150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: horasan

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Silsile-i Farukiyye – Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Hikmetli Sözleri

Ebû Ali Farmedî, irşad ve nasihat ederken üslubundaki incelik, hâl ve tavırlarındaki mükemmellik sebebiyle devrinde büyük bir sevgiye mazhar oldu. Yaşadığı asırda Horasan’da ‘Şeyhler şeyhi’, ‘Horasan’ın dili’ gibi sıfatlarla anıldı. Onun yaşadığı dönemde ilim ve fazilet erbabı âlim ve şeyhlere son derece saygılı davranan ünlü Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülk, Ebû Ali Farmedî hazretlerini anlayanların başında gelir. Nizamü’l-Mülk, Cüveynî ve Kuşeyrî gibi asrının âlim ve şeyhlerine de saygı gösterir, onlar huzuruna geldiklerinde ayağa kalkardı. Fakat Ebû Ali Farmedî geldiğinde ise hürmetle ayağa kalktığı gibi, onu kendi makamına oturturdu. Nizamü’l-Mülk’e Ebû Ali Farmedî’ye gösterdiği bu saygının sebebi sorulduğunda şu karşılığı verirdi: ’Diğer âlim ve şeyhler beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu da nefsimin hoşuna gidiyor. Farmedî ise beni yüzüme karşı övmediği gibi, kusurlarımı, yanlışlık ve haksızlıklarımı da söylüyor ve beni ikaz ederek irşad ediyor. Ben de onun bu söylediklerinde hayır görerek ona saygı göstermeye çalışıyorum.’Ebû Ali Farmedî, üstadı tefsir sahibi Kuşeyrî’den aldığı üstün ifade ve tesir gücü sayesinde çok güzel vaazlar verirdi. Onun vaaz ve sohbetlerini dinleyenler kendilerini adeta her türlü güllerin açtığı bir gül bahçesinde olduklarını hissederlerdi. Ebû Ali hazretleri, himmeti hizmette arayanlardandı. Bu yüzden, şeyhine ve ihvanına hizmette yekta idi. Hizmette hikmeti ve feraseti önde tutardı. Çünkü hizmetten himmet bulmak için, hizmetin vaktini ve yerini iyi seçmek gerekliydi. O, ferasetiyle bu konuda şeyhinin dua ve himmetine mazhar olmuştu. Nitekim şeyhinin hamamda bulunduğu bir sırada ihtiyaç duyduğu bir suyu, kendiliğinden ve şeyhi istemeden getirip kapısına koyar. Onun bu inceliğini gören üstadı: ’Sen bu feraset ve hizmet anlayışınla bizlerin yetmiş yılda elde ettiğini bir defada elde ettin. Allah seni yüceltsin’ diye dua eder. Ebû Ali Farmedî, hadis ve tasavvuftan başka fıkıh ilmine, özellikle de Şafiî fıkhına aşina idi. Bu yüzden İmam Gazâlî’nin tasavvufta olduğu kadar fıkıhta da üstadıydı. Aslında Ebû Ali Farmedî, Kuşeyrî ile Gazâlî arasında bir köprü görevi üstlenmiştir. Kendisi müstakil olarak yazılı eser bırakmamıştır, fakat Gazâlî’nin yetişmesine âmil olarak sünnî tasavvufun esaslarını geliştiren ve sistemleştiren bu iki büyük zatı karşı karşıya getirmiştir. İmam Gazâlî, İhya adlı eserinde şeyhi Ebû Ali Farmedî’ye ancak bir kaç yerde atıfta bulunmaktadır. Bunlar genellikle mürşidin müridi terbiyesi ve müridin şeyhine karşı edeb ve saygısı türünden şeylerdir. Nitekim Gazâlî, müridin genellikle gündüzün meşgul olduğu şeyleri rüyada gördüğü konusunda şeyhi Farmedî’nin şu sözlerini nakletmektedir: “Müridin şeyhine karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi şeyhinin söylediklerini içinden reddetmemesi de gerekir. Nitekim ben, şeyhim Ebû’l-Kasım Gürgani’ye kendisini rüyamda gördüğümü ve onun bana bazı sözler söylediğini ve benim de kendisine ’niye böyle söylüyorsun?’ diye itiraz ettiğimi anlattım. Şeyhim bunun üzerine bir ay süreyle bana kırıldı. Sebebini sorduğumda dedi ki: “Eğer senin içinde benim söylediklerime karşı çıkıp itiraz etme duygusu olmasa ve bana karşı tam bir teslimiyet içinde bulunsan rüyanda bana böyle mukabele etmezdin.”Ebû Ali, şeyhi Ebû’l-Kasım Gürgani tarafından irşadla görevlendirilmeden kendisine mânâ âlemlerinin açılacağı; büyüklerin diliyle bülbül gibi konuşacağı müjdesini bir ara Tus şehrine gelen ilk üstadı Ebû Said Ebû’l-Hayr’dan almıştı. Daha sonra Sıddîkiyet yolunun temsilcisi Ebû’l-Hasan Harakani’yi de tanıyan ve onun halifesi olan Farmedî, emaneti Yusuf Hemadani’ye bırakıp Hakk’a yürüdü. Vefatı 477 Rebiu’l-evvel/1084 Temmuz’dur.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 74.sayısı (2009) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 4. Bölüm

Silsile-i Farukiyye – Hace Yusuf Hemedani (k.s.) 4. Bölüm

Hikmetli Sözlerinden Birkaçı

Bilesin ki, basîret ve yakîn ehline göre ’canlı’, avunup tesellî olan kişidir. ’Hayat’ da avunmak ve tesellî olmaktır. Yedi kat gök ve yerin mahlûkatı, tesellî ve huzur bulma konusunun özünde hemfikirdirler. Ancak tesellî olma ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır. Herkesin kendi makâm ve durumuna göre bir tesellî yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur bulur, rahatlar ve sâkinleşir. Onu kaybettiği zaman muzdarip ve huzursuz olur; ama canlı ile hayâtı, tafsilâtıyla ve sûfî tâifesinin târifi üzere tanımak istersen bilesin ki, dünyâ süsleri ile tesellî olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Âdemoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Şüphesiz onlar hayvanlar gibidir, belki daha da sapıktırlar. Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir.’
* * *
İnsan, Kur’ân-ı Kerîm’deki iki âyeti diline tesbîh edip tekrarlamalıdır. Bunlardan birisi hayvanların mertebesini kınayan, diğeri de insanların mertebesini öven âyettir. Oysa âhiret daha hayırlı ve ebedîdir. Bu söz önceki kitaplarda, Hz.İbrâhim ve Hz. Mûsâ’nın kitaplarında da vardır. İlk âyeti tekrarlamanın bereketiyle insanın gönlünde dünya soğur, ikinci âyeti okumanın bereketiyle de âhiret sevgisi gönülde ısınır.’
* * *
’Zamanın akışı, kâinatın dönüşüyle birlikte kendini, özünü ve yokluğunu tanıyamayan, kâinâtın sırrına vâkıf olamayan kişiye ’gören’ denemez. Gören insan, şerîat mülkünü tümüyle gören insandır. Çünkü şerîat, nefsin ve kâinâtın hâkimidir.’
* * *
’Din ile tesellî olan, Hak Teâlâ’nın zikri ile huzurlu ve mutlu olan kişinin yedi kat gök ve yer ile muhâlefeti kalmaz, herşeyle barışık olur.’

Vefatı

Yusuf Hemedânî hazretleri, Bağdat’ta bulunduğu sırada hac farîzasını îfâ için Haremeyn’e gitti; Medine’de bir süre mücâvir olarak kaldı. Hac dönüşü Bağdat’a, oradan da Herat’a gidip uzun süre orada kaldı. Sonra Merv halkı, onun Merv’e gelmesini istedi. Herat’tan Merv’e gitmek için yola çıktı, lâkin Herat ile Horasan arasında bulunan Bâmiyân mevkiîne gelince h. 535 (m.1140) senesinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Vefat edeceği gün, arkasını mihraba verdi, ashabına su ısıtmalarını emretti; sonra yüzünü dört halîfesine ve orada hazır bulunanlara dönerek: ’Makamımıza Abdullah Berkî’yi bıraktık. Ona uyunuz. Karşı gelmeyiniz, Sultan Sencer için yazdığımız âdabı, müridlere ve ashabınıza söyleyiniz” dedi ve Ahmed Yesevî’ye dönerek, Fâtır, Yâsîn ve Nâziât sûre-i celîlelerini okumasını emretti. Hatim bitince; ’Hak Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, onların can verişini Allah’tan başka kimse bilmez’ buyurup şu beyti okudular:
’Senin diyârında âşıklar öyle can verirler ki
Oraya ölüm meleği aslâ sığmaz.’
Sonra büyük şeyhin yüzünde bir değişiklik zuhûr etti. Hâce Abdullah Barakî müridlere baktı ve: ’Siz çıkın’ dedi. Sonra Yusuf Hemedâni (k.s.): ’Beni bu eve defnedin, namazımı Mescid-i Câmi’de kılın, kızımı Seyyid Şerefüddîn’in oğlu ile evlendirin’ buyurdular. Hemedânî Hazretlerinin hanımı da, kendisinden kırk gün önce vefât etmişti. Onu da Çâkerdîze’de defnetmişlerdi. Sonra şöyle buyurdular: ’Beni Hâce Abdullah Berkî gasletsin, kabre de Hâce Hasan Endakî indirsin.’ O bunları söylerken Hızır, İlyâs, Abdâl, Gavs ve Kutub hazerâtı içeri girdiler. Bu erenlerin herbiri Hazret-i Şeyhe vedâ ettiler. Sonra Hızır (a.s.) elini uzatıp şeyhe beyaz bir elma verdiler. Şeyhimiz elmayı koklayıp Gavs’a verdiler. Gavs da koklayınca şeyhimiz: ’Ey dostlar! Namaza hazırlanın, Allah’ın kullarına şefkatli olun ve Gavs’ı benim yanıma defnedin’ buyurdular. Vasiyeti bitince Şeyhimizin ruh kuşu yüce âleme kanat çırptı. Gavs da şeyhimize muvâfakat ederek bedenini boşalttı, can verdi.’
Şerî’at hükümlerine ve Sünen-i Nebevî’ye riâyetle, şer’î ilimlerdeki kudreti ile devrinde büyük şöhret kazanan Yusuf Hemedânî (k.s.) gözlerini kapadığı zaman, onun ilminden ve şöhretinden pek çok vasıf halîfelerine de geçmiş, onlar da kısa zamanda büyük hizmetler yapmışlardır.
Yusuf Hemedanî hazretlerini vefat ettiği yere defnettiler. Ancak daha sonra mübarek naâşı, Merv’e nakledilip adına bir türbe yaptırılmıştır. Türbesi bugün Türkmenistan’ın Merv şehri yakınındaki Bayramali kasabasındadır.
Zinetü’l-Hayat, Menazilü’s-Sayirin ve Menazilü’s-Salikin isimli kitapları meşhurdur. Muhammed Pârisa hazretleri, Yusuf Hemedanî’nin her biri bir kitap değerindeki kıymetli sözlerinin bir kısmını Faslu’l-Hitab adlı eserinde toplamıştır. Ayrıca Yusuf Hemedani (k.s.)’nin Rutbetü’l-Hayât eseri Doç. Dr. Necdet Tosun tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek yayınlanmıştır.
Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar

Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns.
İmam Şa’rânî, Tabakatü’l-Kübrâ.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi.
Rehber Ansiklopedisi.
Ord. Prof. Dr Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıfar.
Ez-Zehebi, el-İber fî Haberî Men Gaber, II/448.
İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, XII/217.
İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, IV/74.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 79. sayısı ( Ekim 2009) için yazılmıştır.

Habib-i Acemi (k.s.)

Habib-i Acemi (k.s.)

Evliyanın büyüklerinden, Hasan Basrî’nin talebesi, müridi ve Davûd-u Tâî’nin mürşididir. Künyesi Ebu Muhammed’dir. Kendisi Hz. Hasan-ı Basrî, İbni Sirin, Abdullah el-Müzenî, Ebî Temime el-Huceymî gibi büyüklerden hadis rivayet etmiştir. Hz. Süleyman el-Teymî, Hammad b. Seleme, Mutemir b. Süleyman, Osman b. Heysem gibi kimseler de kendisinden hadis rivayetinde bulundular.

O devir Basra’sı ciddi bir ticaret merkezidir. Uzak illerden, Hindistan’dan, Yemen’den, Türkistan’dan kervanlar gelir, gider. Gün boyu develerden yükler iner. Tacirler tahıl, baharat, silah, mücevher pazarlarlar.

Ama Habib başkadır. O, ne kumaştan ne de bakliyattan anlar. Eli belinde dolaşır, hırslı tüccarlara ve sıkışan borçlulara para satar. Hesabına sıkıdır. Vadesi geldi mi dakika geçirmez, imzalattığı senedi son kuruşuna kadar tahsil eder. Diyelim ki ödeyemedi. Onun için hiç fark etmez, ayak kirasını da ilâve eder ki meblağı katladı demektir.

Bir gün tahsilât için gittiği evde aradığı adamı bulamaz. Evin hanımı:’Sana verecek bir şeyimiz yok. Bir kuzu kellesi var istiyorsan onu al.’ Habib: ’Kısa günün kârı.’ der kelleyi kapar. Eve getirir, hanımı yıkar, paklar, baharatlar ve haşlar. Tam et kokusu iştah kamçılamaya başlamıştır ki kapı çalınır. Mahallenin gedikli dilencisi eşikte biter. Habib bu davetsiz misafirden hoşlanmaz: ’Sana verdiklerimi saklasaydın şimdiye kadar zengin olmuştun.’ diye azarlar. Dilenci gün boyu terslenmeye alışıktır; ama bu kez mahzun olacağı tutar. Habib söylene söylene sofrasına döner. Ne görse beğenirsiniz. Biraz evvel iştah kabartan yemek kan kesilmiştir. Habib tutulur kalır. Gözlerini kısar, elini çenesine dayar: ’Ben ne yapıyorum ya!’ der, ’Hem bu gidişin sonu nereye?’ Bir an başı döner, kulakları uğuldar. Evde duramaz, dışarı çıkar. Neden öyle yaptığını kendisi de bilemez; ama Hasan-ı Basrî Hazretlerinin dergâhına koşar. Onu gören yolunu değiştirir, çocuklar bile çil yavrusu gibi dağılır, kuytulara saklanırlar. Habib, büyük velinin huzurunda tövbe eder. Sonra samimiyetle sorar:

– Şimdi ne yapmalıyım?
– Üzerindeki kul haklarından kurtulmaya bak.
Bir tövbe ile insanın siması değişir mi? Samimiyseniz değişir, vallahi değişir. Zira aynı yoldan dönerken çocukların kendine gülümsediğini hisseder. İçine ılık ılık bir şeyler akar, kalbi insan sevgisiyle dolar.

Habib hemen bir tellâl tutar ve kimden ne aldıysa geri vereceğini ilân eder. Malı mülkü bir anda erir. Bırakın muhteşem evini, küheylan atını, silahlarını, tenceresi tavası bile elinden gider. Hatta son gelen alacaklıya gömleğini vermek zorunda kalır. Verdikçe yıkanır, helalleştikçe arınır.

Habib sermayeyi sıfırlamış, elde avuçta bir şey bırakmamıştır; ama bakmak zorunda olduğu çocukları vardır. Hanımı bir sabreder iki sabreder, nitekim bir gün yiyecekleri kalmadığını söyler. Habib seccadesini Fırat kıyılarına serer, akşamlara kadar ibadet eder. Eve geldiğinde hanımı iş bulup bulmadığını sorar. Habib: ’Çok iyi bir iş buldum.’ der, ’Eğer bugüne kadar bu işte çalışsaydım neler kazanmazdım.’

Habib sonraki günler evden daha erken çıkar, daha geç döner, kendinden geçercesine ibadet eder. Üç beş gün sonra hanımı yine sıkıştırır. Evde hiç bir şey kalmadığını hatırlatır. Habib: ’Öyle cömert birinin hizmetinde çalışıyorum ki………..’ der ’Kereminden bir şey istemeye utanıyorum.’

– Artık istesen iyi olacak ama.
– Tamam.
– Tamam, tamam diyorsun ama isteyemiyorsun. Bak bu gün son olsun. Akşama bekliyorum.
Habib yine seccadesini serer, zikreder. Evde bir şey olmadığını hatırladığında hava çoktan kararmıştır. Hanımını nasıl geçiştireceğini düşüne düşüne evine yaklaşır. İçeriden ekmek, yemek kokuları gelmekte, çocukların neşeli çığlıkları dışarılara taşmaktadır. Hanımı onu kapıda karşılar: ’Efendin gerçekten kerem sahibi imiş.’ der. ’Sen henüz çıkmıştın ki dört beyaz elbiseli adam geldi. Birisi un çuvalını, birisi yüzülmüş koyunu, birisi de içinde yağ, bal, baharat bulunan zenbilleri bıraktı. En sondaki nur yüzlü eşiğe içinde 300 dirhem olan bir kese koydu ve dedi ki: ’Habib’e söyle, daha fazla çalışsın ücretini artıralım!

Bir zaman sonra hanımı Umrete Hatun da sırra vakıf olur. Artık birlikte çalışırlar, gecenin bereketli vakitlerini asla kaçırmazlar. Hatta saliha kadın: ’Aman efendi!’ der, ’Gece geçiyor, âbitler kafilesi gitti, selâmete ulaştı, kalk geri kalmayalım.’

Umrete Hatun bir gün hamur yoğururken bir fakir kapısını çalar. Kadıncağız onu boş çevirmemek için teknesindeki hamuru verir. Dakika geçmeden meçhul biri kapıyı çalar ve bir kucak ekmek bırakır ki henüz buharı tütmektedir. Çocuklar bir hamurun gittiğini, bir ekmeğin geldiğini görür çok şaşırırlar.

Habib-i Acemî adım adım tasavvuf basamaklarını tırmanır. Gün gelir Hasan-ı Basrî Hazretleri bile sözü ona bırakır. Bazıları: ’Siz varken ona söz düşer mi?’ derler. Büyük veli başını mânâlı mânâlı sallayıp gülümser: ’Habib kalbinden konuşur.’ der, ’Ve söylediklerini kalplere nakşeder.’

Habib-i Acemî Kur’ân-ı Kerim okumaktan tarifsiz bir tat alır ve Arapçayı iyi bilenlerin bile vakıf olamadığı sırları kavrar. Hasan-ı Basrî: ’Evet o acemdir (İranlıdır) ve Arapçası acemicedir; ama unutmayın adı gibidir, Habîbdir. (sevgilidir)’ der. Habib-i Acemî aşk ile başlayınca az zamanda çok mesafe alır. Gün gelir Araplara, Arapça dersi verir ve hadis âlimleri arasında parmakla gösterilir.

Horasanlının biri Basra’ya gelir. Önce hacca gidecek, dönüşte Basra’da bir ev alacak ve yerleşecektir. Arkadaşları: ’Paranı yanında taşıma!’ derler, ’Güvenilir birine emanet et, uygun bir ev çıkarsa, senin adına satın alsın.’ Adam da öyle yapar, tutar Habib-i Acemî’ye on bin dirhem bırakır: ’Münasip bir ev bulursanız alın.’ der, ’Bulamazsanız sizde kalsın, dönüşte alırım.’

İşte tam o günlerde Basra’da görülmemiş bir kıtlık olur. Fukaranın feryadı göğe yükselince Habib-i Acemî dayanamaz emanet paraları muhtaçlara dağıtır. ’Eğer razı olmazsa, borcum borç.’ der, ’Nasıl olsa Rabb’im bana yardım eder, öderim.’ Birkaç ay sonra Horasanlı hacdan döner. Habib-i Acemî: ’Sana cennetten öyle bir köşk aldım ki, altından ırmaklar akıyor.’ der. Horasanlı, bu Allah dostunu kırmaz. Büyük bir teslimiyetle: ’Tamam kabul.’ der, ’Ancak senet yazarsan!’

Mübarek eline kalemi alır ve başlar yazmaya: ’Habib-i Acemî’nin Azîz ve Celîl olan Rabb’inden şu Horasanlı için satın aldığı köşkün senedidir. Allah’u Teâlâ vasıfları yukarıda belirtilen köşkü Horasanlı’ya verecek ve Habib’i on bin dirhem borçtan kurtaracaktır.’ Senedin altına mühür basar, imzalar. Bakın şu işe, Horasanlı o günlerde vefat eder. Vasiyeti üzerine senedi de onunla beraber gömerler. Ertesi sabah kabrin üzerinde nurla yazılmış bir mektup bulunur ki özetle şöyle demektedir: ’Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ bahsi geçen köşkü Horasanlı’ya verdi. Herkes bilsin ki Habib borçtan kurtulmuştur!’

Habib Hazretleri bu yazıyı alıp okuyunca, levhayı öperek ve ağlayarak dostlarının yanına koşar: ’Bu Rabb’imin bana olan beratıdır!’ diye sevincini ifade etti.

Nefsi ve duygularının esiri olan insan şerde mesafe kat ederken, kabiliyet ve duygularını hayra yönlendirdiğinde o yolda mesafe almaya başlar. Bir tövbe bunun başlangıcı olabilir.

Bunun güzel örneklerinden biri Habib-i Acemî’dir. Günahkâr bir kul iken tam bir tövbe ile hak yoluna girmiş, servetini göz kırpmadan hak yolunda sarf etmekte tereddüt etmemişti. Fakirlere dört defa tam kırk bin dinar dağıtmıştı.

Duaları makbul, fakir fukaraya hayır yapmaktan zevk alan Habib, borçlularının borçlarını bağışlamaktan haz duyardı. Bir gün bir adam gelmiş, altından kalkamayacağı kadar borçlandığını belirtmişti. O da istediği kadar borç alabileceğini, kefil olduğunu belirtti ve taahhüdünde durdu.

Kıtlık günlerinde tüccarlardan buğday ve un alıp dağıtan, ihtiyacını arz edeni geri çevirmeyen bu Allah dostu, Allah sevgisiyle de dopdoluydu. Allah için: ’Seni düşünüp gözleri aydınlanmayan kördür. Senin verdiğin sevinçle sevinemeyen gerçek huzuru bulamaz.’ derdi.

Bir gün meclisinde bulunanları hayır yapmaya teşvik etmiş, bundan büyük bir haz duyduğunu belirtmiş ve Rabb’ine şöyle niyazda bulunmuştu: ’Allah’ım! Seni tenzih ederim. Yarattın ve şekil verdin. Doğru yola eriştirdin, zengin kıldın. Sağlık ve afiyet verdin, günahları bağışladın. Sana sonsuz hamd olsun. Sen en büyük cömertsin. Sen vermeyi seversin. Sen İbrahim’in dostusun. Senin isteyenin eksik olmaz. Nimetlerin eksilmez. Kimse Seni hakkıyla övemez. Yüzümü Sana çevirip secde ediyorum.’ Habib-i Acemî Hazretleri bu duayı yaptıktan sonra da beraberindekilerle birlikte secdeye kapanmışlardır.

Bu büyük Allah dostu Hakk’ın rahmetine 739’da kavuşmuştur.
Rabb’im şefaatlerine nâil eylesin.

Kaynaklar:
Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Beyrut, 1997), 6/162.
Tarih-u Medînet-i Dimaşk, 12/54-55.
Tezkiretü’l Evliya, sh, 35.
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.2, sh. 186-188.
Risale-i Kuşeyrî, sh. 379, 687, 720.

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

İmam Ali Er-rıza (r.a.)

On İki İmam’ın sekizincisi, Muhammed Cevâd Tâkî’nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ b. Mûsâ Kâzım b. Câfer-i Sâdık b. Muhammed Bâkır b. Ali Zeyne’l-Âbidîn b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’dir. 11 Zilkade 148/29 Aralık 765 tarihinde Medîne’de doğmuştur. Babası Mûsâ el-Kâzım, annesi Şehd, Neciyye, Necme veya Mersiye adlı bir cariyedir.
Künyesi, babasının künyesi gibi Ebü’l-Hasan’dır. Mûsâ Kâzım Hazretleri: ’Ona kendi künyemi bağışladım’ buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ’dır. Babasına dediler ki: ’Halîfe Me’mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali’yi, Rızâ diye çağırıyorsun?’ Cevâbında: ’Hayır, Allah Teâlâ ve Rasûl’ü râzı oldukları için.’ buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı. Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifâde etmek için söylenmiş, Sâbır, Zekî, Velî gibi lakapları da vardır.
Ali er-Rıza, bilim ve tasavvuf ehli olması ile tanınmış, babasından hadis rivayet etmiş, Medîne’de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)’in mescidinde fetvalar vermiş ve hayatının büyük bir kısmını siyasetten uzak geçirmiştir.
818 (H. 203) senesi, Ramazân-ı Şerîf’in yirmi birinci perşembe günü elli beş yaşında Tûs (Meşhed)’de vefât etti. Namazını halîfe Me’mûn kıldırdı. Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmam’ı kendine dâmât yaptı. Yerine halîfe olmasını emir ve îlân edip, paralara ismini yazdırdı; fakat, İmam önce vefât etti.
İmam Rıza (r.a.) ilim sahibi büyük bir şahsiyetti. Bu yüzden ’Âl-i Muhammed’in âlimi’ diye ün yapmıştı. O zamanda mevcut dinlerin temsilcilerini Horasan’a davet eden Me’mûn, İmam’la münazara meclisleri tertiplerdi. İmam onları bizzat kendi delilleriyle sustururdu. İmamlığı, tasavvufta rehberliği, yani Kur’ân-ı Kerîm’in manevi hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hallerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma’rûf-i Kerhî Hazretleri, İmam’ın sohbeti ile şereflenip yüksek derecelere ulaştılar.
İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri Nişâbur’a gelince, yirmi binden fazla alim ve talebe kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam Hazretleri; ’Ben, babam Mûsâ Kâzım’dan, o da babası Câfer-i Sâdık’tan, o da babası Muhammed Bâkır’dan, o da babası Ali Zeyne’l-Âbidîn’den, o da babası Hz. Hüseyin’den, o da babası Hz. Ali’den, o da Rasûlullah Efendimizden, o da Cebrâil (a.s.)’dan, o da Allah Teâlâ’dan’ buyurarak şu hadîs-i kudsîyi okudu: ’Lâ ilâhe illallah kal’amdır (kalemdir). Bunu okuyan, kal’ama girmiş olur. Kal’ama giren de azâbımdan kurtulur.’ İmâm Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri, bu hadîs-i kudsînin ravileri ile berâber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.
Sâlih bir müslüman, İmam Ali Rızâ ile ilgili bir menkıbesini şöyle anlatır: ’Peygamber Efendimiz’i rüyamda gördüm. Hacıların konakladıkları mescitte oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selam verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım, on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış, diye tabir ettim. On beş yirmi gün sonra İmam Ali Rızâ Hazretlerinin bu mescitte konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Rasûlullah’ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde: ’Rasûlullah’tan daha fazla verilir mi?’ buyurdu.
İbrahim ibn-i Abbâs diyor ki: ’İmam Ali Rızâ öyle büyük alim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me’mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; ’Hasbiyallah/Allah Teâlâ bana kâfidir.’ yazılı idi.’
Ebû İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: ’Bir zaman İmam Ali Rızâ’nın huzuruna gittim. Arabî lisanından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan’ın kuzey batısında bir eyalet) lisanı ile selam verdim. Selamıma benim lisanım ile cevap verdiler. Yine Sind lisanı ile bazı sualler sordum, Sind lisânı ile gayet açık cevap verdiler. Ben; ’Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum; fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum.’ deyince, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allah Teâlâ, Hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti.’
Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; ’İmam Ali Rızâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’in evlatlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilaç tavsiye etsin.’ diye düşündü. O gece rüyasında İmam Ali Rızâ Hazretlerini gördü. Kendisine, ’Kimyon, sa’ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun.’ buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmam’ın huzuruna gidip, halini arz ettiğinde: ’Senin dilinin ilacını rüyada söylemediler mi?’ buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilacı kullanınca konuşması hemen düzeldi.
Salih bir zât anlatır: ’Bir gün İmam-ı Ali Rızâ Hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam Hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeye başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam Hazretleri bana sordu: ’Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?’ Ben de dedim ki: ’Ehl-i Beyt’ten olan Peygamber Efendimiz’in evlatları daha iyi bilirler.’ Hazret-i İmam; ’Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!’ buyurdu. İmam Hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm.’
Halife Me’mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi; fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam Hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, Hazret-i İmam geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamaya karar verdiler; fakat Hazret-i İmam’ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün Hazret-i İmam geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgar peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgar gelip perdeyi kaldırdı. Bunu gören saray görevlileri; ’Allah Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!’ diyerek eski âdetlerine devam ettiler.
Rabbim şefaatine nail eylesin!

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Târih-i Taberî, c.10, s.251.
2. El-Kâmil Fi’t-Târih, c.6, s.119.
3. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.3, s.98.
4. Câmi-u Kerâmâti’l-Evliyâ, c.2, s.156.
5. Sefînetü’l-Evliyâ (Fârisî), s.26.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 22.sayısı ( Ocak 2005) için yazılmıştır.

×