150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: imam ebu cafer cevad muhammed taki

İmam Muhammed Taki (r.a.)

İmam Muhammed Taki (r.a.)

Ehl-i Beyt-i Rasûlulâh’tan On İki İmamların dokuzuncusu İmam Hz. Muhammed Tâkî (r.a.)’dır. Hicrî 195’de recep ayının onunda ya da ramazan ayının on dokuzunda Medine’de dünyaya geldi. Babası Hz. İmam Rıza, annesinin adı ise Sebike’dir.
İmâm Muhammedü’l-Cevâd’ın künyesi, ’Ebû Câfer’dir. Muhammed Takî (r.a.) çok takvalı ve cömert olduğu için ’Tâkî’ ve ’Cevad’ lâkaplarını almıştır. İmâm Muhammedü’l-Cevad, babaları Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, Hakk’a kavuştuklarında 8 yaşlarında idi ve babası şehit olurken kendisi Medine’de idi. Değerli babasından sonra Allah’ın emri ve önceki imamların bildirmeleri üzerine imamet makamına ulaştı. Halife Me’mun’un emriyle hilâfet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Me’mun, Muhammed Tâkî (r.a.)’a çok ilgi ve muhabbet gösterdiler. Hatta Me’mun, kızını İmam ile evlendirdi. Bir süre sonra İmam (r.a.), Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü ve Me’mun ölünceye kadar Medine’de kaldı. Me’mun’dan sonra Mu’tasım hilâfeti ele geçirince, Hicrî 220 yılında Hz. İmam Cevad’ı Medine’den Bağdat’a getirtti ve aynı yılın zilkâde ayının son gününde Bağdat’ta zehirlettirerek şehit etti ve ceddi İmam Musa Kâzım’ın yanına defnedildi.
Muhammed Tâkî (r.a.), imamet makamına eriştiğinde yaşı küçüktü; fakat ilimde öyle bir mevkiye sahipti ki, halkın dinî sorunlarının hepsini hâlledebiliyor, sınamak için kendisine yöneltilen çok zor dinî meselelere bile en güzel cevapları, verebiliyordu. Hz. İmâm Muhammedü’t-Takiyyü’l-Cevâd, babaları ve ataları vasıtasıyla Rasûlulâh (s.a.v.)’den rivâyetlerde bulunmuş, kendisinden de pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Safvan bin Yahyâ, Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ’ya diyor ki:
’Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin. Allah ihsân etti, gözlerimiz aydınlandı. Allah yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl olursa kime başvuralım, kime uyalım.’ dedim. Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed Cevâd’ı göstererek: ’Buna!’ buyurdular. Ben: ’Sana fedâ olayım.’ dedim. ’Bu daha 3 yaşında bir çocuk.’ Hz. İmâm Aliyyü’r-Rızâ buyurdular ki: ’Bunun ne zararı var? Hz. Îsâ, peygamber olduğu zaman 3 yaşında da değildi.’

Hz. İmâm Muhammed Tâkî’nin Vecîzelerinden Bir Kısmı:
Adamın biri: ’Bana nasihat edin.’ deyince İmam (r.a.): ’Kabul eder misin?’ diye sordu. O adam: ’Evet, kabul ederim.’ dedi. İmam şöyle buyurdular: ’Sabrı kendine yastık et, fakirlikten çekinme, şehvetleri (lezzetleri) terk et, heva ve hevese muhalefet et ve bil ki, Allah’ın gözünden uzaklaşamazsınız. Öyleyse nasıl bir halde olacağına dikkat et.’
İmam dostlarından birine şöyle yazdı: ’Bu dünyada birbirimizden ayrıyız; ama (ahirette) kimin fikri ve inancı, arkadaşının fikir ve inancının aynısı olursa, nerede olursa olsun o da onunla birlikte olur. Asıl yerleşme yurdu, ahiret yurdudur.’ Hz. İmam’ın bazı düşündürücü sözleri de şunlardır:’ Tövbeyi geciktirmek, aldanmaktır. Vazifeleri hep sonraya ertelemek ise şaşkınlıktır. (Günah işlemek amacıyla) Allah’a karşı bahane aramak, helâk olmaya sebep olur. Günah işlemekte ısrar etmek, kendini Allah’ın tuzağından güvende bilmenin sonucudur.Oysa,Allah’ın tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan topluluktan başkası, güvende olmaz.’
Me’mun vefat edince, İmam-ı Tâkî (r.a.): ’Bizim kurtuluşumuz otuz ay sonradır!’ buyurdular. Otuz ay geçti ve Muhammed Tâkî (r.a.)’de vefat etti.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Yararlanılan Eserler:
1. eL-A’lâm, c.6, s.271.
2. İslâm Âlimleri Ans., c.3, s.282.
3. Müceddidî, Abdullâh Farukî, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar, s. 399-408, Farukîye Vakfı Yayımları, Ankara 1999.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 23. sayısı (2005 Şubat) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Silsile-i Farukiyye… Beyazıd-i Bestami

Doğumu ve Soyu

Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (k.s) Horasan eyâletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Lakabı, Sultanu’l-Ârifîn, künyesi ise Ebû Yezid’dir. Doğum tarihi, Sehlegî’nin Kitâbu’n-Nûr’unda h. 161/777 veya h. 188/803 olduğu rivayet edilir.

Dedesi Sürûşân, aslen Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığıyla tanınan babası Îsâ (rh.a)’nın iki kızı ve üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Daha annesinin karnında iken kerâmetleri görülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.

Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; ’Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velîsi olacak.’ buyurdu.

Yine bir gün hadis âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: ’Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?’ Bâyezîd-i Bistâmî de ona; ’Evet Allah dilerse becerebiliyorum’ cevabını verince; ’Nasıl?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedalaşarak selâm veriyorum’ deyince, o zât hayran kalarak; ’Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?’ diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; ’Onlar beni değil, Allah Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?’ cevabını verdi.

Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün Kur’ân-ı Kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyet-i kerîmenin (Lokman sûresi, 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi:

’Bir ayet-i kerîme gördüm. Allah Teâlâ o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah’a dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun ya da beni serbest bırak, hep Allah Teâlâ’ya ibâdet ile meşgul olayım’ dedi. Annesi; ’Seni Allah’a emânet ettim. Kendini O’na ver’ dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah’a verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi.

Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah Teâlâ’nın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu hususu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: ’Hayatımda yalnız iki defa annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omzumdaki su testisi kırıldı.

Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu.

Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihayet annesi uyandı ve ’Su, su!’ diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; ’Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?’ dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî; ’Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum’ dedi. Bunun üzerine annesi; ’Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!’ diye cân u gönülden dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allah Teâlâ ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.

Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; ’Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı?

İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum’ derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; ’Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum’ dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi.

Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.

Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) “Tayfur, Sultânu’l-Ârifîn”, “Pîr-i Bistâm” ve “Bâyezîd (Ebû Yezîd)” unvanlarıyla meşhûr olmuştur.

Bâyezîd-i Bistâmî tasavvuf yolunda üveysî olup üstadı rûhâniyet yoluyla İmam Câfer es-Sâdık (k.s) Hazretleri’dir. Fakat o, kendi asrında yaşayan birçok büyük zâttan istifâde etmiştir. Serrâc’ın kaydına göre tasavvufta ilk üstadı Ebû Ali Sindî (k.s)’dir. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.), Bâyezîd-i Bistâmî’nin otuz sene Şam civarında ikamet ederek 103 alimden istifâde ettiğini söylemektedir. Bunların en önemlilerinden biri de sekizinci İmam Ali er-Rızâ (rh.a) ve dokuzuncu İmam Ebû Ca’fer Cevâd Muhammed Takî (rh.a)’dir.

Onun yaşadığı dönem, tasavvuf târîhinde birçok büyük ve tanınmış sûfînin yaşadığı bir zaman dilimidir. Şakîk-i Belhî, Hâtem el-Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-Nahşebî, Yahyâ b. Muâz ve Sehl b. Abdillah Tüsterî (kuddise esrâre-hüm) gibi zevât, onun görüşüp tanıştığı sûfîlerdir. Ayrıca Ma’rûf-i Kerhî, Hâris el-Muhâsibî, Seriyyü’s-Sakatî, Ebû Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr (k.s.) gibi sûfîler de onunla aynı çağda yaşamışlar fakat birbirleriyle görüşmemişlerdir.

Tasavvufî Anlayışı

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri coşku ve vecd ehli bir sûfî idi. Tasavvuftaki mertebesi çok yüksektir. Yahyâ b. Muâz (k.s.)’ın kendisine; “Buradaki biri sevgi kadehinden öylesine içti ki, bir daha susamadı” diye haber gönderince, o da bu zâta; “Burada bulunanlardan biri de yedi deryâyı bir yudumda içtiği halde hâlâ ağzını açarak daha yok mu diye sormakta!” şeklinde cevap vermişti.

Bistâmî (k.s) sekr, fenâ, melâmet, tevhîd, mârifet, muhabbet, mi’râc ve îsâr gibi tasavvufun önemli konularındaki sözleri ve açıklamalarıyla tanınmaktadır. Bazı sözleri “şathiye” şeklinde sâdır olmuştur.

O, sâlikin kendinden geçip (sekr) benliğini yok ederek (fenâ) Hakk’a ermesi gerektiği düşüncesindedir. Sâlik bu dereceye ancak sürekli riyâzet, çetin nefs mücâdelesiyle birlikte derin tefekkür ve dikkatli murâkabe ile erişebilir. Sahip olduğu mertebeye aç karın ve çıplak bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek ulaştığını söyleyen Hz. Bâyezîd, bu mertebede her şeyin “bir”den ibaret olduğunu görmüş, “fenâdan da fânî” olmayı gösteren bu hâli ifâde etmek üzere “Heme ûst” (her şey O’dur) sözünü kullanmıştı.

Hakk’a giden yolun uzun olduğunu ve O’na ulaşmanın kolay olmadığını her fırsatta belirten Hz. Bâyezîd (k.s), Hakk’a erdiğini sanan birçok kimsenin aslında henüz yolda olduklarını, kendisinin de “binlerce makâmı geride bıraktıktan sonra Allah’ın mânâsında değil, lafzında olduğunu gördüğünü” söylemiştir.

Kendi benliğinden geçip Allah’a ulaşmayı “mânevî bir mi’râc” hâli olarak anlatan Bâyezîd Hazretleri, kendisinden günümüze ulaşan sözlerinde bu durumu genişçe açıklamıştır. Bâyezîd (k.s) sekr haline büyük önem verirdi. Ona göre fenâ hâli de aslında sekr halidir. İnsan Allah’a bu hâlde ve bu hâl ile yaklaşır.

İşte ona atfedilen bazı şathiyeler, onun bu sekr, yani cezbe ve vecd halinin galip olduğu zamanlarında söylediği sözleridir. Bu sözler ancak şerh ve yorumlarla anlaşılabilir. Bu sebeple Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) onun bu sözlerinden bazılarını şerh etmiştir. Yine Ruzbihân el-Baklî (k.s.) de onun bu tür sözlerini “Şerh-i Şathiyât” adlı müstakil bir eserde açıklamış ve yorumlamıştır. Bu sözlerin ona ait olduğu genellikle kabul edilmekle birlikte Şeyh Herevî (k.s.), Hz.

Bâyezîd’e isnâd edilen bu tür ifadelerin ona ait olmadığını, sonradan uydurulduğunu söylemektedir. Gerçekten de bazı fıkıh ve kelâm âlimleri bu tür sözlerini ele alarak Hz. Bâyezîd’i son derece anlayışsızca eleştirmişlerdir. Hâlbuki bu tür sözler ondan sâdır olmuş olsa bile sekr ve vecd halinde söylenen şathiyelerden dolayı kimse sorumlu tutulamayacağından, o da mâzur görülmelidir.

Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) bir aşk sûfîsidir. Kendisinde sürekli baskın olan aşk halini; “Aşkın yağdığı bir sahrâya açıldım; zemîni ıslanmış; burada ayak, kara batar gibi aşka batmaktadır” sözleriyle açıklamıştır.

Ondan birçok keşf ve kerâmet nakledilmesine rağmen, Hz. Bâyezîd, olağanüstü hallere önem verilmesini istemezdi. “Falan zât su üstünde yürüyor” denildiğinde “Balıklar da aynı işi yapıyor” diyerek bunları önemsemediğini göstermiş; aslolanın şer’î hükümlere uymak olduğuna işâret etmiştir.

Bu sebeple o, şer’î edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah’ın velîlik sırrını emânet etmeyeceğini söylerdi. Yalnızken bile Allah’ın huzurunda bulunduğunu düşünerek daima diz üstü otururdu.

’Tevhid nedir?’ diye soranlara şöyle cevap verirdi:

“Tevhid yakîndir. Yakîn ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbini tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir. Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: ’Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.’

Tesirleri

Hz. Bâyezîd coşkulu davranışları, samîmî hâli ile tasavvuf târîhin boyunca, çevresindekiler üzerinde derin tesirler bırakmış ve seçkin bir zümrenin kendi görüşleri etrafında toplanmasını sağlamıştır.

Kendisini takip edenlere “Tayfûrî”, tuttuğu yola da “Tayfûriyye” veya “Bistâmiyye” adı verilmiştir. Hallâc, Şiblî, Harakânî, Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü’l- Arabî, İbnü’l-Fârız ve Mevlânâ gibi zâtlar da onun meşrebindendirler.

Nakşbendiyye, Şüttâriyye ve Aşkıyye gibi tasavvuf okulları onu kendilerine pîr edinmişlerdir.

Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbnü’l- Arabî’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabî eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabî’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbnü’l-Arabî’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabî’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistâmî meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şuhûdî yaygınlık kazanmıştır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 60. sayısı (Mart 2008) için yazılmıştır.

×