150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: mevlid günü

Ahlakını Yitiren İslam Dünyasının Mevlid Kutlatma Yüzsüzlüğü

Ahlakını Yitiren İslam Dünyasının Mevlid Kutlatma Yüzsüzlüğü

(Başta Narin olmak üzere haksız yere katledilen tüm mazlumların anısına ithafen)

Rasûlullah Efendimizin (sav) dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’nin manevi atmosferine girmiş bulunuyoruz. O Peygamber ki (sav): “Ey Rasûlüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik!” (Enbiyâ, 107) buyrulan varlığın özü, yaratılış gayesidir.

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler… (Mehmet Akif)

Hissetmedi gözler… Zira dünya, o zamanlar, buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. O devirde, Bizans ve Fars (İran) olmak üzere iki kutuplu bir dünya vardı. Zaman zaman bu iki ülke arasında savaşlar, ardı arkası kesilmeyen mücadeleler sürüp gidiyordu. Dünyada toptan bir çöküş yaşanıyordu; Allah’a kulluk adına bir emare kalmamış, ahlak sükût içinde ve sosyal hayat da bunalımların pençesinde can çekişiyordu. Karanlığın en koyu tonunun yaşandığı bir dönemi gösteriyordu. “…derin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibi. Öyle bir deniz ki onu, dalga üstüne dalga kaplıyor… Üstünde de koyu bulut. Üst üste binmiş karanlıklar… İçinde bulunan insan, elini uzatsa nerdeyse kendi elini bile göremiyor.” (Nur Suresi, 40)

Hicaz bölgesi de bu çöküşten nasibini almıştı; zulüm toplumun tümünde hükümranlığını sürer hale gelmişti. Hak ve hukuk, yerini tamamen kaba kuvvete bırakmış ve güçlü olanlar ne derse, uygulama o istikamette cereyan ediyordu.

Cahiliyenin karanlık günlerinin tasviri açısından burada bir hadiseyi zikretmeknin faydalı olacağını düşünüyorum. Bir sahabi, Allah Rasûlü’nün (sav) huzuruna gelerek cahiliyeye ait bir vahşeti şöyle dile getirmişti: “Yâ Rasûlallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, ‘Bunu giydir, dayısına götüreceğim.’ dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerparesi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak ve salâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti.)

Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve sevinçle evde koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: ‘Babacığım, babacığım üzerin tozlandı.’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.”

Adam bunu anlatırken Allah Rasûlü (sav) ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: “Be adam! Rasûlullah’ı (sav) hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz (sav), adama: “Bir daha anlat!” dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. İki Cihan Serveri’nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. (Dârimî, mukaddime 1)

Evet, o gün insanlık müthiş bir buhran geçiriyordu; ama o insanlar Allah Rasûlü’ne ve getirdiği mesaja iman ederek hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştılar. Modern cahiliyenin yaşandığı günümüzde ise durum daha fecaattir. Zira günümüzde iman ettiğini iddia edenlerden bazıları veya pek çokları cahiliye dönemine ait her türlü günahı, fuhşu, zulmü, haksızlıkları, haydutluğu yaptığı halde mütedeyyin edasıyla utanmadan dolaşabiliyor. Bu yazdıklarıma dair yüzlerce örnek zikredebilirim ama ben bir tanesiyle yetineceğim. Günümüz cahiliyesinde Kadınları ve çocukları haksızlıkla öldürme, onlara zulmetme, onları istismar etme gibi hadiselerin binlercesine şahit olmamıza rağmen toplum bu ahlaksızları bünyesinde barındırmaya devam etmektedir. Hatta o kadar ki, daha geçen hafta 8 yaşındaki bir çocuğu (NARİN) hunharca katledip daha sonra onu bir dere kenarında çamurun içerisine gömdüğünü itiraf eden zalim daha sonra abdest alıp evinde iki rekât namaz kıldığını söyleyebiliyor. Tabi memlekette bir zamanlar ‘Bakara, Makara’ diyenler, her türlü yolsuzluğu, haksızlığı, mazlum insanlara zulmü reva gören söz sahibi ekâbir takımı ve onların işledikleri her türlü harama helal diyecek kadar küstahlaşan belam kılıklı din adamları el üstünde tutulup ödüllendirildiğini gayet iyi anlayan bir toplum var. Diyeceğim o ki ey Müslüman kardeşim! Allah Rasûlü’nün dünyaya teşrif ettiğine sevineceğine keşke onun getirdiği mesaja iman edip kendine ahlak edinsen daha güzel olmaz mı? Sahabe iman etmelerinin ardından hayatlarını ve anlayışlarını nasıl değiştirmişler idrak etmenin zamanı gelmedi mi?

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,

Aylar bize hep muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi…

Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!.

Âlem bugün üç yüz elli milyon

Mazlûma yaman bir âlem oldu!

Çiğnendi harîm-i pâki ser’in;

Nâmûsa yabancı mahrem oldu!

Beyninde öten çanın sesinden

Binlerce minâre ebkem oldu.

Allah için, ey Nebiyy-i ma’sûm,

İslâm’ı bırakma böyle bîkes,

İslâm’ı bırakma böyle mazlûm

Kutlu Doğum

Kutlu Doğum

Mü’minler için önemli olan bereketli ve feyiz dolu günler vardır. Bunlardan bazıları da mü’minlerin bayramı sayılır. Her hafta Cuma günü yaşanan bu bayram sevincini daha büyük çapta Kurban ve Ramazan Bayramları’nda da yaşarız. Fakat bir bayram daha vardır ki, aslında o, sadece Müslümanların değil, bütün varlık âleminin bayramı sayılır ki; o da Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz’in dünyaya teşrif buyurarak bizi şereflendirdiği gündür, Velâdet-i Ahmediye’dir. Bu bağlamda kullanılan ’Mevlid’ kelimesi de ’doğum’ anlamına gelir. Efendimiz’in (s.a.s) dünyayı şereflendirdiği Rebiü’l-evvel ayının on birinci gününü on ikinci güne bağlayan geceye de ’Mevlid Kandili’ denmektedir. Milâdî olarak ise takvimler o gün 20 Nisan 571’i gösteriyordu.

Efendimiz (s.a.s) dünyaya teşrifini bir müjde olarak şu şekilde dile getirmiştir:
’Ben, atam Hz. İbrahim’in duası, kardeşim Hz. İsa’nın müjdesi, annem Âmine’nin rüyasıyım. Annem bana hamile olduğu sırada bir rüya görmüştü: İçinden bir nur çıkmış ve bu nur Suriye’deki sarayları aydınlatmıştı.? (Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, Şevval 1330, c.2, s.1643)

Rasûlullah (s.a.s)’in aziz hatırasını yâd etmek, mübarek doğumunu anmak üzere özellikle Türk-İslâm dünyasında, çok sayıda manzum ve mensur eserler meydana getirilmiş, bir mevlid edebiyatı oluşmuş, bu maksatla merasimler tertip edilmiştir. Nitekim İslâm âleminde, Efendimiz’in (s.a.s) doğumu için yapılan ilk büyük resmî mevlid şenlik ve törenlerini başlatan Müslüman Türkler olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in doğum yıldönümünde şenlik yapıp, yaptığı şenliğe pek çok kişiyi davet eden, misafirlerini rengârenk çadırlarda, ikramlarla karşılayan ve bu törenlerde mevlid okutan ilk Türk emiri, Erbil Atabey’i Muzafferuddin Gökbörî (1190-1233) olmuştur. (Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, I, 48; ’Tarihte İlk Resmî Mevlid Merasimleri’, Uludağ Ü. İlahiyat Fak. Der., II/2, 1987, s.73-76)

Melik Gökbörî’nin resmî bir organizasyonla başlattığı bu mevlid merasimi geleneği, daha sonraki yüzyıllarda resmî ya da hususî olarak devam etmiş ve Osmanlılar döneminde farklı bir heyecana bürünmüştür. Günümüzde ise bu gelenek Kutlu Doğum adı altında Nisan ayında kutlanmaktadır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.a.s) bu güzel gecede hakkıyla anılır ve doğumundan dolayı duyulan sevinç, kalben ve lisânen dile getirilir. İmam Abdi’l-Melik Kettânî’nin dediği gibi;

’Mevlid günü ve gecesi, mübecceldir, mukaddestir, mükerremdir. Şerefi, kıymeti çoktur. Rasûlullah (s.a.s)’in varlığı, vefatından sonra, ona tâbi olanlar için, kurtuluş vesilesidir. Onun mevlidi için sevinmek, Cehennem azabının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid gününün fazileti, Cuma günü gibidir.?

Rasûlullah (s.a.s)’ı sevmek kişinin iman bakımından kemalâtına işarettir. İşte Kur’an bu manada ne güzel bir mesajdır biz mü’minlere;

’Andolsun, Allah’ın Rasûlü’nde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır.?(el-Ahzâb, 33/ 21) İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. Onu örnek almak, Kur’ân’a uymaktır. Çünkü Hz. Âişe (r.anhâ)’nın ifâdesiyle; O’nun ahlâkı Kur’ân’dı. (Müslim, Misâfirîn 139)

Yaşadığımız yüzyılda mü’minler olarak bizler veya etrafımızdaki insanlar, uğruna kâinatın yaratıldığı Peygamber’ini (s.a.s) ne kadar tanıyor? Böyle bir soruya müspet bir cevap verebilir miyiz? Toplumun yaşantı şekli, Efendimiz’in (s.a.s) ahlâklarından ne kadar uzakta olduğumuzu görmemize yetecektir. Kitapçı vitrinlerinde yüzlerce siyer kitabı olmasına rağmen bunları alıp okuyan ve üzerinde düşünen insanların sayısı ne kadar da azdır. Yarınlarımızın teminatı olan çocuklarımız, günlerini, hayal mahsulü (Harry Potter gibi) maceraları okumakla geçiriyor. Çeşitli dizilerde gördükleri karakterleri, mafya dizilerindeki çetecileri kendilerine model olarak alan ve haksız kazancı meşrulaştıran bir nesil, Efendimiz’in (s.a.s) mesajlarına ne kadar da muhtaçtır. Bu mesajlar onların yitik hazineleridir. Fakat zihinlerimiz öyle bir uyuşturulmuş ve bulandırılmış ki bunları kaybettiğimizden de haberdar değiliz. Kaybettiğinden haberdar olmayanın yitik hazineleri bulmaya koyulmasını ve onlardan istifade etmesini bekleyemezsiniz.

Kutlu doğum, bu münasebetle düzenlenen merasimlerden olan mevlitler, dağıtılan birkaç paket şeker ve tatlı çeşitleri, bununla birlikte birkaç ses sanatkârı veya ilâhîciyle, ilmî çevrelerde ise bazı sempozyumlar düzenlenerek kutlanmakta ve Efendimiz’le (s.a.s) irtibatımız ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Onu anma adına yapılan tüm bu faaliyetler sadece Nisan ayında yapılan bir şenlikten ve mevlit törenlerinden ibaret olmamalıdır. Efendimiz’in (s.a.s) sünnet ve ahlâkları yaşanmaksızın Allah’ın rızasının kazanılamayacağı hakikatinin gönüllere işlenmesi gerekir. Çünkü onun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman onun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. Rabbimiz’in bu kadar yücelttiği bu mübarek varlığı her şeyimizden çok sevmeliyiz. Bu sevgi, kuru bir ifadeden öteye gitmelidir. Efendimiz’e (s.a.s) sadece belli gün ve gecelerde değil her daim salât ü selâm getirmeliyiz. Onun şefaatine sığınmalıyız.

’Dünya neye mâlikse O’nun vergisidir hep,

Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi;

Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet,

Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!’

M. Akif Ersoy

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 49. sayısı (2007 Nisan) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

×