150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: medine

Haçlı Seferlerinden Önceki Dönemde İslam’ da Cihad Düşüncesi

Haçlı Seferlerinden Önceki Dönemde İslam’ da Cihad Düşüncesi

Özet


Bu çalışmada Batı Arabistan’da yer alan Mekke, Medine’nin de içinde olduğu Hicaz bölgesi ve Suriye’deki cihadın yapısı üzerindeki “evrensellik” ve “onun daimiliği”
hakkında İslam’ın ilk yüzyılındaki düşünce ayrılıklarına dair bazı fikirler verme
amaçlanmaktadır. Ayrıca makalede 8. yüzyılın ikinci yarısında Haçlı Seferleri süresince
ve daha sonrasında genel kabul görmeye devam eden Irak’taki örnek oluşturan belirli
cihat teorilerinin nasıl olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte Haçlı Seferlerinden önceki yüzyıllarda cihat konusuyla alakalı edebî üslupla kaleme alınmış yüzlerce meşru kitabın var olmasından ve bunların neredeyse yarıdan fazlasının sadece el yazması olmasından dolayı, bu denemede sadece Haçlı Seferleri öncesi dönemdeki cihat konusuna ilişkin örnek bazı teoriler ele alınmaktadır. Farklı dönemler göz önünde bulundurularak bu teorilerin karşılaştırılması gibi bir araştırmayı böyle bir çalışmada verme
imkânı yoktur.


Anahtar Kelimeler: İslam, Hıristiyanlık, Cihad, Haçlı Seferleri, Siyer ve Megâzî

Jihad İnsight of Islamism Before the Crusades


Abstract


This article attempts to give some idea of the divergence of opinion on the “universal”
and “perpetual” nature of the jihad in the first Islamic century in Syria and the Hijaz, the
province of Western Arabia that contains Mecca and Medina. It then tries to show how,
in Iraq in the second half of the eighth century, certain normative theories of jihad were
accepted which continued to have widespread acceptance through and beyond the period
of the Crusades. However, as there are literally hundreds of legal books and other genres
of literature that deal with the jihad in the centuries before the Crusades, well over half
of which exist only in manuscript, this essay in no way attempts to give a full survey of
the normative theories of jihad in the pre-crusading period or to weigh the comparative
importance of these theories at different periods.


Keywords: Islam, Christianity, Jihad, Crusades, Siyar and Maghazi

Ashab-ı Bedir

Ashab-ı Bedir

MELEKLERİN YARDIMINA MAZHAR OLAN ORDU:
ASHAB-I BEDİR

“Hatırlayın o zamanı ki, sizler (Mekke’de iken sayıca) azdınız. Yeryüzünde eziliyordunuz. İnsanların sizi kapıp (esir almasından) korkuyordunuz. Fakat Allah sizi (Medine’de) barındırıp (Bedir harbinde gönderdiği meleklerin) yardımıyla destekledi. Sizi güzel şeylerden (ganimetlerden) rızıklandırdı ki (nimetlerine) şükredesiniz.” (Kur’ân-ı Kerîm, 8/26)

Efendimiz (s.a.v.) bir Peygamber olması hasebiyle Allah tarafından kendisine indirilen vahyi, doğup büyüdüğü Mekke şehrinde insanlara duyurmaya çalışan Rasûlullah (s.a.v.) ilk günlerden itibaren güçlü ve nüfuzlu bir Kureyş muhalefetiyle karşı karşıya kaldı. Risâletine yönelik yapılan baskı ve zulüm dolu bu acımasız düşmanlıktan dolayı tebliğ vazifesini insanlara duyurmada ciddî zorluklarla karşılaşan Efendimiz (s.a.v.) İslâmî tebliğ hürriyetini ve davet hususundaki gerekli özgür ortamı bulmak adına çeşitli girişimlerde bulundu. Ancak Mekkeli müşriklerin imana ve İslâm’a karşı bağnazlıkları, iman edenlere düşmanca tavırları ve onlara akla hayale gelmeyecek derecede işkence ve eziyetlerinin neticesinde Efendimiz (s.a.v.) ve ashabı canları kadar sevdikleri Mekke’den dolayısıyla Kâbe’den bile ayrılmalarına sebeb olmuşlardı. Bu bakımdan İslâm tarihinde Medine’ye hicret, Efendimiz (s.a.v.) açısından İslâmî tebliğ konusunda atılmış en önemli adım ve bir dönüm noktası oldu.

İslâm tarihinde Müslümanların varlıklarını devam ettirebilmeleri için bir dönüm noktası mesabesinde olan Bedir Savaşı hicretin 2. senesinde Ramazan ayının 17’si Cuma sabahı (13 Mart 624) vuku bulmuştur. (İbn Hişâm, II, 202; İbn Sa‘d, II, 17) Sahabe Efendilerimizin Allah’a ve Rasulullah (s.a.v.)’a olan imanları bakımından ne kadar yüce bir mertebede oldukları bu çetin muharebede bir kez daha sergilenmekteydi. Çünkü bu güzide insanların pek çoğu ticaretle uğraşan veya bağ ve bahçelerinde ziraatle uğraşan kimselerdi. Yani harb etmeyi bilen savaşçı insanlar değildiler. Fakat onları Bedir kuyularına getiren bir hakikat vardı. O da; imanları uğrunda verecekleri dünya imtihanı…

Rasûlullah (s.a.v.) her zaman olduğu gibi Bedir Gazvesinde de Cenâb-ı Hakk’ın yardımının iman edenler üzerine olacağına imanı tamdı. Bu yüzden hiç bir zaman dilinden düşürmediği dualarla İslâm’a ve müslümanlara zafer bahşetmesi için Rabbimizden yardım istemekteydi.

Hz. Ali (r.a.) müşahede ettiği bu durumu şöyle anlatıyor: “Bedir günü biraz savaştıktan sonra Resûlullah’ın ne yaptığını görmek için yanına geldim. Baktım ki Resûlullah secde halindedir ve: “Ya hayyu ya kayyûm” diyor, başka bir şey söylemiyordu. Tekrar savaş meydanına döndüm. Sonra tekrar geldim, baktım ki yine secde halindedir. Sonra savaşa döndüm. Yine Resûlullah’ın yanına geldim, baktım ki yine secde halindedir. Ve “ya hayyu ya kayyumu” tekrar ediyor. Allah ona zaferi müyesser kılıncaya kadar bu duayı yaptı.
Rasûlullah (s.a.v.), Bedir gecesinde hem namaz kılıyor, hem de, “Ey Allah’ım! Eğer şu bir avuç Müslüman’ı helâk edersen sana kulluk yapılmayacaktır” diye dua ediyordu ve o gece Allah bir yağmur ihsan etti. (Kenzü’l-Ummal, V/267; Hayatu’s-Sahabe, I/478)

Efendimiz (s.a.v.) hem Cenâb-ı Hakk’a buna benzer dualarla niyazda bulunurken hem de ashabını Allah yolunda cihada teşvik ederek: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutana yemin ederim ki, içinizden kim onlarla savaşırken sabır ve metânet gösterir; mükâfaatını yalnızca Allah’tan bekleyerek ve kaçmaksızın şehit düşerse Allah Teâlâ onu cennete iletir” buyurmaktaydı.

Sahabe Efendilerimizden Umeyr b. Hümam (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.v.) cihada çağrısını işttiği sırada elindeki hurmaları yiyordu. O, bu sözleri işitince Mekkeli müşrikleri işaret ederek: “Çok güzel! Benimle cennet arasında şu kişilerin beni öldürmelerinden başka bir engel yoktur!” dedi.

Hz. Peygamber, niçin “Çok güzel!” dediğini sorduğunda Umeyr (r.a.):“Ey Allah’ın Rasûlü! Yemin ederim ki; bunu inançsızlığımdan değil cennete girebilme ümidimden dolayı söyledim” dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de ona: “Cennetlik olduğundan şüphen olmasın!” buyurdular.
Bunun üzerine Umeyr sadağından birkaç hurma çıkararak yemeye başladı. Ancak daha sonra bunları yemekten vazgeçerek

“Bunların hepsini yeyinceye kadar yaşayacak olursam bu çok uzun bir süre olacaktır” dedi. Böylece elindeki hurmaları atarak kılıcını çekti ve şehit düşene kadar savaştı. (Bidaye III/277;

Hayatu’s-Sahabe, 1/405-406. İmam Ahmed ve başkaları Enes b. Malik’ten.)

Bedir günü Cenâb-ı Hakk, iman edenlere öyle bir yardım göndermişti ki, bu durum Kurân-ı Kerîm’deki Enfâl sûresinde bazı ayetlerle de teyid edilmekteydi. Çünkü Allah (c.c.), bu savaşa melekleri göndermiş ve onları, kafirlere karşı müminlere destek olmaları için vazifeli kılmıştı. Savaş esnasında meleklerin bu yardımını başta Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere sahabeden pek çoğu gözleriyle müşahede ettiler. Aynı şekilde müşriklerden esir edilenler de o güne kadar hiç görmedikleri kimselerin, kendilerinin esir alınmalarında sahabiye yardım ettiklerini esir alındıktan sonra itiraf etmişlerdi.

İslâm ve imanın muhafazası uğrunda verilen mücadelenin Allah tarafından nasıl yardıma mazhar olunduğunu Bedir günü yaşanan hadiseler ışığında Sahabe Efendilerimizin dilinden gelin hep beraber dinleyelim:

• Sehl b. Sa’d şöyle anlatıyor: Ebu Üseyd gözlerini kaybetmesinden sonra bir gün bana şunları söyledi: “Ey yeğenim! Allah’a yemin ederim ki şu anda Bedir’de bulunsak ve Allah Teâlâ da gözlerimi bana geri verseydi, imdâdımıza gelen meleklerin çıktıkları vadiyi sana hiç tereddütsüz gösterebilirdim.” (Bidaye III/280 (Beyhaki ve İbn İshak’tan); Heysemi VI/84)

• Cebrail (a.s.) Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in simasında ve başında sarımtırak bir sarık olduğu halde indi.(Heysemi VI/84)

• Bedir gününde Zübeyr (r.a.)’in başında bir ucunu yüzü tarafına sarkıttığı sarı bir sarık vardı. Melekler de aynı şekilde, başlarında sarı renkli sarıklarla indiler. (Kenzü’l-Ummal, V/268; Hâkim III/361)
• İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetine göre; Melekler, Bedir gününde ucunu arka taraflarına sarkıttıkları beyaz sarıklar giymişlerdir. Huneyn gününde ise sarıklarının rengi yeşildi. Onlar Bedir hariç hiç bir savaşta düşmanla savaşmamışlardır. Yaptıkları sadece mü’minlerin sayılarını çok göstermekti. (Ebu Nuaym, Delâil s. 170

Meleklerin Müşriklerle Savaşması ve Onları Esir Alması
• Süheyl b. Amr (r.a.) naklediyor: “Bedir günü kır atlara binmiş bazı kimseleri yer ile gök arasında gördüm. Başlarında miğferler vardı. Müşriklerden bazılarını öldürüyor, bazılarını da esir alıyorlardı.” (Kenzü’l-Ummal, V/265)

• Abbas’ı esir eden Ebu’l-Yeser Kâ’b b. Amr’dır. Bu zat Benî Seleme kabilesine mensubdur. Bu adam kısa boyluydu. Abbas ise iri yarı birisiydi. Bu kişi, Abbas’ı esir ederek Efendimize (s.a.v.) getirmişti.

Abbas: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni esir eden şu ensarlı zat değildir. Beni, bir ata binmiş, saçı dökülmüş, çok güzel yüzlü bir adam esir etti. Doru bir atın sırtındaydı ve ben onu şimdi kavmin içinde görmüyorum. Onun kılık kıyafeti şöyle şöyle” idi diyerek tarif etti.

Ensarlı: “Ey Allah’ın Rasûlü! Onu ben esir ettim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), Ensarî’ye; “Sus! Allah Teâlâ, keremli ve şerefli bir melekle sana yardım etmiştir” buyurdu. (Heysemi, VI/75, İmam Ahmed, Bezzar’dan).


• Müslümanlardan bir kişi, müşriklerden birini kovalıyordu. O sırada yukardan bir kırbaç sesi duyuldu ve bir süvari ortaya çıkıp: “Ey Hayzum ilerle” dedi. Ensari önüne baktığında kaçan müşriğin sırt üstü yere düştüğünü, burnunun kırıldığını ve kamçı izinden yüzünün morardığını gördü. Ensari Efendimize (s.a.v.) gelerek durumu anlattı.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Dediklerin doğrudur. O göklerin üçüncü katından gönderilen bir yardımcıdır” dedi. O günde müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı. (Bidaye, III/279. Müslim, İbn Abbas’dan).
• Ben ve amcamın oğlu dağın üzerine çıktık. Oradan Bedir sahasını görüyorduk. İkimiz de müşriktik. Tepeden savaşı seyrediyor ve sonucunu bekliyorduk.

Yağmacılarla beraber yağmacılık yapacaktık. Biz dağda pusuda iken, bir bulut bize yaklaştı. Buluttan atların kişnemesi duyuluyordu. Birisi de: “Hayzum ilerle” diyordu. Amcamın oğlunun korkudan ödü patladı, oracıkta öldü. Ben de neredeyse helâk olacaktım. Fakat kendimi toparladım. (Ebu Nuaym, Delâil, s. 164. Beni Ğıfar kabilesinden bir adamdan).
• Babam bana: “Ey oğlum! Bedir savaşındaydık.

Hatırlıyorum ki, müslümanlardan birisi, müşriklerden birinin başını hedefliyor, fakat daha kılıcını vurmadan başı yere düşüyordu” dedi. (Bidaye, III/281 (Beyhaki, Ebu Umame b. Sehl, babasından); Hakim, III/409.)
• Hâris b. Samime “Rasûlullah (s.a.v.) vadide, bana:

“Abdurrahman b. Avf’ı gördün mü?” dedi.

“Evet, ey Allah’ın Rasûlü! Onu dağın eteğinde gördüm. Müşrikler onun etrafını sarmışlardı. Ona yardım etmek istedim, fakat sizi burada görünce yardımınıza koştum” dedim. Rasûlullah (s.a.v.): “Onun için üzülme. Melekler onunla beraber savaşırlar” dedi.

• Daha sonra Abdurrahman b. Avf’ın yanına gittiğimde, yedi kişinin öldürülmüş olduğunu gördüm ve: “Ellerine sağlık, bütün bunları sen mi öldürdün?” dedim. Abdurrahman (r.a.): “Ertat b. Şurahbil’i ben öldürdüm” dedi. Bir adamı daha göstererek Şunu da ben öldürdüm, fakat diğerlerini göremediğim bir kimse öldürdü” dedi. Bunun üzerine: “Allah ve Rasûlü doğru söyledi” dedim. (Heysemi, VI/114; Hayatu’s-Sahabe, IV/298-300)

Müslümanların iman ettikleri Allah’a ve arka çıktıkları Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize karşı bağlılıkları kendilerine bahşedilen Bedir zaferi sayesinde daha da artmış, İslâm’a şüphe ve kinle yaklaşan bazı insanların bütün bu olumsuzluklarından temizlenerek iman ettikleri görülmüştür. Katledilen müşriklerin büyük kısmı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ve müslümanlara pervasızca eziyette bulunan, onlara karşı fitne ateşini alevlendiren kimselerdi. Böylece noksanlardan münezzeh olan Allah’ın kelimesi, yani İslâmiyet yücelmiş, şirkin kelimesi ise alçalmıştı. Hak ile batıl Bedir günü birbirinden ayrılmıştı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

Min Esbat’ın-nebi İmam Hasan-el Askeri (r.a.)

Min Esbat’ın-nebi İmam Hasan-el Askeri (r.a.)

Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, Hicret’in 232. yılında Rebîülahir ayının 8. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakîi’l-Hâdî, anneleri Hadis’tir. İmâm Hasanü’l Askerî, babası Aliyyü’n Nakî’nin Hakk’a kavuştuklarında 23 yaşlarında idi. Künyeleri: ’Ebû Muhammed’, lâkapları: ’Hâdi, Rafıyk, Zekiyy, Takıyy, Hâlis’ ve ’Askerî’dir.
Babası ile Samarra’da, Asker mahallesinde oturdukları için ikisine de ’Askeriyyen’ denmişti. İmâm Hasanü’l Askerî’nin, İmâm Muhammed Mehdî’den başka evlâtları olmamıştır.
Muhammed bin Yahyâ, İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin oğulları Muhammed’in vefât ettikleri gün, İmâm Hasanü’l-Askerî’ye: ’Allah, onun yerine seni, bana halef kıldı. Allah’a şükret.’ buyurduklarını bildirir.
Yine yakınlarından birisine, İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin: ’Oğlum Hasanü’l-Askerî, bütün Muhammed soyu içinde en yüce ve en ulu kişidir. İmâmet makamına en lâyık olan odur, oğullarımın en üstünüdür. O, benim yerime geçecektir. Sorulacak şeylerinizi, muhtaç olduklarınızı ona sormanız gerek.’ diye yazdıklarını bildirmiştir.
İmâm Hasanü’l-Askerî; ağırbaşlılığıyla, bilgisiyle, olgunluğuyla herkesin saygısını kazanmıştı. Hasanü’l- Askerî’nin, ataları Hz. Rasûl-ü Ekrem gibi lütuflarına, keremlerine sınır yoktu; kendilerinden isteneni, umulandan fazlasıyla ihsân ederlerdi.
Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî, Ehl-i Beyt’e uyanlara şu sûretle öğüt verirlerdi:
’Allah yolunda takvâya riâyet etmenizi, mücâhede de bulunmanızı, iyilikte bulunandan yâhut günah işleyenden, kimden olursa olsun size emanet edilen şeylere riâyette bulunmanızı, emanete hıyânette bulunmamanızı tavsiye ederim. Komşularınızla iyi geçinmenizi, Allah’a ibadetteyken secdede uzun müddet kalmanızı, kulluğu bırakmamanızı dilerim; çünkü Rasûlullah’ın risaleti bu esaslara dayanmaktadır. Halkla iyi geçinin, onları dolaşın, hastalarının hatırlarını sorun. İçinizden biri; takvâ sahibi olur, doğru söyler, gerçek muamelede bulunur, İslâm’ın edeplerine riâyet eder, dîni vazifelerini yerine getirirse; halk, bu kişi, ’Ehl-i Beyt’in’ yolunda der. Bu ise bizi sevindirir. Bizim övüncümüz, bezentimiz olun; buna gayret edin; başımızı yere eğdirecek hareketlerden çekinin; bize halkın sevgisini celp edin; bizden onların kötü zanlarını, bize lâyık olmayan düşüncelerini giderin; çünkü biz hakkımızda söylenecek her çeşit iyiliklerden, övüşlerden üstünüz; o övüşlere daha da lâyığız. Aleyhimizde söylenecek kötülüklerden ise uzağız; bizim Peygamber’e yakınlığımız var; Kur’ân, hakkımızı tayîn etmiştir, ’tathir âyeti’ Allah tarafından bizim hakkımızda inmiştir. Bizden başka kim o âyeti kendisine nispet ederse yalan söylemiş olur.’
İmâm’a hizmet eden Ebû Hamza Nasır diyor ki:
’Çok defa Hz. İmâm’ın, bazı kişilerle; Türkçe, Farsça, Rumca ve başka dillerle konuştuklarını duydum ve kendi kendime Medine’de doğdukları halde, bu dilleri nasıl biliyorlar diye şaştım. Bana: ’Böyle olmasa, Hüccetle ona uyanlar arasında nasıl fark olur?’ buyurdular.
İmâm Hasanü’l-Askerî, hicri 260’da (Milâdi 875) Rebîülevvel’in 8’inde, Hakka kavuştuklarında 28 yaşlarında idi. İmâmetleri 5 yıl, 8 ay, 5 gün’dür. Türbeleri Samarra-Bağdat’tadır. Soyları, evlâdı Hz. İmâm Mehdî’den yürümüştür.
İmâm Hasanü’l-Askerî’nin; tefsirleri, mektupları, helâl ve harama ait risâleleri ve kısa sözlerden oluşan çok değerli yazılı eserleri mevcuttur.
Hz. İmâm Hasanü’l-Askerî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
– Allah’tan çekinmenizi, dinde ihtiyâtla hareket etmenizi, Allah yolunda çalışmanızı tavsiye ederim. Her zaman ve her yerde doğru sözlü olunuz. Size emanet edilen şeyi, bu emaneti yapan ister iyi bir insan, ister kötü bir insan olsun, mutlaka yerine getirin.
– Başkalarında görüp de beğenmediğin şeyler, seni terbiye etmeye yeter.
– Bâtıl benliğine binen, nedâmet evine konar.
– Beli kıran şeylerden biri de, gördüğü iyiliği örten ve kötülüğü yayan komşudur.
– Gönül alçaklığı, öyle bir nimettir ki, hiç kimsenin hasedini çekmez.
– Hayır eken, hayır biçer. Şer eken, pişmanlık biçer. Kim ne ekerse ancak onu biçer.
– Her kötülüğün anahtarı öfkedir.
– İnsanlardan çekinmeyen, Allah’tan da çekinmez.
– Lâyık olmayan bir kimseyi öven, haksız olarak birine bir kötülük isnât eden adama benzer. Yaptıkları iş arasında fark yoktur.
– O ne kötü bir kuldur ki; ikiyüzlü, iki sözlüdür. O, kardeşini yüzüne karşı metheder de arkasından etini yer. O, kardeşine bir şey verilecek olsa kıskanır. Başına bir felâket geldiği zaman ise onu hemen kötülemeye kalkışır.
– Sizden biri ihtiyatla hareket eder, doğru sözlü olur, insanlarla iyi bir huyla geçinirse ve onu herkes severse, bu beni sevindirir.
– Suç işlemeyi terk eden makbul bir kuldur.

Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3 s.183.
2. Nuru’l-Ebsâr, s.159.
3. Tarih-i Bağdat, c.2, s.366.
4. el-A’lâm, c.2, s.200.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 27.sayısı (2005 Haziran) için yazılmıştır.

İmam Ali Naki (r.a.)

İmam Ali Naki (r.a.)

Babası Muhammed El-Cevad (et-Taki), anneleri Seyyide Ümm’ül-Fazl diye anılan Semânet’ül-Mağrıbiyye’dir. 212/7 Mart 828’de Medine civarında doğmuştur.
Hz. İmâm’ın künyeleri, ’Ebül-Hasan’dır; ’Ebül-Hasan-ı Sâlis’ diye anılırlardı. Lâkapları ’Nâsıh, Fettâh, Tayyib, Murtaza, Âlim, Fakîh, Emin, Mü’temen, Necip, Mütevekkil, Askeri, Hâdi’ ve ’Nakî’dir. Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî’nin, soyları, Hz. İmâm Hasan’ül-Askerî’den yürümüştür.
En-Naki, Medine’ye yerleşir ve orada ilimle uğraşır. Zamanla Ehl-i Beyt taraftarlarının çok olduğu Irak, İran, Mısır gibi yerlerden çok sayıda insan ondan ders almaya gelirler. Halife el-Mütevekkil, evinde çok sayıda insan toplandığı ve silahların bulunduğu ihbarı üzerine evinde arama yaptırır. Eve gelenler onu kıbleye dönmüş ibadet yapar halde bulurlar. Halife el-Mütevekkil onu Samarra’da ikâmete mecbur eder. Orada 20 yıl 9 ay yaşar. 3 Recep 254/28 Haziran 868 tarihinde vefat eder ve Samarra’da evine defnedilir.
Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî, Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil, Muntasar, Mustaîn ve Mu’tezz’in halîfelikleri devrinde yaşamışlardır.
Halîfe Mütevekkil bir gün maiyetiyle bir yere gidiyordu; Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî de bu alaya katılmıştı. Halîfenin aklına esti ve ordu kumandaları da dahil olmak üzere, herkesin yaya gitmesini, emretti. Bu emir, Hz. İmâm’ı da yaya yürütmek, herkese onun da emrine uyduğunu göstermek içindi. Herkes bineğinden indi, Hz. İmâm da indiler. Hava pek sıcaktı; Hz. İmâm yürürlerken terliyorlar, zahmet çekiyorlardı.
Halîfe Mütevekkil’in hâciblerinden Zerâfe’nin, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’ye inancı vardı; fakat bunu gizliyordu. Zerâfe diyor ki: ’Koşup yanlarına gittim: ’Seyyidim, bu azgınların yaptıklarına çok üzülüyorum.’ dedim ve ellerini tuttum. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî bana dayandılar da: ’Yâ Zerâfe!’ dediler. ’Allah katında, Sâlih’in devesi benden üstün değil.’ Alay dağıldıktan sonra Hz. İmâm’ı bir bineğe bindirip evlerine götürdüm, ben de evime gittim. Yemek zamanıydı, yemeğimizi yerken Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözlerini oğluma naklettim. Oğlum Müeddeb, bu sözü duyunca, elini yemekten çekti ve Allah için şöyle dedi: ’Bu sözü duydun mu?’ Ben: ’Vallâhi duydum’ dedim. ’Böyle söylediler.’ Oğlum Müeddeb: ’Öyleyse’ dedi. ’Mütevekkil’in üç günlük ömrü kaldı, üç gün sonra helâk olacak; bir olay çıkmadan malını-mülkünü korumaya bak.’ Ben: ’Nerden bildin bunu?’ dedim. Oğlum Müeddeb: ’Kur’ân okumadın mı?’ dedi. ’Kur’ân-ı Kerîm’de devenin öldürülmesi, anlatıldıktan sonra: ’Yurtlarınızda üç gün oturun; bu bir vaaddir ki yalanlanamaz.’ (Hûd 65. âyet) buyuruluyor. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözleri mutlaka yerine gelecektir.’
Son hastalıklarında, vefâtlarından biraz önce, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin yakınlarından biri olan Ebû Duâme kendilerine ziyarete gelmiş, gideceği sırada Hz. İmâm ona: ’Sizin, bizim boynumuzda hakkınız var; bir hadîs rivâyet edip o hakkı ödememi, seni sevindirmemi ister misin?’ buyurmuşlardı. Karşısındaki kişiden bu soruya: ’Böyle bir hadîs duymayı ne kadar da isterim.’ cevâbını alınca, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Babam Muhammed bin Ali, babası Aliyyü’r-Rızâ’dan, O babası Mûsâ bin Cafer’den, O da babası Caferü’s-Sâdık’tan, O da babası Muhammedü’l-Bâkır’dan, O da babası Ali bin Hüseyin’den, O da babası Ali bin Ebû Tâlib’den, rivâyet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bana: ’Yaz.’ buyurdular diyor. Hz. Ali: ’Ne yazayım yâ Rasûlullah?’ dedim. Hz. Rasûlullah: ’Yaz.’ buyurdular ve dediler ki: ’Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla. Îman kalpleri pekiştiren, yapılan işleri, ibâdetleri, gerçekleştiren şeydir; İslâm ise, dille söylenen ve nikâhı, evlenmeyi helâl eden şeydir.’ buyurdular.’ Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Bu hadîs Rasûlullah’tan atam Ali’ye yazdırdıkları hadîstir ve biz o yazılı hadîsi birbirimize armağan olarak bıraka gelmişizdir.’ buyurmuşlardır.

Hz. İmâm Ali Nakî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
Her biri çok kıymetli nasîhatler ihtivâ eden ve insanlığa ışık tutan bu sözlerden bazıları:
’Asıl yoksulluk, nefs kötülüğüdür; şiddetli bir ümitsizliktir.’
’Bir insanın biri hakkında kötü zanda bulunması; onda bir kötülük olduğunu gerçek olarak bilmedikçe, haramdır. Aynı şekilde bir kimsenin hayırlı olduğunu gerçek olarak bilmedikçe; onun hakkında hayırlı olduğu kanâatine varmak da, aynı şekilde doğru değildir.’
’Dünya bir pazar yeri gibidir. Bir kısım insanlar o pazarda kâr ederlerken, bir kısım insanlar da ziyana uğrarlar.’
’İlim ve hikmet; tabîatı bozuk kişilerin gönüllerinde durmaz. Hayır yapan bir kişi, hayırdan daha hayırlıdır.’
’Güzel sözü söyleyen, güzelden daha güzeldir. Âlim olan ilimden daha üstündür. Şer işleyen ise şerden de daha kötüdür.’
’Nefsi kendisine ihânet eden kişinin şerrinden emin ol.’
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Nûru’l-Ebsâr, s. 158.
2. Hilyetü’l-Evliya, c.3.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 24. sayısı ( Mart 2005) için yazılmıştır.

İmam Muhammed Taki (r.a.)

İmam Muhammed Taki (r.a.)

Ehl-i Beyt-i Rasûlulâh’tan On İki İmamların dokuzuncusu İmam Hz. Muhammed Tâkî (r.a.)’dır. Hicrî 195’de recep ayının onunda ya da ramazan ayının on dokuzunda Medine’de dünyaya geldi. Babası Hz. İmam Rıza, annesinin adı ise Sebike’dir.
İmâm Muhammedü’l-Cevâd’ın künyesi, ’Ebû Câfer’dir. Muhammed Takî (r.a.) çok takvalı ve cömert olduğu için ’Tâkî’ ve ’Cevad’ lâkaplarını almıştır. İmâm Muhammedü’l-Cevad, babaları Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, Hakk’a kavuştuklarında 8 yaşlarında idi ve babası şehit olurken kendisi Medine’de idi. Değerli babasından sonra Allah’ın emri ve önceki imamların bildirmeleri üzerine imamet makamına ulaştı. Halife Me’mun’un emriyle hilâfet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Me’mun, Muhammed Tâkî (r.a.)’a çok ilgi ve muhabbet gösterdiler. Hatta Me’mun, kızını İmam ile evlendirdi. Bir süre sonra İmam (r.a.), Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü ve Me’mun ölünceye kadar Medine’de kaldı. Me’mun’dan sonra Mu’tasım hilâfeti ele geçirince, Hicrî 220 yılında Hz. İmam Cevad’ı Medine’den Bağdat’a getirtti ve aynı yılın zilkâde ayının son gününde Bağdat’ta zehirlettirerek şehit etti ve ceddi İmam Musa Kâzım’ın yanına defnedildi.
Muhammed Tâkî (r.a.), imamet makamına eriştiğinde yaşı küçüktü; fakat ilimde öyle bir mevkiye sahipti ki, halkın dinî sorunlarının hepsini hâlledebiliyor, sınamak için kendisine yöneltilen çok zor dinî meselelere bile en güzel cevapları, verebiliyordu. Hz. İmâm Muhammedü’t-Takiyyü’l-Cevâd, babaları ve ataları vasıtasıyla Rasûlulâh (s.a.v.)’den rivâyetlerde bulunmuş, kendisinden de pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Safvan bin Yahyâ, Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ’ya diyor ki:
’Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin. Allah ihsân etti, gözlerimiz aydınlandı. Allah yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl olursa kime başvuralım, kime uyalım.’ dedim. Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed Cevâd’ı göstererek: ’Buna!’ buyurdular. Ben: ’Sana fedâ olayım.’ dedim. ’Bu daha 3 yaşında bir çocuk.’ Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ buyurdular ki: ’Bunun ne zararı var? Hz. Îsâ, peygamber olduğu zaman 3 yaşında da değildi.’

Hz. İmâm Muhammed Tâkî’nin Vecîzelerinden Bir Kısmı:
Adamın biri: ’Bana nasihat edin.’ deyince İmam (r.a.): ’Kabul eder misin?’ diye sordu. O adam: ’Evet, kabul ederim.’ dedi. İmam şöyle buyurdular: ’Sabrı kendine yastık et, fakirlikten çekinme, şehvetleri (lezzetleri) terk et, heva ve hevese muhalefet et ve bil ki, Allah’ın gözünden uzaklaşamazsınız. Öyleyse nasıl bir halde olacağına dikkat et.’
İmam dostlarından birine şöyle yazdı: ’Bu dünyada birbirimizden ayrıyız; ama (ahirette) kimin fikri ve inancı, arkadaşının fikir ve inancının aynısı olursa, nerede olursa olsun o da onunla birlikte olur. Asıl yerleşme yurdu, ahiret yurdudur.’ Hz. İmam’ın bazı düşündürücü sözleri de şunlardır:’ Tövbeyi geciktirmek, aldanmaktır. Vazifeleri hep sonraya ertelemek ise şaşkınlıktır. (Günah işlemek amacıyla) Allah’a karşı bahane aramak, helâk olmaya sebep olur. Günah işlemekte ısrar etmek, kendini Allah’ın tuzağından güvende bilmenin sonucudur.Oysa,Allah’ın tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan topluluktan başkası, güvende olmaz.’
Me’mun vefat edince, İmam-ı Tâkî (r.a.): ’Bizim kurtuluşumuz otuz ay sonradır!’ buyurdular. Otuz ay geçti ve Muhammed Tâkî (r.a.)’de vefat etti.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Eserler:
1. eL-A’lâm, c.6, s.271.
2. İslâm Âlimleri Ans., c.3, s.282.
3. Müceddidî, Abdullâh Farukî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, s. 399-408, Farukîye Vakfı Yayımları, Ankara 1999.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 23. sayısı (2005 Şubat) için yazılmıştır.

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

İmam Musa Kazım (r.a.)

İmam Musa Kazım (r.a.)

Ashâb-ı Kirâm’ın sohbetinde bulunmakla şereflenen, Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden, On İki İmâm’ın yedincisi ve evliyânın büyüklerindendir. Câfer-i Sâdık’ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın babasıdır. Annesi, Humeyde-i Berberiyye’dir. Rasûlullah Efendimiz’in torunu olup, Hz. Ali ile Hz. Fâtımâ (r.anhümâ)’nın neslindendir. Hz. Hüseyin’in çocuklarından olduğu için seyyittir. Asıl adı, Mûsâ bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeyne’l-Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Künyesi, ’Ebû’l-Hasan’ ve ’Ebû İbrâhim’dir. Kâzım, Sâbır, Sâlih, Emîn gibi lâkapları da vardır. En meşhuru Kâzım’dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kötülük yapanlara kızmayıp bağışladığından ve gazabına hâkim olduğundan kendisine bu lâkap verilmiştir. Mûsâ Kâzım, Mekke ile Medîne arasında Ebvâ’da 745 (H. 128)’de Safer ayında doğdu. 802 (H. 186)’de Bağdat’ta hapishânede vefât etti. Bağdat’ın Kâzımiyye mahallesinde Kureyş mezarlığına defnedilmiştir.

İmamlığı yirmi beş sene, üç ay süren Mûsâ Kâzım, derin bir âlim ve büyük bir velîdir. Din bilgilerinde içtihât derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Gecelerini hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine ’Sâlih Kul’ adını vermişlerdir. Tasavvuf ilminde, Ehl-i Sünnet’in gözbebeğidir.

Mûsâ Kâzım (r.a.), hadîs-i şerîf ilminde sikâ (güvenilir) bir râvîdir. Büyük bir hadis imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Rasûlullah (s.a.v.)’e kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: ’Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da üzüntüyü giderir.’

Mûsâ Kâzım Hazretleri’nin yaşadığı devirde, ehl-i beytten olanlara maalesef haksızlıklar yapılmıştır. İmam Mûsâ Kâzım (r.a.) zamanın sultanları tarafından birkaç kez hapse atılmış ve hapiste iken vefât etmiştir. Halbuki o, dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdu. Hapishaneye atılınca, Harun Reşit’e mektubunda şöyle yazdı: ’Bende belâ ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık sende daima rahat ve genişlik olacaktır. Yalnız şunu unutma ki; sonu gelmeyen ahirete sen de ben de gideceğiz.’ ’Bağdât Târihi’ kitabının yazarı Hatîb-i Bağdâdî’nin rivâyetine göre, ölünceye kadar, yedi sene zindanda tutulmuştur.

Mûsâ Kâzım (r.a.)’ın hayâtı, fazîletler ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri ile rûhlara gıdâ olan sözleri çoktur. Menkıbeleri meşhurdur. Bâzı söz ve kerâmetleri kitaplarda yazılmış, bâzıları da şifâhî olarak dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

Hikmetli sözlerinden birinde buyurdular ki:

’Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli, hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et! Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma. Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle.’

Kız kardeşi, onu şöyle anlatır:

’O, yatsı namazını kıldığı zaman, Allah Teâlâ’ya hamd eder ve duâ eder, bu hâli gece bitinceye kadar devâm ederdi. Gece bitince tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra bir miktar zikirle, Allah Teâlâ’yı anmakla meşgûl olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince kıbleye doğru dönerek akşam namazına kadar Allah Teâlâ’yı zikrederdi. Sonra tekrar akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun her günkü âdeti idi.’

Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî (k.s.) şöyle anlatıyor: Hacca gidiyordum. Fâriziyye’ye vardım. Orada güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalin bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; ’Bu tasavvuf talebelerinden bir kimse olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin.’ dedim. Yanına yaklaşınca, bana:

’Ey Şakîk!’ diye hitâb ederek: ’Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günahtır.’ buyrulan Hucurât sûresi on ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime: ’Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Arkasından helâlleşeyim diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâlleşeyim, dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; ’Ey Şakîk!’ diyerek:

’Ben tevbe eden, îmân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim.’ buyrulan Tâhâ sûresi seksen ikinci âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime: ’Bu genç yüksek bir velî olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi.’ dedim. Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp: ’Yâ Rabbi! Sen benim Rabbim’sin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum.’ diye duâ etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. ’Hakk Teâlâ’nın sana ihsân ettiği nîmetlerin fazlasından bana da tattır.’ dedim. ’Hakk Teâlâ’nın nîmetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hakk Teâlâ’ya hüsn-ü zanda bulun!’ deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke’ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke’de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devâm etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. ’Bu zât kimdir?’ diye sordum: ’Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin’dir.’ dediler. ’Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib haller gördüm.’ dedim. ’Bu haller bu seyyid için acâib değildir.’ dediler.

Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: ’Halîfe Mehdî, İmâm Kâzım’ı ilk defâ çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bâzı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve:

’- Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?’ diye sordu. Ben de:

’- Niçin üzülmeyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir.’ dedim.

’- Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin.’ buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım Hazretleri bir katıra binmişti.

’- Ey falan!’ diye seslendi.
’- Buyurun efendim, buradayım!’ dedim.
’- Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?’ buyurdu.
’- Evet, öyle olacaktı.’ dedim. Sonra: ’Allah Teâlâ’ya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldunuz.’ dedim.
’- Beni bir daha oraya götürecekler, o zaman kurtulamayacağım.’ buyurdu.
Rabbim şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Tezkiretü’l-Havâs, s.348-350.
2. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.3, s.244.
3. Tarih-i Bağdadî, c.13, s.27.
4. Sıfatü’s-Safve, c.1, s.103.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 21. sayısı (2004 Aralık) için yazılmıştır.

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Künyesi Ebû Cafer’dir. Ehl-i Beyt’ten olup, dedesi Hz. Hüseyin (r.a.), babası Ali Zeyne’l-Âbidîn (r.a.), annesi Hz. Hasan (r.a.)’in kızı Ümmü Abdullah’tır. 3 Sâfer 57/16 Aralık 676’da Medîne’de doğmuş ve 7 Zilhicce 114/28 Ocak 733 yılında Medîne’de vefat etmiştir. Cennetü’l-Bâkî’ye babasının yanına defnedildi. Fıkıh ve tasavvuf âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Zeyne’l-Âbidîn gibi siyasetten tamamen uzak kalmış ve ilimle meşgul olmuştur. Muhammed el-Bâkır, bir çok hadis ve fıkıh imamı ile görüşerek fikir alış-verişinde bulunmuş olup, aynı zamanda büyük bir hadis bilginidir. Ashâb-ı Kirâm’dan Hz. Câbir ve Hz. Enes (r.a.) ile görüştü. Onlardan ve tâbiînden çok sayıda hadîs-i şerîfler rivayet etti. Zamanında, bütün dünyadaki evliyâların feyiz kaynağı olup, evliyâlık yolunda olanlara feyiz onun vasıtası ile verildi. İmamlığı ve Seyfî ’Kâdirî’ kolundaki halifeliği on dokuz yıl sürdü. Bütün ilimlere vakıf olduğu için kendisine, ilimde ve fazilette üstün manasına gelen ’Bâkır’ denilmiştir. Muhammed Bâkır (r.a.)’in ilim ve hikmet dolu bir çok sözü vardır.

Medîne’de bir grup insanla oturmuştu. Mübarek başını önüne eğdi, bir müddet sonra kaldırdı ve ’Bir kişi, bir sene sonra Medîne’ye gelecek, üç gün boyunca, dört bin asker bulunan ordusu ile çok kimseleri öldürecek. Bundan büyük zarar göreceksiniz. Bundan sakınınız!’ buyurdu. Buna Medînelilerden küçük bir grup ile Hâşimoğulları inandı. Çoğunluk inanmadı. Bir sene sonra kendisine inananları alarak Medîne’nin dışına çıktılar. Nâfi b. Ezrak ordusu ile geldi. Muhammed Bâkır’ın buyurduğu zararları yaptı. Artık Medîne’liler, ’Bundan sonra İmâm-ı Bâkır Hazretlerinin her sözüne inanırız, her sözü doğrudur. Çünkü o, Rasûlullah Efendimizin evlatlarındandır.’ dediler.

Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmâm-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk:
’- Siz Rasûlullah Efendimizin torunlarındansınız.’ dedim. ’Evet’ buyurdu. ’Siz Rasûlullah’ın vârisisiniz’ dedim.
’- Evet’ buyurdu.
’- Peki, sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalığını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır?’ dedim.
’- Evet, Allah Teâlâ’nın izniyle vardır.’ buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübarek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sürdü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki:
’- Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi, yoksa hesapsız cennete girmek mi istersin?’ diye sordu. Ben de dünyada görmeyip, âhirette cennete hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.
Uygunsuz bir iş yaparak Hazreti Muhammed Bâkır’ın huzûruna giren birine; ’Sakın bir daha o kötü işi yapma! Bu duvarların size perde olduğu gibi, bize de perde olduğunu mu zannediyorsun?’ buyurdu.
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’i çok severdi. Zamanında bazı kimselerin bunlara düşmanlıkta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i Beyt’e olan sevgilerinden dolayı yaptıklarını iddia ettiklerini duyunca çok üzüldü. Buyurdu ki: ’Ben Hz. Ebû Bekir’le, Hz. Ömer’e düşmanlık eden kimselerden uzağım. Onlar da benden uzaktır.’
Bir gün, sohbet esnasında, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den rivayetle bir hadîs-i şerîf okudular. O mecliste bulunanlardan birisi dedi ki:
’- Hayır, bu hadîs-i şerîfin râvisi, Hz. Ebû Bekir değil, başka bir zâttır.’ Bunun üzerine İmam Muhammed Bâkır (r.a.):
’- Bu hadîs-i şerîfin râvisi Hz. Ebû Bekir’dir.’ buyurdu. O kimse ikna olmayıp, itiraza devam edince, Muhammed Bâkır (r.a.) toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve:
’- Ey Hz. Ebû Bekir! Bu hadîs-i şerîfin râvisi siz değil misiniz?’ dedi. Bunun üzerine:
’- Evet, yâ Muhammed b. Ali! Doğru söylüyorsun. O hadîs-i şerîfin râvisi benim.’ sesi duyuldu ki, o meclisteki herkes bu sesi işittiler.
Büyük zâtlardan birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Muhammed Bâkır’ın yanına girmek için izin istedim. Yanında kardeşlerinden bir kaç kişi var, biraz bekle, dediler. Biraz bekledim. İçeriden on iki kişi çıktı. Dar elbiseler giymişlerdi. Tanımadığım kimselerdi. Selâm verip gittiler. Sonra ben içeri girdim. ’Efendim, bu gidenleri hiç tanımıyoruz, acaba onlar kimlerdi?’ diye sordum. ’Onlar müslüman cinnî kardeşlerinizdir. Siz nasıl gelip, haramdan helâlden suâl soruyorsanız, onlar da gelip soruyorlar.’ buyurdu.
Zamanında yaşamış olan bütün âlimler, Hz. İmâm Muhammed Bâkır’ın ilim bakımından yüksekliğini kabul etmekte ittifak etmişlerdir. Bir seferinde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; ’Bilmiyorsanız, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz!’ şeklindeki âyetin mânâsı kendisine sorulmuş, Hz. İmam da şu cevâbı vermiştir: ’Zikir ehl-i biziz.’ Bu söze yanındaki âlimlerden hiçbiri itiraz etmemiştir. En tanınmış din âlimleri, zaman zaman halledemedikleri meselelerle karşılaştıkları zaman, mutlaka gelir, Hz. İmam Muhammed Bâkır’a başvururlardı. Hz. İmam da hiçbirini yanından tatmin edilmemiş olarak göndermezdi. Hepsinin de takıldıkları noktaları aydınlatmanın yolunu bulurdu ve onları kelimenin tam mânâsıyla tatmin ederdi.

Hz. İmam Muhammed Bâkır son derece güzel konuşurdu. Hemen hemen her sözünde derin hikmetler mevcuttu. Hz. İmam’ı dinleyen, huzurundan ayrıldıktan sonra da uzun müddet kendisini bu sözlerin tesirinden kurtaramazdı.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, kendisinden yardım isteyen her fakire mutlaka yardımda bulunurdu. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kendisini ziyaret eden dost ve ahbaplarının bu ziyaretlerini, mutlaka iade ederdi. Hz. İmam Muhammed Bâkır’ın meclisleri, bir çeşit ilim meclisleri olurdu. Burada bulunmak ve kendisinden feyiz almak, her kula nasip olmaz saadetlerdendi. Irak’ta olsun, Hicaz’da olsun, başka yerlerde olsun, yetişen din bilginlerinin çoğu kendisinden feyiz almışlardır.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, babalarının kurduğu gerçek ve ilâhî medreseyi devam ettirmiştir. Hz. İmâm Muhammed Bâkır, kendisi senet göstermeden, yani rivâyet edicisinin adını zikretmeden bir hadîs-i şerîfi okuduğu zaman, bunun sahîh bir hadîs olduğundan kimse şüpheye düşmezdi. Çünkü şöyle söylerdi; ’Ben bir hadis okudum, rivâyet edenini anmadım mı bilin ki, onu mutlaka babamdan duymuşumdur. Babam da babasından, babası da ceddim Rasûlullah’tan duymuştur.’ Bu şekilde rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir tanesi şudur: ’İşlerin zoru üçtür; kardeşlerle mal hususunda iyi geçinmek, menfaat söz konusu olunca insanlara karşı insafla muamelede bulunmak, her durumda Allah’ı anmak.’

Tasavvuf inancını benimseyen ve kendini ibâdete vermiş olan Muhammed bin Münkedir; ’Muhammed bin Ali’yi görünceye dek Ali bin Hüseyin’in, fazîlet yönünden kendi gibi bir halef bıraktığını ummazdım; ben ona öğüt vermek isterken o bana öğüt verdi.’ der ve şu olayı anlatır: ’Hararetim bastığı bir saatte Medîne dolaylarında gezerken, Muhammed bin Ali’ye rastladım. Pek yorulmuştu, yanındaki iki kişiye dayanarak yürüyebiliyordu; adam akıllı da terlemişti. Ona:

’- Hâşimî ulularından olan senin gibi bir kişinin, bu saatte dünya için bu derece yorulmasını, hiç de doğru bulmuyorum’ dedim. Hz. İmam bu söz üzerine dayandığı kişileri itti, doğruldu ve bana dedi ki:

’- Vallâhi bu hâlde ölüm gelip çatsa, beni Allah’a yapılan ibâdetlerden biriyle meşgul olarak bulur. Çünkü bu hâlimle ben, kendimi senden de, bütün halktan da çekmişim, ehlimin, ıyalimin rızkı için çalışmaktayım. Ben, Allah’a karşı irtikâp edilen bir suçu işlerken, ölümün gelip çatmasından korkarım.’ Bu sözü duyunca:

’Allah sana rahmet etsin! Sana öğüt vermeyi isterken, sen bana öğüt verdin.’

Rabbim şefaatine nâil etsin!
Yararlanılan Kaynaklar:
1.Hilyetü’l-Evliyâ, c.1, s.124.
2.Tezkiretü’l-Evliyâ, s.433.
3.Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar, s.317-323.
4.Rehber Ansiklopedisi, c.2, s.306-310.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 19.sayısı (2004 Ekim) için yazılmıştır.

İmam Zeyne’l-abidin (r.a.)

İmam Zeyne’l-abidin (r.a.)

Künyesi Ebû Muhammed ve Ebu’l-Hasan’dır. Lakabı, ibadet edenlerin ziyneti ve secde edenlerin efendisi anlamına gelen ’Zeyne’l-Âbidîn’ ve ’Seyyidu’s-Sâcidîn’dir. Babası, İmam Hüseyin; annesi son İran Hükümdarı Yezdcürd’ün kızı Şehribanu’dur. 5 Şaban 38 / 6 Ocak 659’da Medîne’de doğmuş ve 22 Muharrem 95 / 17 Ekim 713 tarihinde vefat etmiştir. Medîne’de Bâkî Kabristanı’nda amcası Hz. Hasan (r.a.)’in yanına defnedildi.

İmam Hüseyin (r.a.)’in dünyada kalan bir tek oğludur. Çünkü üç kardeşi Kerbelâ vakıasında şehit olmuştu. O da, ağır hastalığı nedeniyle savaşa kadir olmadığı için Kerbelâ’da bulunmasına rağmen canlı kaldı ve harem esirleriyle birlikte Şam’a gönderildi. Esaret zamanı bittikten sonra Yezid, kamuoyunu kendi lehine çevirmek için O’nu Medîne’ye gönderdi. Medine’ye döndükten sonra evinin köşesine çekilip ibadetle meşgul oldu.

Kendisi, sahâbeden pek çoğunu görmüştür. Abdullah ibn-i Abbas, Ebû Hureyre, Hz.Âişe, babası Hz. Hüseyin, amcası Hz. Hasan, Ümmü Seleme (r.anhâ) ve diğer sahâbelerden hadîs-i şerîfler işitip rivayet etmiştir. Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdir. İmamlığı, yani tasavvufta insanlara feyiz vermesi ve onları irşad etmesi otuz dört sene sürmüştür. İmam-ı Zührî, Zeyne’l-Âbidîn hakkında şunları söyler:

’Ondan daha üstün fıkıh âlimi görmedim. Tasavvuf ilmindeki derecesi ve hâlleri de methedilmeye lâyıktır.’
İmam, ibadetlerine çok düşkün, muttakî, mütevazı ve her hâlinde Rasûlullah (s.a.s)’in güzel ahlâkını müşahede etmek mümkündü.
Bir gün O’na birisi gelip: ’Falanca kişi senin aleyhinde fena şeyler konuşuyor.’ deyince, bunu söyleyen adamla beraber o kişinin yanına gider. İmam, gıybetini yapan adamla biraz sohbet ettikten sonra, ona şunları söyler:

’Benim hakkımda bazı şeyler söylediğini duydum. Dediklerin doğruysa, Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerim, beni affetsin ve sen de beni bağışlaması için Allah’a dua et. Şayet dediklerin doğru değil de bir iftira ise Allah seni affetsin ve ıslah etsin!’ diye duada bulunur ve o adam yaptığına utanır.

Her gün ve gecede bin rekat namaz kıldığı ve buna da ölünceye kadar devam ettiği nakledilmiştir. (Tabakât-ı İbn-i Sa’d, 5/211)
Medîne’de ikamet ettiği günlerin birinde hastalanmıştı. Bir grup insan kendisini ziyarete gelmişlerdi. Onlara:
’Buraya neden geldiniz?’ diye sordu. Onlar da:
’Seni sevdiğimiz için buraya geldik.’ dediler. İmam:
’Peki bizi neden seversiniz?’ deyince, oradakiler:
’Siz Rasûlullah Efendimizin torunu olduğunuzdan, Allah ve Rasûl’ü için seviyoruz.’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
’Kim Allah ve Rasûl’ü için bizi severse Allah da kıyamet günü onu arşın gölgesi altında gölgelendirecektir. O gün o gölgeden başka gölge yoktur. Bu sevgilerinin mükafatını Allah Teâlâ cennette onlara verecektir. Lâkin kim de bizi dünyalık için severse Allah Teâlâ onlara da hesapsız rızık verecektir.’

Ayrıca Zeyne’l-Âbidîn (r.a.)’in müminler için birer nasihat niteliğinde olan pek çok veciz sözleri mevcuttur. İşte onlardan birkaçı da şöyledir:
’Takvayla yapılan hiçbir amel az olmaz. Allah katında kabul olan bir şey nasıl az olabilir ki?’
Evlatlarından birine şöyle buyurdu: ’Oğlum, dikkat et! Beş kimseyle arkadaş olma, onlarla konuşmaya dalma ve onlarla yolculuğa çıkma.’ ’Babacığım onlar kimlerdir?’ diye sorduğunda, İmam şöyle buyurdu:
’Sakın yalancıyla arkadaş olma; çünkü böyle birisi serap gibi (aldatıcı)dir; uzağı yakın ve yakını da uzak gösterir sana. Sakın fasıkla arkadaş olma; çünkü böyle birisi seni bir öğün veya ondan daha az bir yemeğe satar. Sakın cimriyle arkadaş olma; zira ona en çok muhtaç olduğun bir zamanda malını esirgeyerek seni terk eder. Sakın ahmakla arkadaş olma; çünkü o sana fayda vermek isterken zarar verir. Sakın sıla-i rahmi kesen bir kimseyle de arkadaş olma; çünkü Kur’ân-ı Kerim’de onu mel’un olarak gördüm.’

’Sâlih insanların meclisi, insanı iyiliğe götürür. Bilginlerin âdâbı, aklı çoğaltır. Ulu’l-emre (müminlerin emirleri, yöneticileri olup da onları Hakk’ın buyruklarına göre ve Hakk’ın rızası doğrultusunda yöneten kişilere) itaat etmek izzetin kemâlidir. Bir şey üreterek malını çoğaltmak yiğitliğin kemâlidir. İstişare edene doğru olanı göstermek, nimetin hakkını eda etmektir. Halkı incitmekten sakınmak, aklın kemâli (olduğu gibi), kısa ve uzun vadede de bedenin rahatlığına sebep olur.’

Rabbim şefaatlerine nail eylesin! Âmîn!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 18. sayısı ( Eylül 2004) için yazılmıştır.

Hz. Hüseyin (r.a)

Hz. Hüseyin (r.a)

Hicretin 4. senesinde Şaban ayının üçünde, başka bir rivayette beşinde Medîne’de doğmuştur. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Lakapları ise Râşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübârek, Sıbt (torun), Seyyid ve Seyyidü’ş-Şühedâ’dır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını Hüseyin koydu. Yedinci günü Akîka kurbanı kestirdi. Aynı gün saçlarını traş ettirip kızı Fâtımâ’ya verdi ve:
’Ey Fâtımâ! Hüseyin’in saçları ağırlığınca sadaka ver.’ buyurdu. O da oğlunun saçları ağırlığınca gümüşü fakirlere dağıttı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ)’ya son derece düşkün olup onları çok severdi. Onlar hakkında;
’Allah’ım, ben, bunları seviyorum, sen de sev bunları!’(1),
’Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır.’(2),
’Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.’ (3) buyurmuşlardır.
İki Cihan Güneşi Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara da selâm verir, onlarla ilgilenirdi. Bir gün ashâbıyla bir yere giderken Hüseyin’in sokakta çocuklarla oynadığını gördü. Biraz hızlıca yürüyerek torununu yakalamak istedi. O da oraya buraya koşuyordu. Efendimiz de hem gülüyor hem de peşinden koşuyordu. Onu tutmağa çalışıyordu. Sonunda Hüseyin’i tuttu. Onun yüzünü mübarek iki eliyle sevdi ve yanaklarından öptü. Ashâbına döndü ve;
’Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.’ buyurdu.
Hz. Hüseyin (r.a.)’in çocukluğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Rasûlullah’ın eğitiminde yetişip, îmanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin’in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûl’ünün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
’Ben bir ağaca benzerim. Fâtımâ bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.’ Zeyd b. Sâbit (r.a.)’den rivayet edilen ve birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanların iki şeye özellikle önem vermesini istemiş ve bu iki emanetin mutlak kurtuluşa vesile olacağını belirtmiştir:
’Şüphesiz, ben sizin için yerime iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ki, gök ve yer arasında uzatılmış iptir. Ve âilem olan Ehl-i Beyt’im. Bu ikisi Kevser Havuzu’nun başına varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.’(4)
Ehl-i Beyt terimi, ’ev halkı’ manasına gelmektedir. Cahiliye Devri Araplarında herhangi bir kabile içerisinde en fazla itibar edilen âileyi ifade etmek için kullanılan bu terim, daha sonraları Hz. Peygamberin âilesi ve soyunu ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sonraki devirlere intikal etmiştir. Bu mübarek neslin devam etmesine vesile olan Hz. Hasan soyundan gelenlere ’Şerif’, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise ’Seyyid’ denilmiştir.
Makbul hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ümmü Seleme’nin evinde iken, Ahzâb sûresinin 33. âyeti nâzil olmuştur:
’Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister.’ Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali’yi, Fâtımâ’yı, Hasan ve Hüseyin’i (r.anhümâ) abasının altına alarak;
’Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!’(5) diye dua etmiştir. Abanın altında Peygamber Efendimiz ile birlikte beş kişi olduğu için bu olay ’Pençe-i âl-i aba’, ’Hamse-i âl-i aba’ terimleriyle ifade edilmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.), babası şehid olunca Medîne`ye geldi. Hz. Muâviye’nin vefatından sonra da Yezid’e biat etmedi. Kûfelilerin mektuplar yazarak kendisini davet etmeleri üzerine Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yezid, Şam`dan bunu haber alınca, Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a haber gönderip O`nu Kûfe’ye sokmamasını istedi. İbn-i Ömer (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’den geri dönmesini istedi; ama İmam, bunu kabul etmedi. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de yapılan savaşta Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Hz. Hüseyin’in kesik başı ve esirler Dımeşk’e gönderilmiş; olay tarihe, ’kanlı Kerbelâ vak’ası’ olarak geçmiştir. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Mübarek oğlu Zeyne’l-Âbidîn küçük ve hasta olduğu için ona dokunulmadı. Hz. Hüseyin Efendimizin soyu, Ali Zeyne’l-Âbidîn vasıtasıyla devam etmiştir. Hüseyin Efendimizin neslinden gelenler ’Seyyid’ ünvanıyla anılmıştır.
Hz. Hüseyin’in soyundan gelip de Ehl-i Beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kâzım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404).(6)
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’nden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü’l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vasîsi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta’zimde bulunulmuştur.(7)
Hz. Hüseyin (r.a.), yaya olarak yirmi beş defa hacca gitmiştir. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi ve şöyle buyururdu:
’Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.’
Ve O’nun dualarından birisi de şöyle idi:
’Ey Allah’ım! Beni âhirete rağbet etmekle rızıklandır. Ta ki âhiretin doğruluğunu kalbimle bileyim. Dünyada da zühde rağbet etmekle rızıklandır. Ey Allah’ım! Âhiret işinde beni basîret sahibi kıl. Ta ki iyilikleri isteyerek yapayım. Ey Rabbim! Kötülüklerden kaçmayı bana nasip eyle.’
Hz. Hüseyin Efendimiz ilim, irfan, edep, ahlâk ve takva bakımından bizler için örnek şahsiyetlerdendir. Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (r.a.)’in tüm hayatı Allah’a ibadet ve itaatle geçmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.) kerem, fazilet ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi olup, bu güzel hasletler dedesi Rasûlullah (s.a.s.)’in kendisine bırakmış olduğu bir mirastır. O’nun, insanları irşad konusunda pek çok kıymetli sözleri mevcuttur. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yanında gıybet eden bir adama şöyle demiştir: ’Gıybeti bırak, çünkü gıybet cehennem köpeklerinin azığıdır.’
’Doğruluk izzet, yalan acizlik, sır emanet, komşuluk yakınlık, yardım sadaka, iş yapmak tecrübe, güzel ahlâk ibadet, susmak ziynet, cimrilik fakirlik, cömertlik zenginlik, rıfk ise akıllılıktır.’
’Mümin olan kimse, Allah’a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehitlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehitliği saadet olarak görüyorum.’
Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki: ’Hüseyin (r.a.) ile beraber çıktım. Hz. Hatice (r.anhâ)’nın kabrine uğradı ve ağladı. Daha sonra şöyle dedi:
’Ey Enes! Benden ayrıl.’ Ben de ondan gizlenmek istedim. Namazda duruşu uzayınca şöyle söylediğini işittim: ’Ey Rabbim! Sen dostum diyenin Rabbisin. Sana sığınmaya gelen kuluna merhamet et! Ey yüceler yücesi! İtimadım sanadır! Senin dostun olan kimse ne hoştur!’
Rabbim şefaatine nâil etsin. Âmîn!

Kaynakça:
1. Tirmîzî, Sünen, V, 661.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
3. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
4. Tirmizi, Menâkıb 31; Müsned, c.III, s.14,17,26.
5. Tirmizi, Tefsir 4; Müsned, c.IV, s.107.
6. Mes’ûdî, Murûcü’z-Zeheb.
7. Ayrıca bk. ’Ehl-i Sünnet’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 17. sayısı (2004 Ağustos) için yazılmıştır.

×