150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: musa kazım

İmam Muhammed Taki (r.a.)

İmam Muhammed Taki (r.a.)

Ehl-i Beyt-i Rasûlulâh’tan On İki İmamların dokuzuncusu İmam Hz. Muhammed Tâkî (r.a.)’dır. Hicrî 195’de recep ayının onunda ya da ramazan ayının on dokuzunda Medine’de dünyaya geldi. Babası Hz. İmam Rıza, annesinin adı ise Sebike’dir.
İmâm Muhammedü’l-Cevâd’ın künyesi, ’Ebû Câfer’dir. Muhammed Takî (r.a.) çok takvalı ve cömert olduğu için ’Tâkî’ ve ’Cevad’ lâkaplarını almıştır. İmâm Muhammedü’l-Cevad, babaları Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, Hakk’a kavuştuklarında 8 yaşlarında idi ve babası şehit olurken kendisi Medine’de idi. Değerli babasından sonra Allah’ın emri ve önceki imamların bildirmeleri üzerine imamet makamına ulaştı. Halife Me’mun’un emriyle hilâfet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Me’mun, Muhammed Tâkî (r.a.)’a çok ilgi ve muhabbet gösterdiler. Hatta Me’mun, kızını İmam ile evlendirdi. Bir süre sonra İmam (r.a.), Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü ve Me’mun ölünceye kadar Medine’de kaldı. Me’mun’dan sonra Mu’tasım hilâfeti ele geçirince, Hicrî 220 yılında Hz. İmam Cevad’ı Medine’den Bağdat’a getirtti ve aynı yılın zilkâde ayının son gününde Bağdat’ta zehirlettirerek şehit etti ve ceddi İmam Musa Kâzım’ın yanına defnedildi.
Muhammed Tâkî (r.a.), imamet makamına eriştiğinde yaşı küçüktü; fakat ilimde öyle bir mevkiye sahipti ki, halkın dinî sorunlarının hepsini hâlledebiliyor, sınamak için kendisine yöneltilen çok zor dinî meselelere bile en güzel cevapları, verebiliyordu. Hz. İmâm Muhammedü’t-Takiyyü’l-Cevâd, babaları ve ataları vasıtasıyla Rasûlulâh (s.a.v.)’den rivâyetlerde bulunmuş, kendisinden de pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Safvan bin Yahyâ, Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ’ya diyor ki:
’Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin. Allah ihsân etti, gözlerimiz aydınlandı. Allah yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl olursa kime başvuralım, kime uyalım.’ dedim. Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed Cevâd’ı göstererek: ’Buna!’ buyurdular. Ben: ’Sana fedâ olayım.’ dedim. ’Bu daha 3 yaşında bir çocuk.’ Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ buyurdular ki: ’Bunun ne zararı var? Hz. Îsâ, peygamber olduğu zaman 3 yaşında da değildi.’

Hz. İmâm Muhammed Tâkî’nin Vecîzelerinden Bir Kısmı:
Adamın biri: ’Bana nasihat edin.’ deyince İmam (r.a.): ’Kabul eder misin?’ diye sordu. O adam: ’Evet, kabul ederim.’ dedi. İmam şöyle buyurdular: ’Sabrı kendine yastık et, fakirlikten çekinme, şehvetleri (lezzetleri) terk et, heva ve hevese muhalefet et ve bil ki, Allah’ın gözünden uzaklaşamazsınız. Öyleyse nasıl bir halde olacağına dikkat et.’
İmam dostlarından birine şöyle yazdı: ’Bu dünyada birbirimizden ayrıyız; ama (ahirette) kimin fikri ve inancı, arkadaşının fikir ve inancının aynısı olursa, nerede olursa olsun o da onunla birlikte olur. Asıl yerleşme yurdu, ahiret yurdudur.’ Hz. İmam’ın bazı düşündürücü sözleri de şunlardır:’ Tövbeyi geciktirmek, aldanmaktır. Vazifeleri hep sonraya ertelemek ise şaşkınlıktır. (Günah işlemek amacıyla) Allah’a karşı bahane aramak, helâk olmaya sebep olur. Günah işlemekte ısrar etmek, kendini Allah’ın tuzağından güvende bilmenin sonucudur.Oysa,Allah’ın tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan topluluktan başkası, güvende olmaz.’
Me’mun vefat edince, İmam-ı Tâkî (r.a.): ’Bizim kurtuluşumuz otuz ay sonradır!’ buyurdular. Otuz ay geçti ve Muhammed Tâkî (r.a.)’de vefat etti.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Eserler:
1. eL-A’lâm, c.6, s.271.
2. İslâm Âlimleri Ans., c.3, s.282.
3. Müceddidî, Abdullâh Farukî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, s. 399-408, Farukîye Vakfı Yayımları, Ankara 1999.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 23. sayısı (2005 Şubat) için yazılmıştır.

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

İmam Musa Kazım (r.a.)

İmam Musa Kazım (r.a.)

Ashâb-ı Kirâm’ın sohbetinde bulunmakla şereflenen, Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden, On İki İmâm’ın yedincisi ve evliyânın büyüklerindendir. Câfer-i Sâdık’ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın babasıdır. Annesi, Humeyde-i Berberiyye’dir. Rasûlullah Efendimiz’in torunu olup, Hz. Ali ile Hz. Fâtımâ (r.anhümâ)’nın neslindendir. Hz. Hüseyin’in çocuklarından olduğu için seyyittir. Asıl adı, Mûsâ bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeyne’l-Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Künyesi, ’Ebû’l-Hasan’ ve ’Ebû İbrâhim’dir. Kâzım, Sâbır, Sâlih, Emîn gibi lâkapları da vardır. En meşhuru Kâzım’dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kötülük yapanlara kızmayıp bağışladığından ve gazabına hâkim olduğundan kendisine bu lâkap verilmiştir. Mûsâ Kâzım, Mekke ile Medîne arasında Ebvâ’da 745 (H. 128)’de Safer ayında doğdu. 802 (H. 186)’de Bağdat’ta hapishânede vefât etti. Bağdat’ın Kâzımiyye mahallesinde Kureyş mezarlığına defnedilmiştir.

İmamlığı yirmi beş sene, üç ay süren Mûsâ Kâzım, derin bir âlim ve büyük bir velîdir. Din bilgilerinde içtihât derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Gecelerini hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine ’Sâlih Kul’ adını vermişlerdir. Tasavvuf ilminde, Ehl-i Sünnet’in gözbebeğidir.

Mûsâ Kâzım (r.a.), hadîs-i şerîf ilminde sikâ (güvenilir) bir râvîdir. Büyük bir hadis imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Rasûlullah (s.a.v.)’e kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: ’Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da üzüntüyü giderir.’

Mûsâ Kâzım Hazretleri’nin yaşadığı devirde, ehl-i beytten olanlara maalesef haksızlıklar yapılmıştır. İmam Mûsâ Kâzım (r.a.) zamanın sultanları tarafından birkaç kez hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki o, dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdu. Hapishaneye atılınca, Harun Reşit’e mektubunda şöyle yazdı: ’Bende belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık sende daima rahat ve genişlik olacaktır. Yalnız şunu unutma ki; sonu gelmeyen ahirete sen de ben de gideceğiz.’ ’Bağdât Târihi’ kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî’nin rivâyetine göre, ölünceye kadar, yedi sene zindanda tutulmuştur.

Mûsâ Kâzım (r.a.)’ın hayâtı, fazîletler ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri ile rûhlara gıdâ olan sözleri çoktur. Menkıbeleri meşhurdur. Bâzı söz ve kerâmetleri kitaplarda yazılmış, bâzıları da şifâhî olarak dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

Hikmetli sözlerinden birinde buyurdular ki:

’Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli, hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et! Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma. Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle.’

Kız kardeşi, onu şöyle anlatır:

’O, yatsı namazını kıldığı zaman, Allah Teâlâ’ya hamd eder ve duâ eder, bu hâli gece bitinceye kadar devâm ederdi. Gece bitince tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra bir miktar zikirle, Allah Teâlâ’yı anmakla meşgûl olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince kıbleye doğru dönerek akşam namazına kadar Allah Teâlâ’yı zikrederdi. Sonra tekrar akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun her günkü âdeti idi.’

Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî (k.s.) şöyle anlatıyor: Hacca gidiyordum. Fâriziyye’ye vardım. Orada güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalin bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; ’Bu tasavvuf talebelerinden bir kimse olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin.’ dedim. Yanına yaklaşınca, bana:

’Ey Şakîk!’ diye hitâb ederek: ’Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günahtır.’ buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime: ’Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Arkasından helâlleşeyim diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâlleşeyim, dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; ’Ey Şakîk!’ diyerek:

’Ben tevbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim.’ buyrulan Tâhâ sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime: ’Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp: ’Yâ Rabbi! Sen benim Rabbim’sin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum.’ diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. ’Hakk Teâlâ’nın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır.’ dedim. ’Hakk Teâlâ’nın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hakk Teâlâ’ya hüsn-ü zanda bulun!’ deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke’ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke’de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. ’Bu zât kimdir?’ diye sordum: ’Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin’dir.’ dediler. ’Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib haller gördüm.’ dedim. ’Bu haller bu seyyid için acâib değildir.’ dediler.

Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: ’Halîfe Mehdî, İmâm Kâzım’ı ilk defâ çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bâzı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve:

’- Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?’ diye sordu. Ben de:

’- Niçin üzülmeyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir.’ dedim.

’- Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin.’ buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım Hazretleri bir katıra binmişti.

’- Ey falan!’ diye seslendi.
’- Buyurun efendim, buradayım!’ dedim.
’- Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?’ buyurdu.
’- Evet, öyle olacaktı.’ dedim. Sonra: ’Allah Teâlâ’ya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldunuz.’ dedim.
’- Beni bir daha oraya götürecekler, o zaman kurtulamayacağım.’ buyurdu.
Rabbim şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Tezkiretü’l-Havâs, s.348-350.
2. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.3, s.244.
3. Tarih-i Bağdadî, c.13, s.27.
4. Sıfatü’s-Safve, c.1, s.103.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 21. sayısı (2004 Aralık) için yazılmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl ve doğruluğu ve sadâkatinden dolayı kendisine ’Sâdık’ lakabı verildi. Babası Muhammed Bâkır, annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da Hz. Ebû Bekir Sıddîk’tir. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. 17 Rebiülevvel 80 (bir rivayette 83) /23 Mayıs 699 (702) tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde Abbasi halifelerinden Mansûr’un Medine’ye tayin ettiği Muhammed b. Süleyman tarafından Mansûr’un hilesi ile zehirlenmiş ve vefat etmiştir. Kabri ise Cennetü’l-Baki’de babası Muhammed Bakır, dedesi Zeyne’l-Abidin, amcası Hazret-i Hasan (r.a)’ın yanındadır. On iki imamların en çok yaşayanı olup 68 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.


İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın on evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Musâ Kâzım, İshak, Muhammed Dibâc, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Kız Çocukları: Ümmü Ferve, Esma, Fatıma’dır. Evlâtlarının hepsi zamanının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, on iki imâmın yedincisidir.

İlmi ve İlmî Literatürdeki Konumu
İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika (güvenilir) bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi kimseler bildirmişlerdir. Rivayetlerinden bazıları Kütüb-i Sitte’de yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; ’Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.’ buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebi’l-Esved, İmâm-ı Câfer’in; ’Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız’ buyurduğunu haber vermektedir. Her ilimde üstâd, her marifette mahirdi.
Bütün din ilimlerinde olduğu gibi, yaşadığı dönemin fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. Câbir bin Hayyan, Câfer-i Sâdık’tan çok istifade etmiş, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir b. Hayyan’ın, Câfer (rh.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risalelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.
Câfer-i Sâdık hazretleri, Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Süfyân-ı Sevrî, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur.
Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (rh.a.), kelâm, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (rh.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir. Kelâm ilminde, sapık itikat, inanç sâhibi olan ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı.

Tasavvufî Yönü
Tasavvufta büyük rehberlerden olan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtıma vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.s.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.s.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikirle terbiye yoludur ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, annesinın babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.
İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. Câfer-i Sâdık (rh.a.)’in, ilime, mârifete, zühd, takva ve kanaate dair pek çok hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Onun bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi yani bu kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Câfer-i Sâdık (rh.a.)’da göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (rh.a.) ilimde, mârifette isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk âşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in imamı sayılan İmam-ı Âzam’ın marifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmam-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’İmam Câfer Sâdık’tan daha fakih bir kimseyi görmediğini ve hayatının son iki senesi olmasaydı Nûman helak olmuştu’ buyurmuştur. Aslında İmam-ı Âzam bu sözü ile Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ahlâkı ve Hayatından Tablolar
Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre Câfer-i Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçardı. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir sîmâsı vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hz. Ali’ye çok benzerdi.
Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bazı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Câfer-i Sâdık, Hz. Muhammed (s.a.s.) milletinin, dîninin sultanı, Peygamberlik kemâlâtının, üstünlüklerinin burhânı, senedi, hakîkatlerin âlimi, evliyânın gönüllerinin meyvesi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın vârisi, âriflerin, Hak âşıklarının serveri, önderi idi. Tefsîr ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü olurdu. Mütevazı yani çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi.
Bir gün hizmetçilerini çağırdı. Onlara dedi ki: ’Geliniz, sizinle sözleşelim. Kıyamet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun diğerlerine şefaatçi olması için birbirimize söz verelim!’
Onlar; ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın evlâdı! Sizin bizim şefaatimize ihtiyacınız yoktur. Dedeniz Rasûlullah (s.a.s.), bütün insanların ve cinlerin şefaatçisidir’ dediler.
O da: ’Ben bu amellerimle, işlerimle yarın kıyamet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım’ buyurdu.
Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tabiînin ve evliyanın büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.
Bir gün devrin meşhur âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu! Bana bir nasihat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: ’Ey Davûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyacın var?’
’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O şanlı Peygamber’in kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasihat vermeniz üzerinize vaciptir.’
’Ey Davûd! Ben kıyamet günü gelince, ceddim Rasûlullah (s.a.s.)’ın elimden yakalayıp; ’Niçin bana hakkıyla uymadın?’ demesinden korkuyorum. Bu işler nesep, soy işi değil, ibadet ve amel işidir. Davûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: ’Yâ Rabbi! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Rasûlullah (s.a.s.), büyükannesi Hz. Fâtıma olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!’
Bir şahıs, İmam-ı Câfer-i Sâdık’tan, Allah Teâlâ’nın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ istedi. O da; ’Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!’ diye dua etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefat etti.

Bazı Sorulara Cevapları
İmam Câfer-i Sâdık, kendisine sorulduğu zaman, soran şahısları sevgi, güler yüz, üstün ahlâkla karşılamışlar ve onları ilme heveslendirmek için son derece titiz davranmışlardır.
Bir seferinde Câfer-i Sâdık’a soruldu:
’Hangi cihad efdaldir??
O da: ’Zalim sultanın yanında hakkı söylemektir? buyurdu.
Kendisine üstün ahlâktan soruldu; şöyle cevap verdi:
’Üstün ahlâk, doğru sözlü olmak, emaneti yerine getirmek, akrabayı ziyaret etmek, yoksula yedirip içirmek, bir şeyi yapana teşekkür etmektir. Bunların hepsinin başı ise hayâdır.?
’Allah Teâlâ’ya en mükerrem olan kimdir?? sorusuna cevaben; ’Allah Teâlâ’yı en çok zikreden ve en çok ibadet edendir.? buyurmuştur.
İmam Câfer-i Sâdık’a bazı arkadaşları sordular: ’Ey Rasûlullah’ın oğlu, işini ne üzere bina ettin?? O da;
’Dört şey üzerine! Birincisi; amelimi benden başka hiçbir kimsenin bilmemesi üzerine bina ettim.
İkincisi; Allah’ın bütün amellerime muttali olduğunu bildim ve ondan utandım.
Üçüncüsü; rızkımı benden başka hiçbir kimsenin yemeyeceğini bildim ve mutmain oldum.
Dördüncüsü; ömrümün sonunun ölüm olduğunu bildim, onun için de hazırlık yaptım.?

Münazaraları
İmam Câfer-i Sâdık’ın münazaraları da meşhurdur. Zındıkların, İslâm’ın gerçekleri hakkında şek ve şüpheye düşürmek amacıyla kendisine sordukları şüpheli sorulara da son derece ikna edici cevaplar verirdi. Bu cevaplar, İslâm âlimleri için bir kaynak teşkil etmiştir.
Câfer-i Sâdık (rh.a) ile Ebu Hanife (rh.a) aynı çağda yaşamışlardı. Karşılaştıkça ilmi konularda müzakereler yaparlardı. İşte onlardan birisinde Câfer Sâdık, Ebu Hanife’ye sordu: ’Zina ve adam öldürme fiillerinden hangisi daha büyüktür??
Ebu Hanife de cevaben: ’Adam öldürmedir? dedi.
Câfer-i Sâdık ise şöyle cevap verdi: ’Adam öldürmekte iki şahid, zinada ise dört şahit olması gerektiği için zinadır.?
Yine bir gün İmam Câfer-i Sâdık, Ebu Hanife’ye:
’Namaz mı, oruç mu daha faziletlidir?? diye sormuştu. İmam Ebu Hanife de cevaben; ’Namazdır? diye cevap vermişti.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık ona şu soruyla karşılık verdi: ’Hayızlı olan kadın niçin namazını kaza etmiyor da, orucunu kaza ediyor?
Ebu Hanife ile Câfer-i Sâdık Hazretleri birbirlerini çok sever ve sayarlardı. Aralarındaki yakın ilgi ve sevgi bağının, akrabalık bağıyla da kuvvetlendiği rivayet edilir. Buna göre Câfer-i Sâdık Hazretleri, Ebu Hanife’nin o sırada dul olan annesiyle evlenmiş ve böylece aralarında akrabalık bağı da oluşmuştur. Zaten Ebu Hanife ömrü boyunca hep ehl-i beytin yanında olmuş, maddi ve manevi olarak onları desteklemiştir. Zaten babası da Hz. Ali (k.v)’nin hizmetinde bulunanlardan idi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısında (2007 Ekim) yayınlanmıştır

×