150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: mürşid

Hidayet’ e Açılan Kapı ve Mürşid-i Kamiller

Her şeyi yerli yerince yaratan ve lâyık oldukları yerlere koyan yüce hikmet sahibi Rabbimize sonsuz hamd ve senâ olsun. O, ezelî ilmiyle yaratmış olduğu insanın kendi kendine yeterli olmadığını bildiği için, insanlık tarihine ışık tutucu, hedef belirleyici, yol gösterici ilâhî mesajlar indirmiştir. Eğer bu mesajlar olmasaydı, düze çıkamaz, sapıklık içinde kalırdık. Akıllarımız, eşyanın güzel ya da çirkin olduğunu kavrayabilirdi; ama bunun için elinde başvuracağı kıstasların olması gerekirdi. Kıstasları, değer ölçülerini koyabilecek kemalden yoksun olan akıl, illâ ki vahyin irşadına muhtaçtır. Aksi takdirde bütün akılların ortak bir noktada birleşmesine imkân yoktur.
Peygamberler, insanlarla Allah Teâlâ arasında irtibatı sağlayan ve ilâhî mesajın zaman ve mekâna göre yorumunu yapan, o mesajları tatbike koyarak insanlığın kurtuluşa ve ebedî saadete kavuşmasına çalışan görevlilerdir. İşte bu sürecin din olarak adı İslâm’dır. İslâm, ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem’den başlayarak, Efendimiz (a.s.)’a kadar devam eden tevhid sürecidir. İnsanlık tarihinin geçirmiş olduğu bu süreç içerisinde tevhidin özünde hiçbir değişiklik yoktur; değişiklikler sadece zaman ve mekân farkından kaynaklanan, ulusal ihtiyaçlara cevap vermeyi amaçlayan ayrıntılarda olmuştur.
Geçmiş ümmetlerde özellikle Kur’an’da bahsedilen İsrailoğulları örneğinde olduğu gibi peygamberler gelir ve o dönemin insanı ne gibi bir manevî ve maddî irşada ihtiyacı varsa ona göre Allah’ın mesajını insanlara tebliğ ederlerdi. Peki, içinde yaşadığımız yüzyılda bizlerin ihtiyaçları yok mu? Onları kim karşılayacak? Rasûlullah (a.s.)’la beraber vahiy dönemi de son bulduğuna göre bizler ne yapacağız? Aslında bu soruların cevabı pek de zor değildir. Çünkü Efendimiz (a.s.)’in yaşayan mucizelerinden biri de O’nun ümmeti içerisinde yetişen, bilgi, fazilet ve insanlara müspet tesirleri ile elde ettikleri yüce makamlar sayesinde yıldızlaşan âlimler ve mürşitlerdir. İşte bu kıymetli insanlar, Kur’an ve Sünnet’i zamanın gerektirdiği biçimde yorumlayarak yani İslâm’ın içtihat kurumu çalıştırılarak devam ettirilecektir.
Rabbimize hamd ve şükranlarımızı sunarak şunu belirtmeliyim ki; Cenâb-ı Hak, bizlere şeriatın kıstaslarını bilen, hadislerin sırlarına vakıf ve o kaynağa gönlü açık (ledün ilmi ile şereflendirilmiş) olan bir mürşid nasip etmiştir.
Efendi Hz.lerinin hayatında en çok üzerinde durduğu ve gerçekleştirdiği önemli faaliyetlerinden birisi de, Efendimiz (a.s.)’in sünnetlerini ve hadislerini etrafındaki sevenlerine öğretmesi ve bu sevgiyi aşılamasıdır. Hadis ilmine özel bir önem vermiş ve gitmiş olduğu her mecliste hadis (sünnet) sevgisini anlatmış, yanındaki talebelerine hadisler okutturarak o meclislerin hadis ile de ihya olmasını sağlamıştır.
Efendi Hz.lerinin hadise ayrı bir önem vermesinin bazı temel etkenleri vardır. Birincisi hadisin onun nazarındaki yeridir. O’na göre hadis, bütün yakînî ilimlerin esası ve başıdır, dînî ilimlerin temeli olması bakımından da en az Kur’an kadar önemlidir. Efendimiz (a.s.)’in sünneti, karanlıkları aydınlatan ışıklar, hidayete götüren yolun işaretleridir; her yeri aydınlatan dolunay mesabesindedir. Allah’ın Rasûl’ü, yerine göre yasaklamış, emretmiş; korkutmuş, müjdelemiş, temsiller getirmiş, öğütler vermiş, hatırlatmıştır. İkinci olarak ise; inançta, amelde, ahlâkta Kitap ve Sünneti kıstas olarak alınmadıkça kişinin hayatında kemâl hâlinin gerçekleşmeyeceğini yaşantısıyla bizlere örnek olarak göstermiştir. Çünkü itidal hâli, ancak sünnet vasıtasıyla korunabilir. Eğer sünnet ve hadisler yaşanmazsa yani Peygamberî yönlendirmelere sırt çevrilirse, ümmet ifrat ya da tefrite düşer ve denge bozulur. ’Andolsun ki, Rasûlullah’ta sizin için en mükemmel örnek vardır.?(1) ’Şüphesiz ki Sen çok yüce bir ahlâk üzeresin.?(2) Bu ve buna benzer pek çok ayetleri sohbetlerinde insanlara aktararak; iman edenler için Rasûlullah Efendimizin fiilî örnekliğinin terk veya ihmal edilmesinin dînî hükümlerin yaşanmasını ve anlaşılmasını imkansız olacağının önemle üzerinde durmuştur. Çünkü bidat ve hurafelere, cahiliye dönemi âdetlerine karşı mücadele etmek, gerçek dine, saf İslâm’a davette bulunmak durumunda olan herkes için, hadis en temel esastır ve bu tebliğ vazifesini sünnet ve hadislerden kopuk bir şekilde yapmak mümkün değildir. Ayrıca Efendimiz (a.s.)’in sünnetleri ve hadis ilmi; şer’î hükümlerden, onların gerekçelerinden, amellere has olan özelliklerden ve içerdikleri sırlardan bahseder.
Kur’an ve Sünnet’in üzerinde hassasiyetle duran Efendi Hz.leri, tasavvuf ilminin güzelliklerinden istifade etmenin tek yolunun; Rasûlullah (a.s)’ın rehberliğinde olan Allah’a kulluğun neticesinde kalbine; edeb, bilgi, sırlar ve hakikat güneşlerinin parladığı gönüllerde yer edeceğine işaret ederdi. Özellikle ahlâkla ilgili hadisleri temel alarak kötü ahlâk ile sâlih amellerin veya amellerde ihlâslı olabilmenin oldukça güç olduğuna dikkat çekerek; ’Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâkın da amelleri ifsat edeceğini? belirtirdi. Yani tasavvuf; Kur’an ve Sünnet’e uymak, saadet asrını hâl ve kâl olarak tam yaşamak, böylece gerçek müminler arasına girmekle olacaktır.
Bize düşen husus Cenâb-ı Allah’ın bütün elçileri ve en büyük elçisi olan Efendiler Efendisi’ne, Sahabelerine ve Ehl-i Beyt’ine karşı her zaman tazim, hürmet ve saygı hisleriyle meşbû’ bulunmak, peygamberlik mefhumuna toz konduracak, ona halel getirebilecek her türlü düşünce ve ifadeden sakınmak; bu düşünceyi ve sünnet sevgisini elimizden geldiğince başkalarına da anlatmaya çalışmaktır. Unutmayalım ki, Efendimiz (a.s.)’a saygı ve hürmet O’nu gönderene saygı ve hürmet olduğu gibi, aksi de yine gönderene raci olacaktır.
Efendi Hz.lerinin, hayatında Peygamberimiz hakkında kullandığı medh ü sena yüklü ifadelere ve sünnetleri yaşama konusundaki hassasiyete bakıldığında da görülecektir ki, aslında sadece o söz cevherleri (okumuş olduğu salât u selâmlar) bile Efendi Hz.lerindeki, Rasûlullah (a.s)’a saygı, hürmet ve aşkının çok aşkın olduğunu göstermeye fazlasıyla kâfidir.
En başta şunu söyleyebiliriz ki, Efendimiz (a.s.)’in ve güzide ashabının, içinde yaşadığımız zaman diliminde gönüllerde hak ettikleri yere taht kurmalarında Efendi Hz.lerinin ?Allah’ın izni ve inayetiyle? inkâr edilemez büyük bir tesiri vardır. İrşat vazifesine başladığı gençlik yıllarından itibaren Efendi Hz.leri vaazları, sohbetleri, tertiplediği zikir halkaları ve kaleme aldığı makaleleriyle bu sevginin sinelerde yerleşmesine hâdim olmuş, âdeta hayatını bütünüyle bu ümmete başta Peygamberimiz ve güzide ashabını, Ehl-i Beyt’ini sonra da selef-i sâlihîni ve Allah dostlarını sevdirme meselesine vakfetmiştir.
Efendi Hz.leri, uzun yıllar süren tebliğ ve irşat hayatında daima Rabbimizin ve Rasûlullah’ın (a.s.) sevgisinden bahsetmiş ve bu sevgileri muhtaç gönüllere anlatmaya ayırmış, kendisinin hayatında yer etmiş sünnet ve edepleri derleyerek kitap haline getirmiş ve ’Zahirî Batınî Edepler? ve ’Fıkhî Risaleler? isimli mükemmel, mükemmel olduğu kadar da emsallerinden oldukça farklı bir üslûba sahip orijinal bir eser ortaya çıkmıştır. Hadd-i zatında O, Allah’ın izniyle bizler için elinden geleni fazlasıyla yapmıştır. Evet, O (k.s.), Allah Rasûlü ve Ehl-i Beyt’in bir karasevdalısıdır. Biz de buradan hareketle, Efendimiz (a.s)’a, sahabesine ve Ehl-i Beyt’ine karşı saygılı olma, onların izlerini takip etmede ve başkalarının da gereken hürmeti göstermesi hususunda, aynı hassasiyete sahip olmasına vesile olmanın bizim en önemli vazifelerimiz cümlesinden olduğunu anlamamız gerekir.
Efendi Hz.lerinden öğrenmiş olduğum şu husus da bilinmelidir ki, kâmil mürşid; âlim, ârif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz (a.s.)’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevî bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb ile sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zahirî şeklidir. Zaten kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imamın cemaatinden istediği edeb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî âlimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar. İmam Şa’ranî (k.s.) der ki: ’Mürid, mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük edebsizliği basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir. Bu edebi elde eden mürid, nihayet Allah’u Teâlâ’ya karşı edebli olma hâline yükselir. Çünkü mürşid, mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir.?(3)
Onları ölçüsüz yüceltmeye dair söylenebilecek sözlerin önünü Rasûlullah (a.s..) Efendimiz’in şu uyarısı kesmektedir: ’Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit ve boş şeylere sevk etmesin. Ben, Abdullah’ın oğlu Muhammed ve Allah’ın Rasûl’üyüm. Vallahi, sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.?(4) Bu uyarı, ümmetin önünde bulunan bütün imam ve mürşidlerin, cemaat ve müridlerin temel anlayışı olmalıdır. Herhangi bir mürid, önündeki mürşidi övme ve yüceltme adına esasen anlamadığı, bizatihi tecrübe ve müşahede etmediği hâl ve makamları, yetki ve tasarrufları ona ait göstermekle uğraşmamalıdır. Buna gerek olmadığı gibi, bu tip yakıştırmaları ispat etme imkânı da yoktur. Bir şeyhin, Allah’u Teâlâ gibi her şeyi bildiğini söylemek küfürdür. Onun bütün âlemi elinde tuttuğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler uydurmak, böyle hikâyelerle onu insanların nazarında yücelteceğini sanmak, koyu bir cehalettir. İlmi, edebi, takvayı, taati, hizmet ve cihadı hafife alıp, gördüğü rüyalar ve hülyalar ile şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak; mürşid adına bir cinayet, temiz tasavvuf yoluna ihanettir. Görünen hallerden ve yaşanan fiillerden bir şey anlamayıp rüyalarda hikmetler aramak, feraset değil gaflettir. Asıl hürmet ve edeb mürşidin huzurunda değil, onun bulunmadığı yerlerde muhafaza edilmelidir. Şu örneği iyi düşünelim: Rasûlullah Efendimiz (a.s.) abdest aldığında, Ashab-ı Kiram Rasûlullah’ın abdest suyunu kapıp, yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasûlullah (a.s.): ’Niçin böyle yapıyorsunuz?? diye sordu. Dediler ki: ’Bereketlenmek ve sevap kazanmak için!? Bunun üzerine Efendimiz: ’Kim Allah ve Rasûl’ünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine), konuştuğunda doğru söylesin, emanete ihanet etmesin ve komşusuna eziyet etmesin.? buyurdu.(5) Demek ki müridin mürşidine olan saygı ve sevgisi, sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmelerle değil; kalpteki samimiyet, haldeki istikamet ve insanlara Allah için hizmetle ispat edilebilir.

—————
1. el-Ahzab, 33/21.
2. el-Kalem, 67/4.
3. el-Envaru’l-Kudsiyye.
4. Ahmed, İbnu Kesir.
5. Heysemî, Kurtubî

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 33.sayısı (2005 Aralık) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 21

Editör Yazısı – 21

’Allah’ın velî kulları, diğer insanlara nisbetle sağır ve kördürler; kalbleri Allah’a yakınlık peydâ edince başkasının sözünü duymaz olurlar, başkasını görmez olurlar. Yakınlık onları mesd-u hayran eder, İlâhî heybet onları kendilerinden geçirir. Muhabbet onları mahbublarının huzuruna bağlar.

Artık onlar Celâl sıfatıyla Cemâl sıfatının tecellileri arasında bir mevkidedirler, ne sağa ne de sola meyletmezler. Onların, ötesi olmayan bir önü var; insanlar, cinler, melekler ve sair yaratıklar onlara hizmet eder. İlim ve hikmet onların susuzluğunu giderir. Allah’ın fazl-u kereminden yerler, dostluk şarabından içerler. Halkın sözü onları meşgul etmez. Evet, onlar bir vadide, halk da ayrı bir vâdidedir. Halka, Allah’ın emrettiğini emrederler Peygamberlere vekâleten, halkı Allah’ın men ettiği şeylerden men ederler. Hakikatte Peygamberlerin vârisleri bunlardır.

Allah dostları, O’nun huzurunda edep makamındadırlar. Hak’tan sarih bir izin olmadıkça hareket etmezler, bir adım bile atmazlar. Kalblerine açık bir müsaade ilhâmı vâki olmadıkça mubâh şeylerden yemezler, giymezler, nikâh yapmazlar ve hiçbir sebepte tasarrufta bulunmazlar. Onlar Hak ile beraberdirler; kalbleri ve gözleri evirip çeviren yegâne mutasarrıf ile kaimdirler. Rablerine şu dünyada kalbleriyle, ahirette cisimleriyle kavuşmadıkça hiçbir kararları olmaz. Yani gönül rahatlığına erişemezler, Allah’a kavuşmadıkları müddetçe…’

Evet, Hz. Pîr Abdulkadir Geylanî (k.s.), veli kulları bu şekilde tanımlamaktadır. Kalbî teyakkuzu elde ederek Cenâb-ı Hakk’a yakınlık nuruna vasıl olmak isteyen kullar için mürşid-i kâmil’in sohbeti ve irşadı çok önemlidir. Zira kalp temiz olursa, kişiyi ibadet ve taate sevk eder. İmam Gazâli (k.s.) batınî kötülüklerden sakınabilmek ve korunma yollarını bulmak için bir mürşid-i kâmil’e intisabın zaruri olduğuna dair Adâb-ı zikr risâlesinde şöyle buyurmaktadır: ’Terbiye etmek suretiyle kötü ahlâkını atıp onun yerine güzel ahlâkı yerleştirmesi için, sâlikin mürşid ve mürebbi bir şeyhin terbiyesine girmesi şarttır.’ Burada sözü edilen terbiye, topraktan diken ve yabani otları söküp nebâtını güzelleştirmek ve neşv-ü nemâ bulmasını ikmâl etmek için çalışan çiftçinin işine benzer. Çünkü Allah Teâlâ kullarına kendi yoluna irşat edecek peygamberler göndermiştir. Bu mânâdan dolayı Rasûlullah (s.a.s.) ahirete irtihal edince insanları Allah Teâlâ’ya irşad ve isâl etmek için hulefâsı onun makamına halef olmuşlardır. Onun için sâlikin, kendisini terbiye ve Hakk Teâlâ’nın yoluna irşat edecek bir şeyhe mutlak ihtiyacı vardır.

İmam-ı Rabbâni Hazretleri buyururlar ki: ’Onun bir nazarı, kalp hastalıklarını giderir. Bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları siler süpürür.’ Medresede müderris ne ise, tasavvufta mürşid odur. Müderris akla hitap eder, nakli akla tatbik eder, metni açıklar, ilminin derecesine göre tahlile girişir, vazifesi bununla biter. Mürşid-i kâmil ise, ruh ile meşgul olur. Mürebbidir, terbiyecidir. Kendisine intisap eden müridin bütün hususiyetlerini göz önünde bulundurarak herkese ayrı ayrı yol gösterir. Yaratılışındaki firasetin ve edindiği mârifetin derecesine göre müridin kalbindeki kudreti, mizacındaki sertliği, ahlâkındaki fesadı tedricen izâleye çalışır. Mürid, mürşidine tam teslim olduysa çabuk yol alır, olgunlaşır, safây-ı kalbe ulaşır.

Rabbimize hamdolsun bu yolun terbiye sistemi, siret-i Nebevî ile ahenklidir. Gayemiz Efendimiz (s.a.s.)’in ahlâk ve sünnetlerini örnek alarak hayatımıza tatbik etmektir. Bütün bu güzel hâller de ancak kâmil bir mürşidin taht-ı terbiyesi altında bulunmakla husule gelmektedir. Bu mânâdan olmak üzere Cenâb-ı Hakk’a giden yolda bizleri, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin sünnet ve güzel ahlâklarıyla irşad eden ve 11 Aralık 1999 ebedî âleme irtihal eden kıymetli efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerini rahmetle yâd ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 93.sayısı (Aralık 2011) için yazılmıştır.

Yeni Bir Yıla Başlarken

Yeni Bir Yıla Başlarken

Bir yılı daha geride bıraktık. 21. yüzyılın onuncu yılının da insanlık açısından diğer yıllara göre daha iyi geçtiğini söylemek pek mümkün değil. Savaş, işgal, çatışma, açlık, haksızlık, kriz… Her yerde… Rutin çatışmaların dışında dünyamız bir de ekonomik krizle karşı karşıya. Amerika’da başlayan, Amerikan kapitalizminin ve sınırsız kazanma arzusunun sebep olduğu finansal kriz bütün dünya ekonomilerini tehdit ediyor. Ortadoğu’da ve Irak’ta kan durmuyor. Afganistan ve Pakistan’da ne olacağını ise kimse kestiremiyor.

Bütün dünya gibi Türkiye de 2011’e umut ve kaygıyla giriyor. Kaygılanmak için de ümitvâr olmak için de sebep çok. Önemli olan Allah’ın bize bahşettiği zaman nimetini nasıl yönettiğimiz. Biz, dünyada yaşanan hadiselere müdahil olma bilincine ve özgüvenine sahip olduğumuz müddetçe her tür sorunun üstesinden gelebiliriz. Ama dünyaya ve nefsî arzularımıza karşı zafiyetlerimiz varsa, ne kendimize ne de başkalarına faydamız dokunacaktır. Zaten toplumsal olarak sorunların pek çoğu da buradan kaynaklanıyor. Herkes birbirine el uzatıp ayağa kaldırmaya çalışırken, biz birbirimize çelme takmaya çalışıyoruz. İslam gibi şerefli bir dinin asırlarca bayraktarlığını yapmış, Osmanlı gibi muhteşem bir medeniyeti inşa etmiş bir milletin nasıl bu hale geldiğini çözmek kolay değil. Amerika’sından Asya’sına pek çok ülke bilerek ya da bilmeyerek Osmanlı modeline dönmeye çalışırken, biz adeta kendi tarihimizden kaçıyoruz. Bunu anlamak için de çok fazla ötelere gidilmesine gerek yok, sadece etrafımıza bakmak yeterli olacaktır.

Yeni bir yılın başlangıcı olması hasebiyle herkes geçen yıla bakarak bazı dersler almaya çalışmaktadır. Aslında Müslüman, hayatındaki gidişatını muhasebe etmek için bir yılın bitip diğerinin başlamasını beklemek zorunda değildir. Önemli olan saatlerin, günlerin, haftaların, ayların ve yılların ötesindeki zaman üstü hakikatle yani Cenâb-ı Hakk’la irtibatımızı muhafaza edebilmek. Bu toprakların insanları bu irtibatı muhafaza ettikleri müddetçe hem maneviyat âleminde yükseldiler, hem de maddi âleme hükmettiler. O irtibatı sağlayan mürşid-i kâmiller, sâlihler, müttaki kullar var olduğu müddetçe hayatın anlamı yerini buldu. İnsanlar başsız kalmadı. Onlar bu dünyadaki kısa ömürlerini heba etmediler. Tersine, hangi amaç için bu dünyaya gönderildiklerini hep hatırladılar.

2011 yılına girerken bizim ekonomik, siyasi, vs. hesaplardan önce böyle bir muhasebeye ihtiyacımız var. Maddi âlem, tabiatı gereği, oluş ve bozuluş âlemidir. Bir günü diğerini tutmaz. Bugün zengin olan yarın fakir olur. Bugün sağlıklı olan yarın hasta olur. Bu, hem bireyler hem de toplumlar için konulmuş bir sünnetullahtır. Şüphesiz mümin kişi bu dünyada hem manen hem de maddeten asil ve yüksek bir hayat yaşamalıdır. Ama zahir âlemin başarısı tek başına bir ölçü olamaz. Maddi âlemin zorluklarını, imtihanlarını, belalarını aşmak için manen ayaklarımızın sağlam durması gerekiyor. O yüzden biz yıllık değerlendirme yaparken, ekonomik göstergelerden, siyasi gelişmelerden, sosyal hadiselerden daha çok gönüllerimizin durumuna ilişkin bir muhasebenin yapılmasının daha isabetli olacağını düşünüyoruz. Bunun için de miladi bir yılın bitip bir yenisinin başlamasını beklemeye gerek yok.

Son söz olarak; Özlenen Rehber dergimizin yanında her üç ayda bir ’aile ve çocuk’ konulu ek bir dergi çıkacaktır. Bu dergide ’Çocuk Gelişimi ve Aile Eğitimi’ne yönelik olarak bebeklik, çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri, çocuklarımızın dini eğitimine yönelik yazılar, ahlaki değerlerin öğretimine ilişkin yazılar ve aile içinde yaşanabilecek sorunlara yönelik yazılar yer alacaktır. Ayrıca çocuklara yönelik etkinliklere ve aile-çocuk etkileşimini güçlendirecek etkinliklere yer verilecektir.

Hiç bir karşılık beklemeksizin dergimizin yayınlanmasında emeği geçen tüm hocalarımızdan ve kardeşlerimizden Rabbim sonsuz razı olsun…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 94. sayısı (Ocak 2011) için yazılmıştır

Editör Yazısı – 8

Editör Yazısı – 8

Allah dostlarının kıymetini, yaptıkları işlerdeki hikmetleri ve onlara karşı gösterilecek vefayı anlamamızda yardımcı olacak güzel bir kıssa anlatılır Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde.

Bir adam ağacın altında uyuyakalır. O esnada adamın boğazından içeri bir yılan girer. Uzaktan bunu gören bir atlı, arif bir zat, bu adama zorla ağaç dibindeki çürük elmaları yedirir, türlü sıkıntıyla ite kaka onu koşturur, sonunda adam kusar ve midesindekilerle birlikte yılan da dışarı çıkıverir. Hayatının kurtulduğunu gören adam: ’Ne olur ver şu elini ayağını öpeyim, Allah senden razı olsun.’ der.

Bunun üzerine Arif olan zât der ki: ’Ben sana içindeki yılandan hemen bahsetseydim, sen o an ölürdün. Aklın çıkardı, tahammül edemezdin, hadisenin feciatı karşısında ödün patlardı, korkudan ölürdün. Veya en azından ölümü kabullenir, o çaresizlik içersinde kendi ihtiyarınla, kendi cüzi iradenle bir şeyler yapmaya çalışırdın, öyle uğraşırken heyecanla korkuyla hayvanı da çıkartmaya muvaffak olamazdın’ diyor. ’Biz seni hiç bundan haberdar etmeden, içindeki yılanı, tehlikeyi sana göstermeden, sadece bizim acı reçetelerimizi sunarak, seni o yılandan kurtarmak derdindeydik. Yoksa bizim maksadımız bizim için koşman, bizim için çürük elmaları yemen, bize hizmet etmen, elimizi ayağımızı öpmen değil. Biz, senin yaptıklarından, senin yaptıklarının bize işlemesinden münezzehiz. Senle işimiz yok bizim’.

Mürşid; rehber, kılavuz ve yol gösteren demektir. Mürşid-i kâmil sırat-ı müstakimi gösteren, dalaletten hidayete giden yolda kılavuz olan zâttır. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olabilmiş kişidir. Bu zâtlar, insana nefsinin hakikatini gösterir, nefis terbiyesi yolu ile süfli sıfatlarından arındırır. Unutmayalım ki; maksad, Allah’ın rızasına kavuşmak olunca, insanın zahiri ve manevi dünyasında, nefis ve şeytan kişiye türlü türlü tuzaklar hazırlar. Bu tuzaklar, bazen aldatıcı bir serap veya çocukların heves ettiği elma şekeridir ki; dışı rengârenk boyalar ve tatlı şekerlerle süslü iken, içi ekşi ve kurtludur.

İşte, bunun içindir ki mürid, seyr-i sülûk ederken, eğer dikkatli olmaz ve mürşidine olan teslimiyet ve itaatini yitirirse, yönünü tek bir hedefe çevirmezse, şeytan ve nefis engelini aşamazsa kesret âlemi ona içinden çıkılması zor bir girdap haline gelir.
İmam Rabbanî Hazretleri: ’Bu büyükler, birisini bu yola almaya ve sadakatli bir tâlibe, kısa zamanda şuur ve huzur vermeye güçlü oldukları gibi bunları (müride emaneten verilmiş, mülkü olmayan kemâlâtı) geri almaya da güçlüdürler. Bir edebin terki sonunda kalplerinin bir incinmesi saliki müflis bir hâle getirir.’ buyurmuştur.

Kalpleri Allah Teâlâ’nın nazargâhı olan mürşid-i kâmiller manevi Kâbe hükmündeki zâtlardır. Rasûlullah (s.a.s.)’in sevgilisi, vekili, vârisi ve emanetidirler. Dolayısıyla onlarla ahitleşmek, Allah ve Rasûlü ile ahitleşmektir. Onlara itaat etmek, Âlemlerin Rabbi’ne ve İki Cihan Güneşi’ne itaat etmektir. Bu sebeble ahde vefa ve civanmertlik odur ki, mürid yüzünü bir kere mürşidine döndürür ve başka dönmek nedir, ölünceye kadar bilmez. Var gücüyle ona muhabbet eder, sadakatle emirlerini yerine getirir.

Büyüklerimize olan sadakatimiz ve vefamızın son nefesimize kadar artarak devam etmesini Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ediyoruz.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 107. sayısı (Şubat 2012) için yazılmıştır.

×