150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: on iki imam

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Abdullah Faruki El-müceddidi (k.s.) ve Ehl-i Beyt’ e Bağlılığı

Cenâb-ı Hak, kullarını kendi Zât’ına yakın kılmak için bazı vesileler yaratmıştır. Bu vesilelerin en önemli halkalarından birisini de “Ehl-i Beyt-i Rasûl” sevgisi teşkil etmektedir. Zira Ehl-i Beyt’in üstün makamı ile ilgili olarak nazil olan âyetler ve Efendimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen hadisler sebebiyle Ehl-i Beyt, tarih boyunca bütün Müslümanların yöneldiği tek mihver durumuna gelmiş; onların ilim ve marifet nurları hak ve hakikat yolunda ümmete ışık tutmuştur.

Ehl-i Beyti sevmek, ehl-i sünnetin inanç esaslarından biridir. Bu durum Kur’ân-ı Kerim’in açık bir nassıdır. Ehl-i Beyti sevmeyenin imanında noksanlık olur. Çünkü bu konuda birçok hadis-i şerif mevcuttur.

Aslında Efendimizin (s.a.v.) Ehl-i Beyt’e ilgisi ve sevgisi sadece akrabalık bağının bir sonucu değildir. Bu aynı zamanda risalet vazifesinin de bir icabıdır. Zira kendisinden sonra kıyamete dek ümmetine; ilim, maneviyat, cihat gibi toplumun dinamiği olan, milletlerin ayakta kalmasını sağlayan ve devamları için şart olan dinî hususlarda onların daima önde olacaklarını hadislerinde müjdelemiştir. Bu yüzden Ehl-i Beyt’e duyulan sevgi, insanı Rasûlullah’a, Efendimize (s.a.v.) duyulan sevgi de insanı Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ve hoşnutluğuna kavuşturur. Yüzyılımızda hem Ehl-i Beyt soyundan olup, yukarıda bahsettiğimiz vasıflara da haiz Ehl-i Beyt âşıklarından biri de, Mübarek Üstadımız Abdullah Farûki el-Müceddidî Hazretleridir.

Abdullah Farukî (k.s.) zahirde Ârif-i billah Alâaddin Fersâfî (k.s.) nezaretinde yetişse de tasavvufta veysîlik olarak tabir edilen hususî bir nimete kavuşmuş ve manen rical-i gayb, Hz. Abdulkadir Geylânî, On İki İmamların irşatlarından istifade etmiş, Ehl-i Beyt’in babası Hz. Ali (k.v.) Efendimizde ise “Fenâf’i-Şeyh” makâmına ermiştir. Mübarek Üstadımızın, Hz. Ali (k.v.)’de fena olması elbette, daha evvelden ona duydukları büyük bir sevginin de bir eseri olmakla beraber bu fenâ makamına ulaşmaları, Ehl-i Beyt’in bütün fertlerinin sevgilerini kendisine açmış ve onlar tarafından da sevilmiştir.

Efendi’mizin gönlündeki Ehl-i Beyt’e duyduğu sevgi sadece dilde kalan, kuru ve ruhsuz bir sevgi değildi. Ehl-i Beyt’e beslediği özel sevgisiyle alâkalı onun sohbetlerine, dualarına ve gerekse gözyaşlarına şahit olan kimi insanlar; “Abdullah Farukî hazretleri Ehl-i Beyt’ten başka kimseyi sevmiyor” hissine kapılırlardı. Ziyaretinde bulunan kimi alevî ilim adamları, “Efendim, sizi görünce kendimizden utandık. Sevginize şahit olunca, Ehl-i Beyt’i gerektiğinden çok çok az sevdiğimizi gördük. Bizler gerçekten sadece sevgi iddiasında bulunuyormuşuz, keşke sizi tüm alevî kardeşlerimiz tanısalardı!” itirafında bulunmuşlardır; ama onun sevgisi ölçüsüz bir sevgi de değildir. İslâm’ın ahkâmıyla; Allah ve Rasûl’ünün işaret ettikleri yönde şer-i şerifle bütünleşmiş bir sevgidir. O (rh.a.), Ehl-i Beyt’i asla ne Rasûlullah’tan ne de Ashâb-ı Kiram’ın sevgisinden ayırmıştır. Onları bir bütün kabul etmiş ve itaatsiz bir sevgiyi de boş saymıştır.

Hocaefendi’nin (k.s.), Ehl-i Beyt’in anası Hz. Fâtıma’ya özel bir sevgileri vardı. Onu anınca “Yâ Ümmî… Yâ Ümmî…/ Ey anacığım… Ey anacığım” diye gözyaşı dökerlerdi. Hocaefendi (rh.a.) “Fatıma benden bir parçadır, onu üzen beni üzer; onu sevindiren beni sevindirir” hadis-i şeriflerinde zikredilen “bid’a yani parça” ibaresini sadece bedenden bir parça olarak anlamazdı, onu Rasûlullah (s.a.v.)’in her yönünü yansıtan bir cennet seyyidesi ve nübüvetten bir parça olarak kabul ederdi.

Efendi Hazretleri Ehl-i Beyt sevgisine o kadar aşina olmuştur ki, mânada kendilerine bizzat Rasûlullah (s.a.v) tarafından talim buyrulan, içerisinde Allah Rasûl’ünün ebeveyninin, Ehl-i Beyt’inin ve tüm yakınlarının da hususi olarak zikredildiği bir salâvat-ı şerifesi mevcuttur.

Onun Ehl-i Beyt sevgisinin tezahürlerinden bir diğeri de bu konuda yazmış oldukları “Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar” adlı güzide eseridir. Bu eser, Ehl-i Beyt’in örnek hayatından tablolar sunan kıymetli bir eserdir. Eserin içeriğinde Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in yanı sıra Ehl-i Beyt soyundan gelen On İki İmamların hayatları da anlatılmaktadır.

Hayatı boyunca Ehl-i Beyt sevgisini gönlünde buram buram yaşamış ve talebelerine de bu sevdayı yaşatmaya çalışmış olan Mübarek Efendimizin (k.s.) de, vefatından önce bizlere vasiyet ettiği yolumuzla ilgili üç ana esasın birisini Ehl-i Beyt sevgisi oluşturmuştur.

“Ey Salik! Bilesin ki bizim yolumuz üç esasa bağlıdır.

Tevhid akidesinin hâkimiyetidir.
Sünnet-i Seniyyenin yaşanmasıdır.
Ehl-i Beyt sevgisini yaşamaktır.”

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 69. sayısı (2008 Aralık) için yazılmıştır.

İmam Muhammed El-mehdi (r.a.)

İmam Muhammed El-mehdi (r.a.)

Künyesi Ebu’l-Kasım, lâkapları; ’Sâhibü’z-Zamân (zamânın sahibi), Sâhibü’d-Dâr (yurdun sâhibi), Kâim (ayakta duran, kıyâm eden), Hüccet (reddi mümkün olmayan kesin delil), Hâtim (hatmeden, sona erdiren) Muntazar (beklenen), Nahiyet’ül Mukaddese (kutlanmış yön), Hâdi (hidâyete sevk eden)’ ve ’Mehdî (hidâyete ermiş)’tir. En meşhur lâkapları ise; ’Sâhib’üz-Zamân’ ve ’Hüccet’tir.
15 Şaban 255/30 Temmuz 869 tarihinde Samarra kentinde dünyaya gelmişlerdir. Babaları, Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, anneleri Nercîs Hatun’dur.
İmâm Muhammedü’l-Takiyy’nin kızları, İmâm Hasanü’l-Askerî’nin halaları Hakime Hatun, On ikinci İmâm Sahib’ül-Emir’in doğumlarını şöyle anlatır: ’Hasanü’l-Askerî bana, bu gece bizde iftar et, Şâban ayının 15. gecesi ve bu gece Allah, hüccetini izhâr edecek.’ diye haber gönderdiler. Evlerine gittim, kendilerine; ’Anneleri kim?’ diye sordum: ’Nercis’ buyurdular. Ben: ’Kendisinde doğum alâmeti görmüyorum.’ dedim. İmâm Hasanü’l-Askerî: ’Gerçek, benim dediğimdir.’ buyurdular. Nercis geldi, bana: ’Seyyidem’ diye hitap etti ve ayaklarımı çıkarmak istedi. Ben, kendisine engel oldum, ’Seyyidem sensin.’ dedim. İmâm Hasanü’l-Askerî bu sözümü duyunca: ’Allah sana hayırla mükâfat etsin hala.’ dediler. Ben, Nercis’e: ’Allah sana bu gece bir çocuk ihsân edecek ki, dünyanın da efendisi olacak, âhiretin de.’ dedim. Nercis utangaç bir halde oturdu. Ben namaz kıldım, iftar ettim; biraz yattım uyudum. Gece namazına kalktım, sonra tekrar yattım. Derken korkarak uyandım, Nercis uyuyordu. Biraz sonra o da uyandı, gece namazını kıldı, sonra yattı. Henüz bir doğum alâmeti olmadığı için âdeta tereddüde düştüm. İmâm Hasanü’l-Askerî odalarından: ’Hala, can vaat edilen vakit yaklaşmakta; acele etme.’ diye seslendiler. Ben ’Elif-Lâm-Mim ve Yâ-Sîn sûrelerini’ okudum. O anda Nercis korkarak uyandılar. Koşup yanına gittim: ’Allah korusun seni, doğum mu var?’ diye sordum. Nercis: ’Evet’ dedi. Kendisini bağrıma bastım. İmâm Hasanü’l-Askerî: ’Kadir sûresini oku, hala!’ buyurdular. Tanyeri ağarırken Muhammed el-Mehdî, dünyayı şereflendirdiler.
Sâhibü’z-Zamânı, doğumlarından sonra babaları Hasanü’l-Askerî’nin âhirete intikallerinden önce, yakınlarından birçok kişi görmüş, kendileriyle görüşmüştür. İmâm Hasanü’l-Askerî de; onu yakınlarına göstermişler, müjdelemişler, o cümleden olarak: ’Sahibiniz budur.’ buyurmuşlardır.
Hasan Askerî’nin yakınlarından birisi kendisine: ’Senden sonra halefin kim olacaktır?’ diye sormuştur.
İmam Hasan Askerî odasına gitmiş ve kucağında üç yaşında olan bir erkek çocuğuyla geri dönmüş ve şöyle demiştir: ’Allah Teâlâ’nın yanında mükerrem biri olmasaydın bu oğlumu sana göstermezdim. Bunun adı Rasûlullah (s.a.s.)’in adı gibi, künyesi de yine O’nun künyesi gibidir.’

İmam Muhammed Mehdî’nin Dualarından…
’Ey Allah’ım! Eğer Sana itaat ettim ise hamd Sana aittir. Eğer Sana isyan ettim ise hüccet Senindir. Sen bağışlayan, nimet veren, her şeye gücü yetensin. Seni tesbih ve her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ey Allah’ım! Eğer Sana isyan ettim ise muhakkak ben Sana en sevimli olan şey ile itaat ettim. O da îmandır. Ya Rabb’i! Beni bağışla ve merhamet eyle Sen cömertsin, kerem sahibisin. Ey bütün her şeyin Senden emîn olduğu Allah’ım! Bana kendim, ehlim, çocuklarım ve diğer nimet verdiğin bütün her şey üzerine eman ver ki Senden başka hiçbir kimseden korkmayayım. Senden başka hiç kimseden çekinmeyeyim. Sen her şeye kâdirsin. Sen ne güzel dost ve yardımcısın yâ Rabb’i!

Not: Ehl-i Sünnet’e göre; On ikinci îmam olan Muhammed el-Mehdî vefat etmiştir. Şia’nın dediği gibi bir mağaraya girip bir daha çıkmadığı, kıyamete yakın zamanda Mehdî olarak çıkacağı doğru değildir. Yine Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşüne göre kıyamete yakın zamanda gelecek olan Mehdî, hadis-i şeriflerde bildirildiği üzere Rasûlullah Efendimizin soyundan olacaktır; fakat bu kişi 12 İmamların sonuncusu olana İmam Muhammed el-Mehdî değildir.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Farûkî el-Müceddidî, Abdullah, Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar, s.433-438.
2. Hilyetü’l-Evliya.
3. İslâm Âlimleri Ans., c.3.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 28. sayısı (2005 Temmuz) için yazılmıştır.

Min Esbat’ın-nebi İmam Hasan-el Askeri (r.a.)

Min Esbat’ın-nebi İmam Hasan-el Askeri (r.a.)

Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, Hicret’in 232. yılında Rebîülahir ayının 8. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakîi’l-Hâdî, anneleri Hadis’tir. İmâm Hasanü’l Askerî, babası Aliyyü’n Nakî’nin Hakk’a kavuştuklarında 23 yaşlarında idi. Künyeleri: ’Ebû Muhammed’, lâkapları: ’Hâdi, Rafıyk, Zekiyy, Takıyy, Hâlis’ ve ’Askerî’dir.
Babası ile Samarra’da, Asker mahallesinde oturdukları için ikisine de ’Askeriyyen’ denmişti. İmâm Hasanü’l Askerî’nin, İmâm Muhammed Mehdî’den başka evlâtları olmamıştır.
Muhammed bin Yahyâ, İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin oğulları Muhammed’in vefât ettikleri gün, İmâm Hasanü’l-Askerî’ye: ’Allah, onun yerine seni, bana halef kıldı. Allah’a şükret.’ buyurduklarını bildirir.
Yine yakınlarından birisine, İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin: ’Oğlum Hasanü’l-Askerî, bütün Muhammed soyu içinde en yüce ve en ulu kişidir. İmâmet makamına en lâyık olan odur, oğullarımın en üstünüdür. O, benim yerime geçecektir. Sorulacak şeylerinizi, muhtaç olduklarınızı ona sormanız gerek.’ diye yazdıklarını bildirmiştir.
İmâm Hasanü’l-Askerî; ağırbaşlılığıyla, bilgisiyle, olgunluğuyla herkesin saygısını kazanmıştı. Hasanü’l- Askerî’nin, ataları Hz. Rasûl-ü Ekrem gibi lütuflarına, keremlerine sınır yoktu; kendilerinden isteneni, umulandan fazlasıyla ihsân ederlerdi.
Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, Ehl-i Beyt’e uyanlara şu sûretle öğüt verirlerdi:
’Allah yolunda takvâya riâyet etmenizi, mücâhede de bulunmanızı, iyilikte bulunandan yâhut günah işleyenden, kimden olursa olsun size emanet edilen şeylere riâyette bulunmanızı, emanete hıyânette bulunmamanızı tavsiye ederim. Komşularınızla iyi geçinmenizi, Allah’a ibadetteyken secdede uzun müddet kalmanızı, kulluğu bırakmamanızı dilerim; çünkü Rasûlullah’ın risaleti bu esaslara dayanmaktadır. Halkla iyi geçinin, onları dolaşın, hastalarının hatırlarını sorun. İçinizden biri; takvâ sahibi olur, doğru söyler, gerçek muamelede bulunur, İslâm’ın edeplerine riâyet eder, dîni vazifelerini yerine getirirse; halk, bu kişi, ’Ehl-i Beyt’in’ yolunda der. Bu ise bizi sevindirir. Bizim övüncümüz, bezentimiz olun; buna gayret edin; başımızı yere eğdirecek hareketlerden çekinin; bize halkın sevgisini celp edin; bizden onların kötü zanlarını, bize lâyık olmayan düşüncelerini giderin; çünkü biz hakkımızda söylenecek her çeşit iyiliklerden, övüşlerden üstünüz; o övüşlere daha da lâyığız. Aleyhimizde söylenecek kötülüklerden ise uzağız; bizim Peygamber’e yakınlığımız var; Kur’ân, hakkımızı tayîn etmiştir, ’tathir âyeti’ Allah tarafından bizim hakkımızda inmiştir. Bizden başka kim o âyeti kendisine nispet ederse yalan söylemiş olur.’
İmâm’a hizmet eden Ebû Hamza Nasır diyor ki:
’Çok defa Hz. İmâm’ın, bazı kişilerle; Türkçe, Farsça, Rumca ve başka dillerle konuştuklarını duydum ve kendi kendime Medine’de doğdukları halde, bu dilleri nasıl biliyorlar diye şaştım. Bana: ’Böyle olmasa, Hüccetle ona uyanlar arasında nasıl fark olur?’ buyurdular.
İmâm Hasanü’l-Askerî, hicri 260’da (Milâdi 875) Rebîülevvel’in 8’inde, Hakka kavuştuklarında 28 yaşlarında idi. İmâmetleri 5 yıl, 8 ay, 5 gün’dür. Türbeleri Samarra-Bağdat’tadır. Soyları, evlâdı Hz. İmâm Mehdî’den yürümüştür.
İmâm Hasanü’l-Askerî’nin; tefsirleri, mektupları, helâl ve harama ait risâleleri ve kısa sözlerden oluşan çok değerli yazılı eserleri mevcuttur.
Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
– Allah’tan çekinmenizi, dinde ihtiyâtla hareket etmenizi, Allah yolunda çalışmanızı tavsiye ederim. Her zaman ve her yerde doğru sözlü olunuz. Size emanet edilen şeyi, bu emaneti yapan ister iyi bir insan, ister kötü bir insan olsun, mutlaka yerine getirin.
– Başkalarında görüp de beğenmediğin şeyler, seni terbiye etmeye yeter.
– Bâtıl benliğine binen, nedâmet evine konar.
– Beli kıran şeylerden biri de, gördüğü iyiliği örten ve kötülüğü yayan komşudur.
– Gönül alçaklığı, öyle bir nimettir ki, hiç kimsenin hasedini çekmez.
– Hayır eken, hayır biçer. Şer eken, pişmanlık biçer. Kim ne ekerse ancak onu biçer.
– Her kötülüğün anahtarı öfkedir.
– İnsanlardan çekinmeyen, Allah’tan da çekinmez.
– Lâyık olmayan bir kimseyi öven, haksız olarak birine bir kötülük isnât eden adama benzer. Yaptıkları iş arasında fark yoktur.
– O ne kötü bir kuldur ki; ikiyüzlü, iki sözlüdür. O, kardeşini yüzüne karşı metheder de arkasından etini yer. O, kardeşine bir şey verilecek olsa kıskanır. Başına bir felâket geldiği zaman ise onu hemen kötülemeye kalkışır.
– Sizden biri ihtiyatla hareket eder, doğru sözlü olur, insanlarla iyi bir huyla geçinirse ve onu herkes severse, bu beni sevindirir.
– Suç işlemeyi terk eden makbul bir kuldur.

Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3 s.183.
2. Nuru’l-Ebsâr, s.159.
3. Tarih-i Bağdat, c.2, s.366.
4. el-A’lâm, c.2, s.200.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 27.sayısı (2005 Haziran) için yazılmıştır.

İmam Ali Naki (r.a.)

İmam Ali Naki (r.a.)

Babası Muhammed El-Cevad (et-Taki), anneleri Seyyide Ümm’ül-Fazl diye anılan Semânet’ül-Mağrıbiyye’dir. 212/7 Mart 828’de Medine civarında doğmuştur.
Hz. İmâm’ın künyeleri, ’Ebül-Hasan’dır; ’Ebül-Hasan-ı Sâlis’ diye anılırlardı. Lâkapları ’Nâsıh, Fettâh, Tayyib, Murtaza, Âlim, Fakîh, Emin, Mü’temen, Necip, Mütevekkil, Askeri, Hâdi’ ve ’Nakî’dir. Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî’nin, soyları, Hz. İmâm Hasan’ül-Askerî’den yürümüştür.
En-Naki, Medine’ye yerleşir ve orada ilimle uğraşır. Zamanla Ehl-i Beyt taraftarlarının çok olduğu Irak, İran, Mısır gibi yerlerden çok sayıda insan ondan ders almaya gelirler. Halife el-Mütevekkil, evinde çok sayıda insan toplandığı ve silahların bulunduğu ihbarı üzerine evinde arama yaptırır. Eve gelenler onu kıbleye dönmüş ibadet yapar halde bulurlar. Halife el-Mütevekkil onu Samarra’da ikâmete mecbur eder. Orada 20 yıl 9 ay yaşar. 3 Recep 254/28 Haziran 868 tarihinde vefat eder ve Samarra’da evine defnedilir.
Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî, Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil, Muntasar, Mustaîn ve Mu’tezz’in halîfelikleri devrinde yaşamışlardır.
Halîfe Mütevekkil bir gün maiyetiyle bir yere gidiyordu; Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî de bu alaya katılmıştı. Halîfenin aklına esti ve ordu kumandaları da dahil olmak üzere, herkesin yaya gitmesini, emretti. Bu emir, Hz. İmâm’ı da yaya yürütmek, herkese onun da emrine uyduğunu göstermek içindi. Herkes bineğinden indi, Hz. İmâm da indiler. Hava pek sıcaktı; Hz. İmâm yürürlerken terliyorlar, zahmet çekiyorlardı.
Halîfe Mütevekkil’in hâciblerinden Zerâfe’nin, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’ye inancı vardı; fakat bunu gizliyordu. Zerâfe diyor ki: ’Koşup yanlarına gittim: ’Seyyidim, bu azgınların yaptıklarına çok üzülüyorum.’ dedim ve ellerini tuttum. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî bana dayandılar da: ’Yâ Zerâfe!’ dediler. ’Allah katında, Sâlih’in devesi benden üstün değil.’ Alay dağıldıktan sonra Hz. İmâm’ı bir bineğe bindirip evlerine götürdüm, ben de evime gittim. Yemek zamanıydı, yemeğimizi yerken Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözlerini oğluma naklettim. Oğlum Müeddeb, bu sözü duyunca, elini yemekten çekti ve Allah için şöyle dedi: ’Bu sözü duydun mu?’ Ben: ’Vallâhi duydum’ dedim. ’Böyle söylediler.’ Oğlum Müeddeb: ’Öyleyse’ dedi. ’Mütevekkil’in üç günlük ömrü kaldı, üç gün sonra helâk olacak; bir olay çıkmadan malını-mülkünü korumaya bak.’ Ben: ’Nerden bildin bunu?’ dedim. Oğlum Müeddeb: ’Kur’ân okumadın mı?’ dedi. ’Kur’ân-ı Kerîm’de devenin öldürülmesi, anlatıldıktan sonra: ’Yurtlarınızda üç gün oturun; bu bir vaaddir ki yalanlanamaz.’ (Hûd 65. âyet) buyuruluyor. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözleri mutlaka yerine gelecektir.’
Son hastalıklarında, vefâtlarından biraz önce, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin yakınlarından biri olan Ebû Duâme kendilerine ziyarete gelmiş, gideceği sırada Hz. İmâm ona: ’Sizin, bizim boynumuzda hakkınız var; bir hadîs rivâyet edip o hakkı ödememi, seni sevindirmemi ister misin?’ buyurmuşlardı. Karşısındaki kişiden bu soruya: ’Böyle bir hadîs duymayı ne kadar da isterim.’ cevâbını alınca, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Babam Muhammed bin Ali, babası Aliyyü’r-Rızâ’dan, O babası Mûsâ bin Cafer’den, O da babası Caferü’s-Sâdık’tan, O da babası Muhammedü’l-Bâkır’dan, O da babası Ali bin Hüseyin’den, O da babası Ali bin Ebû Tâlib’den, rivâyet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bana: ’Yaz.’ buyurdular diyor. Hz. Ali: ’Ne yazayım yâ Rasûlullah?’ dedim. Hz. Rasûlullah: ’Yaz.’ buyurdular ve dediler ki: ’Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla. Îman kalpleri pekiştiren, yapılan işleri, ibâdetleri, gerçekleştiren şeydir; İslâm ise, dille söylenen ve nikâhı, evlenmeyi helâl eden şeydir.’ buyurdular.’ Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Bu hadîs Rasûlullah’tan atam Ali’ye yazdırdıkları hadîstir ve biz o yazılı hadîsi birbirimize armağan olarak bıraka gelmişizdir.’ buyurmuşlardır.

Hz. İmâm Ali Nakî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
Her biri çok kıymetli nasîhatler ihtivâ eden ve insanlığa ışık tutan bu sözlerden bazıları:
’Asıl yoksulluk, nefs kötülüğüdür; şiddetli bir ümitsizliktir.’
’Bir insanın biri hakkında kötü zanda bulunması; onda bir kötülük olduğunu gerçek olarak bilmedikçe, haramdır. Aynı şekilde bir kimsenin hayırlı olduğunu gerçek olarak bilmedikçe; onun hakkında hayırlı olduğu kanâatine varmak da, aynı şekilde doğru değildir.’
’Dünya bir pazar yeri gibidir. Bir kısım insanlar o pazarda kâr ederlerken, bir kısım insanlar da ziyana uğrarlar.’
’İlim ve hikmet; tabîatı bozuk kişilerin gönüllerinde durmaz. Hayır yapan bir kişi, hayırdan daha hayırlıdır.’
’Güzel sözü söyleyen, güzelden daha güzeldir. Âlim olan ilimden daha üstündür. Şer işleyen ise şerden de daha kötüdür.’
’Nefsi kendisine ihânet eden kişinin şerrinden emin ol.’
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Nûru’l-Ebsâr, s. 158.
2. Hilyetü’l-Evliya, c.3.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 24. sayısı ( Mart 2005) için yazılmıştır.

İmam Muhammed Taki (r.a.)

İmam Muhammed Taki (r.a.)

Ehl-i Beyt-i Rasûlulâh’tan On İki İmamların dokuzuncusu İmam Hz. Muhammed Tâkî (r.a.)’dır. Hicrî 195’de recep ayının onunda ya da ramazan ayının on dokuzunda Medine’de dünyaya geldi. Babası Hz. İmam Rıza, annesinin adı ise Sebike’dir.
İmâm Muhammedü’l-Cevâd’ın künyesi, ’Ebû Câfer’dir. Muhammed Takî (r.a.) çok takvalı ve cömert olduğu için ’Tâkî’ ve ’Cevad’ lâkaplarını almıştır. İmâm Muhammedü’l-Cevad, babaları Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, Hakk’a kavuştuklarında 8 yaşlarında idi ve babası şehit olurken kendisi Medine’de idi. Değerli babasından sonra Allah’ın emri ve önceki imamların bildirmeleri üzerine imamet makamına ulaştı. Halife Me’mun’un emriyle hilâfet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Me’mun, Muhammed Tâkî (r.a.)’a çok ilgi ve muhabbet gösterdiler. Hatta Me’mun, kızını İmam ile evlendirdi. Bir süre sonra İmam (r.a.), Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü ve Me’mun ölünceye kadar Medine’de kaldı. Me’mun’dan sonra Mu’tasım hilâfeti ele geçirince, Hicrî 220 yılında Hz. İmam Cevad’ı Medine’den Bağdat’a getirtti ve aynı yılın zilkâde ayının son gününde Bağdat’ta zehirlettirerek şehit etti ve ceddi İmam Musa Kâzım’ın yanına defnedildi.
Muhammed Tâkî (r.a.), imamet makamına eriştiğinde yaşı küçüktü; fakat ilimde öyle bir mevkiye sahipti ki, halkın dinî sorunlarının hepsini hâlledebiliyor, sınamak için kendisine yöneltilen çok zor dinî meselelere bile en güzel cevapları, verebiliyordu. Hz. İmâm Muhammedü’t-Takiyyü’l-Cevâd, babaları ve ataları vasıtasıyla Rasûlulâh (s.a.v.)’den rivâyetlerde bulunmuş, kendisinden de pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Safvan bin Yahyâ, Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ’ya diyor ki:
’Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin. Allah ihsân etti, gözlerimiz aydınlandı. Allah yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl olursa kime başvuralım, kime uyalım.’ dedim. Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed Cevâd’ı göstererek: ’Buna!’ buyurdular. Ben: ’Sana fedâ olayım.’ dedim. ’Bu daha 3 yaşında bir çocuk.’ Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ buyurdular ki: ’Bunun ne zararı var? Hz. Îsâ, peygamber olduğu zaman 3 yaşında da değildi.’

Hz. İmâm Muhammed Tâkî’nin Vecîzelerinden Bir Kısmı:
Adamın biri: ’Bana nasihat edin.’ deyince İmam (r.a.): ’Kabul eder misin?’ diye sordu. O adam: ’Evet, kabul ederim.’ dedi. İmam şöyle buyurdular: ’Sabrı kendine yastık et, fakirlikten çekinme, şehvetleri (lezzetleri) terk et, heva ve hevese muhalefet et ve bil ki, Allah’ın gözünden uzaklaşamazsınız. Öyleyse nasıl bir halde olacağına dikkat et.’
İmam dostlarından birine şöyle yazdı: ’Bu dünyada birbirimizden ayrıyız; ama (ahirette) kimin fikri ve inancı, arkadaşının fikir ve inancının aynısı olursa, nerede olursa olsun o da onunla birlikte olur. Asıl yerleşme yurdu, ahiret yurdudur.’ Hz. İmam’ın bazı düşündürücü sözleri de şunlardır:’ Tövbeyi geciktirmek, aldanmaktır. Vazifeleri hep sonraya ertelemek ise şaşkınlıktır. (Günah işlemek amacıyla) Allah’a karşı bahane aramak, helâk olmaya sebep olur. Günah işlemekte ısrar etmek, kendini Allah’ın tuzağından güvende bilmenin sonucudur.Oysa,Allah’ın tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan topluluktan başkası, güvende olmaz.’
Me’mun vefat edince, İmam-ı Tâkî (r.a.): ’Bizim kurtuluşumuz otuz ay sonradır!’ buyurdular. Otuz ay geçti ve Muhammed Tâkî (r.a.)’de vefat etti.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Eserler:
1. eL-A’lâm, c.6, s.271.
2. İslâm Âlimleri Ans., c.3, s.282.
3. Müceddidî, Abdullâh Farukî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, s. 399-408, Farukîye Vakfı Yayımları, Ankara 1999.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 23. sayısı (2005 Şubat) için yazılmıştır.

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

İmam Musa Kazım (r.a.)

İmam Musa Kazım (r.a.)

Ashâb-ı Kirâm’ın sohbetinde bulunmakla şereflenen, Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden, On İki İmâm’ın yedincisi ve evliyânın büyüklerindendir. Câfer-i Sâdık’ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın babasıdır. Annesi, Humeyde-i Berberiyye’dir. Rasûlullah Efendimiz’in torunu olup, Hz. Ali ile Hz. Fâtımâ (r.anhümâ)’nın neslindendir. Hz. Hüseyin’in çocuklarından olduğu için seyyittir. Asıl adı, Mûsâ bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeyne’l-Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Künyesi, ’Ebû’l-Hasan’ ve ’Ebû İbrâhim’dir. Kâzım, Sâbır, Sâlih, Emîn gibi lâkapları da vardır. En meşhuru Kâzım’dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kötülük yapanlara kızmayıp bağışladığından ve gazabına hâkim olduğundan kendisine bu lâkap verilmiştir. Mûsâ Kâzım, Mekke ile Medîne arasında Ebvâ’da 745 (H. 128)’de Safer ayında doğdu. 802 (H. 186)’de Bağdat’ta hapishânede vefât etti. Bağdat’ın Kâzımiyye mahallesinde Kureyş mezarlığına defnedilmiştir.

İmamlığı yirmi beş sene, üç ay süren Mûsâ Kâzım, derin bir âlim ve büyük bir velîdir. Din bilgilerinde içtihât derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Gecelerini hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine ’Sâlih Kul’ adını vermişlerdir. Tasavvuf ilminde, Ehl-i Sünnet’in gözbebeğidir.

Mûsâ Kâzım (r.a.), hadîs-i şerîf ilminde sikâ (güvenilir) bir râvîdir. Büyük bir hadis imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Rasûlullah (s.a.v.)’e kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: ’Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da üzüntüyü giderir.’

Mûsâ Kâzım Hazretleri’nin yaşadığı devirde, ehl-i beytten olanlara maalesef haksızlıklar yapılmıştır. İmam Mûsâ Kâzım (r.a.) zamanın sultanları tarafından birkaç kez hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki o, dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdu. Hapishaneye atılınca, Harun Reşit’e mektubunda şöyle yazdı: ’Bende belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık sende daima rahat ve genişlik olacaktır. Yalnız şunu unutma ki; sonu gelmeyen ahirete sen de ben de gideceğiz.’ ’Bağdât Târihi’ kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî’nin rivâyetine göre, ölünceye kadar, yedi sene zindanda tutulmuştur.

Mûsâ Kâzım (r.a.)’ın hayâtı, fazîletler ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri ile rûhlara gıdâ olan sözleri çoktur. Menkıbeleri meşhurdur. Bâzı söz ve kerâmetleri kitaplarda yazılmış, bâzıları da şifâhî olarak dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

Hikmetli sözlerinden birinde buyurdular ki:

’Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli, hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et! Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma. Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle.’

Kız kardeşi, onu şöyle anlatır:

’O, yatsı namazını kıldığı zaman, Allah Teâlâ’ya hamd eder ve duâ eder, bu hâli gece bitinceye kadar devâm ederdi. Gece bitince tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra bir miktar zikirle, Allah Teâlâ’yı anmakla meşgûl olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince kıbleye doğru dönerek akşam namazına kadar Allah Teâlâ’yı zikrederdi. Sonra tekrar akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun her günkü âdeti idi.’

Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî (k.s.) şöyle anlatıyor: Hacca gidiyordum. Fâriziyye’ye vardım. Orada güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalin bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; ’Bu tasavvuf talebelerinden bir kimse olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin.’ dedim. Yanına yaklaşınca, bana:

’Ey Şakîk!’ diye hitâb ederek: ’Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günahtır.’ buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime: ’Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Arkasından helâlleşeyim diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâlleşeyim, dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; ’Ey Şakîk!’ diyerek:

’Ben tevbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim.’ buyrulan Tâhâ sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime: ’Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp: ’Yâ Rabbi! Sen benim Rabbim’sin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum.’ diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. ’Hakk Teâlâ’nın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır.’ dedim. ’Hakk Teâlâ’nın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hakk Teâlâ’ya hüsn-ü zanda bulun!’ deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke’ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke’de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. ’Bu zât kimdir?’ diye sordum: ’Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin’dir.’ dediler. ’Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib haller gördüm.’ dedim. ’Bu haller bu seyyid için acâib değildir.’ dediler.

Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: ’Halîfe Mehdî, İmâm Kâzım’ı ilk defâ çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bâzı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve:

’- Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?’ diye sordu. Ben de:

’- Niçin üzülmeyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir.’ dedim.

’- Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin.’ buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım Hazretleri bir katıra binmişti.

’- Ey falan!’ diye seslendi.
’- Buyurun efendim, buradayım!’ dedim.
’- Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?’ buyurdu.
’- Evet, öyle olacaktı.’ dedim. Sonra: ’Allah Teâlâ’ya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldunuz.’ dedim.
’- Beni bir daha oraya götürecekler, o zaman kurtulamayacağım.’ buyurdu.
Rabbim şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Tezkiretü’l-Havâs, s.348-350.
2. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.3, s.244.
3. Tarih-i Bağdadî, c.13, s.27.
4. Sıfatü’s-Safve, c.1, s.103.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 21. sayısı (2004 Aralık) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl ve doğruluğu ve sadâkatinden dolayı kendisine ’Sâdık’ lakabı verildi. Babası Muhammed Bâkır, annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da Hz. Ebû Bekir Sıddîk’tir. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. 17 Rebiülevvel 80 (bir rivayette 83) /23 Mayıs 699 (702) tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde Abbasi halifelerinden Mansûr’un Medine’ye tayin ettiği Muhammed b. Süleyman tarafından Mansûr’un hilesi ile zehirlenmiş ve vefat etmiştir. Kabri ise Cennetü’l-Baki’de babası Muhammed Bakır, dedesi Zeyne’l-Abidin, amcası Hazret-i Hasan (r.a)’ın yanındadır. On iki imamların en çok yaşayanı olup 68 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.


İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın on evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Musâ Kâzım, İshak, Muhammed Dibâc, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Kız Çocukları: Ümmü Ferve, Esma, Fatıma’dır. Evlâtlarının hepsi zamanının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, on iki imâmın yedincisidir.

İlmi ve İlmî Literatürdeki Konumu
İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika (güvenilir) bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi kimseler bildirmişlerdir. Rivayetlerinden bazıları Kütüb-i Sitte’de yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; ’Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.’ buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebi’l-Esved, İmâm-ı Câfer’in; ’Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız’ buyurduğunu haber vermektedir. Her ilimde üstâd, her marifette mahirdi.
Bütün din ilimlerinde olduğu gibi, yaşadığı dönemin fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. Câbir bin Hayyan, Câfer-i Sâdık’tan çok istifade etmiş, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir b. Hayyan’ın, Câfer (rh.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risalelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.
Câfer-i Sâdık hazretleri, Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Süfyân-ı Sevrî, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur.
Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (rh.a.), kelâm, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (rh.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir. Kelâm ilminde, sapık itikat, inanç sâhibi olan ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı.

Tasavvufî Yönü
Tasavvufta büyük rehberlerden olan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtıma vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.s.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.s.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikirle terbiye yoludur ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, annesinın babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.
İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. Câfer-i Sâdık (rh.a.)’in, ilime, mârifete, zühd, takva ve kanaate dair pek çok hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Onun bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi yani bu kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Câfer-i Sâdık (rh.a.)’da göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (rh.a.) ilimde, mârifette isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk âşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in imamı sayılan İmam-ı Âzam’ın marifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmam-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’İmam Câfer Sâdık’tan daha fakih bir kimseyi görmediğini ve hayatının son iki senesi olmasaydı Nûman helak olmuştu’ buyurmuştur. Aslında İmam-ı Âzam bu sözü ile Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ahlâkı ve Hayatından Tablolar
Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre Câfer-i Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçardı. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir sîmâsı vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hz. Ali’ye çok benzerdi.
Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bazı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Câfer-i Sâdık, Hz. Muhammed (s.a.s.) milletinin, dîninin sultanı, Peygamberlik kemâlâtının, üstünlüklerinin burhânı, senedi, hakîkatlerin âlimi, evliyânın gönüllerinin meyvesi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın vârisi, âriflerin, Hak âşıklarının serveri, önderi idi. Tefsîr ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü olurdu. Mütevazı yani çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi.
Bir gün hizmetçilerini çağırdı. Onlara dedi ki: ’Geliniz, sizinle sözleşelim. Kıyamet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun diğerlerine şefaatçi olması için birbirimize söz verelim!’
Onlar; ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın evlâdı! Sizin bizim şefaatimize ihtiyacınız yoktur. Dedeniz Rasûlullah (s.a.s.), bütün insanların ve cinlerin şefaatçisidir’ dediler.
O da: ’Ben bu amellerimle, işlerimle yarın kıyamet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım’ buyurdu.
Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tabiînin ve evliyanın büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.
Bir gün devrin meşhur âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu! Bana bir nasihat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: ’Ey Davûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyacın var?’
’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O şanlı Peygamber’in kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasihat vermeniz üzerinize vaciptir.’
’Ey Davûd! Ben kıyamet günü gelince, ceddim Rasûlullah (s.a.s.)’ın elimden yakalayıp; ’Niçin bana hakkıyla uymadın?’ demesinden korkuyorum. Bu işler nesep, soy işi değil, ibadet ve amel işidir. Davûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: ’Yâ Rabbi! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Rasûlullah (s.a.s.), büyükannesi Hz. Fâtıma olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!’
Bir şahıs, İmam-ı Câfer-i Sâdık’tan, Allah Teâlâ’nın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ istedi. O da; ’Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!’ diye dua etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefat etti.

Bazı Sorulara Cevapları
İmam Câfer-i Sâdık, kendisine sorulduğu zaman, soran şahısları sevgi, güler yüz, üstün ahlâkla karşılamışlar ve onları ilme heveslendirmek için son derece titiz davranmışlardır.
Bir seferinde Câfer-i Sâdık’a soruldu:
’Hangi cihad efdaldir??
O da: ’Zalim sultanın yanında hakkı söylemektir? buyurdu.
Kendisine üstün ahlâktan soruldu; şöyle cevap verdi:
’Üstün ahlâk, doğru sözlü olmak, emaneti yerine getirmek, akrabayı ziyaret etmek, yoksula yedirip içirmek, bir şeyi yapana teşekkür etmektir. Bunların hepsinin başı ise hayâdır.?
’Allah Teâlâ’ya en mükerrem olan kimdir?? sorusuna cevaben; ’Allah Teâlâ’yı en çok zikreden ve en çok ibadet edendir.? buyurmuştur.
İmam Câfer-i Sâdık’a bazı arkadaşları sordular: ’Ey Rasûlullah’ın oğlu, işini ne üzere bina ettin?? O da;
’Dört şey üzerine! Birincisi; amelimi benden başka hiçbir kimsenin bilmemesi üzerine bina ettim.
İkincisi; Allah’ın bütün amellerime muttali olduğunu bildim ve ondan utandım.
Üçüncüsü; rızkımı benden başka hiçbir kimsenin yemeyeceğini bildim ve mutmain oldum.
Dördüncüsü; ömrümün sonunun ölüm olduğunu bildim, onun için de hazırlık yaptım.?

Münazaraları
İmam Câfer-i Sâdık’ın münazaraları da meşhurdur. Zındıkların, İslâm’ın gerçekleri hakkında şek ve şüpheye düşürmek amacıyla kendisine sordukları şüpheli sorulara da son derece ikna edici cevaplar verirdi. Bu cevaplar, İslâm âlimleri için bir kaynak teşkil etmiştir.
Câfer-i Sâdık (rh.a) ile Ebu Hanife (rh.a) aynı çağda yaşamışlardı. Karşılaştıkça ilmi konularda müzakereler yaparlardı. İşte onlardan birisinde Câfer Sâdık, Ebu Hanife’ye sordu: ’Zina ve adam öldürme fiillerinden hangisi daha büyüktür??
Ebu Hanife de cevaben: ’Adam öldürmedir? dedi.
Câfer-i Sâdık ise şöyle cevap verdi: ’Adam öldürmekte iki şahid, zinada ise dört şahit olması gerektiği için zinadır.?
Yine bir gün İmam Câfer-i Sâdık, Ebu Hanife’ye:
’Namaz mı, oruç mu daha faziletlidir?? diye sormuştu. İmam Ebu Hanife de cevaben; ’Namazdır? diye cevap vermişti.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık ona şu soruyla karşılık verdi: ’Hayızlı olan kadın niçin namazını kaza etmiyor da, orucunu kaza ediyor?
Ebu Hanife ile Câfer-i Sâdık Hazretleri birbirlerini çok sever ve sayarlardı. Aralarındaki yakın ilgi ve sevgi bağının, akrabalık bağıyla da kuvvetlendiği rivayet edilir. Buna göre Câfer-i Sâdık Hazretleri, Ebu Hanife’nin o sırada dul olan annesiyle evlenmiş ve böylece aralarında akrabalık bağı da oluşmuştur. Zaten Ebu Hanife ömrü boyunca hep ehl-i beytin yanında olmuş, maddi ve manevi olarak onları desteklemiştir. Zaten babası da Hz. Ali (k.v)’nin hizmetinde bulunanlardan idi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısında (2007 Ekim) yayınlanmıştır

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 2. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 2. Bölüm

İmam-ı Câfer-i Sâdık’ın Menâkıbı


Halifenin kapıcısı ve veziri Rebî’ anlatıyor: Halife Mansur bir gün Câfer-i Sâdık’ı çağırttı ve ona şöyle dedi: ’Eğer ben seni öldürmezsem, Allah beni öldürsün. Sen, fitne çıkarıp müslümanların kanını dökmek istiyormuşsun!? dedi.
Câfer-i Sâdık yemin ederek: ’Ben böyle bir şey yapmadım ve yapmak da istemem! Eğer kulağınıza böyle bir şey geldiyse bir yalancının sözüdür. Allah korusun, dediğin şeyi yapamam. Yusuf (a.s)’a zulüm ettiler, affetti. Eyyüb (a.s) bir belaya müptela oldu, sabretti. Süleyman (a.s)’a çok şeyler verildiği halde, şükür etti. Bunlar Peygamberdir, senin nesebin de onlara gider!? buyurdu.
Mansur’un hoşuna gidip yukarı çıktılar. ’Bu sözü bana falan kişi söylemişti? dedi. O şahsı çağırdılar, ona; ’Sen bu sözü kendisinden mi işittin?? diye sordu.
O şahıs; ’Evet!? dedi.
’Yemin eder misin?? diye sorunca edeceğini söyledi ve:
’Kendisinden başkası ilâh olmayan, görünen ve görünmeyen her şeyi bilen Allah’a yemin ederim? dedi.
Câfer-i Sâdık halifeye: ’Bir de benim söylediğim şekilde yemin etsin!? dedi. Halife izin verdi.
Câfer-i Sâdık, o şahsa: ’Allah’ın kudret ve kuvvetinden çıkıp, kendi kudret ve kuvvetime sığınmış olayım ki, Câfer şöyle dedi ve şöyle, şöyle yaptı, diye yemin et!? dedi. O şahıs yemin edemeyince Mansur:
’Bunu ayağından çekip dışarı atınız!? dedi.
Rebi’ der ki: ’Câfer-i Sâdık, Halife Mansur’un yanına geldiği zaman dudaklarını oynatıyordu. Zaman geçtikçe Mansur’un gazabı söndü. Hatta Mansur, Câfer-i Sâdık’ı yanına çağırıp güler yüz bile gösterdi. Oradan ayrıldığımızda Câfer-i Sâdık’a;
’Halife sana çok kızmıştı, sen gelip dudağını oynattıkça onun kızgınlığı yavaş, yavaş sönüyordu. Hangi duayı okuyordun?? diye sordum.
’Dedem Hz. Hüseyin’in duasını okuyordum? buyurdu. Bu duayı ezberledim. Bana ne zaman bir musibet gelse bu duayı okur kurtulurdum…
* * *
Halife Mansur, kapıcısına;
’Câfer-i Sâdık bana geldiği zaman gözetle, benim yanıma gelmeden onu öldür!? diye emir vermişti.
Bir gün Câfer-i Sâdık, Mansur’un yanına geldi ve oturdu. Mansur kapıcıya haber gönderdi. Kapıcı, Câfer-i Sâdık, Mansur’ un yanında olduğunu gördü. Bir müddet sonra Câfer-i Sâdık Mansur’un yanından ayrıldı. Mansur tekrar kapıcıyı çağırdı.
’Sana ne emretmiştim?? dedi. Kapıcı yemin ederek;
’Câfer-i Sâdık’ı yalnız senin yanında otururken gördüm. Gelirken de giderken de görmedim.? dedi.
* * *
Mansur’un yakınlarından biri anlatıyor: ’Bir gün Mansur’un yanına gitmiştim. Onu düşünceli gördüm. ’Ya Emire’l-mü’minîn, neden düşüncelisin?? diye sordum.
’Hz. Ali’nin evladından çok kimseleri öldürdüm, fakat onların önderini bıraktım!? dedi.
’Bu önder kimdir?? diye sordum.
’Câfer b. Muhammed’dir? dedi.
’O ibadetle meşgul olan bir kişidir, dünyaya ehemmiyet vermez? dedim.
’Sen de onun halife olmasını istiyorsun, ama olmayacaktır. Ben en son bu gece kalbimi onunla meşgul etmekten kurtarmak istiyorum? dedi. Cellâdı çağırdı. Daha sonra da Câfer-i Sâdık’ı çağırdılar. Gelirken ben de yanına gittim. Dudaklarını oynatıyordu. Ne okuduğunu anlayamadım. Mansur’un sarayına baktım, dalgalı denizdeki gemi gibi sallanıyordu. Mansur’u gördüm; yalınayak başıkabak bütün azaları titreyerek Câfer-i Sâdık’ı karşıladı. Kolundan tutup, tahtının üzerine oturttu:
’Niçin geldiniz?? diye sordu. Câfer-i Sâdık:
’Beni çağırmışsınız, geldim? buyurdu. Mansur:
’Ne istiyorsanız emredin? dedi. Câfer-i Sâdık:
’Ben istemeyince beni çağırmayın, kendi isteğimle gelirim? buyurdular ve gittiler. Sonra Mansur yattı, gece yarısına kadar uyudu. Namazlarını kaçırdı, kalkınca kaza etti ve beni yanına çağırdı. Şöyle dedi:
’Câfer b. Muhammed (rh.a) geldiği zaman bir ejderha gördüm. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte idi. Köşkümün damında bana; ’Eğer Câfer Sâdık’a dokunursan, seni ve sarayını yutarım’ dedi. Bundan sonra gördüğün gibi halim değişti? dedi.
’Bu sihirdir!? dedim.
’Yok, öyle deme, bu İsm-i A’zamın hususiyetlerindendir ki, Rasûlullah (s.a.s.)’a gelmiştir. Bu isimle her ne dilerse, dileği yerine gelirdi? dedi.
* * *
İbnü’l-Cevzi Sıfatu’s-Safve adlı kitabında Leys bin Sa’d’ın şöyle anlattığını yazıyor: ’Bir hac mevsiminde Mekke’de idim. İkindi namazını kılıp Ebî Kubeys dağına çıktım. Bir kişi dua ediyordu. ’Ya Rabbi? sözünü, nefesi kesilinceye kadar tekrarladı. Sonra ’Ya Rabbi hû? sözünü, nefesi kesilinceye kadar tekrarladı. Sonra ’Ya Rab, ya Allah, ya Rahim, ya Erhame’r-Rahimîn? sözlerini de aynı şekilde nefesi kesilinceye kadar tekrarladı. Yedi kere böyle yaptı. Sonra;
’Ya Rabbi, şu üzümden istiyorum ve elbiselerim de eskidi? dedi.
Henüz duası bitmemişti. Bir sepet üzüm ile iki takım elbise yanına geldi. Hâlbuki o zaman üzüm mevsimi de değildi. Üzümden yemek isteyince;
’Ben de bu üzümde ortağım!? dedim.
’Niçin?? diye sorunca;
’Sen dua ederken ben âmin diyordum? dedim.
’Peki, buraya gel!? dedi. Gittim, beraber yedik. Üzüm çekirdeksizdi ve öyle üzüm hiç yememiştim. Doyuncaya kadar yedim. Fakat sepetteki üzüm hiç eksilmedi. Sonra; ’Bu iki elbiseden hangisini istersen al? dedi.
’İhtiyacım yok? dedim.
’Yüzünü dön, bunları giyeyim? dedi.
Yüzümü döndürdüm. Birini izar, diğerini rida edindi. Eskileri de eline aldı, yürüdü. Ben de arkasından gittim. Sa’y olunan yere geldik. Birisi önüne çıktı: ’Ey Rasûlullah’ın oğlu, beni giydir ki Allah da seni elbiselendirsin? dedi. Bunun üzerine eski elbiseleri bu adama verdi. Arkasından yetişip;
’Bu elbiseleri sana veren kim idi?? diye sordum.
’Câfer-i Sâdık idi? dedi. Sonra her ne kadar kendisinden hadis-i şerif dinlemek için Câfer (rh.a)’i aradım ise de bulamadım.
* * *
Davud b. Ali b. Abdullah b. Abbas, İmam Câfer-i Sâdık’ın kölelerinden birini öldürmüş ve malını almıştı. İmam-ı Sadık (rh.a) Davud’un yanına gidip: ’Kölemi öldürdün ve malını gasp ettin. Sana bir beddua edersem görürsün!? buyurdu. Davud alay ederek:
’Beni dua ile mi korkutuyorsun!?? dedi.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık eve gelip bütün gece ibadet etti. Seher vakti Davud’a beddua ettiğini işittiler. Bir saat geçmeden Davud’u öldürdüler.
* * *
Ebu Basir anlatıyor:
’Medine’ye gitmiştim. Yanımda bir cariyem vardı. Onunla cem’ oldum. Hamama gitmek için dışarı çıktım. Bir grup kimseleri gördüm. İmam Câfer (rh.a)’i ziyarete gidiyorlardı. Ben de onlara katıldım. Gittik, içeri girdik. Bana bakarak: ’Ey Ebu Basir! Peygamber’in ve oğullarının huzuruna cünüp olarak girilmeyeceğini bilmiyor musun?? buyurdu.
’Sizi ziyaretten mahrum kalmayayım diye gelmiştim? dedim. Bir daha böyle yapmayacağıma tevbe edip dışarı çıktım.
* * *

Bir ravi anlatmıştır: ’Bir dostum vardı. Hanife Mansur onu hapis etmişti. Bir hac mevsiminde Arafat’ta ikindi namazından sonra İmam Câfer (rh.a)’i gördüm. Hapiste olan arkadaşımı sordu.
’Yine hapistedir? dedim. Hemen dua buyurdular.
Biraz sonra kendisi yemin ederek: ’Arkadaşını arife günü ikindi namazından sonra salıverdiler!? buyurdu.
* * *
Yine bir ravi anlatır: ’Bir palto satın almıştım. Kendime kefen olsun diye ölünceye kadar saklayayım diye düşünüyordum. Arafat’tan Müzdelife’ye indik. O paltoyu kaybettim. Çok üzüldüm. Sabahleyin Mina’ya geldiğimizde Hayf Mescidi’nde oturdum. Birisi geldi: ’Seni Câfer-i Sâdık çağırıyor? dedi.
Gittim, selâm verip oturdum.
’İstiyor musun sana bir palto vereyim, vefatından sonra sana kefen olur? buyurdu.
’İyi olur, zaten benim paltom da kaybolmuştu? dedim. Hizmetçisi bir palto getirdi. Aynen benimki gibi idi. ’Tut ve Allah Teâlâ’ya ısmarla? buyurdular.
* * *
Sohbetinde bulunanlardan birisi anlatıyor: ’Bir grup insan ile Câfer-i Sâdık’ın sohbetindeydik. Ben sordum ki:
’Allah Teâlâ İbrahim (a.s)’a Bakara suresi 256. âyet-i kerimesi ve sonrasında; ’Dört kuş al, onları iyice tanı, sonra onların her birini kesip parça, parça et. Her bir parçayı bir dağın üzerine koy. Sonra onları yanına çağır hepsi yanına gelecektir.? buyurdular. Buradaki kuşlar aynı cinsten mi idi yoksa çeşitli cinsten mi idiler??
’İster misiniz o kuşları aynen size göstereyim?? buyurdular.
’İsteriz!? dedik. ’Ey tavus!? buyurdular, bir tavus hazır oldu. Sonra ’Ey karga!? buyurdular, bir karga hazır oldu. Sonra ’Ey güvercin!? buyurdular, bir güvercini orada gördük. ’Ey doğan!? buyurdular. Bir doğan orada hazır oldu. Emir buyurdular, oradaki dört kuşun başları kesildi. Bir yere saklandı. Vücutları parçalanıp karıştırıldı. Sonra ’Ey tavus!? buyurdular. Tavusun eti kemiği tüyleri bir araya toplanıp başına yapıştı ve canlı oldu. Diğer kuşlar da aynı şekilde canlandılar.?
* * *
Bir şahıs Câfer-i Sâdık’a on bin akçe getirdi.
’Ben hacca gidiyorum, bu para ile bana bir ev alın, hacdan dönüşte o evde çoluk çocuğumla oturayım? dedi.
O şahıs hacdan dönüp İmam-ı Sâdık (rh.a)’ın huzuruna geldi. Câfer-i Sâdık, o şahsa: ’Sana cennette bir ev aldım. Komşularının birisi Rasûlullah (s.a.s.), ikincisi Hz. Ali (r.a), üçüncü ve dördüncüsü Hz. Hasan (r.a) ve Hz. Hüseyin (r.a) olacaktır. Bunun için sana senet de yazdım!? buyurdular. O şahıs bunları duyunca:
’Ben buna razı oldum!? dedi. Evine geldiğinde hastalandı.
’Ölürsem bu senedi kabrime koyun!? diye vasiyet etti. Vefat edince senedi kabrine koydular. Ertesi günü sabahleyin o senedi kabrin üzerinde buldular. Senedin arkasında; ’Câfer b. Muhammed (rh.a) vaad ettiği şeyde vefa eyledi yazılıydı.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Abdullah Farukî el-Müceddidî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, Fiav Yay. Ankara,1999, s. 337-348.
2. Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.192.
3. İbn-i Sa’d, Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, s.145.
5. İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.3, s.139.
6. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
7. Tabakât-ı Şa’rânî, c.1, s.111.
8. İmam Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 56. sayısında (2007 Kasım) yayınlanmıştır.

×