150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: nakşibendi halidi

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) (Silsile-i Farukiye) 1. Bölüm

ABDÜLHÂLİK GUCDÜVÂNÎ (K.S.)
1. bölüm

Abdüllhâlik Gucdüvânî (k.s.) Nakşibendiyye Halidî kolunda dokuzuncu sırada yer almaktadır. Kendisi uzun boylu, beyaz tenli, güzel yüzlü olup, kaşları gür ve çatıktı. Göğsü enli ve genişti. Babası Abdülcemîl Efendi aslen Malatya’dan ve İmâm-ı Mâlik hazretlerinin neslinden olup âlim ve ârif zâttı. Kendisi hem zâhirî ve hem de bâtınî ilimlere vakıftı. Hâce Abdülhâlık hazretlerinin annesi ise sultan kızlarından olup, soylu ve asil bir sülâledendir.
Zaman zaman Hızır (a.s.) ile görüşüp sohbet etme şerefine nail olan Abdülcemil Efendi’ye bir gün: “Ey Abdülcemîl! Senin sâlih bir erkek evlâdın olacak. İsmini Abdülhâlik koyarsın” buyurdular.
Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra Buhârâ’ya göçen Abdülcemil Efendi, Buhara yakınlarında Gucdüvân kasabasına yerleşti. Aradan uzun zaman geçmeden Hızır (a.s.)’ın kendisine söylediği gibi bir erkek evlâd sahibi oldu. İsmini Abdülhâlik koydu. Çocukluğunun tamamını Gucdüvân’da geçiren Abdülhâlik beş yaşına geldiğinde ilim öğrenmesi için Buhârâ’ya gönderildi. Dönemin tanınmış âlimlerinden Hâce Sadreddîn hazretlerinden Kur’ân-ı Kerîm ve tefsîr dersleri almaya başladı.
O derslerin birisinde A’râf sûresinden; ’Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez’ meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince Abdülhâlik hocasına:
’Efendim! Bu ’gizli’den murâd edilen nedir? Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua; âşikâr ve sesli bir şekilde dil ile olursa riyâdan korkulur. Araya riyâ girerse, lâyık-ı vechile zikredilmemiş olur. Şayet kalb ile zikretsem; ’Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır’ hâdis-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim” diye halini üstadına arz etti.
Hâce Sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlayamadığı böyle bir soru sormasına hayran kaldı ve cevap olarak: ’Evlâdım! Bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allah Teâlâ nasib ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstâda kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur’ buyurdu.
Bir zaman sonra Hızır (a.s.) gelerek Abdülhâlik Gucdüvânî’ye Allah Teâlâ’yı gizli ve açık zikretmenin yollarını öğretti ve onu manevî evlatlığa kabul ederek; ’Kalbinden Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!’ diye ’Nefy ü İspat’ tarîkıyla zikretmeyi ona talim etti. Buna da nefes hapsi ile, başı havuza daldırmak suretiyle kalpten ’Lâ ilâhe illallah’ kelime-i tayyibbeyi zikrederek başladı. Bu zikri kendisi için ders kabul etti ve bu hâl mânevî makamlarda yükselmesine sebep oldu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri Nakşibendîliğin prensipleri diye bilinen on bir temel düstûr ortaya koymuştur. Bu düstûrların esası ise kalbe gelip onu meşgul eden her şeyi oradan çıkarıp atmak ve onu daima Allah Teâlâ ile meşgûl hale getirmektir.
O günlerde Yûsuf Hemedânî hazretleri de Buhârâ’ya gelmişti. Abdülhâlık Gucdüvânî bir süre onun hizmetinde bulundu. Bu hususu kendisi şöyle anlatmaktadır: ’On iki yaşında idim. Hızır (a.s.) bana Yûsuf Hemedânî hazretlerinden ilim öğrenmem tavsiyesinde bulundu. Bu sırada onun Buhârâ’ya geldiğini işiterek derhal yanına gittim. Onun vesilesiyle pek çok manevi güzelliklere vakıf oldum. Böylece Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin sohbetteki üstâdı Yûsuf-i Hemedânî, zikri tâlimdeki hocası da Hızır (a.s.) oldu.
Abdülhâlık Gucdüvânî hem Hızır (a.s.) hem de dönemin tanınmış âlimlerinden aldığı ilimlerle zamanının bir tanesi oldu. İnsanlar dünyanın dört bir yanından ondan istifade etmek için gelmeye başladılar.
Abdülhâlık Gucdüvânî hazretleri manevi hallerini genellikle insanlardan gizli kalmasına özen gösterirdi. Nefsinin isteklerine uymaz onun istemediği şeyleri yapmakta ise kendisini ağır imtihanlara tâbi tutar fakat hiç kimseye bir şey sezdirmezdi. Onun sohbet halkasında bulunanlar Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnet ve ahlaklarını yaşama hususunda pek çok güzelliklere şahit olmuşlardır. Ayrıca tasavvuf yolunun manevî hazlarına da kavuşma imkânı bulmuşlardır.
Abdülhâlık Gucdüvânî bir Aşûre günü talebelerine derste velîlik hallerini anlatıyordu. Müslüman kıyafetli bir genç içeri girip, talebelerin arasına oturdu. Bir müddet sohbeti dinledikten sonra söz isteyerek:
’Efendim! Rasûlullah (s.a.v.); ’Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allah’ın nûru ile bakar’ buyuruyor. ’Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir?’ diye sordu.
Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri gence heybetle nazar ettikten sonra: ’Öyleyse belindeki zünnârı (Hıristiyanların bellerine bağladıkları haç asılı parmak kalınlığındaki yuvarlak ip) kes de imana gel’ dedi. Onun bu sözleri meclisteki herkes üzerinde şok etkisi yaptı. Bunun üzerine genç telaşla; ’Hâşâ! Yemîn ederim bende böyle bir şey yok’ diye söylendi.
O zaman Abdülhâlik Gucdüvânî talebelerinden birine gencin hırkasını çıkarmasını işaret etti. Talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde düğüm düğüm zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşısında genç, çok mahcup oldu. Ne yapacağını şaşırdı. O anda kalbinde İslam’a karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretlerine kalben muhabbet duymaya başladı. Böylece, Allah Teâlâ’nın nûruyla bakmanın ne demek olduğunu anladı ve kelime-i şehâdet getirip müslüman olmakla şereflendi. O meclise devam eden sâdık talebelerden oldu.
Büyük mürşid bundan sonra etrafındakilere dönerek: ’Ey dostlar! Gelin biz de ahde vefa gösterelim, zünnârımızı keselim. İman edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnârını kesti, biz de kalbe ait zünnârları keselim. Onların en başı da kibir ve gururdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa kavuşanlardan olalım’ buyurdu. Abdülhâlik Gucdüvânî’nin bu nasihatleri talebelerinin gönüllerindeki yaralarına sunulan şifâ şerbetini içtiler, tevbelerini yenilediler.

Kaynakça
Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.50
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5, s.343
Nefehâtü’l-Üns; s. 377
Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.22,43
Kâmûsü’l-A’lâm; c.4, s.3066

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 81.sayısı (aralık 2009) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiye

Silsile-i Farukiye

Ebu Ali Farmedi (k.s)Tasavvufa İntisabı ve İrşada Görevlendirilmesi:Nakşibendiyye’nin Hâlidî kolunda sekizinci halkasında bulunan Ebû Ali Farmedî, tasavvuf tarihimizin yıldız şahsiyetlerinden Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin talebesi, İmam Gazâlî’nin şeyhi ve üstadıdır. Ebû Ali Farmedî’nin asıl adı Fazi bin Muhammed, künyesi ise Ebû Ali’dir. Hicrî 407/1016 yılında Horasan’ın Tus şehri yakınındaki Farmez’de doğdu. Kaynaklarda memleketi Farmez’e nispetle Farmedî diye anılır. Ebû Abdullah Şirazî, Ebû Mansur Bağdadî ve Ebû’l-Hasan el-Müzekkî gibi âlimlerden okudu. Tasavvufta bağlılığı şu iki yoldadır: Birisi Ebû-l Kasım Gürgânî Tûsî, diğeri de Ebû-l Hasan Harkanî Hazretleri’dir. Ebû Ali Farmedî gençlik yıllarında Nişabur’da Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın ders halkasına katıldı. Nefahâtü’l-Üns müellifi Câmî’nin verdiği bilgilere göre, Ebû Said Ebû’l-Hayr, Nişabur’da bulunduğu sürece Farmedî, onun zikir ve ders halkasından ayrılmadı.Ebû Ali Farmedî hazretleri tasavvufa girişini şöyle anlatır:O zamanlar Nişabur’da Sirâcân Medresesi’nde ilim talebi ile meşguldüm. İşittim ki; Şeyh Ebu Said Ebû-l Hayr, Mihene’den Nişabur’a gelip meclis kurmuş. Halktan ve âlimlerden pek çok kimse O’nun büyüklüğünü biliyor ve saygı duyuyordu. İnsanlarla birlikte ben de O’nu karşılamaya çıktım. Mübarek yüzünü görünce O’na âşık oldum tasavvuf ehli büyüklere karşı muhabbetim daha da arttı. O’nun sohbetlerine iştirak etmeye başladım.Bir gün, medresedeki yerimde oturmuştum. Şeyhin yüzünü görmek arzusu içime düştü. Hemen dışarı çıktım etrafa bakındım ki Ebû’l Hayr büyük bir cemaatle bir yere gidiyordu, kendimde olmadan peşlerine takıldım. Şeyh Efendi bir yere girdi, biz de girdik. Ben bir köşeye oturdum. Ebû’l Hayr, beni görmüyordu. Bir müddet kendi hallerinde meşgul oldular. Şeyh Efendi hoş bir hâle geçti. Vecd hâli zuhûr etti. O halde iken kaftanını yırttı. O hâl geçince kaftanı üzerinden çıkardı yere bıraktı. Mecliste bulunanlar kaftanından yırtılan parçaları ayırıp, dağıtması için Ebû’l Hayr’dan rica ettiler. Bu parçalardan işlemeli olan kolun yen kısmını ayırıp:- ‘Ey Ebû Ali Tûsi neredesin?’ dedi. Ben kendi kendime ‘beni tanımaz bilmez, herhalde müridlerinden ismi Ali olan birini çağırıyor’ diyerek cevap vermedim. Bir daha seslendi, yine cevap vermedim. Üçüncüsünde cemaat bana dedi ki:- ‘Şeyh Efendi, seni istiyor.’ Hemen huzuruna vardım. Şeyh Efendi o kolu astarı ile beraber bana verdi. Sonra şöyle dedi:- ‘Sen bize bu astarla kol gibi yakınsın.’Bu elbise parçasını alıp öptüm ve onu çok güzel bir yerde sakladım.”Ebû Said’in Nişabur’dan ayılmasından sonra da Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin derslerine devam etmeye başladı. Kuşeyrî onu tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerde yetiştiriyor, vaaz ve irşad konusunda eğitiyordu. Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın gönlünde tutuşturduğu tasavvuf ve aşk ateşiyle zaman zaman garip haller yaşayan Ebû Ali Farmedî’yi Kuşeyrî, devamlı surette ilme teşvik ediyordu. İlimde derinlik, marifette rüsûh kesbeden Ebû Ali, birgün şahidi olduğu muazzam bir tecelli ile sarsıldı. O esnada ilimle meşguldü ve elindeki kalemi hokkaya batırarak yazı yazıyordu. Kalemi hokkaya bir daldırdı ki, ne görsün kalemin ucu bembeyaz, oysa hokka mürekkeple dolu. Kalemi tekrar tekrar hokkaya sokup çıkardı, fakat nafile, değişen bir şey olmadı.Büyük bir dehşete kapıldı ve doğruca üstadı Kuşeyrî’ye koştu. Olanları dinleyen büyük mutasavvıf: “Artık senin işin benim sınırlarımı aştı. İlim senden el çektiğine göre sen de ondan el çekip ruhunu erdirmeye ve içindeki ateşi söndürmeye bak’ dedi. Bunun üzerine Ebû Ali, eşyasını alıp medreseden ayrılıp tekkeye taşındı. Bu dergâh, Kuşeyrî’nin dergâhıydı. Bundan sonra bir müddet daha orada kalır. Kendisi bu dergâhta yaşadıklarını şu şekilde anlatır: “Bir gün bir hâl oldu kendimden geçtim. Bu hâl beni istila etti ve durumu üstadıma anlattığım zaman şöyle dedi:- Ey Ebû Ali! Benim yolum buraya kadardır. Bundan ötesini bilmem. Ben kendi kendime; ‘Beni bundan daha yukarıya götürecek bir Pîr gerektir’, diye düşündün. Bir müddet daha o dergâhta kaldım bu hâl azalmadı daha da artınca müsaade isteyip ayrıldım. Şeyh Ebû’l Kasım Gürganî’nin adını işitmiştim. Onun için Tus şehrine yollandım. Sordum yerini tarif ettiler gittim. Müridlerinden bir cemaatle mescidde oturuyordu. Ben iki rekât tahiyyat-ı mescid namazı kılıp huzuruna gittim. Şeyh başını öne eğmiş tefekkür etmekteydi. Başını kaldırdı ve:- Gel, ey Ebû Ali!Gittim selâm verip oturdum başımdan geçenleri anlattım şöyle dedi: – Bu işe girişin mübarek olsun. Şimdi bir dereceye erişmişsin; ama terbiye görürsen daha yüksek derecelere yükselirsin. İçimden, ‘benim Pîr’im budur’ dedim. Onun yanında uzun süre kaldım, çeşitli riyazatta bulundum. Beni Mihene’ye Ebû Said’e gönderdi. Oraya gidince bana bir bez verip, duvarları silmemi söylediler. Duvarların tozunu sildim. Ebû Said: “Ey Ebû Ali, bez ile duvarların tozunu sildiğin gibi ömür boyunca Allah’ın kullarının gönül duvarlarındaki mâsiyet tozunu söz bezi ile silersin” buyurdu.Gürganî’nin yanında riyazat ve mücahede ile meşgul olarak seyr u sülûkunu tamamladı. Şeyhi kendisini vaaz ve irşad halkasını kurmak ve zikir meclisi teşkil etmekle görevlendirdi. Ayrıca Ebû Ali Farmedî’yi kızıyla evlendirdi. Ebû’l-Kasım Gürganî’den Nakşbendiyye’nin Haydarî koluna ait silsileyi alan Farmedî, daha sonra Ebû’l-Hasan Harakanî’ye intisab ederek Sıddıkî silsileye de dâhil oldu ve böylece iki silsileyi birleştirmiş oldu

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 72. sayısı (2009 Mart) için yazılmıştır

×