150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: imam gazali

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 1. Bölüm

Ebû Yakûb Yusuf b. Eyyûb b. Yusuf b. El-Hasan b. Vahre, Hemedan bölgesinde Bûzencird kasabasında h. 440/441 (m.1049/1050) tarihinde doğmuştur.

Şemaili

Uzuna yakın orta boylu, zayıfça bedenli, çiçek bozuğu kumral saçlı ve buğday benizliydi. Bir ayağı kısa idi. Yüzlerinde çiçek hastalığından kalma leke ve izler vardı. Kış mevsiminde saçlarını nadiren traş ederdi. Güler yüzlüydü. Sakalına pek az ak düşmüştü. Çok yolculuk yaparlardı. Kimi görseler “Hâce” (efendi) diye hitâb ederlerdi. Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Yemeğini kendi pişirir, elbisesini kendi yıkar ve eğer elbisesi yırtılırsa kendisi yamardı. Pazarda pişen yiyeceklerden yemezdi. Elbisesinin kolu geniş ve kısa idi. Helâl yiyen ve helâl işte çalışanları dost edinirdi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Yemeği sağ elle yer, başı açık olarak namaz kılmaz ve yemek yemezdi. Çizme imalatı ve çiftçilikle uğraşırlardı. Hak Teâlâ ona ne verdiyse, onu fakirlere, yetimlere, gariplere ve âilesi kalabalık olan yoksullara verirlerdi. İyi ok atar, mal mülk satın almaz, Mushaf, seccade, tarak, misvak ve havlusunu yanında taşırdı. Kendi ev işini kendisi yapar, değirmene kendisi giderdi. Bahar gelince çok gezerdi .Halkın yemeğini yemez, avam halk ile sohbet etmekten kaçınırdı. Siyah çizme giyer, sarığını âlimler gibi büyük sarar ve sarığın sarkan ucunu iki omuzu arasına bırakırdı. Kazmayı iyi vururdu. İşsiz, bedâvacı (başkalarının sırtından geçinen) ve yeyip şişmanlayan insanları dost edinmezdi. Namazı uzatmazdı. Sabah, işrak, evvâbîn, teheccüd ve istihâre namazlarını terk etmezdi. Daima Allah’a güvenir, dünyayı imar için uğraşmaz ama uğraşanlara da engel olmazdı. Sûret ve sîreti kadar zühd ve takvâsı da mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife’ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Sırtında daima yamalı yün elbise bulunurdu. Hilim ve merhamet âbidesiydi. Himmeti kuvvetli idi. Teveccüh ettiği zaman bulunduğu yeri feyz-i ilâhî ile doldururdu. Allah’ın izniyle Hemedanî hazretlerinin ruhâniyeti rüyada bile irşadda bulunurdu. Nefesi tutarak kalp zikri yaptıkları için uzuvları daima terli olurdu. Hakk’a şükreder, aslâ O’ndan şikâyet etmezdi. Hakk’ın taksimine râzı olurdu. Her zaman ölüme hazırlıklı idi. Herkese karşı şefkatli, pîrlere hürmetli, vuslata erememiş insanlara merhametli idi. Müslüman cemâatıyla tartışmazdı. İyi ve kötü herkesin ardında namaz kılardı. Ehli kıbleden hiçbirine kâfir demezdi. Küçük ve büyük herkesin cenâze namazını kılardı. “Hayır ve şer tüm kader Allah’tandır” derdi. Tüm mahlûkâttan râzı idi. Hiç kimseye hased etmez, zenginlikten korkardı. Bazen şöyle buyururdu: “Bu azametli pâdişahlar ve gâfil câhiller, dervişlerin duyduğu hazdan gâfildirler.” Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın kabrini ziyârete giderdi. Dostlarından birinin Çete, Tokmak ve Urus ordusuyla savaş ederken şehid düştüğünü duyarsa cenâze namazını kılardı. Hiçbir şeye ve hiç kimseye lânet ve bedduâ etmezdi.

İlim tahsili

Çocukluk yıllarını Hemedan’da geçirip, on sekiz yaşına geldiğinde, ilmin merkezi olan Bağdat’a gitti. Orada Ebû İshak Şirâzî’nin meclisine devam etti. Fıkıh, ilm-i kelâm ve usûl gibi din ilimlerinde ilerledi. Nazarî ilimlerde akranlarını geçti. Yaşı küçük olmasına rağmen, hocasının takdir dolu övgülerine mazhar oldu. Ayrıca Bağdat’ta, İsfehan’da ve Semerkand’da Kadı Ebû’l-Huseyn Muhammed, Ebû’l-Ganâim Abdussamed, Ebû Cafer Muhammed gibi muhaddislerden hadis ilmini öğrendi. Dinlediği hadislerin çoğunu yazdı. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî gibi birçok büyük zât ile görüşüp, sohbet etti. Fıkıh ilminde âdetâ bir umman olan Yusuf Hemedânî hazretleri, aynı zamanda Hanefî mezhebinin fıkıh âlimlerindendi. Tefsir, hadis, fıkıh, usûl, furû ve kelâma dâir 700 kitabı ezberlemişti. Daha sonra zühd ve tasavvuf yoluna yönelerek riyazet ve mücâhede yolunu tuttu. 213 meşâyıh ile tanışmıştı. Bu arada İmam Gazali’nin de mürşidi, şeyhler şeyhi olarak bilinen Ebû Ali Farmedî (k.s.)’yu tanıyıp genç yaşına rağmen, şeyhine hizmetle himmetine mazhar oldu. Onun sohbetinde yetişerek kemâle erdi. 1084 yılında şeyhi Ebû Ali Farmedî’nin vefatından sonra Güney Türkistan’ın Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında irşad faaliyetlerine başladı. Bağdat’ta vaaz kürsüsü oluşturarak nasihat meclisi kurdu. Yusuf Hemedânî hazretlerine olan aşırı muhabbetleri sebebiyle, bölge ahalisi onu paylaşamaz olmuştu. Pek çok müridi vardı. Gittiği şehirlerin her birinde zikir ve sohbet halkaları kurardı. Bu meclisler emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşar, pek çok âlim ve şeyh onun feyiz ve bereketli sohbetlerine katılırdı. Özellikle Rey şehrindeki tekkesi, emsâli görülmedik bir cemaatle dolup taşardı. Yaptığı bu sohbetlerin bereketiyle, binlerce insanın hidâyetine vesile oldu. 8000 putperest onun vesilesiyle Müslüman olmuştur. Tevbe ettirip yola getirdiği kişilerin ise sayısını kimse bilmez. Yusuf Hemedânî (k.s.) hilm ve merhamet âbidesiydi. İnsanların mânevî hastalıklarına şifâ olduğu gibi, maddî hastalıklarına da ilaç yaparak, dertlerine deva bulmaya çalışırdı. Kur’ân okumaya çok düşkündü. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Çoğu günler oruçlu olurdu. Ömürlerinde bir kez bile ayaklarını uzatmamışlardı. Hak Teâlâ’nın korkusu ile ağlarlardı. Açlıktan ve riyâzattan dolayı beli bükülmüştü. Hızır (a.s.) ile çok kereler sohbet ettiği rivâyet olunur. Bir rivayette yaya olarak 38 defa hacca gitmiş ve Kur’ân-ı Kerim’i 10 bin defa yüzünden, 10 bin defa da ezbere hatmetmiştir. Şeyhinin şeyhi olan Ebu’l-Hasan Harakânî’yi (ö.425/1034) görmüşlerdi. Çoğunlukla yaya yürürlerdi. Perşembe ve Cuma geceleri ile bayram akşamları büyük zâtları ziyaret ederlerdi. Bir şehirden gelen misâfire, hangi şehirden geldiğini, orada dervişlerden kimler olduğunu ve orada medfûn bulunan sûfîlerin adlarını sorarlardı.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 75.sayısı (2009 Haziran) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiye

Silsile-i Farukiye

Ebu Ali Farmedi (k.s)Tasavvufa İntisabı ve İrşada Görevlendirilmesi:Nakşibendiyye’nin Hâlidî kolunda sekizinci halkasında bulunan Ebû Ali Farmedî, tasavvuf tarihimizin yıldız şahsiyetlerinden Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin talebesi, İmam Gazâlî’nin şeyhi ve üstadıdır. Ebû Ali Farmedî’nin asıl adı Fazi bin Muhammed, künyesi ise Ebû Ali’dir. Hicrî 407/1016 yılında Horasan’ın Tus şehri yakınındaki Farmez’de doğdu. Kaynaklarda memleketi Farmez’e nispetle Farmedî diye anılır. Ebû Abdullah Şirazî, Ebû Mansur Bağdadî ve Ebû’l-Hasan el-Müzekkî gibi âlimlerden okudu. Tasavvufta bağlılığı şu iki yoldadır: Birisi Ebû-l Kasım Gürgânî Tûsî, diğeri de Ebû-l Hasan Harkanî Hazretleri’dir. Ebû Ali Farmedî gençlik yıllarında Nişabur’da Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın ders halkasına katıldı. Nefahâtü’l-Üns müellifi Câmî’nin verdiği bilgilere göre, Ebû Said Ebû’l-Hayr, Nişabur’da bulunduğu sürece Farmedî, onun zikir ve ders halkasından ayrılmadı.Ebû Ali Farmedî hazretleri tasavvufa girişini şöyle anlatır:O zamanlar Nişabur’da Sirâcân Medresesi’nde ilim talebi ile meşguldüm. İşittim ki; Şeyh Ebu Said Ebû-l Hayr, Mihene’den Nişabur’a gelip meclis kurmuş. Halktan ve âlimlerden pek çok kimse O’nun büyüklüğünü biliyor ve saygı duyuyordu. İnsanlarla birlikte ben de O’nu karşılamaya çıktım. Mübarek yüzünü görünce O’na âşık oldum tasavvuf ehli büyüklere karşı muhabbetim daha da arttı. O’nun sohbetlerine iştirak etmeye başladım.Bir gün, medresedeki yerimde oturmuştum. Şeyhin yüzünü görmek arzusu içime düştü. Hemen dışarı çıktım etrafa bakındım ki Ebû’l Hayr büyük bir cemaatle bir yere gidiyordu, kendimde olmadan peşlerine takıldım. Şeyh Efendi bir yere girdi, biz de girdik. Ben bir köşeye oturdum. Ebû’l Hayr, beni görmüyordu. Bir müddet kendi hallerinde meşgul oldular. Şeyh Efendi hoş bir hâle geçti. Vecd hâli zuhûr etti. O halde iken kaftanını yırttı. O hâl geçince kaftanı üzerinden çıkardı yere bıraktı. Mecliste bulunanlar kaftanından yırtılan parçaları ayırıp, dağıtması için Ebû’l Hayr’dan rica ettiler. Bu parçalardan işlemeli olan kolun yen kısmını ayırıp:- ‘Ey Ebû Ali Tûsi neredesin?’ dedi. Ben kendi kendime ‘beni tanımaz bilmez, herhalde müridlerinden ismi Ali olan birini çağırıyor’ diyerek cevap vermedim. Bir daha seslendi, yine cevap vermedim. Üçüncüsünde cemaat bana dedi ki:- ‘Şeyh Efendi, seni istiyor.’ Hemen huzuruna vardım. Şeyh Efendi o kolu astarı ile beraber bana verdi. Sonra şöyle dedi:- ‘Sen bize bu astarla kol gibi yakınsın.’Bu elbise parçasını alıp öptüm ve onu çok güzel bir yerde sakladım.”Ebû Said’in Nişabur’dan ayılmasından sonra da Ebû’l-Kasım Kuşeyrî’nin derslerine devam etmeye başladı. Kuşeyrî onu tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerde yetiştiriyor, vaaz ve irşad konusunda eğitiyordu. Ebû Said Ebû’l-Hayr’ın gönlünde tutuşturduğu tasavvuf ve aşk ateşiyle zaman zaman garip haller yaşayan Ebû Ali Farmedî’yi Kuşeyrî, devamlı surette ilme teşvik ediyordu. İlimde derinlik, marifette rüsûh kesbeden Ebû Ali, birgün şahidi olduğu muazzam bir tecelli ile sarsıldı. O esnada ilimle meşguldü ve elindeki kalemi hokkaya batırarak yazı yazıyordu. Kalemi hokkaya bir daldırdı ki, ne görsün kalemin ucu bembeyaz, oysa hokka mürekkeple dolu. Kalemi tekrar tekrar hokkaya sokup çıkardı, fakat nafile, değişen bir şey olmadı.Büyük bir dehşete kapıldı ve doğruca üstadı Kuşeyrî’ye koştu. Olanları dinleyen büyük mutasavvıf: “Artık senin işin benim sınırlarımı aştı. İlim senden el çektiğine göre sen de ondan el çekip ruhunu erdirmeye ve içindeki ateşi söndürmeye bak’ dedi. Bunun üzerine Ebû Ali, eşyasını alıp medreseden ayrılıp tekkeye taşındı. Bu dergâh, Kuşeyrî’nin dergâhıydı. Bundan sonra bir müddet daha orada kalır. Kendisi bu dergâhta yaşadıklarını şu şekilde anlatır: “Bir gün bir hâl oldu kendimden geçtim. Bu hâl beni istila etti ve durumu üstadıma anlattığım zaman şöyle dedi:- Ey Ebû Ali! Benim yolum buraya kadardır. Bundan ötesini bilmem. Ben kendi kendime; ‘Beni bundan daha yukarıya götürecek bir Pîr gerektir’, diye düşündün. Bir müddet daha o dergâhta kaldım bu hâl azalmadı daha da artınca müsaade isteyip ayrıldım. Şeyh Ebû’l Kasım Gürganî’nin adını işitmiştim. Onun için Tus şehrine yollandım. Sordum yerini tarif ettiler gittim. Müridlerinden bir cemaatle mescidde oturuyordu. Ben iki rekât tahiyyat-ı mescid namazı kılıp huzuruna gittim. Şeyh başını öne eğmiş tefekkür etmekteydi. Başını kaldırdı ve:- Gel, ey Ebû Ali!Gittim selâm verip oturdum başımdan geçenleri anlattım şöyle dedi: – Bu işe girişin mübarek olsun. Şimdi bir dereceye erişmişsin; ama terbiye görürsen daha yüksek derecelere yükselirsin. İçimden, ‘benim Pîr’im budur’ dedim. Onun yanında uzun süre kaldım, çeşitli riyazatta bulundum. Beni Mihene’ye Ebû Said’e gönderdi. Oraya gidince bana bir bez verip, duvarları silmemi söylediler. Duvarların tozunu sildim. Ebû Said: “Ey Ebû Ali, bez ile duvarların tozunu sildiğin gibi ömür boyunca Allah’ın kullarının gönül duvarlarındaki mâsiyet tozunu söz bezi ile silersin” buyurdu.Gürganî’nin yanında riyazat ve mücahede ile meşgul olarak seyr u sülûkunu tamamladı. Şeyhi kendisini vaaz ve irşad halkasını kurmak ve zikir meclisi teşkil etmekle görevlendirdi. Ayrıca Ebû Ali Farmedî’yi kızıyla evlendirdi. Ebû’l-Kasım Gürganî’den Nakşbendiyye’nin Haydarî koluna ait silsileyi alan Farmedî, daha sonra Ebû’l-Hasan Harakanî’ye intisab ederek Sıddıkî silsileye de dâhil oldu ve böylece iki silsileyi birleştirmiş oldu

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 72. sayısı (2009 Mart) için yazılmıştır

Ömür Sermayesi

Ömür Sermayesi

’Zaman kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsin, en büyük düşmanındır. Sen onu hayırla meşgul etmezsen o seni şer ile meşgul eder.’ [İmam Şafî (k.s.)]

Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bazı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar üzerinde anlaşmalıdır. Nitekim bir tüccar da sermayesini ortağına teslim etmek mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bazı ikazlarda bulunmayı da ihmal etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır: ’Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allah Teâlâ bu gün de bana müsaade ederek ikramda bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı salih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O halde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir anını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nimettir.’ [İmam Gazalî (k.s.) ]

İslâm’ı Rasûlullah (s.a.v.)’in getirdiği haliyle özümseyen âlimler ve salih insanlar nefsin hilelerine ve verilen ömür sermayesinin çok kısa oluşuna dikkat çekerek hem dünyada hem de ahirette karşılaşılabilecek tüm sıkıntılar için çıkış yolları göstermişlerdir. Zirâ nefs-i emmare, kötülüğü emretmesi sebebiyle insana sürekli tuzaklar kurmaktadır. Akıp giden zaman ise nefsin kurduğu tuzaklarla doludur. Bu yüzden müminin tasası hep son nefes ile alakalı olmalıdır ve tüm vakitlerini o anın gerektirdiği tavır, davranış ve amellerle karşılamanın gayretinde bulunmalıdır. Zaman konusundaki bu hassasiyet insanoğluna her nefeste son nefesi yaşama bilincini kazandırır.

Bir noktada sizleri uyarmak istiyorum! Zamanlarımızı nelerle dolduruyoruz? Televizyon ve bilgisayar karşısında dünya ahiret faydası olmayacak işlerle mi veya çarşılarda amaçsız gezip dolaşarak mı?

Dünyaya geldiğimizde Allah Teâlâ’nın bahşettiği tertemiz gönüllerimiz ve kafalarımız iman, zikir, ilim, amel gibi hayırlı işlerle doldurulmalıyız. Aksi halde orası asla boş kalmayacaktır. Nasıl bir mekân havasız kalmadığı gibi, her tarafı kapalı olsa bile sağdan, soldan hava gelip de orası yine havayla dolduğu gibi; siz eğer gönül ve zihin âleminizi güzel, hayırlı bir şeylerle doldurmazsanız, orayı başkaları kötü, çirkin, pis, günah olan çirkinliklerle dolduracaktır.

Dinlenen radyolar, izlenen televizyonlar, okunan kitap ve dergiler… Onların hepsini çok iyi seçmeniz lâzım! Çünkü sizin iç âleminize oralardan bir şeyler girecek. Aman, çirkin, pis şeyler girmesin. Aman gönülleriniz Allah’ın sevmediği işe yaramaz, ahirete hiç faydası olmayan boş bilgilerle dolmasın!..

Özlenen Rehber olarak bizler hem zamanlarınızın hem de gönüllerinizin Allah ve Rasûlullah (s.a.v.)’in rızasıyla meşgul olabilmesi için iki yeni eserle daha karşınızdayız. Böyle kıymetli iki eserin hazırlanmasında ve tercümesinin yapılmasında emeği geçen hocalarımıza şükranlarımızı sunuyoruz..

İmam Celaleddin Suyuti hazretlerinin İhyaü’l-Mevt bi Fadâili Ehli’l-Beyt (Ehlibeyt’in Faziletleriyle Yaşayan Ölülerin İhyası) isimli Ehlibeyt Hadis Kitabı ve Abdullah b. Esad Yâfiî’nin müellifi olduğu Hulâsatu’l-Mefâhir veya Hulâsatu’l-Mefâhir Fî Ahbâri’ş-Şeyh Abdulkadir isimleriyle meşhur Gavsu’l-Azam Abdulkadir Geylanî Hazretlerinin hayattayken gösterdiği ve etrafındaki müridlerinin de açıktan müşahede ettikleri terbiyeye ve irşada yönelik kerametlerinin derlenmesinden oluşan eserlerin her ikisinin de orjinalleri Arapça’dır. Bu eserler ilk kez Türkçe’ye tercüme edilerek okuyucuya sunulmaktadır.

Siz okuyucularımızdan istirhamımız; hiç bir maddi menfaat beklemeksizin hazırlanan bu eserlere zamanlarınızı ayırma fedakârlığında bulunmanızdır. Çünkü kitaba ve yazarına saygı, bize düşen bir vecibedir. Saygının en bariz tezahürü ise, dikkatle okumaktan ve onunla amel etmekten başka bir şey midir? Evet, en büyük saygı okumak ve istifade etmeye çalışmaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 84. sayısı (2010 Mart) için Editör yazısı olarak yazılmıştır.

Editör Yazısı – 9

Editör Yazısı – 9

İmam Gazalî, Kimya-yı Saadet’te şöyle bir hâdise nakleder:

Emevî halifelerinden Süleyman bin Abdülmelik Medine’ye geldiğinde dönemin tanınmış âlimlerinden Ebu Hazim’i çağırtır ve ona ’Ölümü sevmiyorum, sebebi nedir?’ diye sorar. Ebu Hazim, ona ’Dünyaya özenip ahireti harap ettiğin içindir. Elbette mamur olan bir yerden viraneye götürülen kimse üzüntülü olur’ şeklinde ibret ve ders alınacak bir cevap verir.
Süleyman b. Abdülmelik’in bu cevaptan kendisine ders çıkarıp çıkarmadığı bize düşmez. Ancak aynı bilgiye sahip olan bizler kendimize hiç soruyor muyuz acaba? İçimiz nasıl? Ahiret yurdunu imar ettik mi, dünyadan kopmak zor geliyor mu, hayat defterimizde ne var ne yok, artılar eksiler, ’Oku kitabını’ dendiğinde, okumakta zorlanacağımız, yüzümüzün rengini değiştirecek neler yazıldı oraya?

Geçirdiğimiz her bir 24 saati veya hayat diye yaşadığımız alışkanlıklarımızı bir sorgulasak? Ne kadarı taşınabilir öte dünyaya ne kadarı belimizi büker?

Unutmayalım ki, gerçek hayat ahiret hayatıdır! Bu sözleri yazarken gözümün önüne şu anki insanlığın durumu geldi. Acaba Allah’ın ve Rasûlullah (s.a.s.)’in kastettiği manada ahiret yurdunun hakikatini anlayan kaç insan vardır? En doğrusunu Allah bilir ama insanlık çok vahim bir şekilde gaflet bataklığının içinde yüzmektedir ve daha da kötüsü gafletinin de farkında değildir. ’Gafil olduğu halde, gafletinden habersiz kimseye şaşılır. Şu kişiye de şaşılır ki ölüm onun peşinde iken, o dünyanın peşinde koşar. Rabbi kendinden hoşnut olup olmadığını bilmeden kahkaha ile gülene de şaşılır.’ Evet, Efendimiz (s.a.s.)’in beyanından da anlaşılacağı gibi günahlarına pişman olmaksızın gaflet üzere koca bir ömrün sonunda varılacak nokta pişmanlıktan başka bir şey olmayacaktır.

Kur’an’da bildirildiği üzere insanoğlu zayıf bir varlıktır. Başına bir bela geldiğinde Allah’a yalvarır, Allah onun sıkıntısını giderince de geçmişi unutup hiçbir şey olmamışçasına tekrar eski günahlara döner. Maalesef günümüz insanı günahlarını, isyanlarını önemsiz görmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden birisi de insanın bolluk, rahatlık ve refah içinde yaşarken ahiretini unutup dünya zevklerine kendini kaptırmasıdır. Bu dünyaya yalnızca Allah’a kulluk yapmak için gönderildiğini unutmasıdır.

Günahların önemsiz sayılması, işlenen günahların ahirette insanın başına ne belalar açacağını, neler getireceğini, can verirken ve hesaba çekilirken nasıl bir tavırla karşılaşacağını gerçek manada bilmemesinden kaynaklanmaktadır. İmanlarda olan zayıflık, bilgisizlik, Allah korkusu ve Allah sevgisi eksikliğinden ötürü günahların mahiyeti sorgulanmıyor, başımıza neler getireceği göz önünde tutulmuyor.

Şakik-i Belhî hazretleri buyuruyor ki: ’İnsanlar üç şey söylerler. Fiilleriyle ona muhalefet ederler: Biz kuluz derler, fakat şef gibi yaşarlar. Allah bizim rızkımıza kefildir derler. Fakat kalblerini rızık kazanmakla meşgul ederler. Elbet biz de öleceğiz derler. Fakat hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılırlar.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerini rüyada görüp sual ederler:
– Vefatından sonra sana ne yaptılar?
– Allah (c.c.), bana buyurdu ki:
– ’Beni sevdiğini söylerdin; fakat benden gafil olurdun. Bu ise yalancılıktır.’
Zünnun-i Mısrî hazretlerine böyle denirse, bizlere ne söylenmez ki?..

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 106. sayısı (2012 Ocak) için yazılmıştır.

×