150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: hz. ebubekir

İstikamet Yolunda Ashab’ın Ağır Yükü

İstikamet Yolunda Ashab’ın Ağır Yükü

“Muhacirûn ve Ensar’dan sâbıkûn-i evvelûn ve bir de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Kur’ân-ı Kerîm, 9/100)

Ayetten de anlaşılacağı üzere Sahabe Kiram (r.a.) Allah Tealâ’nın rızasına nail olduğu gerçeği sarih bir şekilde kıyamete kadar gelecek tüm müminlere beyan edilmiştir. Onların bu özellikleri sebebiyledir ki Efendimiz (s.a.v.) ümmetini ashabı konusunda ikaz ederek şöyle buyurmuştur:

“Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak etse, onların bir-iki avuçluk infakın(ın sevabın)a, hatta yarısın(ın sevabın)a bile ulaşamaz.” (Müslim, Fedailü’s-Sahabe)

Efendimizin (s.a.v.) huzurunda ilk halkayı oluşturan bu güzide topluluk kıyamete kadar gelecek olan tüm Müslümanların örnek alacakları şahsiyetlerin başında gelmektedir. Daha dünyadayken Cenâb-ı Hakk’ın rızasını, Efendimizin (s.a.v.) hoşnutluğunu kazanan bu şerefli insanlar hangi vasıflarıyla bu dereceye ulaştılar?

Günümüzde bu sorunun cevabı daha da bir ehemmiyet kazanmıştır. Zira Oryantalizmin esintilerden etkilenen İslâm dünyasındaki modernist zihniyetli bazı Müslümanlar, Kur’ân’a, Sünnet’e ve bunları Rasûlullah (s.a.v.)’tan hem nazarî hem de uygulamalı olarak öğrenen ve daha sonra da kendilerinden sonraki nesle aktaran Sahabeyi Güzîn’e bile eleştirel gözle bakarak saf ve temiz vicdanları bulandırmaya çalışmaktadırlar.

Batı’da tasarlanıp, kurgulanan Oryantalizm, İslâm’ı “Vahy’e dayalı din” olarak değil de, “tarihsel ve toplumsal bir fenomen” olarak görmeleri sebebiyle Kur’ân ve Hadisler üzerinde insanların zihinlerini bulandırarak şüphe uyandırmayı kendilerine gaye edindiler. Bu hedefe ulaşmada kullandıkları yollardan birisi de sahabeyi hafife alarak onlar üzerinde şüphelere sebep olacak fikirler ortaya atmaktı. Onlar bu cehtlerinde kısmen de olsa yol kat etmişlerdir.

Özellikle 20. yüzyıldan itibaren Oryantalizm, Kur’ân’la olan mücadelesinde sadece kendi din mensubu oryantalistlerle kalmamış Müslüman kimlikli Mısır’da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh ile Hindistan’da Seyyid Ahmed Han, Fazlur-Rahman, Taha Hüseyin v.b. kişiler vasıtasıyla da hedefine ulaşmayı denemiş, bu çerçevede birçok akademisyen, yazar ve sanatçı yetiştirmiştir. Bunlar İslam’ın tarih içinde oluşturduğu geleneğin sorgulanması bahanesiyle Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetini tartışma konusu haline getirmişlerdir. Yine bu bağlamda oryantalistler ve onların takipçileri sünnet ve hadis üzerindeki çalışmalarını raviler üzerinde yoğunlaştırarak sahabeye varıncaya kadar dil uzatmışlar ve bir kısım ravilerin rivayet ettikleri hadislerin güvenilir olmadıklarını iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Sahabe arasında Efendimiz (s.a.v.)’den en çok hadis rivayeti bulunan Ebû Hureyre (r.a.) oryantalistlerin iftira ve ithamlarına maruz kalmıştır.

Oryantalizm, bu güzide sahabeyi özellikle seçmiştir. Neden mi? Çünkü Ebû Hureyre (r.a.) hakkında ürettiği mesnetsiz iddiaların sayesinde hadis mecmualarının sıhhatine zarar vermek amaçlandı. Zira Ebû Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi bir yekûn oluşturduğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle itibar kaybına uğrayacak ve neticede de çoğunluğunu hadisle temellendiren fıkıh ve kelâm gibi ilimler büyük bir sarsıntı yaşayacaktır. Aslında İslâm’ın 2. asrından itibaren Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebû Hureyre (r.a.) karşıtlığı ehl-i sünnet âlimlerinin onların saldırılarına cevap olarak kaleme aldıkları eserlerle tesirsiz hale getirilmişti.

18. yüzyıldan sonra Batı’nın siyasi nüfuzunu arkasına alarak İslam’a saldıran Oryantalizmin tetiklenmesi ile bu hastalıklar yeniden nüksetti. Bu tehlikenin varlığını çok daha önceden gören İmam-ı Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir:

“Ebû Hureyre (r.a.)’yi karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkâr etmek anlamına gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis vardır. Bunların bin beş yüzü Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivayetine dayanmaktadır.” (Mektubat-ı Rabbani, c. II, m. no: 349)

Unutulmamalıdır ki Kur’ân ve Sünnet’i bize sahabe rivayet etmiştir. Şayet onların adaleti tartışmaya açılırsa topyekûn İslamî ilimler sarsılır. Çünkü fıkıhtan kelâma kadar birçok disiplin onların rivayet ettiği hadislere dayanmaktadır.

Sahabe efendilerimiz İslâm uğrunda gerçekleştirdikleri maddi manevi cihatla, sahip oldukları iman ve Kur’ân ilimleri ile Rasûlullah (s.a.v.)’a bağlılıkları ile bu mukaddes vazifeyi her yönden büyük fedakârlıklarla yerine getirmişler. Hayatları boyunca iman ve İslâm’ın mânen ve maddeten hudutlarını muhafaza ederek Allah yolunun en layık muhafızları olmayı sürdürmüşlerdir. Onlar, bizim örneklerimizdir, önderlerimizdir. Genelde, dünyevi istek ve arzular doğrultusunda hayatını geçiren, küçük fedakârlıkları bile gözünde büyüten iman ve İslâm için yurdundan, yuvasından, canından, malından, makamından vazgeçemeyen günümüz Müslümanlarının, onlara müsavat dava etmeleri, fazilette onları geçme iddiaları mesnetsiz, ciddiyetten uzak hayretle karşılanacak bir durumdur.

İmam-ı Rabbani efendimiz gibi pek çok ehl-i sünnet ulemasına göre; Rasûlullah (s.a.v.)’ı görme şerefine nail olan sahabe efendilerimizin tamamının İslâm’da ayrıcalıklı bir yeri vardır. Ehl-i Sünnet, sahabe olmanın faziletinin peygamberlik dışındaki diğer bütün hususiyetlere üstün geldiğini kabul etmiştir.

Sahabeden sonra gelen kuşaklar arasında ilmî bakımdan bazı sahabeden ileri seviyede bulunanlar çıkabileceğini, fakat onlardan sonra gelen kuşaklara mensup hiçbir ferdin sahabîlik faziletinden doğan üstünlüğe ulaşamayacaktır. Çünkü onlar vahyin nazil olduğu mecliste bulunma ve Efendimiz (s.a.v.) dünyadayken görerek irşad olmuşlardır.

Kur’ân’ın, derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından çoğaltılması, Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnet ve ahlaklarının titiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, İslâm’ın adap ve erkânının, ruh ve kalp disiplininin nesilden nesile intikali hep güzide Sahabe efendilerimizin ehliyet, dirayet, basiret ve feragatiyle mümkün olmuştur.

Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.v): “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (Tirmizî, İlim, 2685; Darimi, Mukaddime, h.no: 95) ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.” (Tirmizi, Menakib, 3663; Ahmed, Müsned, V, 382.)

“Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.” (Kütüb-i Sitte, XII/4368) buyurarak selefîn ilk halkasını teşkil eden sahabe efendilerimize uymamızı istemesi, onların zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’ân’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kur’ân ve Sünnet-i Rasûlullah’ı diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır.

Ashab-ı Kiram’ın her biri bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak değil, “örnek şahsiyetler” olarak da vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl yaşanacağını, nasıl ideal Müslüman olunacağını doğrudan Efendimiz (s.a.v.)’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara nasip olmuştur. Rasûlullah (s.a.v.)’ın talebesi olmak, Cenâb-ı Hakk’ın

Kur’ân’da ve Efendimizin (s.a.v.) hadislerinde medhü sena ettiği bu güzel insanlar dünyada hangi kıymet ile denk tutulabilir? Bunun için biz, herhangi bir sahabînin adını yazdığımız veya söylediğimiz zaman, hemen arkasından “Allah ondan razı olsun” anlamında “radıyallâhu anh” dua cümlesini ekleriz.

Bütün din büyükleri buyuruyor ki: ’Sahabe-i Kirâm, peygamberlerden sonra insanların en efdali ve en üstünüdür.’ Rasûlullah (s.a.v.)’ı bir kere gören Müslüman, görmeyenlerin hepsinden, hatta Veysel Karânî’den kat kat daha yüksektir. (Mektubat-ı Rabbani, c. I, m.no: 120) Sahabiler, Şam’a girince, bunları gören Hıristiyanlar, hâllerine hayran kalıp; ’Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havârîlerinden daha yüksektir’ dediler. Tabiî’nin büyük âlimlerinden olan Abdullah b. Mübârek (r.aleyh) buyuruyor ki: ’Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanında giderken Muâviye’nin (r.anh) bindiği atın burnuna giren toz, Ömer b. Abdülazîz’den birkaç kere daha hayırlıdır.’ (Mektubat-ı Rabbani, c. I, m. no: 66)

Şunu bil ki; sahabenin rivayetlerini eleştiren, reddeden veya rivayetlerden başka şeyler isteyen bir kimseyi işitirsen onun İslâm’ından şüphe et. Şüphesiz o şahıs arzusuna uyanlardandır ve sapık bidatçidir. Herhangi bir sahabeye (r.a.) hastalıklı duygular taşıyan insanlardan uzak durmamız gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c), sahabeden razı olduğunu açıklamıştır. Gerçekten sahabelere dil uzatanlar, saldıranlar İslâm’ı yok etmek isteyen sapık fırkalardır. Çünkü dinin tümü bize sahabeler yoluyla geçmiştir. Allah onlardan razı olsun (Âmin). Eğer sen Rasûlullah (s.a.v.)’ı ve arkadaşlarını eleştiren bir adam görürsen bil ki o aşağılıktır. Allah Rasûlü (s.a.v.) buyuruyor ki: “Her kim ashabıma söverse Allah’ın laneti üzerine olsun.” (Taberâni, el-Kebîr)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 61. sayısı (2008 Nisan) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 3.Bölüm

Tesiri ve Nüfuzu

Özellikle Türkistan diyarına İslâm’ın sesini, tasavvufun nefesini duyuran Yusuf Hemedânî (k.s.)’dir. Pek çok müridi ve halifesi vardı; ama tarikatın pîr ve üstadı olmuş dört tanesi meşhurdur. Başlıca Halifeleri olan Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdulhâlık Gücdevânî (k.s.) onun açtığı çığırı asırlar boyu sürdürerek tasavvuf ışığını günümüze kadar taşımışlardır. Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen, Yesevîyye tarikatı ve Abdulhâlık Gücdevânî’den itibaren ’Hacegân’ yolu ve sonraki ismi ile Nakşbendiyye tarikatı takipçisi milyonlarca mü’min Yusuf Hemedanî hazretlerinin himmet dairesindedir. Daha hayatında Abdulhalık Gücdevânî ondan halîfelerini sormuş ve şu cevabı almıştı:“Benim halîfem Hoca Abdullah Berkî olacak, ondan sonra Hoca Hasan Antakî, ondan sonra da Ahmed Yesevî olacaktır. Hilâfet nevbeti Ahmed Yesevî’ye erişince, Türkistan Vilâyeti’ne sefer edecek ve halîfe sen olacaksın!’ Hakikaten de söylediği gibi olmuştur.11 Ramazan 504 (25 Mart 1110) Çarşamba günü Sultan Sencer Semerkand’da bulunan Kasım Cogî’ye bir mektup göndererek Şeyh Yusuf Hemedânî hakkında ta’zim ve tekrimlerini bildirir, tekkenin dervişleri için 50.000 atın gönderir ve “Rasûlullah (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm’ın yollarından ayrılmayan bu büyük Şeyh’in hayat tarzını bildirmelerini ve Şeyh’den kendisi için Fatiha niyaz etmelerini” ilâve ediyordu. Yusuf Hemedânî hazretleri bu esnada müridleriyle görüşmek üzere Hoca Abdullah Berkî’nin hücresine gelmişti. Hoca Hasan Antakî, Ahmed Yesevî, Abdulhalık Gücdevânî ve daha başkaları hep orada hazırdılar. Müridler, Sultan Sencer’in nezrini bildirdiler; o da, onun işi için bir Fatiha okudu. Sonra Sencer’e gönderecek sehv ve hatâdan başka bir fiili olmadığını söyledi; dervişlerin ricası üzerine: “Şer’i Nebevî’ye uygun bizde ne gördünüzse yazınız!” dedi. Bu müsâdeye dayanarak, dervişler onun sîretini yazıp gönderdiler.Semâ Hakkındaki GörüşüHemedânî, selefleri gibi semâ ile ilgilenen ve bu konuda söz söyleyenlerdendi. Ona göre semâ, Hakk’a sefer, Hakk’tan bir elçi, Hakk’ın latifeleriydi. Gayb âleminden faydalar sağlayan vâridâttı. Ruhlara kuvvet, kalıplara gıda, kalplere hayat, sırlara bekâ aşılardı. Semâ, perdelerin yırtılması, sırların açılmasıdır. Semâ çakan bir şimşek, doğan bir güneştir. Semâ anında ruhlar, kalp kulağıyla dinler, orada nefse yer yoktur. Çünkü semâ’ya nefis girince, semâ olmaktan çıkar, gınâ olur.

Hikmetli Sözleri

“Nefs ve kalbe gelen düşünceleri (havâtırı) tanımaya çalışın” der ve eklerdi: “Ey Abdulhâlik! Havâtırı tanıma işi sana havâle edilmiştir. Zâhirinizi dağınıklıktan kurtarın. Zâhiri dağınık olanın bâtını ve gönlü daha da dağınık olur” derdi.

“Cin, insan ve şeytan düşmanlarına karşı müridlerini ikâz eder: “Bu düşmanlar sürekli abdest ve daimi kalp zikri ile defedilebilir” derdi. Allah Teâlâ’yı anmadan yemek yemez ve şöyle buyururdu: “Lokma yemek, tohum atmaktır. Tohumu bilinçli ve uyanık atmak gerekir ki gıda itaat olsun.”

“Yusuf Hemedanî hazretleri hiç bir zaman Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnet ve ahlâklarına muhâlefet etmemişlerdir. Sahâbe, tâbiûn, tebe-i tâbiûn ve selef-i sâlihîne uyarak yaşamışlardır. Hemedân şehrinde ve bulundukları diğer yerlerde dâimâ şu mübârek sözü söylerdi: “Doğru yol, Allah Rasûlü Hz. Muhammed’in yoludur. Çünkü âlemlerin Efendisi şöyle buyurmuşlardır: “Ey Ebû Hüreyre! İnsanlara benim yolumu (sünnetimi) öğret ve sen de amel et ki kıyâmet gününde ışık verecek bir nûra kavuşasın.” Bu yol, Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)’ın yoludur. Asır be-asır bize ulaşmıştır ve tâ kıyâmete dek devâm edecektir. Bu yüzden tüm mü’minler ve sâlikler bu seçkin yola tâbi olmalı, bu hânedân ile sohbet etmeli, onların yoluna sülûk edip onlarla bulunmaktan ve ünsiyetten uzak kalmamalıdırlar.”

Şâhzâde Kusem b. Abbâs’ın makâmında (kabrinde) de şöyle buyurdular:“Kim ki bu yol üzere amel eder ve ona sarılırsa, şüphesiz tüm karanlıklardan emîn olur ve bid’at denizinin dalgasından kurtulur.” Sonra şöyle buyurdular: “Ey Abdulhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yolculuğu yani sülûk iki kısımdır: Sülûk-i zâhir ve sülûk-i bâtın. Sülûk-i zâhir, dâimâ ilâhî emir ve yasaklara riâyet etmek, imkân ölçüsünde dînî ölçüleri muhâfaza etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-i bâtın ise, kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Kalp zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki, kalp Hak Teâlâ’yı zikreder hâle gelsin. Bu zikir telkîni önce Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine, ondan Selmân Fârisî’ye, ondan Ca’fer-i Sâdık’a, ondan Sultân Beyâzîd’e, ondan Şeyh Ebu’l-Hasan Harakânî’ye, ondan büyük şeyh Ebû Ali Fârmedî Tûsî’ye ve ondan da bize ulaşmıştır.”Bunu söylediler ve mübârek başlarını öne eğip öğle ezanına kadar böyle durdular. Öğle namazını kılınca şöyle buyurdular: “Ey dervişler! Bu silsilede her ne kadar bu efendilerden başka aziz insanlar var idiyse de, özellikle bunların seçilmesinin sebebi, onların mükâşefe ve müşâhede de bu silsilenin önde gelen şahsiyetleri olmalarındandır.”

Yararlanılan Kaynaklar

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns.İmam Şa’rânî, Tabakatü’l-Kübrâ.

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi.Rehber Ansiklopedisi

.Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıfar.

Ez-Zehebi, el-İber fî Haberî Men Gaber, II/448.İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XII/217.İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, IV/74.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 78.sayısı (2009 Eylül) için yazılmıştır.

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

Seyyid İmam Cafer-i Sadık (r.a.)

İslâm âlimlerinin göz bebeklerinden olup, On İki İmam’ın altıncısıdır. Künyesi Ebû Abdullah, lakapları Tâhir, Fâdıl, en meşhuru ise Sâdık’tır. 17 Rebiülevvel 80/23 Mayıs 699 tarihinde Medîne’de doğmuş, 25 Şevval 148/15 Aralık 765 tarihinde aynı yerde vefat etmiştir. Kabri, Cennetü’l-Bâkî’de olup, babası ve dedesinin yanındadır.

Bütün kaynakların ittifakla bildirdiğine göre; İmâm-ı Câfer Sâdık, ihlâslı, sabırlı, cömert, hoşgörülü, yiğit ve heybetli bir kişiliğe sahipti. Kendisi soy olarak baba tarafından Hz. Ali’ye ve Hz. Fâtımâ vasıtasıyla da Rasûlullah (s.a.v.)’e, ana tarafından ise Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Bu yüzden hem cehrî, hem de hafî zikri telkin eden tasavvuf yollarının tümü İmam Câfer-i Sâdık’ta birleşmektedir. Kendisi, her iki yoldan da Rasûlullah (s.a.v.)’e bağlıdır. Birisi, babalarının yolu olup, Hz. Ali (k.v.) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikir çekilen yol ki, bu yola ’Velâyet Yolu’ da denir. Bu yol daha sonra Kâdirî Tarîkatı adını alır. İkincisi, anasının babalarından gelen yol olup, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den gelen hafî (gizli) zikir yoludur, bu yola da ’Nübüvvet Yolu’ denir. Bu yol da bilahare ’Nakşî Tarîkatı’ adını alır. İmâm-ı Câfer-i Sâdık (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.)’den gelen nübüvvet üstünlüklerine (feyizlerine) Hz. Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kasım b. Muhammed b. Ebû Bekir silsilesiyle kavuşmuştur. Evliyalık (velâyet) üstünlüklerine ise Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyne’l-Âbidîn ve babası Muhammed Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ta bulunan bu iki feyiz ve marifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir.

Medîne’de bahçeli evinde dersler vermiştir. Kendisinden ders alanlar daha sonra fıkıh ve kelâmın gelişmesinde önemli katkıları olan şahsiyetlerdir. Bunlar arasında Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Mûtezile’nin kurucusu Vâsıl b. Atâ ve meşhur kimyacı Câbir b. Hayyân bulunur. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Süfyân-ı Sevrî gibi büyük bilginler Câfer-i Sâdık’tan ilim öğrendikleri gibi, kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.

Câfer-i Sâdık fazla konuşmazdı. Süfyân-ı Sevrî, Câfer-i Sâdık Hazretlerini ziyarete gitmiş; uzun süre sustuğunu görünce konuşmasını rica etmiş; bunun üzerine o, şöyle demiştir: ’Allah’ın nimetine şükret; şükür, nimetin artmasına vesîle olur. Nimet verildiği zaman da istiğfara devam et. Devletin zulmüne karşı da ’Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ de.’

Câbir bin Hayyan da, Câfer-i Sâdık’tan çok yararlanmış, ondan itikat ve îman usûlünü öğrenmiş, bunun yanında maddî varlıkların tabiatı ve özelliklerine ve bunların birbirine karıştırılmasına (eczacılık-simya) dair bilgiler de almıştır. Câbir’in, Câfer (r.a.)’den ilim öğrenmek için belirli bir saati vardı. O saatte, İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risâlelerinin büyük kısmını hocası Câfer-i Sâdık’ın adına yazmıştır.

İmam Câfer’in ilmi önce kesbî olarak başlamış, sonra vehbî ilimle desteklenmiş, ilhâma mazhar olmuştur. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.)’in, ilimde, mârifette, zühd, takva ve kanaate dair hikmetli sözleri ve menkıbeleri vardır. Bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının onda birleşmesi, cehrî ve hafî zikir kollarının bir arada bulunabileceğini ispatlamış ve tabiri caizse tasavvuf Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.) Hazretlerinde göl hâlini almıştır. İmam Câfer-i Sâdık (r.a.) ilimde, mârifette, isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk aşıklarının da önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanında eşi yoktur. Kendisi Ehl-i Beyt’ten olduğu gibi, Ehl-i Sünnet’in de göz bebeğidir. Ehl-i Sünnet’in reisi sayılan İmâm-ı Âzam’ın mârifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmâm-ı Âzam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için ’O iki sene olmasaydı Nûman helak olmuştu.’ buyurmuştur. Aslında İmâm-ı Âzam (r.a.) bu sözü ile Hz. Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir.

Ashâb-ı Kirâm’ı görmekle şereflenen tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden olan Seyyid Câfer-i Sâdık (r.a.)’ın birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: ’Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulundu ve dedi ki: ’Câfer-i Sâdık nerde, böyle işler nerde!’ Câfer-i Sâdık’ın bu işten haberi oldu ve şöyle buyurdu: ’Yâ Zeyd! Eğer böyle bir şey varsa, Allah Teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki, o hayvan seni helak etsin!’ Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir aslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a itirazda bulunmadı.

Ehl-i Beyt’in büyüklerinden olan Câfer-i Sâdık (r.a.)’in nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren hikmetli sözleri çoktur.

’Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah Teâlâ dünyaya emretti ki: ’Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver.’

’Din adamları (fâkihler), sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir.’

’Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı, oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.’

’Günahlara tevbe etmeyi geciktirmek, Allah Teâlâ’ya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır.’

’Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.’

Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: ’Allah Teâlâ faizi niçin haram kıldı?’ Buyurdu ki: ’İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah Teâlâ onu haram etti. Faiz haram olmasaydı birbirine karşı iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen çok olurdu.’

Tasavvuf ilimlerinde yüksek marifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik eden Câfer-i Sâdık (r.a.), kelam, tefsir, hadis ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisine izafe edilen eserler sonradan yazılmıştır. Câfer-i Sâdık (r.a.), Ehl-i Sünnet itikadının temel şartlarından birisi olan, dört halifenin üstünlük ve hilafet sırasını inkar edenlere ve Ashâb’a dil uzatanlara, onları sevmeyenlere karşı yazdığı vesikalarla cevaplar vermiştir.

Allah şefaatine nâil eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Muhammed Ebû Zehra, el-İmâmü’s-Sâdık.
2. Hilyetü’l-Evliyâ, c.3, s.92.
3. Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187.
4. Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.166.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” Dergisinin 20. sayısı (Kasım 2004) için yazılmıştır.

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Seyyid Muhammed Bakır (r.a.)

Künyesi Ebû Cafer’dir. Ehl-i Beyt’ten olup, dedesi Hz. Hüseyin (r.a.), babası Ali Zeyne’l-Âbidîn (r.a.), annesi Hz. Hasan (r.a.)’in kızı Ümmü Abdullah’tır. 3 Sâfer 57/16 Aralık 676’da Medîne’de doğmuş ve 7 Zilhicce 114/28 Ocak 733 yılında Medîne’de vefat etmiştir. Cennetü’l-Bâkî’ye babasının yanına defnedildi. Fıkıh ve tasavvuf âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Zeyne’l-Âbidîn gibi siyasetten tamamen uzak kalmış ve ilimle meşgul olmuştur. Muhammed el-Bâkır, bir çok hadis ve fıkıh imamı ile görüşerek fikir alış-verişinde bulunmuş olup, aynı zamanda büyük bir hadis bilginidir. Ashâb-ı Kirâm’dan Hz. Câbir ve Hz. Enes (r.a.) ile görüştü. Onlardan ve tâbiînden çok sayıda hadîs-i şerîfler rivayet etti. Zamanında, bütün dünyadaki evliyâların feyiz kaynağı olup, evliyâlık yolunda olanlara feyiz onun vasıtası ile verildi. İmamlığı ve Seyfî ’Kâdirî’ kolundaki halifeliği on dokuz yıl sürdü. Bütün ilimlere vakıf olduğu için kendisine, ilimde ve fazilette üstün manasına gelen ’Bâkır’ denilmiştir. Muhammed Bâkır (r.a.)’in ilim ve hikmet dolu bir çok sözü vardır.

Medîne’de bir grup insanla oturmuştu. Mübarek başını önüne eğdi, bir müddet sonra kaldırdı ve ’Bir kişi, bir sene sonra Medîne’ye gelecek, üç gün boyunca, dört bin asker bulunan ordusu ile çok kimseleri öldürecek. Bundan büyük zarar göreceksiniz. Bundan sakınınız!’ buyurdu. Buna Medînelilerden küçük bir grup ile Hâşimoğulları inandı. Çoğunluk inanmadı. Bir sene sonra kendisine inananları alarak Medîne’nin dışına çıktılar. Nâfi b. Ezrak ordusu ile geldi. Muhammed Bâkır’ın buyurduğu zararları yaptı. Artık Medîne’liler, ’Bundan sonra İmâm-ı Bâkır Hazretlerinin her sözüne inanırız, her sözü doğrudur. Çünkü o, Rasûlullah Efendimizin evlatlarındandır.’ dediler.

Gözleri kör olan Ebû Bâsir anlattı: Bir gün, İmâm-ı Muhammed Bâkır ile şöyle konuştuk:
’- Siz Rasûlullah Efendimizin torunlarındansınız.’ dedim. ’Evet’ buyurdu. ’Siz Rasûlullah’ın vârisisiniz’ dedim.
’- Evet’ buyurdu.
’- Peki, sizde ölüleri dirilten, körlerin gözlerini açan, baras hastalığını gideren, evlerdeki yiyeceklerden, eşyâlardan haber veren kuvvet var mıdır?’ dedim.
’- Evet, Allah Teâlâ’nın izniyle vardır.’ buyurdu. Yanına yaklaşmamı buyurunca, yaklaştım. Mübarek elini yüzüme sürdü ve kör olan gözlerim birden açıldı. Görmeye başladım. Tekrar elini yüzüme sürdü. Gözlerim yine görmez oldu. Bunun üzerine buyurdu ki:
’- Dünyâda gözlerin görüp, âhirette hesâba çekilmek mi, yoksa hesapsız cennete girmek mi istersin?’ diye sordu. Ben de dünyada görmeyip, âhirette cennete hesapsız girmeyi tercih ettim. Gözlerim öyle kaldı.
Uygunsuz bir iş yaparak Hazreti Muhammed Bâkır’ın huzûruna giren birine; ’Sakın bir daha o kötü işi yapma! Bu duvarların size perde olduğu gibi, bize de perde olduğunu mu zannediyorsun?’ buyurdu.
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’i çok severdi. Zamanında bazı kimselerin bunlara düşmanlıkta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i Beyt’e olan sevgilerinden dolayı yaptıklarını iddia ettiklerini duyunca çok üzüldü. Buyurdu ki: ’Ben Hz. Ebû Bekir’le, Hz. Ömer’e düşmanlık eden kimselerden uzağım. Onlar da benden uzaktır.’
Bir gün, sohbet esnasında, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den rivayetle bir hadîs-i şerîf okudular. O mecliste bulunanlardan birisi dedi ki:
’- Hayır, bu hadîs-i şerîfin râvisi, Hz. Ebû Bekir değil, başka bir zâttır.’ Bunun üzerine İmam Muhammed Bâkır (r.a.):
’- Bu hadîs-i şerîfin râvisi Hz. Ebû Bekir’dir.’ buyurdu. O kimse ikna olmayıp, itiraza devam edince, Muhammed Bâkır (r.a.) toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve:
’- Ey Hz. Ebû Bekir! Bu hadîs-i şerîfin râvisi siz değil misiniz?’ dedi. Bunun üzerine:
’- Evet, yâ Muhammed b. Ali! Doğru söylüyorsun. O hadîs-i şerîfin râvisi benim.’ sesi duyuldu ki, o meclisteki herkes bu sesi işittiler.
Büyük zâtlardan birisi şöyle anlatıyor: Bir gün Muhammed Bâkır’ın yanına girmek için izin istedim. Yanında kardeşlerinden bir kaç kişi var, biraz bekle, dediler. Biraz bekledim. İçeriden on iki kişi çıktı. Dar elbiseler giymişlerdi. Tanımadığım kimselerdi. Selâm verip gittiler. Sonra ben içeri girdim. ’Efendim, bu gidenleri hiç tanımıyoruz, acaba onlar kimlerdi?’ diye sordum. ’Onlar müslüman cinnî kardeşlerinizdir. Siz nasıl gelip, haramdan helâlden suâl soruyorsanız, onlar da gelip soruyorlar.’ buyurdu.
Zamanında yaşamış olan bütün âlimler, Hz. İmâm Muhammed Bâkır’ın ilim bakımından yüksekliğini kabul etmekte ittifak etmişlerdir. Bir seferinde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; ’Bilmiyorsanız, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz!’ şeklindeki âyetin mânâsı kendisine sorulmuş, Hz. İmam da şu cevâbı vermiştir: ’Zikir ehl-i biziz.’ Bu söze yanındaki âlimlerden hiçbiri itiraz etmemiştir. En tanınmış din âlimleri, zaman zaman halledemedikleri meselelerle karşılaştıkları zaman, mutlaka gelir, Hz. İmam Muhammed Bâkır’a başvururlardı. Hz. İmam da hiçbirini yanından tatmin edilmemiş olarak göndermezdi. Hepsinin de takıldıkları noktaları aydınlatmanın yolunu bulurdu ve onları kelimenin tam mânâsıyla tatmin ederdi.

Hz. İmam Muhammed Bâkır son derece güzel konuşurdu. Hemen hemen her sözünde derin hikmetler mevcuttu. Hz. İmam’ı dinleyen, huzurundan ayrıldıktan sonra da uzun müddet kendisini bu sözlerin tesirinden kurtaramazdı.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, kendisinden yardım isteyen her fakire mutlaka yardımda bulunurdu. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kendisini ziyaret eden dost ve ahbaplarının bu ziyaretlerini, mutlaka iade ederdi. Hz. İmam Muhammed Bâkır’ın meclisleri, bir çeşit ilim meclisleri olurdu. Burada bulunmak ve kendisinden feyiz almak, her kula nasip olmaz saadetlerdendi. Irak’ta olsun, Hicaz’da olsun, başka yerlerde olsun, yetişen din bilginlerinin çoğu kendisinden feyiz almışlardır.
Hz. İmam Muhammed Bâkır, babalarının kurduğu gerçek ve ilâhî medreseyi devam ettirmiştir. Hz. İmâm Muhammed Bâkır, kendisi senet göstermeden, yani rivâyet edicisinin adını zikretmeden bir hadîs-i şerîfi okuduğu zaman, bunun sahîh bir hadîs olduğundan kimse şüpheye düşmezdi. Çünkü şöyle söylerdi; ’Ben bir hadis okudum, rivâyet edenini anmadım mı bilin ki, onu mutlaka babamdan duymuşumdur. Babam da babasından, babası da ceddim Rasûlullah’tan duymuştur.’ Bu şekilde rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir tanesi şudur: ’İşlerin zoru üçtür; kardeşlerle mal hususunda iyi geçinmek, menfaat söz konusu olunca insanlara karşı insafla muamelede bulunmak, her durumda Allah’ı anmak.’

Tasavvuf inancını benimseyen ve kendini ibâdete vermiş olan Muhammed bin Münkedir; ’Muhammed bin Ali’yi görünceye dek Ali bin Hüseyin’in, fazîlet yönünden kendi gibi bir halef bıraktığını ummazdım; ben ona öğüt vermek isterken o bana öğüt verdi.’ der ve şu olayı anlatır: ’Hararetim bastığı bir saatte Medîne dolaylarında gezerken, Muhammed bin Ali’ye rastladım. Pek yorulmuştu, yanındaki iki kişiye dayanarak yürüyebiliyordu; adam akıllı da terlemişti. Ona:

’- Hâşimî ulularından olan senin gibi bir kişinin, bu saatte dünya için bu derece yorulmasını, hiç de doğru bulmuyorum’ dedim. Hz. İmam bu söz üzerine dayandığı kişileri itti, doğruldu ve bana dedi ki:

’- Vallâhi bu hâlde ölüm gelip çatsa, beni Allah’a yapılan ibâdetlerden biriyle meşgul olarak bulur. Çünkü bu hâlimle ben, kendimi senden de, bütün halktan da çekmişim, ehlimin, ıyalimin rızkı için çalışmaktayım. Ben, Allah’a karşı irtikâp edilen bir suçu işlerken, ölümün gelip çatmasından korkarım.’ Bu sözü duyunca:

’Allah sana rahmet etsin! Sana öğüt vermeyi isterken, sen bana öğüt verdin.’

Rabbim şefaatine nâil etsin!
Yararlanılan Kaynaklar:
1.Hilyetü’l-Evliyâ, c.1, s.124.
2.Tezkiretü’l-Evliyâ, s.433.
3.Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar, s.317-323.
4.Rehber Ansiklopedisi, c.2, s.306-310.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 19.sayısı (2004 Ekim) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

×