150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: ırak

Haçlı Seferlerinden Önceki Dönemde İslam’ da Cihad Düşüncesi

Haçlı Seferlerinden Önceki Dönemde İslam’ da Cihad Düşüncesi

Özet


Bu çalışmada Batı Arabistan’da yer alan Mekke, Medine’nin de içinde olduğu Hicaz bölgesi ve Suriye’deki cihadın yapısı üzerindeki “evrensellik” ve “onun daimiliği”
hakkında İslam’ın ilk yüzyılındaki düşünce ayrılıklarına dair bazı fikirler verme
amaçlanmaktadır. Ayrıca makalede 8. yüzyılın ikinci yarısında Haçlı Seferleri süresince
ve daha sonrasında genel kabul görmeye devam eden Irak’taki örnek oluşturan belirli
cihat teorilerinin nasıl olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte Haçlı Seferlerinden önceki yüzyıllarda cihat konusuyla alakalı edebî üslupla kaleme alınmış yüzlerce meşru kitabın var olmasından ve bunların neredeyse yarıdan fazlasının sadece el yazması olmasından dolayı, bu denemede sadece Haçlı Seferleri öncesi dönemdeki cihat konusuna ilişkin örnek bazı teoriler ele alınmaktadır. Farklı dönemler göz önünde bulundurularak bu teorilerin karşılaştırılması gibi bir araştırmayı böyle bir çalışmada verme
imkânı yoktur.


Anahtar Kelimeler: İslam, Hıristiyanlık, Cihad, Haçlı Seferleri, Siyer ve Megâzî

Jihad İnsight of Islamism Before the Crusades


Abstract


This article attempts to give some idea of the divergence of opinion on the “universal”
and “perpetual” nature of the jihad in the first Islamic century in Syria and the Hijaz, the
province of Western Arabia that contains Mecca and Medina. It then tries to show how,
in Iraq in the second half of the eighth century, certain normative theories of jihad were
accepted which continued to have widespread acceptance through and beyond the period
of the Crusades. However, as there are literally hundreds of legal books and other genres
of literature that deal with the jihad in the centuries before the Crusades, well over half
of which exist only in manuscript, this essay in no way attempts to give a full survey of
the normative theories of jihad in the pre-crusading period or to weigh the comparative
importance of these theories at different periods.


Keywords: Islam, Christianity, Jihad, Crusades, Siyar and Maghazi

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Tarihten Günümüze Irak

En eski şark medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslâm toprakları arasına girdi. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devrini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Ali döneminde İslâm’ın merkezi haline getirilmiş ve İslâm’ın başkenti Kûfe’ye taşınmıştır. Hz. Ali ile Emeviler arasındaki Sıffîn savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardından Irak günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye hâkim olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçukluların hâkimiyetine girmiştir. 1258 yılından itibaren ise Moğol istilasına uğramış ve iki asır onların kontrolünde kalmıştır. 1444-1467 yılları arasında Akkoyunluların hâkimiyetinde kalan Irak, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin istilasına uğramıştır. Bu bölgedeki Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle ortaya atılarak abartılmıştır. Safaviler kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırarak oluşturmuşlardır. Tarih boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii İran Türkleri arasındaki hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadele 1534’te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devletinin hâkimiyetine girerek 1917’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi 750?1258 hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur (Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Devletinin Ortadoğu’dan çekilmesine neden olan pek çok yerel isyanlar yapılmıştır. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kullanılmıştır. Bu dönemde İngilizler, Şerif Hüseyin ve oğullarına Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin Krallığı vaadlerinde bulunur. Fakat gerçekler onların söyledikleri gibi olmamıştır. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne olur. Britanya, Fransa ile yapılan Sykes-Picot Antlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’den İndüs’e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır. (Mim Kemal Öke, Musul-Kürdistan Sorunu 1918-1926, İz yay., İstanbul, 1995.)

16 Mayıs 1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması özellikle Ortadoğu’nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire’de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu’yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’ya bakış açılarını yansıtmaktadır. 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San Remo Konferansı’nda Milletler Cemiyeti’nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu. (Oral Sander, Siyasi Tarih İlk Çağlardan 1918’e, İmge yay., Ankara, 1999, s. 339.) İngiltere’nin 1971’de Orta Doğu’dan tamamen çekilmesinden sonra bu bölge üzerinde Amerika en önemli güç olmaya başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu’da etkisini artıran Amerika’nın Irak’a özel bir politik ilgisi vardır. Bundan dolayı yakın dönem Irak tarihinin Amerika tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür.

Irak, Musul, Bağdat ve Basra başta olmak üzere 18 ayrı şehirden meydana gelmektedir. Yaklaşık 23 milyon nüfusa sahip olan Irak’ın %97’si Müslüman (%51 Şii, %41 Sünni), %4’ü ise Hıristiyan’dır. Etnik dağılım olarak ise %70-75 Arap, %15-20 Kürt ,%4 Türkmen, %4 Yezidiler, %1 Arami (Süryani) ve diğer etnik unsurlardır. (Şule Şahin, 11 Eylül Sonrasında Amerika Birleşik Devletler’inin Ortadoğu Politikası, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006.)

Şiiler Güney Irak’ta yaşarken, Bağdat civarında Sünni Araplar, Kuzey Irak’ta ise Kürt ve Türkmen nüfus yaşamaktadır. Irak’ta çok önemli petrol yatakları mevcuttur. Bugün Irak, Orta Doğu’da yer alan stratejik mevkisiyle ve Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahip ülkesi olmasından dolayı Körfez’in önemli ülkelerinden biridir.

Büyük Ortadoğu Projesi

20. yüzyılın ilk yarısı Osmanlı’nın da ortadan kaldırılmasıyla birlikte dünyanın geleceğinde İslâm Medeniyetinin söz sahibi olma gücü kalmadı. Müslümanlar her coğrafyada bir ölüm kalım mücadelesi verdiler. Neredeyse yok oluş felaketi ile karşı karşıya kaldılar. Ancak yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte bu karabasan dönemi yavaş yavaş sona erdi ve hatta Müslüman toplumlar yeniden tarihin yapımında kurucu aktörler olarak kilit rolü oynama azmi, çabası ve iradesi göstererek yeni bir sıçrama döneminin eşiğine geldiler. Yüzyılın ilk yarısında hedeflenen müslüman toplumları pasifleştirerek yok etme projelerinin iflas ettiği görüldü. Bu durum emperyalist güçlerin Sovyetlerin dağılma süreci ile birlikte Müslüman coğrafyaya özellikle Ortadoğu’ya tekrar yönelerek aynı amaçlar doğrultusunda yeni plan ve projeler geliştirme ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına yol açtı.

Soğuk savaş döneminin 1990’lı yıllarla birlikte sona ermesi ile birlikte gücü elinde bulunduran ülkelerden Amerika ve yandaşları insanlığın önüne önce Yeni Dünya Düzeni (YDD) projesini sundular. Bu düzen şimdi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile hayata geçirilmek isteniyor. Bölge halkları çok iyi biliyor ki bu aslında Siyonistlerin binlerce yıllık hedefi olan Büyük İsrail Projesinden (BİP) başka bir şey değildir.

Bu amaçların gerçekleştirilmesi için Bush’un güvenlik danışmanı Rice’nin de söylediği gibi bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değişmesi gerekmektedir. Bunun ilk adımları da Afganistan ve Irak’ın işgalleri ile atılmıştır. İkinci hedef enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. Daha şimdiden bölge petrollerinin %40’ı olan Irak petrolleri, Afganistan’daki zengin uranyum kaynakları fiilen olmak üzere el değiştirdi. Bu durum dünya bor tuzlarının %75 ine sahip bulunan ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir.

Üçüncü olarak yüksek ve ileri teknolojinin bölge ülkelerinin eline geçmesi de engelleniyor. Bizim ülkemizde değişik zamanlarda yapılmaya çalışılan nükleer santrallerin çeşitli ’tesadüfler’(!) sonucunda sürekli ertelenmesi veya bölge ülkelerinin (Tabi ki İsrail hariç) elinde bulunabilecek nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların küresel tehdit olarak dünyaya gösterilmesi bu amaca hizmet etmektedir.

Bir başka hedef ise küresel sömürü aracı olan doların mevcut hegemonyasının sürdürülmesidir. Bölgedeki enerji kaynakları da kullanılarak bu ülkelerin ekonomik olarak felç edilme durumunun sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Öyle ki her imkâna sahip olan bir ülke bile doları yoksa hiçbir şey yapamaz haldedir. Dolar bulmak için ise ya borçlanması ya da mevcut imkânlarını başka birilerinin bastığı kâğıt parçaları ile değişmesi gerekmektedir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısı (2007 Ekim) için yazılmıştır.

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Yazının kaleme alındığı şu günlerde medya ve kamuoyunda meclisten onay alan tezkere ve muhtemel bir sınır ötesi harekât, belki de onlarca yıl devam edecek olan çatışmalar ve intikamlar üzerine inşa edilecek bir gelecek tartışılmaktadır. Böyle bir atmosferde karşı tarafa duyulan öfke her iki tarafın da aklını ve basiretini yok etmektedir. Toplumun fertleri ise dost olması gerekenlerin düşman, düşman olması gerekenlerin dost olduğu talihsiz bir dönemi yaşamaya mahkûm edilmektedir.
Meclisten geçen bu tezkereyle birlikte hem Türkiye hem de Kuzey Irak’ta sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürece girildi. Belki bu tezkere hiç kullanılmayacak, belki sınırlı biçimde kullanılacak. Belki de topyekun bir hesaplaşmanın ilk adımı olacak.
Bana göre Türkiye, Irak ve Ortadoğu ülkeleri halklarının üzerinde oynanan oyunları daha net görebilmek için Washington, Londra ve aslında baş aktör olan İsrail tarafından bakılmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü Ankara’dan, Irak’tan, Filistin’den veya diğer Arap ülkelerinin yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalar ve yükselen sesler hadiselere çözüm üretecek ve kimseyi tatmin eder halde değildir. Bölge halkının kaderini Batı’nın uygulamalarıyla tahmin etmek daha kolaydır. Bu hadiselerin gelişimine siz de öyle bakın. Öyle bakarsanız geleceği göreceksiniz. Öyle bakarsanız, tankların sınıra neden yığıldığını, 20 yaşındaki gencecik insanları Anadolu topraklarını neden yasa boğduğunu, Kürt köylerindeki suskunluğun ve umutsuzluğun sebeplerini anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’nin Güneydoğusu dâhil tüm Ortadoğu coğrafyası adeta yangın içinde. Bu geniş coğrafya üzerinde egemenliğini pekiştirmeye çalışan uluslararası emperyalist güçler ve bölge devletleri, bölge halklarını birbirlerine karşı kışkırtıcı ve tahrik edici gerici politikalar uyguluyorlar, halklar arası kardeşlik yerine düşmanlık tohumlarını geliştiriyorlar.
İşte Irak bunun en canlı örneği, Amerika bu ülkeye gireli dört yıla aşkın bir zaman oldu ve bu süre içerisinde ölen ve öldürülen insan sayısını hiç düşündünüz mü bilmiyorum. Bu adamlar Irak’ta dört buçuk yılda bir milyon yüz binden daha fazla (http://antiwar.com/updates/) insan öldürmeyi başardılar! Dile kolay, yüz binlerce sivil. Yüz binlerce ana, baba, delikanlı, genç kız, çocuk, bebek, öğretmen, öğrenci. İşgalin, etnik çatışmanın, iç savaşın, mezhep kavgasının maliyeti bu. Tabi tüm bunlara kaybolan binlerce insanı da ekleyelim. Bu ölümleri hangi kavramla ifade edeceğiz? Bir ülkenin camileri ve okulları bombalandığında, masum insanları kurşuna dizildiğinde, yüzlerce öğretim üyesinin kafasına kurşun sıkıldığında, işgalin acısını en korkunç biçimde yaşayan bir ülkede her aileden en az bir kişi öldürüldüğünde neler yaşanır ve neler hissedilir ancak oradaki insanlar bu acıyı bilebilir?
Hatırlayacak olursanız 1994’teki Raunda soykırımında 800 bin insan öldürülmüştü. Bu olay uluslararası hukukta ’soykırım? olarak tanımlandı, bunun için mahkemeler kuruldu. Irak’taki ölümler Ruanda’yı da geçti. Darfur’daki ölümler de, (http://www.cnn.com/2007/TECH/04/10/google.genocide/index.html) Amerikan yönetimi tarafından resmen ’soykırım? olarak tanımlanarak dünya harekete geçirilmişti. Peki, bir milyon yüz bin kişiyi öldüren (ve bu sayı her geçen gün artmakta), vahşetin her türlüsünü deneyen ülke soykırımdan başka ne yapıyor!
Ayrıca Amerika, Irak’ta inşa ettiği bu kaosu devam ettirebilmesi için bu ülkedeki piyonlarını, müttefiklerini kullanmakta ve kendisi Irak’ın güvenliğini güvensizleştirerek, ’ben olmadan hiçbir güvenlik sağlanamaz? anlayışıyla hem dünyaya hem de bölgeye bu mesajı dayatmaktadır. Bu vesileyle Irak üzerinden bölgeye yönelik strateji ve taktik üzerine plan ve projeler geliştirmeye çalışmaktadır. Irak’ın ’yeniden yapılandırılacağını!? iddia eden Amerika ve müttefikleri bırakın bu ülkeyi yapılandırmayı, bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yayılmacı devlet ve imparatorluk bu ülkeyi Amerika ve müttefik işgalci güçler kadar tarumar etmemişlerdir.
Irak’ta bu vahim hadiseler yaşanırken diğer ülkeler üzerindeki tehditler de her geçen gün artarak devam etmektedir. Bu süreçte İsrail uçakları Türkiye topraklarından Suriye’yi bombaladı. Fransa Dışişleri Bakanı dünyayı İran’la büyük savaşa hazır olmaya çağırdı. Amerika ve İsrail, İran’a saldırı için hazırlıkları açıktan yürütür hale gelmiştir. Bush, Ortadoğu’da nükleer soykırımdan söz eder olmuştur. Yarın bir milyon insan Suriye’de, birkaç milyon da İran’da öldürülürse bizler ne yapacağız, acaba susmaya devam mı edeceğiz? Şimdi yaptığımız gibi. Hiç olmazsa bu kötülük karşısında elimizle, olmazsa dilimizle, buna da gücümüz yoksa kalbimizle buğzederek bir tepkimiz olmalı değil mi? Çünkü Irak, Filistin, Lübnan, Afganistan, Pakistan ve dünyanın pek çok yerinde haksız yere öldürülenler Müslüman olmaktan öte öncelikle insandır. İslâm, inanan ve inanmayan ayrımı yapmaksızın haksız yere insan öldürmeyi şiddetle kınamakta ve yasaklamaktadır. Dünya bu katliamlara sessiz ve tepkisiz, bunun nedenini biliyor musunuz? Öldüren Amerika da ondan! Eğer bunu başka bir ülke yapsaydı, kıyameti koparırlardı! Ama o ülke Amerika olunca herkesi bir sessizlik kaplıyor.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 56. sayısı (2007 kasım) için yazılmıştır.

İmam Ali Naki (r.a.)

İmam Ali Naki (r.a.)

Babası Muhammed El-Cevad (et-Taki), anneleri Seyyide Ümm’ül-Fazl diye anılan Semânet’ül-Mağrıbiyye’dir. 212/7 Mart 828’de Medine civarında doğmuştur.
Hz. İmâm’ın künyeleri, ’Ebül-Hasan’dır; ’Ebül-Hasan-ı Sâlis’ diye anılırlardı. Lâkapları ’Nâsıh, Fettâh, Tayyib, Murtaza, Âlim, Fakîh, Emin, Mü’temen, Necip, Mütevekkil, Askeri, Hâdi’ ve ’Nakî’dir. Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî’nin, soyları, Hz. İmâm Hasan’ül-Askerî’den yürümüştür.
En-Naki, Medine’ye yerleşir ve orada ilimle uğraşır. Zamanla Ehl-i Beyt taraftarlarının çok olduğu Irak, İran, Mısır gibi yerlerden çok sayıda insan ondan ders almaya gelirler. Halife el-Mütevekkil, evinde çok sayıda insan toplandığı ve silahların bulunduğu ihbarı üzerine evinde arama yaptırır. Eve gelenler onu kıbleye dönmüş ibadet yapar halde bulurlar. Halife el-Mütevekkil onu Samarra’da ikâmete mecbur eder. Orada 20 yıl 9 ay yaşar. 3 Recep 254/28 Haziran 868 tarihinde vefat eder ve Samarra’da evine defnedilir.
Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî, Mu’tasım, Vâsık, Mütevekkil, Muntasar, Mustaîn ve Mu’tezz’in halîfelikleri devrinde yaşamışlardır.
Halîfe Mütevekkil bir gün maiyetiyle bir yere gidiyordu; Hz. İmâm Aliyy’ün Nakî de bu alaya katılmıştı. Halîfenin aklına esti ve ordu kumandaları da dahil olmak üzere, herkesin yaya gitmesini, emretti. Bu emir, Hz. İmâm’ı da yaya yürütmek, herkese onun da emrine uyduğunu göstermek içindi. Herkes bineğinden indi, Hz. İmâm da indiler. Hava pek sıcaktı; Hz. İmâm yürürlerken terliyorlar, zahmet çekiyorlardı.
Halîfe Mütevekkil’in hâciblerinden Zerâfe’nin, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’ye inancı vardı; fakat bunu gizliyordu. Zerâfe diyor ki: ’Koşup yanlarına gittim: ’Seyyidim, bu azgınların yaptıklarına çok üzülüyorum.’ dedim ve ellerini tuttum. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî bana dayandılar da: ’Yâ Zerâfe!’ dediler. ’Allah katında, Sâlih’in devesi benden üstün değil.’ Alay dağıldıktan sonra Hz. İmâm’ı bir bineğe bindirip evlerine götürdüm, ben de evime gittim. Yemek zamanıydı, yemeğimizi yerken Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözlerini oğluma naklettim. Oğlum Müeddeb, bu sözü duyunca, elini yemekten çekti ve Allah için şöyle dedi: ’Bu sözü duydun mu?’ Ben: ’Vallâhi duydum’ dedim. ’Böyle söylediler.’ Oğlum Müeddeb: ’Öyleyse’ dedi. ’Mütevekkil’in üç günlük ömrü kaldı, üç gün sonra helâk olacak; bir olay çıkmadan malını-mülkünü korumaya bak.’ Ben: ’Nerden bildin bunu?’ dedim. Oğlum Müeddeb: ’Kur’ân okumadın mı?’ dedi. ’Kur’ân-ı Kerîm’de devenin öldürülmesi, anlatıldıktan sonra: ’Yurtlarınızda üç gün oturun; bu bir vaaddir ki yalanlanamaz.’ (Hûd 65. âyet) buyuruluyor. Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin sözleri mutlaka yerine gelecektir.’
Son hastalıklarında, vefâtlarından biraz önce, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî’nin yakınlarından biri olan Ebû Duâme kendilerine ziyarete gelmiş, gideceği sırada Hz. İmâm ona: ’Sizin, bizim boynumuzda hakkınız var; bir hadîs rivâyet edip o hakkı ödememi, seni sevindirmemi ister misin?’ buyurmuşlardı. Karşısındaki kişiden bu soruya: ’Böyle bir hadîs duymayı ne kadar da isterim.’ cevâbını alınca, Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Babam Muhammed bin Ali, babası Aliyyü’r-Rızâ’dan, O babası Mûsâ bin Cafer’den, O da babası Caferü’s-Sâdık’tan, O da babası Muhammedü’l-Bâkır’dan, O da babası Ali bin Hüseyin’den, O da babası Ali bin Ebû Tâlib’den, rivâyet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bana: ’Yaz.’ buyurdular diyor. Hz. Ali: ’Ne yazayım yâ Rasûlullah?’ dedim. Hz. Rasûlullah: ’Yaz.’ buyurdular ve dediler ki: ’Rahmân ve Rahîm olan Allah adıyla. Îman kalpleri pekiştiren, yapılan işleri, ibâdetleri, gerçekleştiren şeydir; İslâm ise, dille söylenen ve nikâhı, evlenmeyi helâl eden şeydir.’ buyurdular.’ Hz. İmâm Aliyyü’n-Nakî: ’Bu hadîs Rasûlullah’tan atam Ali’ye yazdırdıkları hadîstir ve biz o yazılı hadîsi birbirimize armağan olarak bıraka gelmişizdir.’ buyurmuşlardır.

Hz. İmâm Ali Nakî’nin vecîzelerinden bir kısmı:
Her biri çok kıymetli nasîhatler ihtivâ eden ve insanlığa ışık tutan bu sözlerden bazıları:
’Asıl yoksulluk, nefs kötülüğüdür; şiddetli bir ümitsizliktir.’
’Bir insanın biri hakkında kötü zanda bulunması; onda bir kötülük olduğunu gerçek olarak bilmedikçe, haramdır. Aynı şekilde bir kimsenin hayırlı olduğunu gerçek olarak bilmedikçe; onun hakkında hayırlı olduğu kanâatine varmak da, aynı şekilde doğru değildir.’
’Dünya bir pazar yeri gibidir. Bir kısım insanlar o pazarda kâr ederlerken, bir kısım insanlar da ziyana uğrarlar.’
’İlim ve hikmet; tabîatı bozuk kişilerin gönüllerinde durmaz. Hayır yapan bir kişi, hayırdan daha hayırlıdır.’
’Güzel sözü söyleyen, güzelden daha güzeldir. Âlim olan ilimden daha üstündür. Şer işleyen ise şerden de daha kötüdür.’
’Nefsi kendisine ihânet eden kişinin şerrinden emin ol.’
Rabbim şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Nûru’l-Ebsâr, s. 158.
2. Hilyetü’l-Evliya, c.3.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 24. sayısı ( Mart 2005) için yazılmıştır.

Hz. Hüseyin (r.a)

Hz. Hüseyin (r.a)

Hicretin 4. senesinde Şaban ayının üçünde, başka bir rivayette beşinde Medîne’de doğmuştur. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Lakapları ise Râşid, Tayyib, Vefî, Zekî, Mübârek, Sıbt (torun), Seyyid ve Seyyidü’ş-Şühedâ’dır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını Hüseyin koydu. Yedinci günü Akîka kurbanı kestirdi. Aynı gün saçlarını traş ettirip kızı Fâtımâ’ya verdi ve:
’Ey Fâtımâ! Hüseyin’in saçları ağırlığınca sadaka ver.’ buyurdu. O da oğlunun saçları ağırlığınca gümüşü fakirlere dağıttı.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhümâ)’ya son derece düşkün olup onları çok severdi. Onlar hakkında;
’Allah’ım, ben, bunları seviyorum, sen de sev bunları!’(1),
’Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır.’(2),
’Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur.’ (3) buyurmuşlardır.
İki Cihan Güneşi Efendimiz, sokakta oynayan çocuklara da selâm verir, onlarla ilgilenirdi. Bir gün ashâbıyla bir yere giderken Hüseyin’in sokakta çocuklarla oynadığını gördü. Biraz hızlıca yürüyerek torununu yakalamak istedi. O da oraya buraya koşuyordu. Efendimiz de hem gülüyor hem de peşinden koşuyordu. Onu tutmağa çalışıyordu. Sonunda Hüseyin’i tuttu. Onun yüzünü mübarek iki eliyle sevdi ve yanaklarından öptü. Ashâbına döndü ve;
’Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.’ buyurdu.
Hz. Hüseyin (r.a.)’in çocukluğu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Rasûlullah’ın eğitiminde yetişip, îmanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin’in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûl’ünün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.
Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
’Ben bir ağaca benzerim. Fâtımâ bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.’ Zeyd b. Sâbit (r.a.)’den rivayet edilen ve birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfe göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanların iki şeye özellikle önem vermesini istemiş ve bu iki emanetin mutlak kurtuluşa vesile olacağını belirtmiştir:
’Şüphesiz, ben sizin için yerime iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ki, gök ve yer arasında uzatılmış iptir. Ve âilem olan Ehl-i Beyt’im. Bu ikisi Kevser Havuzu’nun başına varıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.’(4)
Ehl-i Beyt terimi, ’ev halkı’ manasına gelmektedir. Cahiliye Devri Araplarında herhangi bir kabile içerisinde en fazla itibar edilen âileyi ifade etmek için kullanılan bu terim, daha sonraları Hz. Peygamberin âilesi ve soyunu ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin nesli, kızı Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla sonraki devirlere intikal etmiştir. Bu mübarek neslin devam etmesine vesile olan Hz. Hasan soyundan gelenlere ’Şerif’, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise ’Seyyid’ denilmiştir.
Makbul hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ümmü Seleme’nin evinde iken, Ahzâb sûresinin 33. âyeti nâzil olmuştur:
’Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister.’ Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali’yi, Fâtımâ’yı, Hasan ve Hüseyin’i (r.anhümâ) abasının altına alarak;
’Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!’(5) diye dua etmiştir. Abanın altında Peygamber Efendimiz ile birlikte beş kişi olduğu için bu olay ’Pençe-i âl-i aba’, ’Hamse-i âl-i aba’ terimleriyle ifade edilmiştir.
Hz. Hüseyin (r.a.), babası şehid olunca Medîne`ye geldi. Hz. Muâviye’nin vefatından sonra da Yezid’e biat etmedi. Kûfelilerin mektuplar yazarak kendisini davet etmeleri üzerine Irak’a gitmek üzere yola çıktı. Yezid, Şam`dan bunu haber alınca, Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a haber gönderip O`nu Kûfe’ye sokmamasını istedi. İbn-i Ömer (r.a.), Hz. Hüseyin (r.a.)’den geri dönmesini istedi; ama İmam, bunu kabul etmedi. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de yapılan savaşta Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Hz. Hüseyin’in kesik başı ve esirler Dımeşk’e gönderilmiş; olay tarihe, ’kanlı Kerbelâ vak’ası’ olarak geçmiştir. Şehid düştüğünde elli yedi yaşında idi.
Mübarek oğlu Zeyne’l-Âbidîn küçük ve hasta olduğu için ona dokunulmadı. Hz. Hüseyin Efendimizin soyu, Ali Zeyne’l-Âbidîn vasıtasıyla devam etmiştir. Hüseyin Efendimizin neslinden gelenler ’Seyyid’ ünvanıyla anılmıştır.
Hz. Hüseyin’in soyundan gelip de Ehl-i Beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kâzım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404).(6)
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’nden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü’l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vasîsi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta’zimde bulunulmuştur.(7)
Hz. Hüseyin (r.a.), yaya olarak yirmi beş defa hacca gitmiştir. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi ve şöyle buyururdu:
’Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.’
Ve O’nun dualarından birisi de şöyle idi:
’Ey Allah’ım! Beni âhirete rağbet etmekle rızıklandır. Ta ki âhiretin doğruluğunu kalbimle bileyim. Dünyada da zühde rağbet etmekle rızıklandır. Ey Allah’ım! Âhiret işinde beni basîret sahibi kıl. Ta ki iyilikleri isteyerek yapayım. Ey Rabbim! Kötülüklerden kaçmayı bana nasip eyle.’
Hz. Hüseyin Efendimiz ilim, irfan, edep, ahlâk ve takva bakımından bizler için örnek şahsiyetlerdendir. Şehitlerin Efendisi İmam Hüseyin (r.a.)’in tüm hayatı Allah’a ibadet ve itaatle geçmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.) kerem, fazilet ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi olup, bu güzel hasletler dedesi Rasûlullah (s.a.s.)’in kendisine bırakmış olduğu bir mirastır. O’nun, insanları irşad konusunda pek çok kıymetli sözleri mevcuttur. Onlardan birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yanında gıybet eden bir adama şöyle demiştir: ’Gıybeti bırak, çünkü gıybet cehennem köpeklerinin azığıdır.’
’Doğruluk izzet, yalan acizlik, sır emanet, komşuluk yakınlık, yardım sadaka, iş yapmak tecrübe, güzel ahlâk ibadet, susmak ziynet, cimrilik fakirlik, cömertlik zenginlik, rıfk ise akıllılıktır.’
’Mümin olan kimse, Allah’a kavuşmaya rağbet eder. Bence, şehitlikten başka ölüm, değersizdir. Ben ancak şehitliği saadet olarak görüyorum.’
Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki: ’Hüseyin (r.a.) ile beraber çıktım. Hz. Hatice (r.anhâ)’nın kabrine uğradı ve ağladı. Daha sonra şöyle dedi:
’Ey Enes! Benden ayrıl.’ Ben de ondan gizlenmek istedim. Namazda duruşu uzayınca şöyle söylediğini işittim: ’Ey Rabbim! Sen dostum diyenin Rabbisin. Sana sığınmaya gelen kuluna merhamet et! Ey yüceler yücesi! İtimadım sanadır! Senin dostun olan kimse ne hoştur!’
Rabbim şefaatine nâil etsin. Âmîn!

Kaynakça:
1. Tirmîzî, Sünen, V, 661.
2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
3. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.II, s.288.
4. Tirmizi, Menâkıb 31; Müsned, c.III, s.14,17,26.
5. Tirmizi, Tefsir 4; Müsned, c.IV, s.107.
6. Mes’ûdî, Murûcü’z-Zeheb.
7. Ayrıca bk. ’Ehl-i Sünnet’

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 17. sayısı (2004 Ağustos) için yazılmıştır.

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Hz. Ebu Saidi’l Mubareki’l Mahzumi (rh.a.)

Silsile-i Farukiyye Kadiriyye Kolu

Evliyanın ve ilimde söz sahibi olan imamların büyüklerindendir. Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib (r.a.)’ın evladından olduğu için Seyyid’dir. Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabalarından biri olan Kaylaviye’de doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Ebû Saîdi’l-Mübârek el-Mahzûmî Hazretlerinin lakapları ’Mübârek Mahzûmî’ dir. İsimleri ’Ebû Saîdi’l-Mübârek’ tir. Doğduğu yerde zahirî ilimleri çeşitli âlimlerden öğrendi ve zamanının bir tanesi oldu.

Ebû Saîd Hazretleri, evliyanın büyüklerinden olan Ebû’l-Berekât Hakkârî Hazretlerinin manevî sohbetlerine can attı ve kendini bu takva okuluna kaptırdı. Aliyyü’l Hakkâri Hazretlerinin manevî sohbetlerinden çok istifade etti ve tarikatı ondan telkin alıp çok kısa zamanda çok mesafeler kat etti ve takva okulunda pek çoklarına yol gösterdi. Yolda kalmışlara önderlik yapıp çok derviş yetiştirdi.

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri, Hızır (a.s.) ile görüşürdü. O, zamanının bir tanesi olan arifler kutbu, gelmiş ve gelecek evliyanın baş tacı, kıyamete kadar veliler şahı olan Hz. Pir Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretlerinin üstadıdır. Abdulkâdir Geylânî Hazretlerine çok hürmet eder ve edepli davranırdı ve derdi ki: ’Abdulkâdir Geylânî (k.s.), benden bir hırka alıp giymiştir. Ben de ondan hırka alıp giydim. Biz, daima birbirimizden hırka alıp giyerdik.?

Ebû Saîd Hazretlerinin, Bâbü’l-Eze denilen bir yerde medresesi vardı. Sonraları bu medrese Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî’ye verildi. Ebû Saîd (rh.a.) bu medresede irşada devam etti. Diğer ülkelerden birçok âlimler, salihler gelip ondan zahirî ve batınî ilimleri dinlediler, ders aldılar. O, ayrıca Irak’taki müritlerin terbiyesini, ahlâken yetişip yükselmelerini üzerine aldı. Bütün âlimler onun hakkında methedici ve şerefini yükseltici sözler söylediler. Bir kısım âlimler de ona;

’Sâhibü’l-Burhâneyn ve’s-Sultâneyn/İki burhan (delil), iki kuvvet sahibi? unvanını verdiler. Bazıları da; ’İki kandil sahibi? adını vermişlerdir. İşte ondaki bu üstün meziyetlerdendir ki, birçok âlim gelip onun önünde diz çökmüş ve ondan aldıkları feyizlerle iki cihan saadetine ermişlerdir.

Ebû Saîd Hazretleri, hayatının tamamını takva ve tasavvuf yoluna adadı. Bir gün konuşmasını tasavvufun yüksek dereceleri üzerine yapmıştı. Sohbetinde bulunanlar onun bu konuşmasını tam anlayamadılar ve itirazlarda bulundular. Ebû Saîd (rh.a.) izin isteyip bir ilâhi okudu. Bu ilâhiyi dinleyen Hz. Pir Abdulkâdir Geylânî, birden vecde (cezbeye) gelip Allah Teâlâ’nın izniyle havada uçmaya başladı. Orada oturanlar hayretler içinde kaldılar ve arkasından gittiler. Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretlerini medresede buldular.

Ebû Saîd Hazretleri bir gün abdest alacaktı. Dervişlerinden Ebu’l-Hasen Ali el-Kureşî kendisine ibrik götürüyordu. İbrik birden elinden düşüp parçalandı. Ebû Saîd (rh.a.) çok telaşlanan dervişine şefkatle bakarak, yerdeki ibriğin parçasını eline alır almaz, diğer parçaları ona yapışmış gördüler. Hatta içi su ile dolu idi.
Yine bir defasında kıra gitti. Öğle vakti olduğunda kıbleye yönelerek ezan okumaya başladı. ’Allâhu ekber? dediğinde, tekbirin heybetinden yer sarsıldı.

Bir gün Ebû Saîd Hazretlerinin huzuruna iki sandık getirdiler. O sırada dervişlerine ders veriyordu. Sözünü yarıda kesip gelenlere; ’Sizler Ashâb-ı Kirâm’a (r.anhüm) dil uzatan, haklarında kötü sözler söyleyen kimselersiniz. Bu sandığın içindekilerle beni imtihan etmek için geldiniz.? dedi. Kürsüden inip sandıkların yanına geldi.

Birinin kapağını açtığında içinde bir çocuğun oturmakta olduğu görüldü. Çocuğun elinden tutup ’Kalk!? deyince çocuk içinden fırlayıp çıktı ve koşmaya başladı. Diğer sandığın ağzını açtığında onun da içinde bir çocuğun olduğu görüldü. O çocuğun alnına parmağını dokundurup ’Topal ol!? dedi. Çocuk dışarı çıktığında topallayarak yürüdüğü görüldü. Çocuğu getirenler hayretler içinde kaldılar. Çünkü önceki sepete topal bir çocuk, diğerine de sağlam bir çocuk koymuşlardı. Topal olan çocuk sağlam, sağlam olan da topal olmuştu. Onlar bu hali görünce derhal tevbe ettiler ve dediler ki: ’Yemin ederiz ki, bu çocukların durumlarını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilmiyordu.?

Cenâb-ı Hakk, Ebû Saîd (rh.a.) Hazretlerinin dualarını kabul ederdi. Çok hasta olan bir kimseyi ziyaret etse hasta sıhhate kavuşur, iyileşirdi. Bir kimseye şefkatle baksa o şahıs kötü ahlâklı bile olsa salih bir Müslüman olurdu. Vefatı anında oğlu Saîd;

– ’Babacığım, bana vasiyet eder misin?? dedi. O da oğluna:

– ’Evladım! Abdulkâdir Geylânî’ye (k.s.) karşı çok hürmetli ol!? buyurdu. Orada bulunan âlimlerden Muhammed el-Medînî (rh.a.):

– ’Ey Efendim! Abdulkâdir Geylânî (k.s.)’nun halinden bize anlatır mısınız?? dedi. O da:

– ’Abdulkâdir Geylânî bu zamandaki evliyanın çiçeğidir. Yeryüzündeki insanların Allah Teâlâ’ya en yakını ve en sevimli olanıdır.? buyurdu.

Ebû Saîd Hazretleri buyurdu ki: ’Velinin kalbinde dünya malına karşı hiçbir muhabbet olmamalı, kalbi bütün kötü huylardan temizlenmelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemeli, herkesle hoş geçinmelidir. Elinde olanları muhtaçlara verip, onlara hizmeti ganimet bilmelidir.?

Ebû Saîd (rh.a.) Hazretleri dünyaya gelişinin gayesini en güzel şekilde yerine getirmenin bahtiyarlığına eren kimselerin kervanına katıldı. Hicrî 557 (m. 1162) senesinde Irak’ın Nehrü’l-Melik kasabasında vefat etti.

Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından mahrum etmesin.! Âmin!

Faydalanılan Eserler:
1. Cevherden Gerdanlıklar, s. 23.
2. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215.
3. Onların Âlemi, s. 192.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 43.sayısı (2006 Ekim) için yazılmıştır.

Birlik ve Beraberlik

Birlik ve Beraberlik

İnsanoğlunun dünya serüveni başlayalı beri hak-batıl mücadelesi; zaman ve mekana bağlı olarak farklı şekillere bürünmüş olsa bile hiçbir zaman kesintiye uğramadan devam etmiştir. Îman edenler ümmet olmanın kıymetini anlayıp, onun gerekleri ne ise onları yerine getirdikleri zamanlarda yükselmişler ve insanlığın kurtuluş önderleri-öncüleri olmuşlardır. Ümmet olma ve buna bağlı olarak din kardeşlerinin sıkıntılarını ve dertlerini paylaşarak çözümler üretebilme yani onların dertleriyle dertlenme hassasiyeti kaybedildiğinde ise birlik-dirlik bozulmuş ve daha dünyadayken bile zelil duruma düşmüşlerdir.

Müslümanlar, Kur’ân ve Sünnet merkezli bir dayanışmayla her türlü ihtilafları çözerek yeryüzünde adaleti tesis etmişler ve dağılıp parçalanmaktan kurtulmuşlardır. Kalpleri onun sayesinde birbirlerine ısınmış, aradaki soğukluk sıcak bir sevgiye dönüşmüş, böylelikle ateşe düşmekten ve helak olmaktan kurtulmuşlardır. Efendimiz (s.a.s.) her fırsatta kardeşlik kavramına vurgu yaparak mü’minler arasında kardeşlik duygusunu yerleştirmeye büyük özen göstermiştir. Zira böyle bir kardeşliğin ve dostluğun oluşmadığı toplumlar arasındaki tüm ilişkiler, yemin ve anlaşmalar bir çıkar ilişkisinden öteye geçmediği aşikardır. Bu ahlâka sahip insanlar her fırsatta ahitlerini bozabilmekte ve karşı tarafta saydıkları kimselere zulüm ve kötülük yapmaktan hiç sakınmamaktadırlar. Ayrıca bu kimseler Müslümanlara karşı kalplerinde kin olan, nefret ve düşmanlığa rağmen dilleri ile Müslümanları hoşnut kılarak onları uyutmaya da çalışan kimselerdir.

Günümüzde bunun örnekleri pek çoktur. Hatırlanacağı gibi; özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Batı, Müslüman ülkelerle daha önce yapmış olduğu anlaşmaların neredeyse tümüne muhalif bir tavır almıştır. İşte Büyük Ortadoğu Projesi adıyla yapılmış olan yemin ve sözleşme tanımamazlığın en son ve canlı kanıtıdır. Afganistan ve Irak işgalinin Müslümanların lehine olduğuna tüm dünyayı ikna edebilmek için Amerika’nın takındığı demokrat, özgürlükçü, şirin tavırların ne kadar sahte olduğu gün ışığı gibi kendini göstermektedir. Avrupa Birliği konusunda Türkiye’ye uygulananlar ve Kuzey Kıbrıs’a uygulanan çifte standart, buralar için verilen sözlerin hiçbirinin yerine getirilmemiş olması, Müslümanların Batı’ya karşı uyanıp kendisine gelmesi için yeter de artar bile… İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın siyasi, ekonomik ve kültürel dengelerine bakıldığında, maalesef dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan Müslümanlar ne bu dengelere yön veren, ne de güç bloğunu oluşturan ülkeler arasında yer almaktadırlar.

Ne yazık ki; Müslümanların inançlarını, dünya görüşlerini, menfaatlerini, taleplerini uluslararası platformlarda savunan bir merkez yoktur. İslâm Konferansı Örgütü vardır; ama onun da fonksiyonları ve etkisi çok zayıftır. Bu konferans, sadece Arap ülkelerini bir araya getirdiği için İslâm Dünyası’nı temsil edememekte ve arkasında İslâm Dünyası bulunmadığı için de yeterince etkili olamamaktadır. Bu nedenledir ki, Müslümanlar şu anda dünyanın şekillenmesinde olayları yönlendiren bir konumda değildirler. Müslümanlar için, diğer güçlerin aldıkları kararlar, ürettikleri stratejiler belirleyici olmaktadır. İslâm dünyasının bölgesel, etnik veya tarihsel kimliklere değil, sadece Müslüman kimliğine dayalı olan ve dolayısıyla yeryüzündeki tüm Müslüman topluluklara hitap eden bir birliğe ihtiyacı vardır. Fakat bunun aksine, Müslümanca bir şahsiyet ve izzetle temsil edilemeyen İslâm’a; başka şekiller verilerek, insanların heva ve heveslerine uydurularak, konjonktürün belirlediği her ton ve desene göre renk verilerek bukalemunca tavırlarla kirletilmeye çalışanlar her var olmuştur. Kendince başkalarına sempatik görünmek, onlar tarafından hoş görülmek, beğenilmek ve takdir edilmek adına, İslâm’dan olmadık tavizler verir konumlara düşülmüştür. Bazıları da bunun tam tersi konumda kendilerine farklı bir yol çizerek insanları İslâm’a karşı nefret ettirir hale getirmişlerdir. Bunun en acı örneklerinden birisi, 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezine düzenlenen ve daha sonra da başka ülkelerde sivilleri yok etmeye yönelik hunharca saldırılar olmuştur ki bu vb. hadiseler sebebiyle bu işlerle alakası bile olmayan ve her platformda bu olayları kınayan masum Müslümanlara kesilmiştir faturalar. O bakımdan özellikle son zamanlarda ‘Müslüman’ım diyen bazıları’nın İslâm’a verdikleri zararı hiçbir güç vermemiştir. İslâm, bu felsefelere sahip ’Müslümanlarca!’ öylesine kirletilmek istenmektedir ki; kurtuluşun yolu olarak gösterilememekte, insanlar bu gibi kimselerin ahlâkına, hayatına ve düşünsel yapılarındaki tutarsızlıklara bakarak, saadet ve huzurun kaynağı olan dinimizden merkebin aslandan kaçtıkları gibi kaçmaktadırlar. Bu duruma gelinmesinde tabi ki İslâm Dünyası’nın bir kısmındaki fakirlik, bilim ve teknik bakımdan geri kalmışlık ve hepsinden önemlisi Kur’ân’ı ve Sünnet’i maksadına uygun anlayamamış olmanın cehaleti de söz konusudur. Toplumsal içerikli tüm bu sıkıntıları aşmanın yolu ise, ‘Allah’ın emrettiği şekilde kardeşler’ olmaktır; ancak ‘Müslümanların kardeş olması’ demek, aralarında ihtilaflar, husumetler meydana gelmeyecek anlamına da gelmemektedir. Dünyanın dört bir yanında şeytanın ve nefsin insanlar üzerindeki menfi tesiri dikkate alındığında onların oyunlarına alet olabilme ihtimali her zaman var olmuştur. İşte bu noktada Kur’ân’ın ve Rasûlullah (s.a.s)’in tavsiyelerinin önemi bir kez daha anlaşılacaktır. Çünkü bugün ümmet olarak bizler her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliği muhtacız. Ayrıntılarda boğulup bütünü gözden kaçırmamalıyız. Sahip olmamız gereken birlik ve beraberlik için geçmişte olup bitenlerin sebep olduğu kin ve nefreti bir tarafa bırakıp Allah’ın emrettiği şekilde kardeşler olmalıyız.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 71. sayısı (2009 Şubat) için editör yazısı olarak yazılmıştır

Gaflet

Gaflet

Merkez Muslihiddin Efendi (k.s.) birgün talebesinden; `Dolaptaki şişeyi getirmesini’ ister. Talebe koşup, `Hocam, burada iki şişe var. Hangisini getireyim?` deyince, Hocası, `Hayır, bir tane var` diye cevap verir. Talebe ısrar edince de; `O halde birini kır` der. Talebe şişeyi kırınca, bir de ne görsün hiçbir şişe kalmaz ortada. Meğer talebe şaşı imiş, biri iki görüyormuş. Bu ibretlik kıssa da olduğu gibi gaflette olan insan da böyledir, her şeyi olduğundan farklı görür. İçerisinde bulunduğumuz aylar ve yaklaşmakta olan Ramazan ayı ise bu gafletlerden arınmada en güzel vesilelerden birisidir.

Hasretle beklenen Ramazan-ı Şerif ayına çok az vakit kalmasına rağmen Müslümanlarda bu mübarek ayın barındırdığı rahmete yönelik ciddi hazırlıklar yapıldığı da pek söylenemez. Benim bu sözlerime bazı insanlar belki alınabilirler de!.. Zira Ramazan ayının yaklaşmasıyla pek çok şeyin çehresi değişmekte ve bu aya münhasıran heryerde bir hazırlık içerisine girilmektedir. İşte onlardan bir kısmını burada zikredecek olursak; Ramazan ayına has olmak üzere radyo ve televizyonlarda iftar ve sahur programları yapılacak, fırınlarda pide çıkacak, minareler kandil ve mahyalarla donatılarak aydınlatılacak, bazı yerlerde Ramazan çarşıları kurulup Ramazan şenlikleri yapılacak, teravih sonrasında gece yarılarına kadın erkek herkes kurulan bu çarşılarda Ramazan eğlencesi adı altında (güya meşru imiş gibi!) eğlenmelerine bakacaklar, bazı kesimlerde Ramazan ayı bahanesiyle verilecek iftarlarla İbrahimî dinler adı altında herkesi bir çatı altında toplama gayreti (insanlık açlık ve sefaletle boğuşurken!) içerisine gireceklerdir. Daha neler neler… İnsanların Ramazan’a hazırlık olarak algıladıkları bu tarz sosyal aktiviteler ise, bunun büyük bir yanılgı olduğunu buradan belirtmeliyiz. Zira bu sayılanların ve buna benzer pek çok programın Ramazan’ın barındırdığı manevi güzelliklerle veya İslâm’ın ruhuyla ve esasıyla ne ilgisi var ki?.. Kaldı ki bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun boyunları bükük, mazlum, mağdur, pek çok sıkıntı ve zulümler altında inlemektedirler. İşte bunun en son örneklerden birisi de dünya kamuoyunun gündemine gelen Uygur Türklerine yapılan Çin zulmü. Hâlbuki oradaki Müslümanlar üzerindeki baskılar, yasaklar ve sırf Müslüman olduğu için katledilmeler yıllardır devam etmektedir. Müslümanlar için şartlar o kadar kötü hale getirilmiştir ki; Ramazan’da oruç tutmak devlet daireleri dâhil okullarda bile yasaktır. Gece sahur yapmak için lambalarını yakan insanlar tespit edilerek cezalandırma yoluna gidilmektedir. Dünyanın diğer ülkelerindeki Müslümanların durumları da Uygur Türklerinden farksız değildir aslında… Filistin, Irak, Pakistan, Keşmir, Afganistan…

Gelin hiç olmazsa bu Ramazan ayını bari hakkını vererek ihya edelim. Bunun da yolu Efendimiz (s.a.v.)’in sünnet ve ahlâklarını takip etmekle olacaktır. Peki, Rasûlullah (s.a.v.) bu ayı ülkemizde olduğu gibi şenlik ve panayır havasında mı geçirirdi, hâşâ! Aksine kendisini mescidde ibadet ve kulluğa öyle bir verirdi ki; Ramazan’ın son on günü itikâfa girer hanımlarıyla bile görüşmezdi. Yani son on gün dünyalık olabilecek her şeyden kendisini bedenen de soyutlardı. Sahabe Efendilerimiz de bu yolu takip ederek daha dünyadayken Allah’ın rızasına kavuşmaya namzet kullardan oldular; ama buna rağmen onların kulluklarında hiçbir değişiklik, gevşeme olmadı. Peki, burada sormak istiyorum: ’Bizlere ne oluyor ki yılın diğer günlerinde ibadetlerimizde, kulluğumuzda hassas davranmazken, Ramazan’da cennetten müjde gelmiş gibi rahat hareket edebilmekteyiz. Ya da yılın bütününde farz ibadetlerimizde olması gereken titizliği göstermiyoruz da Ramazan’da yaptığımız birkaç ibadeti dinin bütününü yapmış gibi sayıyoruz? Rabbimiz ve sevgili Habibi’nin emirlerinde ve bu emirlerin muhataplarında bir değişme de yok iken…

Bu nedenle Müslümanların önünde iki ihtimal var: Ya bu sene de bu mübarek ayın kıymetini bilemeden televizyon karşısında, çarşı pazarlarda, insanların kul olarak duyarlılıklarını bile artırmayan programlara katılarak, dostlar alışverişte görsün misali fakirlerin davet edilmediği sofralarda verilen davetlerle bu ayın feyiz ve bereketinden mahrum bir şekilde tamamlayacaklar. Ya da Allah’ın rızası istikametinde ibadetlerini ifa ederek büyük bir ticaret yapacaklardır… Seçim bize aittir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 77. sayısı (2009 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×