150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: kudüs

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Müminlerin annesi Hz. Meymune (r.anhâ) bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’e: ’Ya Rasûlallah! Beyt-i Makdis’e gidip gitmeme hakkında ne buyurursunuz?’ şeklinde bir soru yöneltir.
Efendimiz (s.a.s.) de: ’Orası mahşer ve menşer yeridir, oraya gidin ve içinde namaz kılın, çünkü orada kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza bedeldir’ buyurur.
Hz. Meymune (r.aanhâ): ’Peki oraya girmeye gücümüz yetmezse ne yapalım ya Rasûlallah’ dediğinde, ’Kandillerini yakmak için zeytinyağı (yakıt) hediye gönderin. Kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur’ cevabını alır Rasûlullah (s.a.s.)’den. (Ebu Dâvûd, Salât 14, no: 457)
Rasûlullah (s.a.s.) bu sözleri söylerken Beyt-i Makdis henüz Müslümanların himayesinde değildi. Ancak Hz. Ömer zamanında fethedilmişti. O günden sonra yüzyıllar boyunca kandilleri sönmemişti Beyt-i Makdis’in; ta ki 1099 I. Haçlı Seferleri’ne kadar. Bu döneme gelinceye kadar Kudüs Emevîler, Abbasiler, Tolunoğulları ve Fatimîlerin hakimiyetinde kalmış, yönetim ve idareciler farklı da olsa kandilleri hep ışık saçmıştı Kudüs’ün. Ta ki günümüze kadar kandiller bazen kesintiye uğrasa bile hep yanmaya devam etmiştir.
31 Mayıs Pazartesi günü Akdeniz’den kaçırılarak İsrail limanına götürülen Mavi Marmara gemisinden, elleri kelepçeli, iki yanında İsrail askerleri olduğu halde, limanda toplanan İsraillilerin arasından teker teker geçirilen Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere diğer ülkelerin vatandaşlarını televizyon ekranlarında görünce neler hissettiniz?
Şahsen ben acı duydum. Öfke duydum. Çok fazla bir şey yapamamanın burukluğu içerisinde en azından kalben buğzettim. Eminim; kendini bu ülkeye ait hisseden herkes aynı şeyleri hissetmiştir.
Dünyanın pek çok bölgesinde işgal ve soykırımın yaşandığı bir dönemdeyiz. Özellikle Ortadoğu’da kan, gözyaşı ve ızdırap bitmek bilmiyor. Son yıllarda Gazze bölgesi Yahudiler tarafından tamamen abluka alınmış vaziyette ve insanlar üzerine bomba yağdırılmaktadır.
İsrail, kimseye hesap vermeyeceği veya kimsenin de onlardan hesap sormaya cesaret gösteremeyeceği bilincinde olduğundan keyiflerine (Siyonist planlarına) göre planlarını uygulamaya devam ettirmektedirler. Bunun son faturasını da suçsuz dokuz insanımızı kaybedip yüzlercesini de gözaltına alınarak ülkemiz tatmıştır. Mavi Marmara gemisinde yaşanan hadiselerin ardından daha öncekiler gibi artık klasik haline gelen kınama mesajları yayınlanarak ülkelerarası olabilecek bazı krizlerin önüne geçildi.
İsrail bölgede sürdürdüğü keyfi tutumunu değiştirecek mi? Ben değiştireceğini düşünmüyorum. Onlar kafalarındaki planlarını uygulamaya bir şekilde devam edeceklerdir. Bundan önce yaptıkları gibi (İsrail planlarını gerçekleştirme konusunda o kadar tavizsiz hareket etmektedir ki; buna örnek olarak 2003 yılında Amerikalı barış gönüllüsü Aliene Rachel Corrie’nin ölümü zikredilebilir. Corrie, Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin evlerini yıkmak üzere harekete geçen bir İsrail buldozerinin önüne çıkmış ve bu buldozer tarafından ezilerek öldürülmüştür.)
Filistin’de yaşanan insanlık dramına seyirci kalmayıp sorumluları teşhis etmek, kınamak, hasta ve yaralılara yardım elini uzatmak hem insanî hem de İslâmî bir görevdir. Bölgede yaşanan olaylar karşısında, başta İslâm âlimleri olmak üzere bütün Müslümanlar büyük bir sınavla karşı karşıyadır ve bu tür olaylardan dersler çıkartılması gerekmektedir. İslâm dünyasındaki bütün kurumlar ve sorumlular, Müslümanları ’böl, parçala, yut!’ taktiğiyle birbirinden ayıran, kavgaya sürükleyen her türlü gerilim üreten odakları iyi tanımalıdırlar. Bu noktada İslâm âlemi, birlik ve beraberliğe her zamankiden daha fazla muhtaçtır. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirini koruyup-kollamaya, maddî ve manevî olarak destek olmaya ihtiyacı vardır. Bunun için, insaf, iz’an, vicdan ve iman sahibi herkes, bu vahim gelişmeler karşısında duyarlı olmalı, gücü nispetinde yardımcı olmalıdır.
Filistin ve Gazze’de yaşanan katliamlar savaş olmaktan çıkmış, bütün Müslümanlara karşı kirli bir güç gösterisine ve çirkin bir meydan okumaya dönüşmüştür. Oysa şiddet, karşı şiddeti, nefreti ve intikam duygularını beslemekten başka hiçbir işe yaramamaktadır. Her acı yeni acıyı doğurmakta, her gözyaşı yeni gözyaşlarına yol açmaktadır. Ve maalesef acılar içinde kıvranan mazlum bölge insanı, yaşadıkları karşısında sadece kendisine saldıranlara değil, belki de bütün insanlığa karşı kin, nefret, öfke ve intikam içerisinde yetişmektedir.
Acilen yapılması gereken şey, semavî dinlerin ortak öğretisine, insanlık değerlerine, uluslararası hukuka ve sivillerin hedef alınmasını suç sayan bütün anlaşmalara aykırı olan bu elim tradejinin derhâl sona erdirilmesidir.

Son olarak; İmam Buharî, ’et-Tarihu’l-Kebir’ eserinde sahabeden Bişr b. Akrabe el-Filistinî hakkında bilgi verirken Abdullah b. Avf el-Kârî’den şu rivayeti naklediyor. Bişr b. Akrabe’yi şöyle derken işittim:
’Babam, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte katıldığı bir savaşta şehit düşmüştü. Birgün Rasûlullah (s.a.s.) yanıma uğradı. Ben ağlıyordum. (Ey sevimli çocuk!) diye seslenerek benden ağlamayıp susmamı istedi ve bana yasımı unutturacak şu teklifte bulundu:
’Benim, senin baban; Âişe’nin de annen olmasını istemez misin?’
Bu teklifi duyar duymaz ben:
’Anam babam sana feda olsun, elbette isterim yâ Rasûlallah’ dedim.

Şayet bizler de bugün Efendimiz (s.a.s.)’in tavsiyesine uyarak onun yaptığını kendimize örnek almak istiyorsak, Filistinli, Gazzeli öksüz ve yetim Bişr’lerin buruk kalplerine bir nebze de olsa sevinç, mutluluk ve ümit tohumları ekmek istiyorsak… dahası tüm dünyaya insanlığın tükenmediğini haykırmak istiyorsak… İşte Filistin, işte Gazze, işte sönen kandiller, işte yetim Bişr’ler işte bizlerin ışığını bekleyen, uzatacağımız elleri gözleyen, hiç olmazsa gönülden dualarımızı özleyen mazlum, mahzun belde. İşte o beldede çektikleri acı ve sıkıntılarla bir anda büyüyen kocaman yürekli büyük adamlar misali minik yetim Bişr’ler… Bişr’lere uzanan her müşfik el, Beyt-i Makdis’in kandillerine gönderilen yağdır, yakıttır. Kandillere gönderilen her yakıt damlası ise Filistinli Bişr’lerin ocağını aydınlatan ve umutlarını yeşerten birer çıngıdır, kıvılcımdır…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 88.sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm, Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen, Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.s), Ehl-i Beyt’ine, sahâbesine ve kıyamete kadar güzellikle, doğruluk ve candan bağlılıkla onların izinden gidecek olanlara?

İslâm’ın davetine ilk icabet edenlerden, onu gönülden destekleyen ve benimseyen, Rasûlullah (s.a.s)’in hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve ’bu yağmuru gönlünde tutarak başkalarına da içiren’ yüce bir şahsiyet, Raşit Halifelerin ve Aşere-i Mübeşşere’nin (cennetle müjdelenenlerin) ilki, halifeliği döneminde Kur’ân’ı bir araya getiren, hicret esnasında Rasûlullah (s.a.s)’la beraber olmasından dolayı, ’mağarada bulunan iki kişiden biri’1 şeklinde kendisinden bahsedilen büyük sahabî Hz. Ebû Bekir (r.a.).

Asıl adının Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Efendimiz’in (s.a.s.) ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azat edilmiş manasına ’atîk?2; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da ’sıddîk’; çok şefkatli ve merhametli olduğu için ’evvâh? lâkablarıyla anılmıştır. Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Hz. Ebû Bekir’in nesebi Mürre ibn-i Kâ’b’da Rasûlullah (s.a.s)’la birleşir.

Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının adı ise Ebû Kuhâfe Osman’dır. Bedir Savaşı’na kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhâfe de Mekke’nin Fethi’nde Müslüman olmuştur.

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene üç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan ’hanîf’ bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Efendimiz (s.a.s)’in yanından hiçbir zaman ayrılmamıştır. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde de Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerini en iyi bilenlerdendir. Mekke’de ’eşnak’ diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcayarak kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Rasûlullah’a iman eden Hz. Ebû Bekir, İslâm davetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korur; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azat etmekte kullanırdı. Hz. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnîre, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır.3

Rasûlullah (s.a.s) birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umumî ve hususî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Efendimiz (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Hz. Ebû Bekir’e danışırdı. Araplar ona ’Peygamber’in veziri’ derlerdi.4

Efendimiz’in (s.a.s) vahiy kâtiplerinden olup onun sırrını saklamayı çok iyi bilir ve huzurunda çok edepli davranırdı. Medine’ye elçiler geldiğinde onlara Rasûlullah (s.a.s)’ı nasıl selamlayacaklarını öğretir, huzurunda sükûnetle oturmalarını tembihlerdi. Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilirdi. Efendimiz’in (s.a.s) söz ve davranışlarını en hızlı ve güzel şekilde anlama kabiliyetine sahipti.5

İslâm’ı Kabul Etmesi

Hz. Ebû Bekir (r.a), Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, ’Allah’ın elçisi’ olduğunu söyleyip ’Yaratan Rabb’inin adıyla oku’6 diye başlayan âyetleri okuduğu zaman hemen ona: ’Allah’ın birliğine ve senin O’nun Rasûlü olduğuna iman ettim’ demiştir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Efendimiz (s.a.s.), ’Ebû Bekir müstesna İslâm’ı kendisine arz ettiğim herkes tereddüt etti. Ebû Bekir ise tereddüt etmedi.? 7 buyurdular.

Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar artınca Efendimiz (s.a.s) Hz. Ebû Bekir’e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve o da yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gımâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Düğunne ile karşılaştığında İbn-i Düğunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Hz. Ebû Bekir’i himayesine alan İbn-i Düğunne, Hz. Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: ’Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.’8

Böylece on üç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe validemizin rivâyetine göre, Rasûlullah Efendimiz hicret emrini alıp ona gelerek, beraberce hicret edeceklerini söyleyince sevinçten ağlamaya başlamıştı.9

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya gittiği İsrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetiştirdikleri zaman; ’O dediyse doğrudur.’ demiştir. Bu sözünden sonra Ebû Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, şeksiz şüphesiz tasdik eden, itikadında şüphe olmayan anlamında, ’Sıddîk’ lâkabı verildi.10

Hicretinden Kesitler

Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a) mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah (s.a.s) içeri girmiştir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş Kabilesi’nin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir.

İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah (s.a.s) bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: ’Üzülme, Allah bizimledir, diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan, Allah’ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.?’11

Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye doğru yola çıktılar.

Hz. Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ’Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ’Sus yâ Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?’ buyurdu.?12

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inşasına katıldı ve masrafların bir kısmını kendisi karşıladı. Efendimiz (s.a.s) Mekke’de Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasında kardeşlik bağı kurmuştu.13 Ayrıca Medine’de evinde misafir olduğu Hârise b. Zeyd ile de kardeşlik bağı kurulmuştu. Rasûlullah (s.a.s) İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte yapılan tüm savaşlara iştirak etmiştir. Bedir, Uhud, Hendek savaşları, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Taif gazveleri onlardandır. Hz. Ebû Bekir efendimiz bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır.

———————-
1. et-Tevbe, 9/40.
2. Tirmizî, Menâkıb, 16, h.no: 3679.
3. İbn-i Hişam, Sîret, c.1, s.430.
4. İbn-i Haldun, Mukaddime, s.206.
5. Abdulhay el-Kettani, et-Terâtibü’l-İdariyye, c.I, s.119-120.
6. el-Alak, 96/1.
7. İbnu’l-Esîr, Camiu’l-Usûl, VIII, h.no: 6405; Hadislerle Tasavvuf, h.no: 183-184.
8. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.17-18.
9. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.150.
10. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.50.
11. et-Tevbe, 9/40.
12. Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1-13.
13. Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.1, s.238, c.3, s.174,175.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış olup “Özlenen Rehber” dergisinin 48.sayısında (2007 Mart) yayınlanmıştır.

×