlerde medya ve kamuoyunda meclisten onay alan tezkere ve muhtemel bir sınır ötesi harekât, belki de onlarca yıl devam edecek olan çatışmalar ve intikamlar üzerine inşa edilecek bir gelecek tartışılmaktadır. Böyle bir atmosferde karşı tarafa duyulan öfke her iki tarafın da aklını ve basiretini yok etmektedir. Toplumun fertleri ise dost olması gerekenlerin düşman, düşman olması gerekenlerin dost olduğu talihsiz bir dönemi yaşamaya mahkûm edilmektedir.
Meclisten geçen bu tezkereyle birlikte hem Türkiye hem de Kuzey Irak’ta sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürece girildi. Belki bu tezkere hiç kullanılmayacak, belki sınırlı biçimde kullanılacak. Belki de topyekun bir hesaplaşmanın ilk adımı olacak.
Bana göre Türkiye, Irak ve Ortadoğu ülkeleri halklarının üzerinde oynanan oyunları daha net görebilmek için Washington, Londra ve aslında baş aktör olan İsrail tarafından bakılmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü Ankara’dan, Irak’tan, Filistin’den veya diğer Arap ülkelerinin yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalar ve yükselen sesler hadiselere çözüm üretecek ve kimseyi tatmin eder halde değildir. Bölge halkının kaderini Batı’nın uygulamalarıyla tahmin etmek daha kolaydır. Bu hadiselerin gelişimine siz de öyle bakın. Öyle bakarsanız geleceği göreceksiniz. Öyle bakarsanız, tankların sınıra neden yığıldığını, 20 yaşındaki gencecik insanları Anadolu topraklarını neden yasa boğduğunu, Kürt köylerindeki suskunluğun ve umutsuzluğun sebeplerini anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’nin Güneydoğusu dâhil tüm Ortadoğu coğrafyası adeta yangın içinde. Bu geniş coğrafya üzerinde egemenliğini pekiştirmeye çalışan uluslararası emperyalist güçler ve bölge devletleri, bölge halklarını birbirlerine karşı kışkırtıcı ve tahrik edici gerici politikalar uyguluyorlar, halklar arası kardeşlik yerine düşmanlık tohumlarını geliştiriyorlar.
İşte Irak bunun en canlı örneği, Amerika bu ülkeye gireli dört yıla aşkın bir zaman oldu ve bu süre içerisinde ölen ve öldürülen insan sayısını hiç düşündünüz mü bilmiyorum. Bu adamlar Irak’ta dört buçuk yılda bir milyon yüz binden daha fazla (http://antiwar.com/updates/) insan öldürmeyi başardılar! Dile kolay, yüz binlerce sivil. Yüz binlerce ana, baba, delikanlı, genç kız, çocuk, bebek, öğretmen, öğrenci. İşgalin, etnik çatışmanın, iç savaşın, mezhep kavgasının maliyeti bu. Tabi tüm bunlara kaybolan binlerce insanı da ekleyelim. Bu ölümleri hangi kavramla ifade edeceğiz? Bir ülkenin camileri ve okulları bombalandığında, masum insanları kurşuna dizildiğinde, yüzlerce öğretim üyesinin kafasına kurşun sıkıldığında, işgalin acısını en korkunç biçimde yaşayan bir ülkede her aileden en az bir kişi öldürüldüğünde neler yaşanır ve neler hissedilir ancak oradaki insanlar bu acıyı bilebilir?
Hatırlayacak olursanız 1994’teki Raunda soykırımında 800 bin insan öldürülmüştü. Bu olay uluslararası hukukta ’soykırım? olarak tanımlandı, bunun için mahkemeler kuruldu. Irak’taki ölümler Ruanda’yı da geçti. Darfur’daki ölümler de, (http://www.cnn.com/2007/TECH/04/10/google.genocide/index.html) Amerikan yönetimi tarafından resmen ’soykırım? olarak tanımlanarak dünya harekete geçirilmişti. Peki, bir milyon yüz bin kişiyi öldüren (ve bu sayı her geçen gün artmakta), vahşetin her türlüsünü deneyen ülke soykırımdan başka ne yapıyor!
Ayrıca Amerika, Irak’ta inşa ettiği bu kaosu devam ettirebilmesi için bu ülkedeki piyonlarını, müttefiklerini kullanmakta ve kendisi Irak’ın güvenliğini güvensizleştirerek, ’ben olmadan hiçbir güvenlik sağlanamaz? anlayışıyla hem dünyaya hem de bölgeye bu mesajı dayatmaktadır. Bu vesileyle Irak üzerinden bölgeye yönelik strateji ve taktik üzerine plan ve projeler geliştirmeye çalışmaktadır. Irak’ın ’yeniden yapılandırılacağını!? iddia eden Amerika ve müttefikleri bırakın bu ülkeyi yapılandırmayı, bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yayılmacı devlet ve imparatorluk bu ülkeyi Amerika ve müttefik işgalci güçler kadar tarumar etmemişlerdir.
Irak’ta bu vahim hadiseler yaşanırken diğer ülkeler üzerindeki tehditler de her geçen gün artarak devam etmektedir. Bu süreçte İsrail uçakları Türkiye topraklarından Suriye’yi bombaladı. Fransa Dışişleri Bakanı dünyayı İran’la büyük savaşa hazır olmaya çağırdı. Amerika ve İsrail, İran’a saldırı için hazırlıkları açıktan yürütür hale gelmiştir. Bush, Ortadoğu’da nükleer soykırımdan söz eder olmuştur. Yarın bir milyon insan Suriye’de, birkaç milyon da İran’da öldürülürse bizler ne yapacağız, acaba susmaya devam mı edeceğiz? Şimdi yaptığımız gibi. Hiç olmazsa bu kötülük karşısında elimizle, olmazsa dilimizle, buna da gücümüz yoksa kalbimizle buğzederek bir tepkimiz olmalı değil mi? Çünkü Irak, Filistin, Lübnan, Afganistan, Pakistan ve dünyanın pek çok yerinde haksız yere öldürülenler Müslüman olmaktan öte öncelikle insandır. İslâm, inanan ve inanmayan ayrımı yapmaksızın haksız yere insan öldürmeyi şiddetle kınamakta ve yasaklamaktadır. Dünya bu katliamlara sessiz ve tepkisiz, bunun nedenini biliyor musunuz? Öldüren Amerika da ondan! Eğer bunu başka bir ülke yapsaydı, kıyameti koparırlardı! Ama o ülke Amerika olunca herkesi bir sessizlik kaplıyor.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 56. sayısı (2007 kasım) için yazılmıştır.

Gaflet

Gaflet

Merkez Muslihiddin Efendi (k.s.) birgün talebesinden; `Dolaptaki şişeyi getirmesini’ ister. Talebe koşup, `Hocam, burada iki şişe var. Hangisini getireyim?` deyince, Hocası, `Hayır, bir tane var` diye cevap verir. Talebe ısrar edince de; `O halde birini kır` der. Talebe şişeyi kırınca, bir de ne görsün hiçbir şişe kalmaz ortada. Meğer talebe şaşı imiş, biri iki görüyormuş. Bu ibretlik kıssa da olduğu gibi gaflette olan insan da böyledir, her şeyi olduğundan farklı görür. İçerisinde bulunduğumuz aylar ve yaklaşmakta olan Ramazan ayı ise bu gafletlerden arınmada en güzel vesilelerden birisidir.

Hasretle beklenen Ramazan-ı Şerif ayına çok az vakit kalmasına rağmen Müslümanlarda bu mübarek ayın barındırdığı rahmete yönelik ciddi hazırlıklar yapıldığı da pek söylenemez. Benim bu sözlerime bazı insanlar belki alınabilirler de!.. Zira Ramazan ayının yaklaşmasıyla pek çok şeyin çehresi değişmekte ve bu aya münhasıran heryerde bir hazırlık içerisine girilmektedir. İşte onlardan bir kısmını burada zikredecek olursak; Ramazan ayına has olmak üzere radyo ve televizyonlarda iftar ve sahur programları yapılacak, fırınlarda pide çıkacak, minareler kandil ve mahyalarla donatılarak aydınlatılacak, bazı yerlerde Ramazan çarşıları kurulup Ramazan şenlikleri yapılacak, teravih sonrasında gece yarılarına kadın erkek herkes kurulan bu çarşılarda Ramazan eğlencesi adı altında (güya meşru imiş gibi!) eğlenmelerine bakacaklar, bazı kesimlerde Ramazan ayı bahanesiyle verilecek iftarlarla İbrahimî dinler adı altında herkesi bir çatı altında toplama gayreti (insanlık açlık ve sefaletle boğuşurken!) içerisine gireceklerdir. Daha neler neler… İnsanların Ramazan’a hazırlık olarak algıladıkları bu tarz sosyal aktiviteler ise, bunun büyük bir yanılgı olduğunu buradan belirtmeliyiz. Zira bu sayılanların ve buna benzer pek çok programın Ramazan’ın barındırdığı manevi güzelliklerle veya İslâm’ın ruhuyla ve esasıyla ne ilgisi var ki?.. Kaldı ki bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun boyunları bükük, mazlum, mağdur, pek çok sıkıntı ve zulümler altında inlemektedirler. İşte bunun en son örneklerden birisi de dünya kamuoyunun gündemine gelen Uygur Türklerine yapılan Çin zulmü. Hâlbuki oradaki Müslümanlar üzerindeki baskılar, yasaklar ve sırf Müslüman olduğu için katledilmeler yıllardır devam etmektedir. Müslümanlar için şartlar o kadar kötü hale getirilmiştir ki; Ramazan’da oruç tutmak devlet daireleri dâhil okullarda bile yasaktır. Gece sahur yapmak için lambalarını yakan insanlar tespit edilerek cezalandırma yoluna gidilmektedir. Dünyanın diğer ülkelerindeki Müslümanların durumları da Uygur Türklerinden farksız değildir aslında… Filistin, Irak, Pakistan, Keşmir, Afganistan…

Gelin hiç olmazsa bu Ramazan ayını bari hakkını vererek ihya edelim. Bunun da yolu Efendimiz (s.a.v.)’in sünnet ve ahlâklarını takip etmekle olacaktır. Peki, Rasûlullah (s.a.v.) bu ayı ülkemizde olduğu gibi şenlik ve panayır havasında mı geçirirdi, hâşâ! Aksine kendisini mescidde ibadet ve kulluğa öyle bir verirdi ki; Ramazan’ın son on günü itikâfa girer hanımlarıyla bile görüşmezdi. Yani son on gün dünyalık olabilecek her şeyden kendisini bedenen de soyutlardı. Sahabe Efendilerimiz de bu yolu takip ederek daha dünyadayken Allah’ın rızasına kavuşmaya namzet kullardan oldular; ama buna rağmen onların kulluklarında hiçbir değişiklik, gevşeme olmadı. Peki, burada sormak istiyorum: ’Bizlere ne oluyor ki yılın diğer günlerinde ibadetlerimizde, kulluğumuzda hassas davranmazken, Ramazan’da cennetten müjde gelmiş gibi rahat hareket edebilmekteyiz. Ya da yılın bütününde farz ibadetlerimizde olması gereken titizliği göstermiyoruz da Ramazan’da yaptığımız birkaç ibadeti dinin bütününü yapmış gibi sayıyoruz? Rabbimiz ve sevgili Habibi’nin emirlerinde ve bu emirlerin muhataplarında bir değişme de yok iken…

Bu nedenle Müslümanların önünde iki ihtimal var: Ya bu sene de bu mübarek ayın kıymetini bilemeden televizyon karşısında, çarşı pazarlarda, insanların kul olarak duyarlılıklarını bile artırmayan programlara katılarak, dostlar alışverişte görsün misali fakirlerin davet edilmediği sofralarda verilen davetlerle bu ayın feyiz ve bereketinden mahrum bir şekilde tamamlayacaklar. Ya da Allah’ın rızası istikametinde ibadetlerini ifa ederek büyük bir ticaret yapacaklardır… Seçim bize aittir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 77. sayısı (2009 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

Editör Yazısı – 24

Editör Yazısı – 24

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azat olunmaya vesile olan Ramazan ayına bir daha huzur ve sükûn içinde af ve afiyet üzere kavuşmayı Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Müminler, birkaç gün sonra Ramazan ayını geride bırakarak Allah’ın izni ile Bayram’a ulaşmanın sevincini yaşayacaklar. Ramazan’ı ibadet ve taatle ifa edenler için bayram Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bir mükafatıdır. Bizler için ise bu Yaratıcımızı hatırlama, akrabalımızı, büyüklerimizi ziyaret etme ve yardıma muhtaç kimselere imkânlar dâhilinde dertlerine derman olma günleridir. Kısacası hem sevindirme ve hem de sevinme zamanlarıdır bayramlar.

Bu yazıyı kaleme almadan önce geçmiş bayramları ve bayramlar münasebetiyle yazdığım yazıları biraz olsun hatırlamaya çalıştım. Gördüm ki, her bayram İslâm dünyasının büyük bir bölümü bayramı acılar içinde geçirmişler. Bir karabasan gibi İslam dünyasına musallat olan fitneler ve zalimlerin zulümleri bayram ve mübarek günlere bakmaksızın Müslümanlara dünyayı zindan etmişler. Tüm bu olumsuz hadiselerin yanı sıra Müslümanlar, bazen de felaketlerle birlikte bayrama girmişler. Bu yılki bayramda önceki yılları aratmayacaktır galiba… Zira Pakistan’ı esareti altına alan sel felaketinin yaraları günler geçmesine rağmen bir türlü sarılamamakta ve oradaki kardeşlerimiz bayrama bu büyük felaketin acılarıyla karşılamaktalar. Felaketin boyutlarını tam olarak ne Pakistan ne de uluslararası kuruluşlar tespit edebilmiş değiller.

Yağan yağmurla neticesinde ülkenin can damarı denilen Pencap Ovası’nın tamamına yakını sular altında kaldı. İndus Nehri’ni besleyen beş akarsu adeta şahlandılar ve ülkenin ortasında 450 km uzunluğunda, 30 ile 50 km genişliğinde bir iç deniz oluştu. Resmi rakamlar 1600’den fazla ölü var derken, 15 milyondan fazla insan evsiz vaziyetteler. Her sel sonrasında yaşanan salgın hastalıkların, vahşi hayvan saldırılarının, yılan sokmalarının ve tabii açlığın alacağı can sayısını kimse tahmin edemiyor. Yağmurlar tüm ağustos boyunca aralıklarla devam edip durdu. Öyle ki ağır hava şartlarında bile işleyebilen Amerikan helikopterleri kurtarma faaliyetlerine ara vermek zorunda kaldılar. Suların yutmaya hazırlandığı bölgelerden boşaltma çalışmaları devam ediyor. Boşaltma demek, evsizleştirme demek; susuzlaştırma demek; aşsızlaştırma demek.

Ramazan ayını bu sıkıntılarla bitiren 15 milyon Pakistanlı kardeşimiz için Bayram hiç olmadığı kadar zor olacak bu sene. İmtihan! Ama unutmayalım ki bizler için de imtihan. Zira müminler ’bir uzvuna gelen zarardan diğer organlarının da ondan etkilendiği vücudun azaları gibidir’ düsturuyla hareket ederler. O yüzden iftar sofrasına oturduğumuzda menüsü açlık olan Pakistanlı müminlerin iftar sofralarını da tahayyül etmeliyiz. Bu Ramazan dualarımızda unutmayalım Pakistan’ı; bu Ramazan Pakistan için bir farklılık yapalım ve Ramazan’ımızın dışarıda geçirilecek bir iftarını ’Sanki yedim’ deyip Pakistan’a gönderelim. Bu Ramazan Bayramı’nda Pakistan için bir ayrıcalık yapalım ve çocuklarımıza aldığımız her hediyenin aynısından bir tane de Pakistanlı bir çocuğa gönderelim. Nasıl göndereceğim diye düşünmeyin, pek çok sivil kuruluş gibi vakfımız da oraya yardım amaçlı bağışları kabul etmekteler. Bu hizmetin bir ucundan da bizler tutalım. Oradaki insanlar başlarına gelenlerden ötürü sabırla imtihan edilirken nimetlerin içinde olan bizler de bu nimetlere şükür babında onları gerekli mercilere ulaştırıp ulaştırmadığımızdan dolayı imtihandayız.
Unutmayalım ki musibetler, zekât ve sadaka ibadetinin vaktinin geldiğini işmam eder. Bu defa zekât, tasadduk ve infak namazının ezanı Pakistan minaresinde okundu. Fakat çağrı umumidir; Allah’tan gelen bu doğal afet müslümanlar için; ’Buyrun namaza!’ diye çağırıyor.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 90. Sayısı (2010 Eylül) için yazılmıştır

×