150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: hz.ebubekir

Hasan B. Ali B. Ebi Talib

Hasan B. Ali B. Ebi Talib

Mübarek ve yüce Ehl-i Beyt silsilesinin iki büyüğünden birincisi ve seyyidlerin ceddi olan Hz. Hasan’ın künyesi, Ebû Muhammed el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib el-Kureyşî el-Hâşimî şeklinde geçmektedir.

Hicretin 3. yılında Medine’de doğdu. Hz. Ali (r.a.), oğluna ’Harb’ ismini vermek istemişse de Peygamber Efendimiz (s.a.v.) daha önceleri bilinmeyen ve cahiliye döneminde kullanılmayan ’Hasan’ ismini bizzat kendisi vermiş ve kulağına ezan okumuştur.(1) Yine, Ebû Muhammed künyesi de kendisi tarafından verilmiştir. Doğumunu takip eden yedinci günde Hz. Peygamber (s.a.v.) akîka kurbanı kestirmiş ve Hz. Fâtımâ (r.anhâ)’den saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istemiştir.(2)

Hz. Hasan (r.a.) Hz. Peygamber’in en çok sevdiği torunlarından ve O’nun ’Reyhânesi’, Hz. Ali’nin, Hz. Fâtımâ’dan doğan büyük oğlu. Hulefâ-i Râşidîn’in beşincisi kabul edilir. On iki İmam’ın ikincisidir.

Hz. Hasan, Hz. Peygamber’in terbiyesinde yetişti. Sahîh hadis kitapları dahil bir çok İslâmî literatürde, Hz. Peygamber’in torunu ile ne kadar ilgilendiğini ve onu ne kadar çok sevdiğini ifade eden rivayetler bu gerçeği göstermektedir. Onunla her an ilgilendiğini, hemen hemen yanından hiç ayırmadığını; bilhassa namazlarda bile torununun gelip omuzlarına çıktığından dolayı, Hz. Peygamber’in sırf onu incitmemek için secdesini uzattığını ifade eden hadisler, ilahî vahye mazhar dede ile, O’nun ’reyhanesi’ arasındaki sevgiyi anlatmaktadırlar.(3). Hatta Hz. Peygamber rükû’da iken torunu gelir, ayaklarını açar, bir yönden girer, öbür taraftan çıkar(4) ve Hz. Peygamber ses çıkarmazdı. Bazen secde ederken omuzlarına bindiğinde, onu yavaşça sırtından indirirdi. Hatta bir defasında Hz. Peygamber hutbe okurken Hz. Hasan ile kardeşi Hz. Hüseyin’in üzerlerindeki uzun ve kırmızı elbiseleri ile düşe kalka yürüdüklerini görünce, hutbesine ara verip, minberden inerek, torunlarını kucağına aldığı ve önüne oturttuğu, daha sonra da, ’Allah Teâlâ: ’Mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihan vesilesidir.’(et-Teğâbün, 64/15) derken doğru söylemiştir. Şu ikisini bu şekilde görünce sabredemedim.’ diyerek hutbesine devam ettiği kaynak hadis kitaplarında anlatılmaktadır. (5)

Öbür taraftan Hz. Peygamber torunlarını öper(6) ve her iki torununun cennet ehli gençlerinin efendileri olduğunu da söylerdi.(7) Hatta onları sevenleri Allah’ın sevmesini dilediği duaları da rivayetler arasında yer almıştır.(8)

Hz. Hasan fizik olarak dedesi Hz. Peygamber’e çok benzerdi.(9) Öyle ki, bir defasında Hz. Ebû Bekir, ikindi namazından çıktıktan sonra, Hz. Ali ile beraber yürürken, çocuklarla oynayan Hz. Hasan’ı görürler. Hz. Ebû Bekir onu omzuna alır ve; ’Nebî’ye benzeyen, Ali’ye benzemeyen, sana babam feda olsun!’ diye bir mısra söyler.(10) Hz. Ali bu hâdise ve sözler karşısında gülümser.

Hz. Hasan, Hz. Peygamber (s.a.v.) âhirete göçtüğü sıralarda sekiz yaşlarında idi. Henüz çok küçük olduğu için, Hz. Peygamber’den doğrudan doğruya rivayet ettiği hadislerin sayısı oldukça azdır. Bunlardan biri Ebu’l-Havrâ’nın rivayet ettiği şu hadistir: ’Hz. Hasan’a, ’Hz. Peygamber’den duyduğun hangi hadisi hatırlıyorsun?’ diye sordum. O da şunu anlattı: ’Şu hadiseyi hatırlıyorum: Zekat hurmalarından bir hurma alıp, ağzıma atmıştım. Hz. Peygamber o hurmayı ağzımdan salya ile çıkardı. Oradakiler ’Yâ Rasûlallah! Bu çocuğun ağzına attığı tek bir hurmayı, niçin geri çıkardın?’ dediler. O da: ’Biz Âl-i Muhammed’e sadaka (zekat) helâl değildir.’ buyurdu. Hatırladığım diğer bir hadis de: ’Seni ilgilendirmeyen şeyleri bırak, ilgilendiren şeylere bak…’ hadisidir. Yine dedem Hz. Peygamber bana şu duayı da öğretmişti: ’Ey Allah’ım! Beni hidayete erdirdiğin kimselerden eyle, âfiyet verdiğin kişilerden eyle, dost edindiğin kullarının arasına kat! Verdiğin şeyleri benim hakkımda mübarek kıl ve hüküm verdiğin (takdir ettiğin) şeyleri şerrinden de koru. Senin dost edindiğin bir kişi asla zelil olmaz.’(11)

Hz. Hasan’ın tarihî bir şahsiyet olarak ortaya çıkması, babası Hz. Ali’nin şehid edilmesini müteâkiben, Kûfelilerin kendisine biat ederek halife seçmeleriyle başladı (h. 40/m.660). Ve altı ay sonra yapılan bir antlaşma üzerine Hz. Muaviye Medâin’e geldi. Hz. Hasan’ı yanına alarak Kûfe’ye girdi. Hz. Hasan (r.a.), Hz. Muaviye ile antlaşma yaptı. Bu hareketi ile Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadisine mazhar olup, Müslümanlar arasında kan dökülmesini önlemiş, barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmuştu. Hz. Peygamber bir gün minberden Sahâbelere: ’Benim bu oğlum Hasan, efendidir. Allah onun vasıtasıyla iki büyük grubun arasını düzeltecektir.’ buyurmuşlardır.(12) Nitekim kırk yıl sonra İslâm’ın iki büyük ordusu karşı karşıya gelmiştir. Hz. Hasan (r.a.) Hz. Muaviye ile antlaşma yoluna gidip Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mucizesini tasdik etmiştir.

Hz. Hasan bu feragati ile bir dünya saltanatı kaçırıp kan dökülmesini önledi. Fakat bunun yanında manevi bir saltanat kazanmış oldu. Risâle-i Nûr’da bu olayın içyüzü şöyle anlatılır: ’Hasan ve Hüseyin ve onların hânedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem’i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi -tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı mâneviyyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.’(13)

Peygamber Efendimizin (s.a.v.), soyunu devam ettiren iki torunundan biri olan Hz. Hasan’ı çok severdi. Bunu söz ve davranışlarıyla gösterirdi. Bediüzzaman Hazretleri, Peygamberimizin bu sevgisini: ’Hazret-i Hasan’dan (r.a.) teselsül eden nûrânî nesl-i mübarekinden, Gavs-ı Âzam olan Şâh-ı Geylânî gibi pek çok mehdî-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (s.a.v.) olan zatların hesabına?’ olduğunu ifade eder. Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmesini, ’O zatların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak, Hazret-i Hasan’ın (r.a.) başını öpmüş’(14) şeklinde değerlendirir. Hz. Hasan’ın soyundan gelen bu kişilere ’şerif’ denilmiştir.

Ayrıca Peygamberimiz bazı tavır ve sözleriyle Aba Ehli’ni (Hz. Ali, Hz. Fâtımâ, Hz. Hasan ve Hüseyin) tathîr etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) mübarek abasını üstlerine örterek Ahzâb sûresi 33. âyetle ’Ey Peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.’ şeklinde dua ederek otuz kırk yıl sonra Müslümanlar arasında çıkacak olan fitne ve kan dökmeleri nübüvvet nazarıyla görmüş, o dönemi yaşayacak olan Aba Ehli’nin masumiyetine dikkat çekmiştir. Bu hareketiyle, Hz. Ali’nin ’… Hazret-i Hasan’ı (r.a.), yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risâlet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fâtımâ’nın (r.anhâ) zürriyetinin nesl-i mübâreki, âlem-i İslâm’da Ehl-i Beyt unvanını alarak âli bir şeref kazanacaklarını… ilan ediyor.’(15)

Hz. Ali yoluyla gelen Ehl-i Beyt; Hz. Hasan, Hüseyin, Muhammed b. el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer (r.a.)’den yayılmıştır. Hz. Ali şehit edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde şöyle demiştir: ’Ey Irak halkı! Bizim için Allah’tan korkun. Biz sizin emîrleriniz ve misafirleriniziz. Biz Ehl-i Beyt’iz. Çünkü Allah Teâlâ bizim hakkımızda: ’Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.’ diye bahsetmiştir.’

Hz. Hasan (r.a.)’ın ölüm sebebi olarak zehirlendiği söylenir. Zehirleyenin de kendi hanımı Ca’de binti el-Eş’as b. Kays olduğu rivayet edilir. Hz. Hasan kırk gün hasta yattı. Hasta yatarken kardeşi, kendisine kimin zehirlediğini sorduysa da, o buna cevap vermekten kaçındı. Hatta bu zehirlenmeden önce üç defa daha aynı girişimde bulunulduğunu, fakat onları atlatmayı başardığını söyler. Bu son içtiği zehirin başka olduğunu ve herhalde öleceğini ona açıklar.(16) 5 Rabîu’l-Evvel, 50 (2 Nisan, 670) günü vefat etti.(17) Bazıları bu tarihin hicrî 49, 50, 51. hatta 54. yılı olduğunu söylemişlerdir. (18) Hz. Hasan vefat ettiğinde 47 yaşında idi.(19) Hz. Hüseyin (r.a.), kardeşini bir çok Sahâbî’nin defnedildiği el-Bakî’ mezarlığına defnetti.

Hz. Hasan cömert ve kerîmdi. Fizik ve ahlâk olarak Hz. Peygambere çok benzerdi. Çok takva sahibi idi. Medine’den Mekke’ye yürüyerek 15 defa hac yaptığı meşhurdur. İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a.) şöyle anlatır: ’Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib insanların en âbidi, zâhidi ve en faziletlisidir. Kabir, haşr, mahşer ve sırat zikredildiği zaman ağlardı.’ Hz. Osman (r.a.) ise, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) hakkında: ’İlmi başkalarından kestiler kendileri için topladılar. Hikmet ve hayrı da bir arada topladılar.’ diyerek onların ilmî ve takva yönlerini sarîh bir şekilde ifade etmiştir.

Hz. Hasan (r.a.), hayır yapmayı çok severdi. Öyle ki, mallarının tamamını iki defa fakirlere dağıttı; üç defa da Allah (c.c.) ile ’Kasâme’ yaptı. Yani iki ayakkabısı varsa, birini tasadduk edip, birini kendisine bırakarak; herhangi bir yiyeceğinin bir avucunu dağıtıp, bir avucunu kendine ayıracak kadar adil davranarak, mallarını fakirlere dağıttığı kaynaklarda geçmektedir. Onun güzel ahlâkın ve başkalarına ikram etmenin faziletine dair bir çok vecizesi vardır. Meselâ; ona ’mekârim-i ahlâk’ın ne olduğu sorulunca, o bunu şöyle özetler: ’Doğru söz, isteyene vermek, güzel ahlâk, sıla-ı rahim, komşu hakkında utanmak, arkadaş hakkına riayet, misafire ikram ve nihayet bunların da başında hayâdır. (20)

Hz. Peygamberin soyu, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in çocukları vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Hüseyin’in soyundan gelenler halk arasında ’seyyid’ Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere de ’şerîf’ veya ’emîr’ diye adlandırılmıştır.

Rabbim şefaatlerine nâil etsin. Amin!

Kaynakça:
1. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 10; İbn-i Hacer el-Askalânî, Tehzîbü’t-Tehzîb, Haydarabad 1325, II, 296.
2. Ez-Zehebî, Siyer A’lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1406/1986, III, 246.
3. Ahmed b. Hanbel, III, 493, 494; Nesâî, Takbîl 82.
4. El-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1967, IX, 175; Tehzîbü’t-Tenzîb, II, 296.
5. Ahmed b. Hanbel, V, 254; Ebu Davud, Salât 233; Tirmizî, Menâkıb 31; İbn-i Mâce, Libas 20; Neseî, Salâtu’l-Îdeyn 27; Zehebî, a.g.e., III, 256.
6. Ahmed b. Hanbel, IV, 93; Taberânî, H. no: 2658.
7. Tirmizî, Menâkıtî, 31; Ahmed b. Hanbel, III, 3; el-Hatîb el-Bağdâdî, Târih-u Bağdâd, Beyrut (ty), I, 140.
8. Ahmed b. Hanbel, II, 249, 331; Tehzîbü’t-Tehzîb, II, 297 vd.
9. Tirmizî, Menâkıb, 31.
10. Buhârî, Fadâilü’l-Ashâb, 22.
11. Ahmed b. Hanbel, I, 200; Ebu Dâvûd, Salât, 340; Tirmizî, Ebvâbu’s-Salât, 341; Neseî, Kıyâmü’l-leyl, 50; Üsdü’l-Ğâbe, II, I1.
12. Buhârî, Fiten 20, Sulh 9; Ebu Dâvûd, Sünne 12.
13. Mektûbât s. 58, 59.
14. Lem’alar s. 26.
15. Lem’alar s. 97
16. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, II, 15
17. Sıfatü’s-Safve, I, 762
18. el-İsâbe, I, 330
19. Tehzîbü’t- Tehzîb, II, 301

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 16. sayısı (2004 Temmuz) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Silsile-i Farukiyye – Naşibendiyye Kolu Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (r.a.)

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm, Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen, Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.s), Ehl-i Beyt’ine, sahâbesine ve kıyamete kadar güzellikle, doğruluk ve candan bağlılıkla onların izinden gidecek olanlara?

İslâm’ın davetine ilk icabet edenlerden, onu gönülden destekleyen ve benimseyen, Rasûlullah (s.a.s)’in hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve ’bu yağmuru gönlünde tutarak başkalarına da içiren’ yüce bir şahsiyet, Raşit Halifelerin ve Aşere-i Mübeşşere’nin (cennetle müjdelenenlerin) ilki, halifeliği döneminde Kur’ân’ı bir araya getiren, hicret esnasında Rasûlullah (s.a.s)’la beraber olmasından dolayı, ’mağarada bulunan iki kişiden biri’1 şeklinde kendisinden bahsedilen büyük sahabî Hz. Ebû Bekir (r.a.).

Asıl adının Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Efendimiz’in (s.a.s.) ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azat edilmiş manasına ’atîk?2; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da ’sıddîk’; çok şefkatli ve merhametli olduğu için ’evvâh? lâkablarıyla anılmıştır. Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Hz. Ebû Bekir’in nesebi Mürre ibn-i Kâ’b’da Rasûlullah (s.a.s)’la birleşir.

Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının adı ise Ebû Kuhâfe Osman’dır. Bedir Savaşı’na kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhâfe de Mekke’nin Fethi’nde Müslüman olmuştur.

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene üç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan ’hanîf’ bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Efendimiz (s.a.s)’in yanından hiçbir zaman ayrılmamıştır. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde de Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerini en iyi bilenlerdendir. Mekke’de ’eşnak’ diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcayarak kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Rasûlullah’a iman eden Hz. Ebû Bekir, İslâm davetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korur; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azat etmekte kullanırdı. Hz. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnîre, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır.3

Rasûlullah (s.a.s) birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umumî ve hususî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Efendimiz (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Hz. Ebû Bekir’e danışırdı. Araplar ona ’Peygamber’in veziri’ derlerdi.4

Efendimiz’in (s.a.s) vahiy kâtiplerinden olup onun sırrını saklamayı çok iyi bilir ve huzurunda çok edepli davranırdı. Medine’ye elçiler geldiğinde onlara Rasûlullah (s.a.s)’ı nasıl selamlayacaklarını öğretir, huzurunda sükûnetle oturmalarını tembihlerdi. Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilirdi. Efendimiz’in (s.a.s) söz ve davranışlarını en hızlı ve güzel şekilde anlama kabiliyetine sahipti.5

İslâm’ı Kabul Etmesi

Hz. Ebû Bekir (r.a), Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, ’Allah’ın elçisi’ olduğunu söyleyip ’Yaratan Rabb’inin adıyla oku’6 diye başlayan âyetleri okuduğu zaman hemen ona: ’Allah’ın birliğine ve senin O’nun Rasûlü olduğuna iman ettim’ demiştir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Efendimiz (s.a.s.), ’Ebû Bekir müstesna İslâm’ı kendisine arz ettiğim herkes tereddüt etti. Ebû Bekir ise tereddüt etmedi.? 7 buyurdular.

Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar artınca Efendimiz (s.a.s) Hz. Ebû Bekir’e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve o da yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gımâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Düğunne ile karşılaştığında İbn-i Düğunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Hz. Ebû Bekir’i himayesine alan İbn-i Düğunne, Hz. Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: ’Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.’8

Böylece on üç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe validemizin rivâyetine göre, Rasûlullah Efendimiz hicret emrini alıp ona gelerek, beraberce hicret edeceklerini söyleyince sevinçten ağlamaya başlamıştı.9

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya gittiği İsrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetiştirdikleri zaman; ’O dediyse doğrudur.’ demiştir. Bu sözünden sonra Ebû Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, şeksiz şüphesiz tasdik eden, itikadında şüphe olmayan anlamında, ’Sıddîk’ lâkabı verildi.10

Hicretinden Kesitler

Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a) mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah (s.a.s) içeri girmiştir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş Kabilesi’nin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir.

İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah (s.a.s) bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: ’Üzülme, Allah bizimledir, diyordu. Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti. Kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Yüce olan, Allah’ın kelimesidir. Ve Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.?’11

Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye doğru yola çıktılar.

Hz. Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ’Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ’Sus yâ Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?’ buyurdu.?12

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inşasına katıldı ve masrafların bir kısmını kendisi karşıladı. Efendimiz (s.a.s) Mekke’de Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasında kardeşlik bağı kurmuştu.13 Ayrıca Medine’de evinde misafir olduğu Hârise b. Zeyd ile de kardeşlik bağı kurulmuştu. Rasûlullah (s.a.s) İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte yapılan tüm savaşlara iştirak etmiştir. Bedir, Uhud, Hendek savaşları, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke’nin Fethi, Huneyn, Taif gazveleri onlardandır. Hz. Ebû Bekir efendimiz bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır.

———————-
1. et-Tevbe, 9/40.
2. Tirmizî, Menâkıb, 16, h.no: 3679.
3. İbn-i Hişam, Sîret, c.1, s.430.
4. İbn-i Haldun, Mukaddime, s.206.
5. Abdulhay el-Kettani, et-Terâtibü’l-İdariyye, c.I, s.119-120.
6. el-Alak, 96/1.
7. İbnu’l-Esîr, Camiu’l-Usûl, VIII, h.no: 6405; Hadislerle Tasavvuf, h.no: 183-184.
8. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.17-18.
9. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.150.
10. İbn-i Hişam, a.g.e., c.2, s.50.
11. et-Tevbe, 9/40.
12. Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1-13.
13. Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c.1, s.238, c.3, s.174,175.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış olup “Özlenen Rehber” dergisinin 48.sayısında (2007 Mart) yayınlanmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hz.Ebubekir (2. Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Hz.Ebubekir (2. Bölüm)

Zühd ve Takvası

Hz. Ebû Bekir (r.a) huşu ve takva üzere ibadet ederdi. Namaza kalktığında havf ve haşyetinden dolayı titrer, fakat kalbindeki huzur hâli sebebiyle huşûunu korurdu. Gözü yaşlıydı. Yanık sesiyle Kur’an okurken ağlar, dinleyenleri de ağlatırdı. Allah aşkı ile ciğeri püryan olduğundan, yanında duranlar onun ağzından yanık ciğer kokusuna benzer bir koku duyduklarını anlatırlardı. ’Biz keremi takvada, zenginliği yakîn elde etmede, şerefi engin gönüllülükte bulduk.’ derdi.

Bir gün Efendimiz (s.a.v) soruyor: ’Bugün içinizde oruçlu olan var mı?’ Bir tek Hz. Ebû Bekir’den ’Evet!’ cevabı geliyor. Allah elçisinin peş peşe sorduğu; ’Bugün hiç cenaze teşyiine iştirak edeniniz oldu mu? Bugün bir yoksulu doyuranınız var mı? Bugün bir hasta ziyaretinde bulunanınız oldu mu?? şeklindeki sorulara da sadece ondan müspet cevap gelince, Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur: ’Bütün bu faziletleri kendisinde toplayan kimsenin gideceği yer cennettir.’ Müslim’in rivayet ettiği bu hadisten Hz. Ebû Bekir’in hem şahsî, hem de topluma hizmet açısından en mühim faziletleri şahsında topladığı görülmektedir. Bu faziletler, onun üsve-i hasenesi; yani en güzel örneği olan Allah Rasûlü’nden öğrendiği ve ümmete örnekler halinde sunduğu faziletlerdir.

Onun coşkulu ibadeti, yanık ve ağlamaklı bir sesle Kur’an okuyuşu pek çok Mekkeli’nin dikkatini çekerek müslüman olmasını sağladığı için müşrikler onu açıktan namaz kılmaktan ve Kur’an okumaktan menetmeye çalışmışlardı.

Haram ve şüphelilerden son derece sakınırdı. Nitekim bir kölesinin sihir karşılığı aldığı sütten bilmeden içmiş, durumu öğrenince parmağını boğazına sokarak bu sütü midesinden çıkarmıştı.

Takva ve verâ duygusunun bir gereği olarak zaman zaman parmağıyla dilini tutup; ’Başıma ne geldiyse hep bunun yüzünden!’ derdi. Bazen da diline sahip olmak için ağzına çakıl taşları koyduğu rivayet edilir.

Hutbe ve öğütlerinden birisi şöyledir:

’Ey insanlar! Size her işte ve her durumda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Sevdiğiniz ve sevmediğiniz her işte hakka tutunmanızı öğütlerim. Çünkü doğru olmayan sözde asla hayır yoktur. Yalan söyleyen facir, fısk u fücura meyleden kişi helâk olur. Kendinizi övmekten sakınınız! Hakikatte topraktan yaratılmış ve toprağa döneceği kesin olan çaresiz insanın, kendini övmesini anlamak mümkün değildir. İnsan bugün diri ise yarın ölür. O halde güzel işleri yapınız, sâlih ameller işleyiniz ve kendinizi ölmüş gibi kabul ediniz. Aslına eremediğiniz şeyin bilgisini Cenâb-ı Hakk’a havale ediniz. Kendiniz için hayırlar yapınız ki; yarın onları karşınızda hazır bulasınız. Çünkü Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerim’inde; ’Kıyamet gününde herkes, dünyada hayır ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulacak ve ister ki, o kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsaydı. Yine Allah (c.c) kendisinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyicidir.’ (Âl-i İmrân, 3/30) Öyleyse ey Allah’ın kulları, Hakk Teâlâ’dan gerektiği şekilde korkunuz ve sizden önce bu fânî âleme gelip geçenlerden ibret alınız ve biliniz ki, Allah Teâlâ’nın huzurunda büyük küçük yaptığınız bütün işlerin hesabını verecek, mükâfat veya ceza göreceksiniz. Hiç şüphesiz ki Allah (c.c) esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Şimdi siz, canınızı kurtarmanın çaresine bakınız.? (İbn-i Kuteybe ed-Dineverî, el-İmame ve’s-Siyase, c.I, s.22)

’Rasûlullah vahiy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır… Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur… Amelin sırrı sabırdır… Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz.? (Ebû Nuaym, Hılye, l)

Hz. Ebû Bekir (r.a) Hakkında Vârid Olan Bazı Hadis ve Haberler

Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur: ’Muhakkak ki arkadaşlığı ve malı hususunda insanların bana en çok ihsanlısı Ebû Bekir’dir. Ümmetimden kendime bir dost edinseydim Ebû Bekir’i edinirdim. Lakin İslâm sayesinde oluşan kardeşlik, şahsî dostluktan efdaldir?? (Taberî, IV, 49; İbn-i Sa’d Tabakât, c.3, 169; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefâ, 27)

Amr b. el-Âs’tan rivayette: ’Yâ Rasûlallah! İnsanlar içinde sana en sevgili olanı kimdir?? diye sordum. ’Âişe’dir? buyurdu. Ben, ’Erkeklerden kimdir?? dedim. Rasûlullah (s.a.v): ’Âişe’nin babasıdır (Ebû Bekir’dir)!? buyurdu. Ben, ’Sonra kimdir?? dedim. Rasûlullah (s.a.v): ’Ömer’dir? buyurdu, sonra birtakım kimselerin adlarını saydı.? (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 2; Tirmizî, Menâkıb 14/3655)

Rasûlullah (s.a.v) bir gün mescide gitti. Biri sağında, diğeri sol yanında Ebû Bekir ve Ömer vardı. Ellerinden tutarak ’Kıyamette böylece ba’solunuruz!? buyurdu. (eş-Şeyh Mansur Ali, Tâc, trc. Bekir Sadak, III, 589, h.no:967)

İbn-i Ömer (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) zamanında Ebû Bekir (r.a) üzerine hiç kimseyi üstün tutmazdık. Sonra Ömer’i, Osman’ı sayardık. Sonra da Sahâbe arasında tefrik yapmazdık.? (Sahîh-i Buharî, Tecrîd Terc. IX, 331)

Ömer (r.a)’dan: Rasûlullah (s.a.v) bize tasadduk etmemizi emretti, ben de buna mal ile katıldım. Dedim ki; bugün tasaddukta Ebû Bekir’i geçeyim, ve malımın yarısını getirerek Rasûlullah (s.a.v)’a verdim. Rasûlullah (s.a.v), ’Ehline ne bıraktın?? dedi. Ben de, ’Geri kalan yarısını.? cevabını verdim. Ebû Bekir ise malının hepsini vermişti. Rasûlullah (s.a.v), ’Ey Ebû Bekir, ehline ne bıraktın?? diye sordu. O da, ’Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım yâ Rasûlallah!? dedi. Artık ben kendi kendime şöyle dedim: ’Onu hiçbir şeyde ebediyen geçemem.? (Tirmizî, Menâkıb 16/3675)

Hz. Ebû Bekir’in ölümünde Hz. Ali şu sözleri söyledi:

Sen, fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların kımıldatamadığı bir dağ idin. Rasûlullah (s.a.v)’in dediği gibi sen bedeninde zayıf, Allah’ın dininde kuvvetli, gönlünde mütevazı, Allah’ın katında ve yeryüzünde makamı yüce, mü’minlerin nazarında büyük idin. Sende hiç kimsenin kini, hiç kimsenin değersiz bulduğu bir taraf yoktu; senin katında kuvvetli, ondan hak alıncaya kadar zayıf; zayıf da hakkını alıncaya kadar kuvvetliydi. Allah (c.c) senin sevabından bizi mahrum etmesin, senden sonra bizi saptırmasın.? (İbn-i Sa’d Tabakât, 3/169; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefâ, 27; ed-Dineverî, el-İmâme ve’s-Siyâse, I/12)

Zikirdeki Meşrebi

Hz. Ebû Bekir’in tasavvuftaki ve altın silsile’deki en önemli yeri, hafî zikrin onun vasıtasıyla öğrenilmiş ve yaşanmış olmasıdır. Tabakât kitapları ve hakkında yapılan araştırmalar, onun hafî meşrepliğinde birleşiyor. Hz. Ömer sadakasını açıkça halkın arasında getirip teslim ettiği halde Ebû Bekir (r.a) gizlice veriyor. Hz. Ömer, gece kıldığı namazlarda Kur’ân’ı yüksek sesle okuduğu halde o, alçak sesle okumayı tercih ediyor. Niçin öyle yaptığı sorulduğunda da; ’Kendisine münacatta bulunduğum zatı dinliyorum. Ondan anlıyorum ki, O bana uzak değildir, O’nun işitmesi açısından alçak sesle yüksek ses birdir.’ karşılığını verirdi.

Hz. Ebû Bekir’de ’hafî zikir’ sırrı tecelli ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer’de ’cehrî zikir’ sırrı tecelli ediyor. Allah Teâlâ Kur’ân’da zikrin hafîsini de cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. (en-Nisâ, 4/103; el-Arâf, 7/205; en-Nûr, 24/37; el-Ahzâb, 33/35-41) Her iki zikrin de öğreticisi ve icracısı Efendimiz (s.a.v)’dir. Bu bakımdan tasavvufî telâkkiye göre Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’e Sevr mağarasında gizli zikri telkin ve talim buyurmuştur. Hadis kaynaklarında geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivayeti Kur’an doğrulamakta ve, ’İkisi mağarada iken o, arkadaşına ’Üzülme Allah bizimle beraberdir.’ (et-Tevbe, 9/40) diyordu. Âyete de konu olan Rasûlullah (s.a.v)’ın bu haberi lafızda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmuştur. Maiyeti, yani Allah ile olmak; O’nu unutmamak ve hiçbir an hatırdan çıkarmamaktır. Hafî zikir de bu değil midir? Gönüldeki Allah bağını sürdürmek değil midir? (Temir, Fatma, Gönül Dostları (Silsile-i Âliyye), s.28-29)

Hz. Ebû Bekir’le açılan hafî zikir yolu, tasavvufun tarihî sürecinde bu yolu temsil eden kimselerin isimlerine nispet edilerek anıldı ve günümüze şu isimler adı altında ulaştı. Hz. Ebû Bekir Sıddîk’tan (r.a) sonra bu yola ’Sıddîkiyye’ ismi verildi. Ayrıca Hz. Ebû Bekir’in soyundan gelenler ’Bekrî? ve ’Sıddîkî? nisbeleriyle anılır. (Ayrıca bkz; Muhammed Tevfik b. Ali el-Bekrî, bu aile mensuplarının şecere ve hâl tercümeleri hakkında Kitab-u Beyti’s-Sıddîk ve İbrahim b. Emir el-Ubeydî de Umdetü’t-Tahkîk fî Beşâ’iri âli Sıddîk adlı eserleri kaleme almışlardır.) Bâyezid-i Bistâmî (k.s)’ye kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra ’Tayfûriyye’ ismi verildi. Tayfur, Bâyezid-i Bistâmî ’nin bir diğer adıdır. Abdulhâlik Gücdevânî hazretlerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra ’Hâcegâniyye’ ismi verildi. Bu yol, Mevlânâ Halid Bağdâdî’den sonra ’Nakşibendî Hâlidiyye’ ismiyle anılıp yayıldı. Bugün Anadolu’da yaygın olan kol ’Hâlidiyye’ koludur. Bu yol, günümüzde Şâh-ı Nakşibend hazretlerine nispet edilen meşhur ismiyle ’Nakşibendîlik’ olarak anılmaktadır.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âlî himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin!

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış olup “Özlenen Rehber” dergisinin 49. sayısında (Mayıs 2007) yayınlanmıştır

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Kölelikten Kurtulması

Selman-ı Farisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Efendimiz’in (s.a.s ), “Kendini kölelikten kurtar ya Selmân” buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti. Selman-ı Farisî bu durumu Efendimiz’e (s.a.s) haber verdi. Rasûlullah (s.a.s) sahabesine; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar.

Rasûlullah (s.a.s) “Bunların çukurları hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Rasûlullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Buyurdular ki: “Bir gün bir zat beni arıyor ve “Selman-ı Farisî’yi Mükatib-i Fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimiz’e (s.a.s) gittim ve durumu arz ederek: “Ya Rasûlallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Rasûlullah (s.a.s) o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allah u Teâlâ bununla senin borcunu eda eder” buyurdu. Selman-ı Farisî, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum. ”

Medine’deki Kardeşlik ve Hizmetleri

Uzak diyarlardan geldiği için Ashab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebû Derda ile kardeş oldu. Bu iki fakir ve zahid sahabî birbirlerini sık sık ziyaret eder, birbirlerinin ihtiyaçlarını görerek yardımlaşırlar, yer yer birbirlerini sünnet çizgisinde uyarırlardı. Selman uzun hayat tecrübesi, seyahatları ve ince zekâsı sayesinde daha mutedil bir zühd ve ibadet hayatını seçtiği halde Ebu’d-Derda hazretlerinin ruh haleti biraz daha farklı şekillerde tezahür ediyordu. Nitekim bir defasında Selman (r.a) Ebu’d-Derda’yı ziyarete vardı. Fakat onu evinde bulamadı. Arkadaşının hanımı Ümmü’d-Derda’yı eski bir elbise içinde ve perişan bir halde görünce dayanamadı ve ’durumlarının nasıl olduğunu’ sordu. Ümmü’d-Derda da biraz kahırlanarak ’Halimiz nasıl olacak, kardeşin Ebu’d-Derda dünyayı boşadı. Maşallah geceleri ibadetle, gündüzleri de oruç tutarak geçiriyor. Bize hiç baktığı yok’ dedi. Selman bunları duyunca üzüldü. Tam geri dönüp gitmek üzere idi ki Ebu’d-Derda geldi. Selman’ı görünce hemen kucaklayıp oturttu ve bir sofra hazırlayıp getirdi, Selman’ı da buyur etti. Selman: ’Sen oturmayacak mısın?’ diye sorunca o: ’Ben oruçluyum’ cevabını verdi. Selman bu sefer: ’Vallahi sen sofraya oturmadıkça bir lokma bile yemem.’diye diretti. Ebu’d-Derda çaresiz nafile orucunu bozup kardeşiyle birlikte sofraya oturdu. Geceleyin istirahata çekildiler. Gecenin ilk üçtebir ve yarısı vaktinde Ebu’d-Derda namaza kalkmak istediyse de Selman izin vermedi. Gecenin son üçtebiri olunca ’Haydi şimdi kalkıp teheccüd kılalım’ dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya şunları söyledi: ’Bak kardeşim, senin üzerinde Rabbının da, nefsinin de, ailenin de, misafirinin ve komşunun da hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin. Rabbın için namaz kıl, oruç tut kulluk yap, nefsini de unutma, ye iç, istirahat et, hayat yoldaşını da ihmal etme!’

Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Rasûlullah (s.a.s)’a hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu’man bin Mukarrin ile Ensar’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: ’Selman’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm’ buyurmuştur. Selman’ın bu çalışmasına Kays bin Sa’sa’nın gözü değmiş ve Selman birden bire yere yıkılmıştı. Sahabe hemen Efendimize (s.a.s) koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. ’Kays bin Sa’sa’ya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman’ın arkasından baş aşağı çevrilsin’ buyurmuştur. Sahabe de Rasûlullah (s.a.s)’in buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi’ye Efendimiz (s.a.s) ’Selman-ül Hayr’ ’Hayırlı Selman’ buyurdu.

Hz. Ebu Bekir devrinde Medine’den ve Hz. Ebu Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Selman-ı Farisi, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, İslam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi’nin çok büyük hizmetleri olmuştur, İranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara İslam’ı anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslam askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti, vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslam orada süratle yayıldı.
Selman-ı Farisi, Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vali iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi’yi tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ’ ’Gel şunu taşı’ dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selman’ı tanıyanlar adama ’Sen ne yapıyorsun bu validir’ dediler. Adam, Hz. Selman’a dönüp: ’Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin’ dedi. Hz. Selman; ’Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim’ dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman (r.a.) böylesine de tevazu sahibi idi.

Vefatı

Hanımı anlatır: Vefatına yakın bana: ’Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir’ dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım. Odadan, ’Esselamü aleyke, ey Allahın velisi ve Rasûlullah’ın arkadaşı’ diyen bir ses duydum, içeri girdiğimde ruhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.

Dünyanın debdebesinden uzak çok sade bir hayat yaşayan Selman-ı Farisi (r.a.), Hz. Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyarete gelen Sa’d bin Ebi Vakkas’a artık dünyadan ayrılacağını ve bütün servetinin bir kâse (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibaret olduğunu söyledi. Bu hastalığı neticesinde Medayin’de vefat etti. Selman (r.a.) rivayete göre iki yüz küsur sene yaşamış ve 35/655 yılında vefat etmiştir.

İlme Düşkünlüğü, Zühd ve Takvası

Selman-ı Farisi müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Rasûlullah (s.a.s)’ın daima yakınlarında bulunur ve bazı geceler Efendimizle (s.a.s) başbaşa saatlerce sohbet ederlerdi. Sahabe tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi dünyaya hiç rağbet etmezdi.

Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allah’ın yarattığı kâinatın hikmetlerini düşünürdü. Bu şekilde birazcık dinlenince ’Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allah’a ibadet et’, diline de ’Ey lisanım, sen de Allah’ın zikrine başla’ derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi zaten Ashab-ı Suffe denilen Efendimizin (s.a.s) bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve kendisinden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi. Ashab-ı Suffe içerisinde Rasûlullah (s.a.s)’a en yakın olan Selman-ı Farisi idi. Hz. Aişe (r.a) buyuruyor ki: ’Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Rasûlullah (s.a.s) ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Rasûlullah (s.a.s)’ın yanında bizden fazla kalırdı. Efendimizde (s.a.s) ’Allah u Teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi’ buyurdular.

Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Said el-Hudri, ibn-i Abbas, Evs bin Malik, O’nun talebeleri arasında idi. Ebû Hureyre ondan hadis-i şerif rivayet etmiştir. Tabiinin büyüklerinden ve o zaman Medine’de Fukaha-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kasım bin Muhammed de Selman-ı Farisi’nin talebelerindendir. O’nun derslerinde ve sohbetlerinde kemale ermiştir.

Said bin Müseyyeb, Abdullah bin Selam’dan naklen anlatır: ’Selman-ı Farisi bana: ’Ey kardeşim, hangimiz evvel vefat ödersek, vefat eden kendini, hayatta olana göstersin’ dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. ’Evet, mümkündür. Çünkü mü’minin ruhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir; kâfirin ruhu Siccinde habsedilmiştir’ dedi. Selman vefat etti. Birgün kaylûle yaparken Selman’ın geldiğini gördüm. Selam verdi. Selamına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, ’İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir’ dedi ve üç kere tekrarladı.’

Selman-ı Farisi’nin ilmi ile fazileti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hz. Ali (r.a): ’Selman-ı Farisi evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir’ buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s)’a sıdk ve muhabbeti sebebiyle Ashab-ı kiramın seçkinleri arasına Rasûlullah (s.a.s) tarafından dâhil edildi. Muhacirlerle Ensar arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensardan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz, ’Selman bizdendir, ehl-i beyttendir’ buyurdu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

’Cennet üç kişiye müştaktır (Yani şevkle onları beklemektedir) Aliyyül Murtaza, Ammâr bin Yaser ve Selman-ı Farisi.’

’Dört kişi fazilette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selman Farsları, Bilal Habeşileri geçmişiz.’

’Ey Selman, hastanın duası kabul olunur. Dua et ve anlayarak dua yap! Sen dua et, ben de âmin diyeyim!’

’Ey Selman Kur’an-ı Kerimi çok oku!’

Ebu Hureyre (r.a.), Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi İncil diğeri de Kur’an-ı Kerim’dir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 52.sayısında (Temmuz 2007) yayınlanmıştır.

×