150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: maruf el kerhi

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

Davud-u Tai (k.s.)

Davud-u Tai (k.s.)

İsmi, Dâvûd bin Nâsır-ı Kûfî, künyesi Ebû Süleymân’dır. Aslen Horasanlıdır. Habîb-i Acemî ve İmâm-ı A’zam’ın talebelerinden olup evliyânın önde gelenlerindendir. Doğum tarihi kesin olarak belli olmayıp, 781 (H. 165)’de Bağdat’ta vefat etmiştir
Gençliğinde gösterişli bir hayat yaşayan Dâvûd-u Tâî, bir şarkıcıdan, ’Hangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi güzel göz ki yere akmadı. beytini dinleyince yaptıklarına pişman olup, tövbe etti. Derdine çare bulabilmek için İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin kapısına gelip hâlini bildirdi. Yüce İmam, ona, ’İlmi bırakmamasını, fazla konuşmamasını, dünyaya düşkün olmamasını, dinin emirlerine tam uyup yasaklarından kaçınmasını tavsiye etti. İmâm-ı A’zam’ın bildirdiklerine uyan Dâvûd-u Tâî evine çekilip ibâdet ve tâatle meşgul oldu. Sonra İmâm-ı A’zam’ın talebeleri arasında İmam Muhammed, İmam Ebû Yûsuf, İmam Züfer gibi zirvelerle birlikte fıkıh mütalaa etti ve yirmi sene onun derslerine devâm ederek fen ve din ilimlerinde yükseldi. Bu sırada Habîb-i Acemî Hazretleriyle görüşüp, onun sohbetlerinde bulundu ve tasavvuf yolunda ilerledi.
Zamanının büyüklerinden İbrahim Ethem, Habib-i Acemî, Fudayl bin İyad, İbn-i Semmak ve Habib-i Rai ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. İnzivaya (yalnızlığa) çekilerek insanların arasına karışmadan yaşamaya karar verdi. İnsanlardan alâkasını kesti. Dedesinden kalma bir miktar arazisini dört yüz dirheme satarak ömrünün sonuna kadar bu parayla yaşadı. Dâvûd-u Tâî birçok hocanın önünde diz çöker; ama özlediklerine On İki İmam’ın büyüklerinden Cafer-i Sadık Hazretleri’nin huzurunda kavuşur. Bu mübarek, Silsile-i Âliyye denilen veliler zincirinin nadide bir halkasıdır.
İşte kendini aciz ve zavallı hissettiği günlerden birinde gönlünün gamını dağıtmak, teselli ve dua almak için Cafer-i Sadık Hazretlerine gider:
Ey Efendimiz’in mübarek torunu, n’olur bu günahkâra nasihat edin!
Ya Dâvûd! Bu zavallı senin gibi bir zahide ne desin?
Aman Efendim. Siz yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Muhammed Aleyhisselâmın torunusunuz. Elbette bizden üstünsünüz. Eğer elimizden tutmazsanız hâlimiz nice olur?
Ya benim elimden kim tutsun? Kıyamet günü Efendimiz’in yakama yapışıp: ’Din-i İslâm’a niye lâyıkı ile hizmet etmedin diye azarlamasından öyle korkuyorum ki…
Bu görüşme Dâvûd-u Tâî’ye çok tesir eder. Öyle ya, eğer Peygamber Efendimizin şu güzide torunu bile hesap gününün dehşeti ile titriyorsa…
İlim ve fazilette yüksek bir zât olan Dâvûd-u Tâî, İslâmiyet’in emirlerini yapar, yasaklarından şiddetle kaçınırdı. Haramlardan kaçındığı gibi, şüphelilerden ve mubahların fazlasından da sakınırdı. İnsanlardan ayrı yaşar, Allah Teâlâya çok ibadet ve taatte bulunurdu. Dünyadan ve dünya ehlinden çok uzaktı. Bir gün kendisiyle görüşüp, nasîhat almak üzere kapısına gelen Hâlife Hârun Reşîd ile: ’Benim dünyâ ehli ile ne işim vardır deyip görüşmek istemedi.
Dâvûd-u Tâî, Abdülmelik bin Ömer, Muhammed bin Abdullah bin Ebî Leylâ gibi âlimlerden hadîs-i şerîf rivâyet etti. İsmail bin Ali, Mus’ab bin Mikdad, Ebû Naîm, El-Fadl bin Vekî’ gibi zâtlar da ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
Bu büyük velî kelimelerin bile hesabından çekinir. Ekmeğini suya doğrayıp yumuşatır ve çabucak yutar. Çiğnemekle kaybedeceği vakitleri zikir ve tefekkür ile ziynetlendirir. Ağza lezzet veren lokmalardan ve tene yakışan elbiselerden uykuyu gözlerimden gider diye yalvarır.
Davud-u Tâî Hazretleri muhteşem servetini gözünü kırpmadan dağıtır. Sadece küçük bir miktarını çalıştırması için vekilharcına bırakır. Kimseye muhtaç olmaz; ama zaman zaman harçlıksız kalır. Hatta bir keresinde taze hurma almaya niyetlenir; ama parası çıkışmaz. Ne borç teklif eden olur, ne de: ’Önemli değil, sonra getirirsin diyen çıkar. Mübarek buna çok sevinir, zira şu fani dünyada üç kuruşluk itibarı yoktur. Mübarek, mescitten ayrılınca hemen evine koşar.
Hayrola, acelen ne? Diye soranlara kabir taşlarını gösterir:’Askercikleri bekletmeyelim der, ’Gidip ruhlarına okuyalım.
Peki, insanlardan niye kaçıyorsunuz?
Kusurlarımı söyleyen birini gösterin birlikte olayım. Onlar beni yüzüme karşı methediyor ve yanlışlarımı bile fazilet sanıyorlar. Kaçmayıp da ne yapayım.
Dâvûd-u Tâî, Allah ve Rasûl’ünün sevgisi ile dolu olan gençlere kapısını ve gönlünü açar. Onlarla evladı gibi ilgilenir ki bunlar içinde Ahmed el-Antâkî, Sa’dûn-ı Mecnûn ve Mâruf-i Kerhi gibi zirveler vardır.
Mübareğin evi sade, kapısı kırık, duvarları çatlaktır. Yatağı hurma lifi, yastığı kerpiçtir. Ölüm hastalığına tutulduğunda, ziyaretine gelenlere: ’Beni şu duvarın ardına gömün gitsin der, ’Bırakın kimse bilmesin. O, münzevi yaşar ve yaşadığı gibi ölmek ister. O, gece sabahlara kadar ibadet eder. Annesi: ’Bu secde niye bu kadar uzadı diye dokununca oğlunun can verdiğini fark eder.
Vefat ettiği gece: ’Ey insanlar! Dâvûd, Allah’ü Teâlâ’nın rahmetine kavuşmuştur. Allah’u Teâlâ, ondan razı olmuştur! sesi duyuldu. Vefat haberi, Bağdat’ta çabuk duyuldu. Cenazesinde bulunmak için binlerce insan toplandı. Kabrinin başında İbn-i Semmâk Hazretleri: ’Ey Dâvûd! Kendini kabir zindanına konmadan önce dünyada hapsettin. Hesap günün gelmeden önce sen kendini hesaba çektin. Bugün Allah’u Teâlâ’nın rahmetine ve Rıdvanına kavuşursun dedi. Orada defnedildi.
Bir gün İbn-i Semmak, Davud-u Tâî’ye gelerek: ’Bana nasihat et.’ dedi. O da: ’Öyle gayret et ki, Allah-u Teâlâ seni yasak ettiği yerde görmesin, emrettiği yerden de ayrılmış bulmasın. Cenâb-ı Hakk’tan hayâ et ki, senin O’na yakın olduğunu ve senin üzerindeki kudretini göz önüne getiresin. Oruçlu ol ki, iftarın ölüm olsun. İnsanlardan, aslandan kaçar gibi kaç; fakat cemaatleri terk etme ve sünnetten ayrılma.’ dedi.
Dâvûd-u Tâî (k.s.) buyurdular ki:
’Herkes, dünyadan susuz olarak gidecektir; ancak Allah’u Teâlâ’yı zikreden kullar bundan müstesnadır.’
’Dünya için, dünyada ne kadar kalacaksan, o kadar çalış; ahiret için de, ahirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış.’
’Senin ayıplarını araştıran, kötü insanlarla arkadaş olma.’
’Hayatımda, gece ibadet edenlerden başka hiç kimseye imrenmedim.’
’Selâmet istersen dünyaya kıymet verme, keramet istersen, sonsuz olanı yüce tut.’
’Ölülerimiz bizi bekliyorlar ve ecelin acelesi var.’
’Dünyaya düşkün olanlar, ahireti hatırlayamazlar.’
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Tezkiretü’l Evliya, sh. 85.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 154?158.
Nefahatü’l-Üns, sh.163.
Hilyetü’l-Evliya, c.7, sh.535.
Risale-i Kuşeyrî, sh.74?75.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 31. sayısı (2005 Ekim) için yazılmıştır

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Ma’ruf-i Kerhi (k.s.)

Evliyanın büyüklerindendir. Adı Ma’ruf bin Firuz olup künyesi Ebu Mahfuz’dur. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. 200 (M. 815) yılında Bağdat’ta vefat etti. Bağdat’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’ruf-i Kerhî olarak tanınmış, sûfiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hakk Teâlâ’ya giden yolun rehberi, zamanındaki âşıkların efendisi idi.
İran’lı Hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Rahibin (hâşâ) Rabbin üç (baba, oğul, ruh’ül kudüs) demesine itiraz edince, rahibin onu dövmesiyle okuldan kaçar ve Kûfe’de bir mescidde Muhammed İbni Semmâk’ın sohbetini dinler, daha sonra İmam Ali Rıza’ya götürürler. O’nun yanında İslâm’ı kabul eder. İslâmî ilimleri öğrendikten sonra İmam Ali Rıza (r.a), O’nun için: ’Ma’ruf huy ve muhabbet bakımından Ehl-i Beyt’tendir; fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Farisî’nin ceddimize ilhak edilip Ehl-i Beyt’ten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir.? demiştir.
Hadis ve diğer bilimlerde de üstün olan Ma’ruf-i Kerhî’ye fıkhî konuda; ’sehiv secdesi hakkında ne dersin?’ diye sorulunca: ’Kalbin namazdan gafil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır’ deyince Ahmed bin Hanbel (r.a): ’Bu ne güzel ve ne manalı bir cevaptır.’ buyurdu.
Kerâmet ve menkıbeleri yanında, cömertlik ve kerem sahibi olmakla da ün yapmıştır.
Maruf-i Kerhî Hazretleri ne cennet arzusundan ne de cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O, yalnızca Allah’u Teâlâ’ya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibadet etti. Allah’u Teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti, aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak Teâla’nın hem de halkın sevgilisi oldu. İmam Ali Rıza (k.s)’dan sonra cehri zikir yolu olarak da adlandırılan seyyidlerle devam eden ’velayet’ yolunun halifeliğini yaptı.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, bir gün talebeleriyle hurmalıkta oturuyordu. Bu esnada Dicle nehrinden bir kayık geliyordu. Kayıktaki birkaç genç, içip içip naralar atıyorlardı. Bu hoş olmayan manzara karşısında talebeleri dediler ki:
– Efendim, duâ edin de Allah’u Teâlâ bu kendini bilmezleri nehrinde boğsun, insanlar da böyle zararlı kimselerden kurtulsunlar.
Bunun üzerine kayıktakilere şöyle dua etti:
– Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi âhirette de neşelendir.
Talebeler bu duaya bir mana veremediler. Kendisine sordular:
– Efendim, böyle duâ etmenizin hikmetini anlayamadık. İzâh eder misiniz?
– Bekleyiniz! Söylediklerimin sırrı şimdi ortaya çıkar.
Talebeler dikkatle kayıktakileri takip etmeye başladılar. Kayıktakiler, kıyıya çıkınca, Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini gördüler. Birden ne yapacaklarını şaşırdılar. Daha o, kendilerine bir şey söylemeden, ellerindeki sazı kırdılar, içkileri attılar. Huzuruna gelip tevbe ettiler.
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri talebelerine dönüp buyurdu ki:
– Gördüğünüz gibi, herkesin istediği oldu. Ne onlar boğuldu, ne de kimse onlardan rahatsız oldu.
Ma’rûf-i Kerhî’ye; ’Dünya sevgisi kalpten nasıl çıkar?’ diye sorulduğu zaman, buyurdu ki: ’Allah’a karşı halis bir sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele yani Allah’ın razı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmakla.? cevabını verdi.
Sırr-ı Sekâtî (k.s.) anlatıyor: ’Bir bayram günü Ma’rûf-i Kerhî Hazretlerini, hurma toplarken gördüm ve sordum, ’Bunları ne yapacaksın?’ ’Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana, yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiselere ve oyuncaklara sahip olduklarını, fakat kendisinin hiç bir şeyi olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ona yeni elbiseler ve oyuncaklar alacağım’ dedi. Bunun üzerine, ’bu işi bana bırak.’ deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni elbiseler ve oynaması için oyuncaklar aldım. Çocuk o zaman çok memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi ve gönül halim bambaşka oldu.?
Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, nafile oruç tutarken Bağdat çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, ’benim suyumdan içene Allah’u Teâlâ rahmet etsin,’ diye bağırıyordu. Ma’rûf-i Kerhî, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: ’Efendim siz oruçlu değil miydiniz?’ ’Evet, oruçlu idim; fakat bu su dağıtıcısının duası üzerine nafile orucu bozdum.’
Ma’rûf-i Kerhî vefat edince, kendisini rüyada gördüler, dediler ki: ’Allah’u Teâlâ sana ne muamele eyledi?’ ’O su dağıtıcısının duası ile daha fazla ihsana kavuştum.’ dedi.
Buyurdular ki:
’Kim, mü’min kardeşinin bir ayıbını örterse, Allah’u Teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır. Onun elinden tutar ve melekle beraber Cennete girer.’
’Her kim günde üç kere ’Allah’ım Muhammed (s.a.v) ümmetini ıslah et’ diye dua ederse âbidlerden sayılır.’
’Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır. Eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terk etmektir.’
’Kim öldükten sonra unutulmak istemezse; salih ameller işlesin ve isyan etmesin.?
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin

Yararlanılan Eserler
Hilyetü’l-Evliyâ, c.8, sh. 360.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 107.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 296-298.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 60-61.
Nefahatü’l-Üns, sh.161.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 32. sayısı (2005 Kasım) için yazılmıştır.

Sırrı Sakati (k.s.)

Sırrı Sakati (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Ramazan ayında H. 253 (M.867) yılında Bağdat’ta vefat etti. Ma’ruf-i Kerhî hazretlerinden feyiz aldı. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin hocası ve dayısıdır. Tasavvufta, verâ ve takvada asrının bir tanesi idi. Hâris Muhâsibi ve Bişr-i Hafî’nin akranıdır.

Cüneyd-i Bağdadî (k.s) anlatır: ’Sırrı Sakatî hazretlerinden ziyade ibadet ehli kimse görmedim. Daima edepli bir hâlde otururdu. Allah’u Teâlâ’dan hiçbir zaman gafil olmamıştır. Yetmiş yıl hiç kimse onun, ayaklarını uzatıp yattığını, edebe uymayan bir hareketini görmemiştir. Gece-gündüz Allah’u Teâlâ’nın huzurunda olduğunu düşünür ve her zaman edepli bir şekilde otururdu; ancak ölüm hastalığında yatağa uzanabildi.?

Doğduğu şehir olan Bağdat’ta ticaretle uğraşırdı. Bir gün çarşı yandı ve kendi işyerine bir zarar gelmediğini haber alınca ’elhamdülillah’ dedi. Bu hadiseden pişmanlık duyarak bütün mallarını dağıttı; ama yine de kendi mallarının zarar görmeyişine sevinip elhamdülillah dediği için vefat edinceye kadar acı duydu.

Şöyle anlatılmıştır: ’Bir gün Sırrı Sakatî’ye sabrın ne olduğu soruldu. O da sabır konusunu anlatmaya başladı. Bu esnada bir akrep dolaşmaya başladı. İğnesini defalarca soktuğu halde, Sırrı Sakatî hazretleri hiç bir şey yokmuş gibi, sükûnetle konuşmasına devam etti. ’Neden akrebi fırlatıp atmıyorsunuz?’ diye soranlara, Sırrı Sakatî şöyle cevap verdi: ’Sabır konusunda konuşurken, sabretmemek hususunda Hak Teâlâ’dan hayâ ederim.?

Sırrı Sakatî hazretleri, bir bayram günü meşhur bir zâtla karşılaşmış ve ona güler yüzlü olmayarak selâm vermişti. ’Neden böyle yaptın?’ diye sorduklarında Sırrı Sakatî (k.s): ’Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz bir hadislerinde: ’İki mü’min karşılaştıkları zaman, yüz rahmet aralarında taksim edilir. Bunlardan doksan rahmet, daha güler yüzlü olana verilir.’ buyurmuştur. İstedim ki o, benden daha çok sevap alsın.? diye cevap verdi.

Sırrı Sakatî hazretlerinde, Allah korkusu, kendini küçük ve aşağı görme hâli o derece fazla idi ki, ’Bağdat’ta ölmek istemem. Çünkü bu insanlar benim hakkımda iyi zan sahibidirler. Korkarım ki toprak beni kabul etmezse herkese rezil olmuş olurum. Kabahatlerimden dolayı yüzümün kararacağından korkarak her gün bir kaç defa aynaya bakarım ve keşke bütün insanların kalplerindeki sıkıntı ve üzüntüler bende olsa ve insanların hepsi rahat olsalar.? buyururlardı.

Bu büyük velînin nasihatlerinden birkaçı şöyledir:
’Şu üç şey Allah’u Teâlâ’yı çok üzer: Vakti boşa geçirmek, insanlarla alay etmek ve gıybet etmek.?
’Kul dört şeyle yükselir. Bunlar: İlim, edeb, emânet ve iffettir.?
’Allah’u Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmak, en şiddetli cehennem ateşinden daha çok azap verir.?
’Farzları yapmak, haramlardan kaçmak, çok istiğfar etmek, alçak gönüllü olmak ve çok sadaka vermek, Allah’u Teâlâ’nın kendilerini çok sevdiği evliyasının ahlâkından olup, O’nun rızasına kavuşturur.?
’Sünnete uygun olarak yapılan az bir ibadetin sevabı, bid’at işlenerek yapılan çok amelden kat kat daha fazladır.?
’Bir kimsenin ahmak olduğuna alâmet, kendi ayıbını bırakıp başkasının ayıbıyla meşgul olmasıdır.?
’Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasının nefsini hiç terbiye edemez.?
’Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir:
1. Marifetin nûru verânın nûrunu söndürmez.
2. Kitab ve sünnetin zâhirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz.
3. Kerametleri kendisini, Allah’ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin


İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, sh. 302-304.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 64.
Hilyetü’l-Evliya, c.10, sh.116.
Tabakâtu’s-Sûfiyye, sh. 48.
Nefahatü’l-Üns, sh.180.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 34. sayısı (Ocak 2006) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Doğumu ve Soyu

Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (k.s) Horasan eyâletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Lakabı, Sultanu’l-Ârifîn, künyesi ise Ebû Yezid’dir. Doğum tarihi, Sehlegî’nin Kitâbu’n-Nûr’unda h. 161/777 veya h. 188/803 olduğu rivayet edilir.

Dedesi Sürûşân, aslen Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığıyla tanınan babası Îsâ (rh.a)’nın iki kızı ve üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Daha annesinin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.

Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; ’Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velîsi olacak.’ buyurdu.

Yine bir gün hadis âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: ’Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?’ Bâyezîd-i Bistâmî de ona; ’Evet Allah dilerse becerebiliyorum’ cevabını verince; ’Nasıl?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedalaşarak selâm veriyorum’ deyince, o zât hayran kalarak; ’Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Onlar beni değil, Allah Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?’ cevabını verdi.

Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün Kur’ân-ı Kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyet-i kerîmenin (Lokman sûresi, 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi:

’Bir ayet-i kerîme gördüm. Allah Teâlâ o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah’a dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun ya da beni serbest bırak, hep Allah Teâlâ’ya ibâdet ile meşgul olayım’ dedi. Annesi; ’Seni Allah’a emânet ettim. Kendini O’na ver’ dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah’a verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi.

Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah Teâlâ’nın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu hususu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: ’Hayatımda yalnız iki defa annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omzumdaki su testisi kırıldı.

Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu.

Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihayet annesi uyandı ve ’Su, su!’ diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; ’Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî; ’Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum’ dedi. Bunun üzerine annesi; ’Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!’ diye cân u gönülden dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allah Teâlâ ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.

Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; ’Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı?

İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum’ derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; ’Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum’ dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi.

Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) “Tayfur, Sultânu’l-Ârifîn”, “Pîr-i Bistâm” ve “Bâyezîd (Ebû Yezîd)” unvanlarıyla meşhûr olmuştur.

Bâyezîd-i Bistâmî tasavvuf yolunda üveysî olup üstadı rûhâniyet yoluyla İmam Câfer es-Sâdık (k.s) Hazretleri’dir. Fakat o, kendi asrında yaşayan birçok büyük zâttan istifâde etmiştir. Serrâc’ın kaydına göre tasavvufta ilk üstadı Ebû Ali Sindî (k.s)’dir. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.), Bâyezîd-i Bistâmî’nin otuz sene Şam civarında ikamet ederek 103 alimden istifâde ettiğini söylemektedir. Bunların en önemlilerinden biri de sekizinci İmam Ali er-Rızâ (rh.a) ve dokuzuncu İmam Ebû Ca’fer Cevâd Muhammed Takî (rh.a)’dir.

Onun yaşadığı dönem, tasavvuf târîhinde birçok büyük ve tanınmış sûfînin yaşadığı bir zaman dilimidir. Şakîk-i Belhî, Hâtem el-Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-Nahşebî, Yahyâ b. Muâz ve Sehl b. Abdillah Tüsterî (kuddise esrâre-hüm) gibi zevât, onun görüşüp tanıştığı sûfîlerdir. Ayrıca Ma’rûf-i Kerhî, Hâris el-Muhâsibî, Seriyyü’s-Sakatî, Ebû Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr (k.s.) gibi sûfîler de onunla aynı çağda yaşamışlar fakat birbirleriyle görüşmemişlerdir.

Tasavvufî Anlayışı

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri coşku ve vecd ehli bir sûfî idi. Tasavvuftaki mertebesi çok yüksektir. Yahyâ b. Muâz (k.s.)’ın kendisine; “Buradaki biri sevgi kadehinden öylesine içti ki, bir daha susamadı” diye haber gönderince, o da bu zâta; “Burada bulunanlardan biri de yedi deryâyı bir yudumda içtiği halde hâlâ ağzını açarak daha yok mu diye sormakta!” şeklinde cevap vermişti.

Bistâmî (k.s) sekr, fenâ, melâmet, tevhîd, mârifet, muhabbet, mi’râc ve îsâr gibi tasavvufun önemli konularındaki sözleri ve açıklamalarıyla tanınmaktadır. Bazı sözleri “şathiye” şeklinde sâdır olmuştur.

O, sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk’a ermesi gerektiği düşüncesindedir. Sâlik bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefs mücâdelesiyle birlikte derin tefekkür ve dikkatli murâkabe ile erişebilir. Sahip olduğu mertebeye aç karın ve çıplak bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek ulaştığını söyleyen Hz. Bâyezîd, bu mertebede her şeyin “bir”den ibaret olduğunu görmüş, “fenâdan da fânî” olmayı gösteren bu hâli ifâde etmek üzere “Heme ûst” (her şey O’dur) sözünü kullanmıştı.

Hakk’a giden yolun uzun olduğunu ve O’na ulaşmanın kolay olmadığını her fırsatta belirten Hz. Bâyezîd (k.s), Hakk’a erdiğini sanan birçok kimsenin aslında henüz yolda olduklarını, kendisinin de “binlerce makâmı geride bıraktıktan sonra Allah’ın mânâsında değil, lafzında olduğunu gördüğünü” söylemiştir.

Kendi benliğinden geçip Allah’a ulaşmayı “mânevî bir mi’râc” hâli olarak anlatan Bâyezîd Hazretleri, kendisinden günümüze ulaşan sözlerinde bu durumu genişçe açıklamıştır. Bâyezîd (k.s) sekr haline büyük önem verirdi. Ona göre fenâ hâli de aslında sekr halidir. İnsan Allah’a bu hâlde ve bu hâl ile yaklaşır.

İşte ona atfedilen bazı şathiyeler, onun bu sekr, yani cezbe ve vecd halinin galip olduğu zamanlarında söylediği sözleridir. Bu sözler ancak şerh ve yorumlarla anlaşılabilir. Bu sebeple Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) onun bu sözlerinden bazılarını şerh etmiştir. Yine Ruzbihân el-Baklî (k.s.) de onun bu tür sözlerini “Şerh-i Şathiyât” adlı müstakil bir eserde açıklamış ve yorumlamıştır. Bu sözlerin ona ait olduğu genellikle kabul edilmekle birlikte Şeyh Herevî (k.s.), Hz.

Bâyezîd’e isnâd edilen bu tür ifadelerin ona ait olmadığını, sonradan uydurulduğunu söylemektedir. Gerçekten de bazı fıkıh ve kelâm âlimleri bu tür sözlerini ele alarak Hz. Bâyezîd’i son derece anlayışsızca eleştirmişlerdir. Hâlbuki bu tür sözler ondan sâdır olmuş olsa bile sekr ve vecd halinde söylenen şathiyelerden dolayı kimse sorumlu tutulamayacağından, o da mâzur görülmelidir.

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) bir aşk sûfîsidir. Kendisinde sürekli baskın olan aşk halini; “Aşkın yağdığı bir sahrâya açıldım; zemîni ıslanmış; burada ayak, kara batar gibi aşka batmaktadır” sözleriyle açıklamıştır.

Ondan birçok keşf ve kerâmet nakledilmesine rağmen, Hz. Bâyezîd, olağanüstü hallere önem verilmesini istemezdi. “Falan zât su üstünde yürüyor” denildiğinde “Balıklar da aynı işi yapıyor” diyerek bunları önemsemediğini göstermiş; aslolanın şer’î hükümlere uymak olduğuna işâret etmiştir.

Bu sebeple o, şer’î edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah’ın velîlik sırrını emânet etmeyeceğini söylerdi. Yalnızken bile Allah’ın huzurunda bulunduğunu düşünerek daima diz üstü otururdu.

’Tevhid nedir?’ diye soranlara şöyle cevap verirdi:

“Tevhid yakîndir. Yakîn ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbini tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir. Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: ’Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.’

Tesirleri

Hz. Bâyezîd coşkulu davranışları, samîmî hâli ile tasavvuf târîhin boyunca, çevresindekiler üzerinde derin tesirler bırakmış ve seçkin bir zümrenin kendi görüşleri etrafında toplanmasını sağlamıştır.

Kendisini takip edenlere “Tayfûrî”, tuttuğu yola da “Tayfûriyye” veya “Bistâmiyye” adı verilmiştir. Hallâc, Şiblî, Harakânî, Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü’l- Arabî, İbnü’l-Fârız ve Mevlânâ gibi zâtlar da onun meşrebindendirler.

Nakşbendiyye, Şüttâriyye ve Aşkıyye gibi tasavvuf okulları onu kendilerine pîr edinmişlerdir.

Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbnü’l- Arabî’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabî eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabî’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbnü’l-Arabî’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabî’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistâmî meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şuhûdî yaygınlık kazanmıştır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

Editör Yazısı – 15

Editör Yazısı – 15

Rabbimize sonsuz hamd-u senalar olsun, Üç Aylar’ın içindeyiz ve Ramazan’a doğru kutlu geceler yaşıyoruz durak durak…

Regaib ve Mirac Kandillerinde ümmet-i Muhammed’e sunulan büyük ihsanlar ve ikramlardan sonra önümüzdeki Berat ve Kadir gecelerinin barındırdığı rahmet ve mağfiretten istifade edebilmek için ruhen hazırlanalım inşaallah.

Nasıl ki Mirac geceleri Rasûlulullah (s.a.s.)’in rehberliğinde ruhların yükselişlerine şahitlik ediyorsa, Berat Gecesi de afv ve mağfiretimize şehadet etmektedir. Bu yüzden manen ve kalben bomboş girmeyelim bu gecelere…

Kur’an tilavetleriyle, dualarla, tevbelerle, ibadetlerle üzerimizdeki yılgınlık bulutlarını dağıtalım. Zira İbn Atâullah el-İskenderî; ’Amelsiz ümit, hakikatte ümit değil; boş kuruntudan ibâret olan bir ümniyyedir/temennidir’ sözleriyle salih amel olmaksızın rahmet beklemenin kendini aldatmaktan başka bir şey olmadığını ne güzel ifade eder. Maalesef günümüz insanı manen öyle bir hastalığa düçar olmuş ki; pek çok kimse bunun hastalık olduğunun farkına varmadan gaflet içerisinde bu dünyadan göçüp gidiyorlar.
Bu hastalık da nedir biliyor musunuz?

Salih amel yapmaksızın rahmete mazhar olunacağı düşüncesi!…
İçerisinde bulunduğumuz mübarek günler hasebiyle sizin bir kardeşiniz olarak sadece bir hatırlatmada bulunacağım. Bunu da ben kendi sözlerimle değil, Allah’ın rızasına kavuşabilmenin yollarını talim ettiren büyüklerimizin nasihatlerinden birkaçını zikrederek yapacağım.

Amellerine bakmadan temennilerle yaşayan kimseler hakkında Hasan el-Basrî (r.a.) der ki: ’Öyle kimseler vardır ki, son nefeslerine kadar kendilerini bağışlanma kuruntusu (temennisi) ile oyalamışlardır. Hiçbir sâlih amel yapamadan bu âlemden göçüp gitmişlerdir. Böyleleri dünya hayatında iken kendi vicdanlarında samimi olmadıklarını bile bile «Ben Rabbime hüsn-i zan besliyorum» sözünü dillerinden düşürmezler. Halbuki Rabbine hüsn-i zan besleyen kimse, amel ve davranışlarını güzelleştirmenin de derdine düşer. ’İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helâke sürükledi de husrana düşenlerden oldunuz.’ (Fussilet, 23)

Cüneyd el-Bağdâdî (k.s.) güzelliklerin, temenniler neticesinde değil, kulun gayretleri sonucunda ilâhî ihsânın lutfedilmesiyle ortaya çıktığını şöyle beyan eder: ’Biz bu gönül safâsını yani tasavvufî hâl ve irfânı, kîl ü kâl, ceng ü cidâl ve ilmî münazara ve münakaşalar neticesinde değil, Allah için açlık ve susuzluğa katlanarak, geceleri uykusuz geçirerek ve sâlih amellere var gücümüzle sarılarak elde ettik.’

Mârûf el-Kerhî (k.s.) der ki: ’Amel işlemediği halde cenneti istemek, bir çeşit günah sayılır. Herhangi bir sebebe sarılmadan şefâat ummak da aldanmışlığın bir alâmetidir. İtâat etmediği bir Zâttan rahmet beklemek ise tam bir cehâlet ve ahmaklıktır.’

Her amel iyi ya da kötü bir sonuç doğurur. Sâlih ameller kulun derecesini yükseltirken kötü ameller onu helâk vadilerine doğru düşürür. Bu hakikat Hakk’ın koyduğu ezelî ve ebedî bir sünnetidir. Nitekim buyrulmuştur ki: ’Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.’ (En’âm, 32)

Ümit ya da boş temennîlerle yaşamak esasen akıl ve idrâk farkıdır. Nitekim Efendimiz (s.a.s.) bu farka şöyle işâret buyurur: ’Akıllı kişi, nefsine hâkim olan, onu hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, kendini nefsânî arzularına tâbi kılan ve bununla beraber Allah hakkında bir takım kuruntulara dalıp giden ve temennîlerle yaşayan kimsedir.’

Netice olarak denilebilir ki, her şey amellere bağlıymış gibi bütün himmetini ortaya koymak ve fakat hiçbir ameline güvenmeden yalnız ilâhî rahmeti ummak, işte arzulanan ümit bu olsa gerektir.

Geçen günlerin bir daha telafisinin olmadığı bu hayat yolculuğunda, damlaya damlaya göl olur misalinde olduğu gibi salih amellerimize her gün bir yenisini ekleyerek Rabbimizin huzuruna çıkacağımız günün hazırlığında olalım.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 100. sayısı (Temmuz 2011) için yazılmıştır.

×