150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: muhammed bakır

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. Künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl, en meşhuru ise Sâdık’tır. 17 Rebiülevvel 80/23 Mayıs 699 tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde aynı yerde vefat etmiştir. Kabri, Cennetü’l-Bâkî’de olup, babası ve dedesinin yanındadır.

Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre; İmâm-ı Câfer Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtımâ vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.v.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.v.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikir çekilen yol ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, anasının babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.

Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî gibi büyük bilginler Câfer-i Sâdık’tan ilim öğrendikleri gibi, kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, Câfer-i Sâdık Hazretlerini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce konuşmasını rica etmiş; bunun üzerine o, şöyle demiştir: ’Allah’ın nimetine şükret; şükür, nimetin artmasına vesîle olur. Nimet verildiği zaman da istiğfara devam et. Devletin zulmüne karşı da ’Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ de.’

Câbir bin Hayyan da, Câfer-i Sâdık’tan çok yararlanmış, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir’in, Câfer (r.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risâlelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.

İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.)’in, ilimde, mârifette, zühd, takva ve kanaate dair hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi, cehrî ve hafî zikir kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.) Hazretlerinde göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.) ilimde, mârifette, isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk aşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in reisi sayılan İmâm-ı Âzam’ın mârifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmâm-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’O iki sene olmasaydı Nûman helak olmuştu.’ buyurmuştur. Aslında İmâm-ı Âzam (r.a.) bu sözü ile Hz. Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden olan Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur.

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: ’Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı, oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: ’İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.’

Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (r.a.), kelam, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (r.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir.

Allah şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
2. Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.92.
3. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” Dergisinin 20. sayısı (Kasım 2004) için yazılmıştır.

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Künyesi Ebû Cafer’dir. Ehl-i Beyt’ten olup, dedesi Hz. Hüseyin (r.a.), babası Ali Zeyne’l-Âbidîn (r.a.), annesi Hz. Hasan (r.a.)’in kızı Ümmü Abdullah’tır. 3 Sâfer 57/16 Aralık 676’da Medîne’de doğmuş ve 7 Zilhicce 114/28 Ocak 733 yılında Medîne’de vefat etmiştir. Cennetü’l-Bâkî’ye babasının yanına defnedildi. Fıkıh ve tasavvuf âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Zeyne’l-Âbidîn gibi siyasetten tamamen uzak kalmış ve ilimle meşgul olmuştur. Muhammed el-Bâkır, bir çok hadis ve fıkıh imamı ile görüşerek fikir alış-verişinde bulunmuş olup, aynı zamanda büyük bir hadis bilginidir. Ashâb-ı Kirâm’dan Hz. Câbir ve Hz. Enes (r.a.) ile görüştü. Onlardan ve tâbiînden çok sayıda hadîs-i şerîfler rivayet etti. Zamanında, bütün dünyadaki evliyâların feyiz kaynağı olup, evliyâlık yolunda olanlara feyiz onun vasıtası ile verildi. İmamlığı ve Seyfî ’Kâdirî’ kolundaki halifeliği on dokuz yıl sürdü. Bütün ilimlere vakıf olduğu için kendisine, ilimde ve fazilette üstün manasına gelen ’Bâkır’ denilmiştir. Muhammed Bâkır (r.a.)’in ilim ve hikmet dolu bir çok sözü vardır.

Medîne’de bir grup insanla oturmuştu. Mübarek başını önüne eğdi, bir müddet sonra kaldırdı ve ’Bir kişi, bir sene sonra Medîne’ye gelecek, üç gün boyunca, dört bin asker bulunan ordusu ile çok kimseleri öldürecek. Bundan büyük zarar göreceksiniz. Bundan sakınınız!’ buyurdu. Buna Medînelilerden küçük bir grup ile Hâşimoğulları inandı. Çoğunluk inanmadı. Bir sene sonra kendisine inananları alarak Medîne’nin dışına çıktılar. Nâfi b. Ezrak ordusu ile geldi. Muhammed Bâkır’ın buyurduğu zararları yaptı. Artık Medîne’liler, ’Bundan sonra İmâm-ı Bâkır Hazretlerinin her sözüne inanırız, her sözü doğrudur. Çünkü o, Rasûlullah Efendimizin evlatlarındandır.’ dediler.

Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmâm-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk:
’- Siz Rasûlullah Efendimizin torunlarındansınız.’ dedim. ’Evet’ buyurdu. ’Siz Rasûlullah’ın vârisisiniz’ dedim.
’- Evet’ buyurdu.
’- Peki, sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalığını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır?’ dedim.
’- Evet, Allah Teâlâ’nın izniyle vardır.’ buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübarek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sürdü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki:
’- Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi, yoksa hesapsız cennete girmek mi istersin?’ diye sordu. Ben de dünyada görmeyip, âhirette cennete hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.
Uygunsuz bir iş yaparak Hazreti Muhammed Bâkır’ın huzûruna giren birine; ’Sakın bir daha o kötü işi yapma! Bu duvarların size perde olduğu gibi, bize de perde olduğunu mu zannediyorsun?’ buyurdu.
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’i çok severdi. Zamanında bazı kimselerin bunlara düşmanlıkta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i Beyt’e olan sevgilerinden dolayı yaptıklarını iddia ettiklerini duyunca çok üzüldü. Buyurdu ki: ’Ben Hz. Ebû Bekir’le, Hz. Ömer’e düşmanlık eden kimselerden uzağım. Onlar da benden uzaktır.’
Bir gün, sohbet esnasında, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den rivayetle bir hadîs-i şerîf okudular. O mecliste bulunanlardan birisi dedi ki:
’- Hayır, bu hadîs-i şerîfin râvisi, Hz. Ebû Bekir değil, başka bir zâttır.’ Bunun üzerine İmam Muhammed Bâkır (r.a.):
’- Bu hadîs-i şerîfin râvisi Hz. Ebû Bekir’dir.’ buyurdu. O kimse ikna olmayıp, itiraza devam edince, Muhammed Bâkır (r.a.) toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve:
’- Ey Hz. Ebû Bekir! Bu hadîs-i şerîfin râvisi siz değil misiniz?’ dedi. Bunun üzerine:
’- Evet, yâ Muhammed b. Ali! Doğru söylüyorsun. O hadîs-i şerîfin râvisi benim.’ sesi duyuldu ki, o meclisteki herkes bu sesi işittiler.
Büyük zâtlardan birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Muhammed Bâkır’ın yanına girmek için izin istedim. Yanında kardeşlerinden bir kaç kişi var, biraz bekle, dediler. Biraz bekledim. İçeriden on iki kişi çıktı. Dar elbiseler giymişlerdi. Tanımadığım kimselerdi. Selâm verip gittiler. Sonra ben içeri girdim. ’Efendim, bu gidenleri hiç tanımıyoruz, acaba onlar kimlerdi?’ diye sordum. ’Onlar müslüman cinnî kardeşlerinizdir. Siz nasıl gelip, haramdan helâlden suâl soruyorsanız, onlar da gelip soruyorlar.’ buyurdu.
Zamanında yaşamış olan bütün âlimler, Hz. İmâm Muhammed Bâkır’ın ilim bakımından yüksekliğini kabul etmekte ittifak etmişlerdir. Bir seferinde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; ’Bilmiyorsanız, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz!’ şeklindeki âyetin mânâsı kendisine sorulmuş, Hz. İmam da şu cevâbı vermiştir: ’Zikir ehl-i biziz.’ Bu söze yanındaki âlimlerden hiçbiri itiraz etmemiştir. En tanınmış din âlimleri, zaman zaman halledemedikleri meselelerle karşılaştıkları zaman, mutlaka gelir, Hz. İmam Muhammed Bâkır’a başvururlardı. Hz. İmam da hiçbirini yanından tatmin edilmemiş olarak göndermezdi. Hepsinin de takıldıkları noktaları aydınlatmanın yolunu bulurdu ve onları kelimenin tam mânâsıyla tatmin ederdi.

Hz. İmam Muhammed Bâkır son derece güzel konuşurdu. Hemen hemen her sözünde derin hikmetler mevcuttu. Hz. İmam’ı dinleyen, huzurundan ayrıldıktan sonra da uzun müddet kendisini bu sözlerin tesirinden kurtaramazdı.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, kendisinden yardım isteyen her fakire mutlaka yardımda bulunurdu. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kendisini ziyaret eden dost ve ahbaplarının bu ziyaretlerini, mutlaka iade ederdi. Hz. İmam Muhammed Bâkır’ın meclisleri, bir çeşit ilim meclisleri olurdu. Burada bulunmak ve kendisinden feyiz almak, her kula nasip olmaz saadetlerdendi. Irak’ta olsun, Hicaz’da olsun, başka yerlerde olsun, yetişen din bilginlerinin çoğu kendisinden feyiz almışlardır.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, babalarının kurduğu gerçek ve ilâhî medreseyi devam ettirmiştir. Hz. İmâm Muhammed Bâkır, kendisi senet göstermeden, yani rivâyet edicisinin adını zikretmeden bir hadîs-i şerîfi okuduğu zaman, bunun sahîh bir hadîs olduğundan kimse şüpheye düşmezdi. Çünkü şöyle söylerdi; ’Ben bir hadis okudum, rivâyet edenini anmadım mı bilin ki, onu mutlaka babamdan duymuşumdur. Babam da babasından, babası da ceddim Rasûlullah’tan duymuştur.’ Bu şekilde rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir tanesi şudur: ’İşlerin zoru üçtür; kardeşlerle mal hususunda iyi geçinmek, menfaat söz konusu olunca insanlara karşı insafla muamelede bulunmak, her durumda Allah’ı anmak.’

Tasavvuf inancını benimseyen ve kendini ibâdete vermiş olan Muhammed bin Münkedir; ’Muhammed bin Ali’yi görünceye dek Ali bin Hüseyin’in, fazîlet yönünden kendi gibi bir halef bıraktığını ummazdım; ben ona öğüt vermek isterken o bana öğüt verdi.’ der ve şu olayı anlatır: ’Hararetim bastığı bir saatte Medîne dolaylarında gezerken, Muhammed bin Ali’ye rastladım. Pek yorulmuştu, yanındaki iki kişiye dayanarak yürüyebiliyordu; adam akıllı da terlemişti. Ona:

’- Hâşimî ulularından olan senin gibi bir kişinin, bu saatte dünya için bu derece yorulmasını, hiç de doğru bulmuyorum’ dedim. Hz. İmam bu söz üzerine dayandığı kişileri itti, doğruldu ve bana dedi ki:

’- Vallâhi bu hâlde ölüm gelip çatsa, beni Allah’a yapılan ibâdetlerden biriyle meşgul olarak bulur. Çünkü bu hâlimle ben, kendimi senden de, bütün halktan da çekmişim, ehlimin, ıyalimin rızkı için çalışmaktayım. Ben, Allah’a karşı irtikâp edilen bir suçu işlerken, ölümün gelip çatmasından korkarım.’ Bu sözü duyunca:

’Allah sana rahmet etsin! Sana öğüt vermeyi isterken, sen bana öğüt verdin.’

Rabbim şefaatine nâil etsin!
Yararlanılan Kaynaklar:
1.Hilyetü’l-Evliyâ, c.1, s.124.
2.Tezkiretü’l-Evliyâ, s.433.
3.Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar, s.317-323.
4.Rehber Ansiklopedisi, c.2, s.306-310.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 19.sayısı (2004 Ekim) için yazılmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (rh. A.) 1. Bölüm

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl ve doğruluğu ve sadâkatinden dolayı kendisine ’Sâdık’ lakabı verildi. Babası Muhammed Bâkır, annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da Hz. Ebû Bekir Sıddîk’tir. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekir’in kızı Esmâ’dır. 17 Rebiülevvel 80 (bir rivayette 83) /23 Mayıs 699 (702) tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde Abbasi halifelerinden Mansûr’un Medine’ye tayin ettiği Muhammed b. Süleyman tarafından Mansûr’un hilesi ile zehirlenmiş ve vefat etmiştir. Kabri ise Cennetü’l-Baki’de babası Muhammed Bakır, dedesi Zeyne’l-Abidin, amcası Hazret-i Hasan (r.a)’ın yanındadır. On iki imamların en çok yaşayanı olup 68 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.


İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın on evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Musâ Kâzım, İshak, Muhammed Dibâc, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Kız Çocukları: Ümmü Ferve, Esma, Fatıma’dır. Evlâtlarının hepsi zamanının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, on iki imâmın yedincisidir.

İlmi ve İlmî Literatürdeki Konumu
İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika (güvenilir) bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi kimseler bildirmişlerdir. Rivayetlerinden bazıları Kütüb-i Sitte’de yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; ’Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.’ buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebi’l-Esved, İmâm-ı Câfer’in; ’Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız’ buyurduğunu haber vermektedir. Her ilimde üstâd, her marifette mahirdi.
Bütün din ilimlerinde olduğu gibi, yaşadığı dönemin fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. Câbir bin Hayyan, Câfer-i Sâdık’tan çok istifade etmiş, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir b. Hayyan’ın, Câfer (rh.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risalelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.
Câfer-i Sâdık hazretleri, Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Süfyân-ı Sevrî, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur.
Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (rh.a.), kelâm, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (rh.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir. Kelâm ilminde, sapık itikat, inanç sâhibi olan ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı.

Tasavvufî Yönü
Tasavvufta büyük rehberlerden olan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen Nakşibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtıma vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.s.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.s.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikirle terbiye yoludur ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, annesinın babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.
İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. Câfer-i Sâdık (rh.a.)’in, ilime, mârifete, zühd, takva ve kanaate dair pek çok hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Onun bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi yani bu kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Câfer-i Sâdık (rh.a.)’da göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (rh.a.) ilimde, mârifette isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk âşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in imamı sayılan İmam-ı Âzam’ın marifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmam-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’İmam Câfer Sâdık’tan daha fakih bir kimseyi görmediğini ve hayatının son iki senesi olmasaydı Nûman helak olmuştu’ buyurmuştur. Aslında İmam-ı Âzam bu sözü ile Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ahlâkı ve Hayatından Tablolar
Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre Câfer-i Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçardı. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir sîmâsı vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hz. Ali’ye çok benzerdi.
Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bazı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Câfer-i Sâdık, Hz. Muhammed (s.a.s.) milletinin, dîninin sultanı, Peygamberlik kemâlâtının, üstünlüklerinin burhânı, senedi, hakîkatlerin âlimi, evliyânın gönüllerinin meyvesi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın vârisi, âriflerin, Hak âşıklarının serveri, önderi idi. Tefsîr ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü olurdu. Mütevazı yani çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mü’mini kendisinden daha kıymetli bilirdi.
Bir gün hizmetçilerini çağırdı. Onlara dedi ki: ’Geliniz, sizinle sözleşelim. Kıyamet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun diğerlerine şefaatçi olması için birbirimize söz verelim!’
Onlar; ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın evlâdı! Sizin bizim şefaatimize ihtiyacınız yoktur. Dedeniz Rasûlullah (s.a.s.), bütün insanların ve cinlerin şefaatçisidir’ dediler.
O da: ’Ben bu amellerimle, işlerimle yarın kıyamet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanırım’ buyurdu.
Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tabiînin ve evliyanın büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (rh.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.
Bir gün devrin meşhur âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: ’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu! Bana bir nasihat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: ’Ey Davûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyacın var?’
’Ey Rasûlullah (s.a.s.)’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O şanlı Peygamber’in kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasihat vermeniz üzerinize vaciptir.’
’Ey Davûd! Ben kıyamet günü gelince, ceddim Rasûlullah (s.a.s.)’ın elimden yakalayıp; ’Niçin bana hakkıyla uymadın?’ demesinden korkuyorum. Bu işler nesep, soy işi değil, ibadet ve amel işidir. Davûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: ’Yâ Rabbi! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Rasûlullah (s.a.s.), büyükannesi Hz. Fâtıma olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!’
Bir şahıs, İmam-ı Câfer-i Sâdık’tan, Allah Teâlâ’nın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ istedi. O da; ’Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!’ diye dua etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefat etti.

Bazı Sorulara Cevapları
İmam Câfer-i Sâdık, kendisine sorulduğu zaman, soran şahısları sevgi, güler yüz, üstün ahlâkla karşılamışlar ve onları ilme heveslendirmek için son derece titiz davranmışlardır.
Bir seferinde Câfer-i Sâdık’a soruldu:
’Hangi cihad efdaldir??
O da: ’Zalim sultanın yanında hakkı söylemektir? buyurdu.
Kendisine üstün ahlâktan soruldu; şöyle cevap verdi:
’Üstün ahlâk, doğru sözlü olmak, emaneti yerine getirmek, akrabayı ziyaret etmek, yoksula yedirip içirmek, bir şeyi yapana teşekkür etmektir. Bunların hepsinin başı ise hayâdır.?
’Allah Teâlâ’ya en mükerrem olan kimdir?? sorusuna cevaben; ’Allah Teâlâ’yı en çok zikreden ve en çok ibadet edendir.? buyurmuştur.
İmam Câfer-i Sâdık’a bazı arkadaşları sordular: ’Ey Rasûlullah’ın oğlu, işini ne üzere bina ettin?? O da;
’Dört şey üzerine! Birincisi; amelimi benden başka hiçbir kimsenin bilmemesi üzerine bina ettim.
İkincisi; Allah’ın bütün amellerime muttali olduğunu bildim ve ondan utandım.
Üçüncüsü; rızkımı benden başka hiçbir kimsenin yemeyeceğini bildim ve mutmain oldum.
Dördüncüsü; ömrümün sonunun ölüm olduğunu bildim, onun için de hazırlık yaptım.?

Münazaraları
İmam Câfer-i Sâdık’ın münazaraları da meşhurdur. Zındıkların, İslâm’ın gerçekleri hakkında şek ve şüpheye düşürmek amacıyla kendisine sordukları şüpheli sorulara da son derece ikna edici cevaplar verirdi. Bu cevaplar, İslâm âlimleri için bir kaynak teşkil etmiştir.
Câfer-i Sâdık (rh.a) ile Ebu Hanife (rh.a) aynı çağda yaşamışlardı. Karşılaştıkça ilmi konularda müzakereler yaparlardı. İşte onlardan birisinde Câfer Sâdık, Ebu Hanife’ye sordu: ’Zina ve adam öldürme fiillerinden hangisi daha büyüktür??
Ebu Hanife de cevaben: ’Adam öldürmedir? dedi.
Câfer-i Sâdık ise şöyle cevap verdi: ’Adam öldürmekte iki şahid, zinada ise dört şahit olması gerektiği için zinadır.?
Yine bir gün İmam Câfer-i Sâdık, Ebu Hanife’ye:
’Namaz mı, oruç mu daha faziletlidir?? diye sormuştu. İmam Ebu Hanife de cevaben; ’Namazdır? diye cevap vermişti.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık ona şu soruyla karşılık verdi: ’Hayızlı olan kadın niçin namazını kaza etmiyor da, orucunu kaza ediyor?
Ebu Hanife ile Câfer-i Sâdık Hazretleri birbirlerini çok sever ve sayarlardı. Aralarındaki yakın ilgi ve sevgi bağının, akrabalık bağıyla da kuvvetlendiği rivayet edilir. Buna göre Câfer-i Sâdık Hazretleri, Ebu Hanife’nin o sırada dul olan annesiyle evlenmiş ve böylece aralarında akrabalık bağı da oluşmuştur. Zaten Ebu Hanife ömrü boyunca hep ehl-i beytin yanında olmuş, maddi ve manevi olarak onları desteklemiştir. Zaten babası da Hz. Ali (k.v)’nin hizmetinde bulunanlardan idi.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısında (2007 Ekim) yayınlanmıştır

×