150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: iman

Allah(c.c.)’ye İman ve Önemi

Allah(c.c.)’ye İman ve Önemi

Şüphesiz ki bu dünyaya gelen her insan için ilk olarak elde etmesi gereken en önemli şey, imandır. Dünya ve ahiret saadetini kazanmanın tek yolu; ancak bu imanla yaşayıp bu imanla ölmeye bağlıdır.

Allah (c.c) kendisine şirk koşulmasını asla affetmeyeceğini; ancak şirkin dışındaki günahları da dilerse, affedeceğini Kur’an’da çok sarih bir şekilde beyan buyurmaktadır: “Doğrusu Allah (c.c) kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez; ondan berisini, dilediğine mağfiret buyurur. Kim de Allah’a şirk koşarsa, pek büyük bir günah ve yalan iftira etmiş olduğunda, şüphe yoktur.” Bu ayetten de anlaşılacağı üzere bu dünyadan imansız bir şekilde göçen bir kimsenin cennet yüzü görmeyip cehennemden de çıkmayacağı kesindir. O takdirde ebedî kurtuluş isteyen herkesin her şeyden evvel iman konusu üzerinde durarak, Allah(c.c) indinde yüzünü ak edecek sağlam bir inanca sahip olması gerekmektedir. Ancak şöyle bir mevzu da var ki her “inandım” diyen kişinin imanının Allah katında itibar görmeyeceğini, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz hadislerinde ifade etmektedir.

Avf bin Malik (r.a)’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah(s.a.s.) Efendimiz söyle buyurmaktadır: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bunlardan biri cennette ve yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Onlardan yetmiş bir fırka ateşte ve biri cennettedir. Muhammed’in canı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki benim ümmetim de muhakkak yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette ve diğer yetmiş iki fırka ateştedir.Ya Resulallah! Cennette olan fırka kimlerdir? diye soruldu. Rasûlullah (s.a.s.) de: ‘Sünnetime uyan ve sahabelerimin yolunda olan cemaattir.’ diye cevap verdi.”

Bu hadisten de anlaşılacağı üzere bu fırkalardan maksat Ehl-i Sünnet mezhebine ters düşen itikat da yanlışa düşmüş batıl mezheplerdir. Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî gibi amel ve fıkıh konularına ait mezhepler yani helâl ve haram konularında, fıkhî meselelerde ihtilafa düşen değişik görüşler beyan eden mezhepleri kast edilmemiştir. Rasûlullah (s.a.s.)’in önemle vurgulamak istediği fırkalar, tevhid akidesinin temel meselelerinde, hayır ve şerrin takdiri, yani kader konusunda nebilik ve resullük şartlarında ve buna benzer konularda hak ehline yani Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaate muhalefet eden mezheplere mensup gruplardır.

O halde hak yolu arayan bir kimse itikat yani bir diğer ifadeyle iman ve onun esasları konusunda Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizin kurtuluşa erecek fırka diye tanımladığı Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaate mensup olması en önemli şarttır. Peki, bu Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat denilen fırkanın özellikleri nelerdir, bunun hakkında da bir kaç şey söylemek istiyorum:

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat, Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine, ashabın ve onların yollarını izleyenlerin sünnetine itikat, söz ve amel hususlarında sımsıkı sarılanlar ve bununla beraber bidatlerden uzak duran kimselerdir. Bunlar kıyamet gününe kadar ilahî yardıma mahzar olarak kalacaklar ve varlıklarını sürdüreceklerdir. Bunlara uymak hidayet üzere olmaktır.Muhalefet etmek ise sapıklıktır.

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat’in iman esasları ile ilgili inançları, Peygamber(s.a.s.)’in Cibril hadisinde haber verdiği şekilde altı esasa iman etmek ve onları tasdik etmek diye özetlenebilir. Peygamber(s.a.s.) bu hususta kendisine soru sormak üzere gelen Cebrail(a.s)’ın imanın mahiyeti ile ilgili sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe inanman, hayrı ve şerri ile kadere iman etmendir.” O halde iman, bu altı temel esas üzerinde yükselir. Bu esaslardan biri yıkılacak olursa, elbette ki o insan mümin olamaz. Çünkü o kimse imanın esaslarından birini yitirmiş olur. Nasıl ki bir yapı ancak temelleri üzerinde yükselebiliyorsa, iman da ancak bu esaslar üzerinde yükselir.

Hz.Adem (a.s)’dan itibaren bütün peygamberler, insanları Allah’a kulluğa davet etmişlerdir. “Ben cinleri ve insanları sırf bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”

hükmü, beyanı çok acıktır. Buradan da anlaşılıyor ki sadece iman ettik demekle sorumluluk kalkmıyor, aksine kâmil bir imanın tezahürü olan salih amellerle de bu imanı izhar etmek gerekiyor.Yani ehliyet sahibi bir mümin yukarıda anlattığımız gibi itikadını, Ehl-i Sünnet Ve’l- Cemaat anlayışına göre düzelttikten sonra, Rabbimizin bütün emirlerini her türlü sıkıntıya rağmen yerine getirmekle memurdur. İşkence ve zulüm olsa dahi istikamet üzere ilerlemek mecburiyetindedir.Hz. Bilal-i Habeşî ve Yasir ailesi bunun en güzel örneklerindedir. Zerre kadar hayır ve şerrin karşılığının bir gün verileceğini unutmamalıdır. Şayet, sadece iman edilmesiyle Allah’ın rızası kazanılıp cennete gidilecek olsaydı bunu Hz.Peygamber (s.a.s.) Efendimiz gösterirdi. Ancak O bile gece gündüz demeden Rabbimize kulluktan, O’na itaatten bir an bile geri kalmamıştır. Bu yüzden bizlere düşen görev Allah’a güzel bir imandan sonra, O’na ibadete kendimizi alıştırmamız gereklidir.

İnsanoğlunun karşısında öldükten sonra dirilmek, bu yaşanılan dünya hayatının bir hesabı ve bunun sonucunda da cennet veya cehenneme gitmek gibi bir durum vardır.Bunun gibi ciddi bir imtihanla yüz yüze olduğumuz halde neden şu geçici dünya hayatı insanoğluna daha sevimli ve sevgili olabilir ki ?!.. Bundan dolayı Allah’a kulluk, bizlere şu teneffüs ettiğimiz havadan, kazanmak için her gün peşinde koşulan dünyalıktan daha önemli ve elzemdir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: İman ile amel arasında sıkı bir ilişki vardır. Amel imanın muhafazasını sağlar ve onu kuvvetlendirir. İman gönüle dikilen bir ağaç ise ibadet de onun suyu ve gıdasıdır. İman ağacının büyüyüp gelişmesi için onu ibadet ve itaat suyu ile beslemek gereklidir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 1. sayısı (2003 Nisan) için yazılmıştır.

İmanın Kıymeti

İmanın Kıymeti

İnsan, beden ile ruhtan yaratılmış mükemmel bir varlıktır. Ruh ve bedenin de kendi özelliklerine göre ihtiyaçlari vardır. İnsan, bedenini dış tesirlerden korumak için dayanıklı evler inşa eder ve hayatını oralarda sürdürür, vücudunu soğuktan ve sıcaktan korumak için içinde bulunduğu mevsimine göre değisik giysilerle kendisini muhafaza etmesini bilir.

Beden nasıl bu şekilde korumaya ve çeşitli gıdalarla beslenmeye muhtaçsa; insanın ruhu da sağlıklı olabilmesi için farklı bir şekilde dikkat edilip, özen gösterilmeye ihtiyacı vardır. Ruhun istek ve ihtiyaç duyduğu şeyler ise tabi ki manevi alandandır. Onun bu manevi duygularını tatmin edecek ve sıkıntılarını giderecek olan tek şey ise Allah’a imandır. İnsanda bu iman olmadığı müddetçe ruhun istekleri tatmin edilemez ve onun hiçbir sıkıntısı da giderilemez.

Şu da bir gerçektir ki; insanın inanmaya ihtiyacının olmadığını iddia etmek batıl bir tezden öteye gitmez. Zaten tarihteki olaylar ve insanoğlunun yasayış bicimi de bunu yalanlamaktadır. Geçmişte yaşamış medeniyetlerden alında günümüzde varlığını sürdüren bütün devletlere ve o medeniyetlerde yasayan insanlara baktıgımızda; ister hak olsun, isterse batıl olsun kendilerine göre; ustun ve mükemmel olan bir varliğa inanmaktadırlar.

Günümüzde kendini ilim adamı zanneden bazı inkarcılar; asrimizin bilim ve teknoloji asri olduğunu, zerreden kurreye birçok şeyin sırlarının bilim aracılığıyla çözümlendiğini, insanoğlunun uzaya bile seyahat yapabilecek durumda olduğunu iddia ederek, Allah’a imana ihtiyacın kalmadığı görüşünü savunanlar da vardır. Hatta daha da ileri giderek diyorlar ki;”insani bir ilah yaratmadı, aksine ilahi insanlar yarattı.” Böyle sözler söyleyen kafirler; kendilerinin edinmiş oldukları hayır veya ser ilahlarını, elleriyle yapıp, sonra da heva ve heveslerine uygun bir şekilde ibadet ettikleri putlarını kasdediyorlarsa, evet bu ilahları(putları) insanlar yapmışlardır. Fakat kainatta var olan her şeyi yaratan Allah’ı kasdediyorlarsa O, öyle bir Allah’tır ki, semalarda bulunanları ve insanoğlunu yaratmış, onu şerefli kılmış, uyulması gerekli olan kutsal kitablar göndermiş, örnek alınması için peygamberler göndermş, kendini de gönderdiği peygamberleri vasıtasıyla insanoğluna tanitmıştır. O kafirlerin söylemiş oldukları sözler saçma bir iddia ve açık bir cehaletten öteye gitmez. Cünkü insan başka bir şeyi yaratmak şöyle dursun, kendisinin varlığında ve onun devamında bile Allah’a muhtaçtir. Misal verecek olursak; insan başına gelen en küçük bir musibeti veya hastalığı bile tek başına yok edemiyor, yaşamış olduğu dünya da varlığını ebedi olarak devam ettiremiyor yani ölümden kendisini kurtaramıyor.

Allah’a iman etmis ve O’na kavuşacağını bilen, her davranışının bir karşılığı olduğunun bilincinde olan bir insanla, Allah’ı inkar eden veya O’na iman konusunda lakaytlık içinde olan, kimseye hesap vermek zorunda olmadığını zanneden bir insanın davranışları arasında büyük bir farklılık vardır. Gönlünde Allah korkusu olmayan bir insan her turlu kötülüğü isleyebilir, kendi çıkarları için her turlu ahlaksızlığa göz yumabilir. Örneğin çok sıradan bir sebepten veya dünyevi bir çıkar için gözünü bile kırpmadan adam öldürebilen bir insan, bunu Allah’tan korkup sakınmadığı için yapar. Çünkü Allah’a ve ahiret gününe kesin bir bilgiyle iman etmiş olsa, kesinlikle ahirette hesabını veremeyeceği bir fiili yapması söz konusu olmaz. Kuran-i Kerim’de Hz. Adem(a.s)’in oğullarından bir örnek verilerek; Allah’tan korkan bir insanla, O’ndan korkup sakınmayan diğer bir insan arasındaki keskin farklılığa dikkat çekilmiştir :”Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar,(kendilerini) Allah’a yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) demişti ki: ‘Seni mutlaka öldüreceğim.’

(Oburu de): ‘Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder. Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.’ (Maide Suresi; 27-28) Gönlünde Allah korkusu olmayan taraf, kardeşini hiçbir sucu olmadığı halde, kalbinde en küçük bir acı duymaksızın onu öldürebilirken, diğer kardeş ise bu şekilde olum tehdidi aldığı halde kardeşini öldürmeye yeltenmeyeceğini söylemektedir. İşte bu, o kişinin sahip olduğu Allah korkusunun bir sonucudur. O halde toplumun tüm bireyleri Allah’a tam bir teslimiyetle iman edip, O’na karşı gerçek bir saygıya sahip oldukları zaman her turlu cinayet, zulüm, haksızlık, adaletsizlik gibi Allah’ın hoşnut olmadığı tüm olaylar son bulacaktır. Allah’a iman etmeme veya iman edilse bile onun gereklerini yerine getirmemenin nedenlerinden birisi de insanoğlunun dünyaya olan sevgisi ve ona bağlılığıdır. İşte bu yapıdaki insanlar dünyada fakir kalma, geleceğini garanti altına alamama endişesiyle ömürlerini tüketirler. Bu nedenle pek çok insan rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, yalancı şahitlik, fuhuş gibi suçları alışkanlık haline getirirler. Oysa Allah’a iman eden bir insan için Allah’ın razı olması her şeyin üzerindedir. Böyle bir insan Allah’ın hoşnutluğunu kaybedeceği bir fiili yapmaktan şiddetle kaçınır. Sadece Allah’tan korkar; ne olum, ne açlık, ne de karşı karşıya kalabileceği bir zorluk onu doğru bildiği yoldan ayıramaz.

Kişinin imansızlığı içindeki vicdanini da oldurur veya her fırsatta onu vicdansızlığa teşvik eder. Böyle vicdansızlık içinde yapılmış olan kötülüklerle yaşamın her anında karşılaşmak mümkündür. Örneğin Allah’ın azabını uzak gören bir kimse arabasıyla suçsuz bir insana çarptıktan sonra arkasına bile donup bakmadan oradan kaçması, yaslı insanlara hürmet edilmemesi, zavallı çaresiz insanların toplum içinde itilip kakılmaları, bir avuç toprak veya daha başka menfaatler için milyonlarca insanın katledilebilmesi, kendisine çıkar sağlayabilmek için masum ve habersiz insanlara hiç rahatsızlık duyulmadan iftira atılabilmesi, bunun gibi sayamayacağımız nice misaller imansızlığın veya iman zayıflığının o kimseye neler yaptırabileceğine delil olarak yeterlidir kanısındayım. Allah’a iman etmiş ve O’na itaatte kusur etmemeye çalışan insanlardan oluşan bir toplumda, kimse bu tur davranışlarda bulunmaya kalkışmayacaktır. Çünkü bütün yapılanların kıyamet gününde karsısına getirileceğini bilir. İste bu şekilde bir bilince sahip toplumda elbetteki huzur ve güven duygusu hakim olacaktır. Ayrıca Allah’tan korkan insanlar fuhuştan ve her turlu çirkinliklerden sakındıkları, herkese saygı, şefkat ve merhamet konusunda duyarlı oldukları için bu kimselerin aile yapıları da sağlam olacaktır.

Aile yapısı bu şekilde sağlam olan bir ülkede, insanların birbirlerine bağlılıkları sayesinde devlet yönetimi de güçlü olacaktır. Zira geçmiş tarihimizde bu duruma şahittir ki; İslam dünyası İslamiyet’i iyi anladığı ve Allah’a kulluğun gereklerini yerine getirdiği devirlerde dünyaya adalet, barış, ve saadet gelmiş, insanlığın ilerleyip refah seviyesine ulaşmasına aşırlarca onlara önderlik etmiştir.(Osmanlı İmparatorluğu). Fakat onu yanlış anlayıp, yanlış tatbik etmeye başladığı, Allah’a kullukta tembellik gösterip lakayt olduğu veya ondan uzaklaşmaya başladığı andan itibaren tarihteki o altın devrini kaybetmiş, duraklamağa ve hatta gerilemeye başlamıştır. Rabbimiz, rızasına uygun bir şekilde kendisine iman etmeyi, peygamberlerin ve onların takipçileri olan Salih kulların gittiği sırat-i müstakim’i(hak yolu) anlama hususunda ümmet-i Muhammed’e basiret ve feraset lütfetmesini dualarını kabul buyurduğu kullar hürmetine kendisinden niyaz ediyoruz. Amin.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 3.sayısı (Haziran 2003) için yazılmıştır.

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Ahiret Yolculuğu İçin Gerekli Olanlar: İman, İtaat ve Salih Ameller

Bir manada yeniden dirilişi ifade eden bahar ve yaz mevsimleri, insanların gönüllerine farklı duygular nakşetmektedir. Yılın en sıcak günlerini yaşadığımız bu mevsimde ne yazık ki sıcakla beraber insanları da ayrı bir rehavet duygusu kaplamaktadır. Tatil yapma adına gidilen plaj ve sahiller, İslâm’ın öngörmediği tarzda icra edilen nişan ve düğünler, her türlü şenaatin yapıldığı eğlenceler, gece geç saatlere kadar çarşı, pazar ve festivallerde israf edilen zamanlar örnek olarak yeterlidir diye düşünüyorum.

Allah’ın en şerefli mahlûk olarak yarattığı insan, dünyada gününü gün etsin, keyfine göre yaşasın diye mi gönderildi acaba? Elbette, Hayır!

Allah’a ve ahiret gününe iman eden bizler, yaz mevsiminin sıcak günlerini nefs-i emmaresine zebun olan kimseler gibi gaflet ve rehavetle geçirdiğimiz takdirde dünyayı tatil köyü gibi düşünenlerden ne farkımız kalır ki?

Cenab-ı Hakk’a hamdolsun, bizleri böyle bir gaflete düşmekten ve rehavete dalmaktan muhafaza edecek günlerin arifesindeyiz. 3 Temmuz’da girecek olan Receb ayı ve kandili sebebiyle gönüllerimizi ayrı bir sevinç kaplamış bulunmaktadır.

Sıcak havalarla gelen gaflet ve rehaveti, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin uygulamaları çerçevesinde daha fazla oruç tutarak, namaz kılarak ve hayır-hasenat yaparak hakkımızda mağfiret ve rahmet günlerine dönüştüreceğimiz mübarek aylar Receb, Şaban ve Ramazan…

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin oruç tutmayı en çok sevdiği yazın sıcak ve uzun günlerini, bizler de hiç olmazsa içerisinde bulunduğumuz mübarek günlerde yapılacak olan ibadetlerin Allah katında farklı bir kıymete haiz olduğunun bilincinde olarak değerlendirelim. Zira pek çoğumuzun üç aylar veya sene içerisindeki bazı mübarek gecelerin günleri haricinde oruçla iştigali çok azdır.

Unutmayalım ki, bizleri bekleyen bir ölüm var ve ondan kurtulan hiç kimse de yoktur. Ölümle başlayıp kıyamet ve ahirete doğru yapılacak yolculuğumuz ise çok uzundur. Çıkacağımız bu yolculukta geçerli olan tek azık iman, itaat ve salih amellerdir. Bu bağlamda insanoğluna bahşedilen ömür, tamamen dünyalık çalışmalar, uyku, yemek, bilgisayar ve televizyonla, yaz mevsiminde tatiller ve eğlencelerle beyhûde yere tüketilirse öldükten sonra ne olur hallerimiz hiç düşündük mü?

Rabbimizin, gafletle ömrünü tüketmekten inananları muhafaza buyurması ve üç ayların tüm İslâm alemine rahmet olması duasıyla…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 64. sayısı (2008 Temmuz) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×