150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: hanbeli

Ramazan Bayramı

Ramazan Bayramı

Müslümanların iki büyük bayramından biri… Ramazan ayında tutulan bir aylık orucun bitiminde Şevval ayının ilk üç günü Müslümanların bayram günleridir. Ramazan bayramına, o günlerin evvelinde fıtır sadakası verilmesinden dolayı ’Fıtır bayramı’ adı da verilmektedir.

Rasûlullah (s.a.s) Medine’ye hicret ettiği zaman Medinelilerin eğlenip neşelendiği iki bayramları vardı. Hz. Peygamber Medinelilere özgü olan, cahiliye izleri taşıyan bu bayramların yerine bütün Müslümanların sevinip eğleneceği İslâm’ın iki bayramını onlara haber verdi:

’Allah-u Teâlâ size, kutladığınız bu iki bayramın yerine, daha hayırlısını, Ramazan bayramı ile Kurban bayramını hediye etti.’(1) Bayram, Ramazan çıkıp bayramın başladığı Şevval hilalini görmekle, havanın bulutlu olması durumunda da Ramazan’ı otuz gün tutmakla başlar. Ramazan’ın yirmi dokuzunda hilal görünürse, ertesi gün Şevval’in biridir ve bayram yapılır.(2)

Ramazan bayramı, bir aylık oruçtan sonra yeme-içmenin ve her türlü helal nimetten yararlanmanın mubah olduğu; Müslümanların eğlenip birbirlerini ziyaret ettikleri, hediyeleştikleri; çocukların, fakirlerin ve kimsesizlerin sadaka verilerek sevindirildiği; kısaca İslâmî kardeşliğin toplumun her kesiminde canlı olarak yaşandığı, bütün bunlarla birlikte Allah’a karşı da sorumluluklarının bilinciyle topluca namaz kılıp birbirine nasihat ettikleri sevinç günleridir. Ramazan bayramında yapılması vâcib olan fıtır sadakası vermek önemli bir farîzadır ki mümkünse bu sadakayı bayramdan önce vermeli ki bayram gelmeden fakir insanlar da bazı hazırlıklar yapsınlar, onlar da sevinç içerisinde bayramı karşılasın ve sevinsinler.

Ayrıca bayram namazı kılmak gibi ibadetlerin yanında sünnet, müstehab olan ameller de vardır. Ramazan’ın ilk gününde oruç tutmak ise haramdır.

Ramazan bayramı sabahı erken kalkıp bayramın canlılığını hissetmek, diğer günlerden farklı bir gün olduğunu görmek, cünüp olsun olmasın guslederek temiz (mümkünse yeni) elbiseler giymek, pis kokulu yiyeceklerden uzak durmak, ağzı misvaklayıp fırçalamak, güzel kokular sürünmek, saçı-sakalı, tırnakları ve vücudun diğer yerlerindeki kılları sünnete uygun bir şekilde temizleyip düzene koymak, İslâm’ın adabından olan güzel şeylerdir ve müstehaptır.

Ayrıca fertlerin birbirine karşı diğer günlerden daha fazla güler yüzlü davranması, neşeli görünmek, topluca bayram namazına gitmek; namazdan önce varsa hurma, hurma yoksa tatlı bir şey yemek; bunun da bir, üç, beş gibi tekli sayılarda olmasına dikkat etmek; namaza giderken Allah’ı zikretmek, karşılaşılan Müslüman kardeşlerle selamlaşıp bayram sevincini paylaşmak, bu günü daha bir anlamlı kılacak davranışlardır ve Hz. Peygamber’in sünnetleridir.

Yakın akrabaların birbirini ziyaret edip sorması, ihtiyaç içinde olanlara yardımcı olunması gerekir. Ana-babayı unutmamak, hiç olmazsa bayram günlerinde kendilerini ziyaret edip gönüllerini almak Müslüman evlatların terk etmemesi gereken dinî bir yükümlülüktür.

Zengin olunsun fakir olunsun, bayram gününde güç yettiğince sadaka vermek, daha fazla Müslümanla karşılaşıp sevinci paylaşmak için namaza gidilen yoldan gelmeyip başka bir yoldan dönmek sünnettir. Sadakaların dışında, üzerlerine vâcip olan Müslümanlar, bayram namazından önce ’fitre’ adı verilen fıtır sadakalarını verirler. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre sadaka-i fıtır farz, Hanefi mezhebine göre vâciptir.(3) Bayram namazından sonra Müslümanların birbirleriyle bayramlaşıp musâfaha yapmaları, kucaklaşmaları İslâm’ın hoş karşıladığı güzel geleneklerdir.
Sabah namazından sonra bayram namazına kadar hiç bir namaz kılınmaz. Bu konuda İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyet şöyledir: ’Nebiyyi Ekrem (s.a.s) fıtır bayramı günü yalnız iki rekât kıldırıp ondan evvel de sonra da hiç bir namaz kılmadı…’(4)

Bayram namazının cami-mescid gibi kapalı yerler yerine açık alanda, geniş ve düz bir meydanda kılınması sünnettir. Medine’ye bin arşın uzaklıkta bir yer vardı ki buraya ’Musallâ’ adı verilmişti. Bayram namazları da burada kılınırdı. Ebû Saîd el-Hudrî diyor ki: ’Rasûlullah fıtır bayramı ile kurban bayramı günlerinde Musallâ’ya çıkardı. İlk başladığı şey namaz olurdu. Sonra namazdan çıkıp, cemaat saflarında otururken ayakta onlara dönüp vaaz eder ve istediklerini tavsiyede bulunurdu. Abdullah b. Sâib şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile bayram namazında bulundum. Namazı bitirince; Biz hutbe okuyacağız, dinlemek isteyen otursun dinlesin, gitmek isteyen de gidebilir.’ buyurdu(5)

Bayram namazlarında ezan okunmaz. Bu konuyla ilgili pek çok hadis vardır. Ancak, halkın namazı kaçırmaması için çağrı yapılabileceği yönünde mürsel hadisler de vardır. Örneğin, ’Rasûlullah, bayramlarda essalâtü câmiah (Topluca namaz kılmaya buyrunuz) diye nidâ etmeyi müezzine emir buyurmuşlardır… Dolayısıyla bu rivâyeti kabul edip ’namaza gelin’ gibi sözlerle namaza çağırmak mekruh olmaz. Ancak ’Hayyaalessalah” gibi ezan cümleleriyle nidâ edilirse bu mekruh olur.’ (6) diyen âlimler de vardır.

Kadınların bayram namazına gidip gidemeyecekleri konusunda da farklı görüşler vardır. Peygamberimiz zamanında kadınların bayram namazına gittikleri bir çok sahih hadisle sabit olmuş bir gerçektir. Hattâ şu hadis hayızlı kadınların dahi namaza durmamak şartıyla namaz yerine gidebileceklerini göstermektedir:
Ümmü Atiyye’nin bildirdiğine göre; ’Taze, kocaya varmamış kızlara (yeni gelin olanlar), hattâ hayızlı olanlara varıncaya kadar bütün kadınlar namazgaha çıkar, o günün bereketinden nasiplenmek ümidiyle erkeklerle birlikte tekbir getirir, onlarla beraber dua ederlerdi. Yalnız, hayızlı olanlar Musallanın haricinde kalıp cemaatin tekbir ve dualarında hazır bulunurlar. (namaza katılmazlardı)’(7)

Diğer bir rivâyette İbn Abbas diyor ki: ’Rasûlullah, kadınların hutbeyi işitmediklerini düşünerek Bilâl’i alıp onların yanına geldi. Onlara vaaz ederek sadaka vermelerini emretti. Kadınlar küpesini, yüzüğünü Bilâl’in eteğine atıyorlardı. (Sahabenin hanımları Efendimizin bu nasihatlerinden sonra Allah için ve ahiret azabından korunmak için fakirlere bayram hediyesi olması gereği ile Efendimizin (s.a.v) ihtiyaç sahiplerine vermesi amacıyla en kıymetli takı ve ziynetleri sadaka etmişlerdir)’(8) Bütün bunlara rağmen, asr-ı saadetten sonra, ahlak ve namusa verilen değerin azaldığı, fitne ve fesadın yaygınlaştığı ortamlarda kadınların cemaate katılmayıp evlerinde durmaları İslam alimlerince İslâm’ın ruhuna daha uygun görülmüştür.

Ne zaman ki asr-ı saadet ahlakı toplumca ihya edilirse, işte o vakit Efendimiz zamanındaki bu güzel bayram adetini kadınlı erkekli, tıpkı o zamanda olduğu gibi tekbirler eşliğinde, Rabbimiz için bir ay oruç tutmuş ve ibadetlerde bulunmuş olmanın sevinci ile hep birlikte yaşamak mümkün olacaktır.

Ramazan bayramının tespiti kamerî aylardan Şevval hilalinin görünmesiyle olduğu için, hilalin görünüp görünmediği hakkında kesin bir sonuca varılamaz da Ramazan orucunun otuzuncu günü, o günün bayram olduğu anlaşılırsa, orucu iftar edip bayram yapmak gerekir; ancak, bayram namazı öğle vaktine kadar kılınabileceği için, eğer o günün bayram olduğu öğleden önce anlaşılmışsa, bayram namazı hemen kılınır; yok eğer öğleden sonra oruçlar açılmışsa, ilk gün bayram namazı kılınmaz. İkinci gün kılınıp kılınmayacağı konusunda İslâm âlimleri arasında görüş farklılığı vardır. ’Bir grup insan (binek üzerinde oldukları halde) Rasûlullah’a gelerek, bir gün önce hilali gördüklerine şâhitlik ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) onlara, iftar etmelerini, ertesi sabah da Musallâ’ya gitmelerini emretti.’(9) hadisini delil kabul eden Hanefi ve Hanbelîler, bayram namazının ikinci günü kılınabileceği görüşündedirler. Şâfiîler bayram namazını sünnet kabul ettikleri için, onlara göre ikinci günü kılınmaz.

Bayramlarda eğlenmek ve hattâ oyunlar oynamakta bir sakınca yoktur. Ancak, İslâmî kuralları, haramı, helali, utanma duygusunu, ağırballılığı, israfı ve kâfirlere özenip onlara benzememeyi akıldan çıkarmadan, Müslüman şahsiyetine yakışır bir şekilde olmasına dikkat etmek gerekir. Bayramlarda herkes neşeli olur. Ancak çocuklar, büyüklerden daha çok sevinç ve heyecan duyarlar. Bu sebeple onlarla, böyle günlerde daha çok ilgilenmeliyiz. Onları mutlu edebilmek için, biraz daha fazla fedakarlık göstermeliyiz. Dinimizin tavsiye ettiği ve Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin de hayatından öğrendiğimiz güzel ahlakları onlara da öğretmeliyiz.

Bu arada birbirimize karşı olan sevgi ve saygımızı daha da artırarak, kırgınlık ve küskünlüklere son vermeliyiz. İslam’ın sevgi, saygı, barış dîni olduğunu unutmamalıyız. Tüm Müslüman kardeşlerimizle dostça ve hoş bir şekilde geçinmeye azmetmeliyiz. Birlikte rahmet, ayrılıkta felaket olduğunu unutmamalıyız. Bu arada, Ramazanda kazandığımız iyi ve güzel alışkanlıklarımızı devam ettirmeliyiz. Ramazandan sonra da kötü huy ve davranışlara tekrar dönmemeliyiz. Bizleri huzur ve sükun içerisinde daha nice bayramlara eriştirmesi için, Yüce Allah’a duâda bulunmalıyız.

Bir hatırlatma olarak tüm kardeşlerimize şunu da belirtmek istiyorum ki içinde yaşadığımız toplumun bir hastalığı haline gelen ve bir türlü düzeltilemeyen bayram ve ondan nasıl istifade edinileceğinin şuurunda olmayan bir toplum haline gelmiş durumdayız ne yazık ki… İşte bir bayram daha geliyor sevinç ve neşe günleri olan bu zamanları nelerle dolduracağız acaba… Bu günlerimizi yukarıda ifade ettiğim gibi Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin sünnet ve ahlaklarına uygun bir şekilde mi yoksa bunun tersi olan ve İslam’ın ahlakına uygun olmayan çeşitli haram ve nefsânî isteklerle mi geçiriyoruz … Allah (c.c) bu günleri müminler için bir af ve mağfiret günleri olarak tahsis ettiği ve her türlü küskünlüklere hiç olmazsa bugünlerde bir son verilmesi istendiği halde kimileri bunun tam aksine küs olduğu kimselerle barışmadığı gibi çevresindekileri de sebepli veya sebepsiz kalplerini kırarak küsmek için fırsatlar kolluyor.

Ayrıca Günümüzde kitle iletişim araçlarının insanoğlunun hayatında ne derece önemli bir yerinin olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Peki bu araçların insanoğlunun ahlâkî yapısının da bozulmasında nasıl bir rol oynadığını da hiç düşündük mü? Bunun en çarpıcı örneklerini Müslümanların kutsal günleri olan bayramlarda özellikle hazırlanıp bazı televizyon kanallarından tüm Müslümanlara bayram özel eğlence programları adı altında sunulan bu yapımlar acaba Müslümanların ahlakına ne derece uygundur sizlere sormak istiyorum ?

İçerik bakımından her türlü şehevî duyguları tahrik edici ve ramazan boyunca kazanılmaya çalışılan ve bir nebze olsun gönüllerde alevlenmeye başlamış olan Allah ve Rasûlullah sevgisini bir anda ifsada uğratacak derecede haramlarla dolu bu türlü eğlencelere bizlerin hayatında yeri olabilir mi? Bu bayramlar Efendimizin biz Müslümanlara bir armağanıdır. Bu bayram bir aylık bir oruç itaatinin karşılığı olarak Rabbimizin daha bu dünyada bir necat nişanesi olarak Müslümanlara bir hediyesidir; fakat gelin görün ki “bayram programı” adı altında hazırlanan bu rezalet tablolar tam bir günah çukurudur. Zira bu programlarda sadece haramlar vardır. Kadınlarla yapılan eğlenceler, çekilen piyango kuraları…vs. kısaca Allah’ın armağanında Allah için olabilecek şeylerin dışında her şey vardır. Bilinçli Müslümanların ise diğer günlerde olduğu gibi özellikle bayramlarda da televizyondaki bu tarz programlardan uzak durmaları kendi menfaatlerinedir.

Tabi ki özlenen ve istenen tablo ise, hemen her insanın hayatında bir yeri olan televizyon gazete ve Internet gibi kitle iletişim araçlarını İslam’ın ahlâk öğretileri doğrultusunda yönlendirip diğer insanların hizmetine sunacak kimselerin sayısının artmasıdır. Bu hususta gayret içerisinde olduğu bilinen tüm insanları da tebrik eder ve Rabbimizden bu güzel hizmetlerini genişletmesini istiyoruz.

Kıymetli kardeşlerim, dinimizin emirlerini kur’an ve sünnet ölçülerine göre yerine getirmemiz gerekir. Yerine getirilen bazı amellerde örf ve adetlerin yanî kendi kültürümüzün de kalıntılarının olmasında bir sakıncasının olmadığı herkes tarafından bilinir; ancak bu amelleri yerine getirmedeki hassasiyet farz olan emirlerin önüne geçmişse bu türlü bir adet bizlerin zararınadır. İşte namaz da bunlardan bir tanesidir. Çoklarına şahit olmaktayız ki bayram günü sabah namazını kılmamış, farz olan sabah namazını ikame etmemiş; fakat bayram namazına kalkmış büyük bir hassasiyet göstererek hazırlanmıştır. İşte bu durum namaz şuurunun yitirilmesinin alametidir. Zira sabah namazı farz iken bayram namazı bir alt derecede öneme haiz olup vaciptir. Farzı terk edip de vacibi yerine getirmek hiçbir dînî duyarlılıkla ifade edilemez. Aynı durum Cuma namazlarında da görülmektedir. Sanki diğer namazlar farz deilmiş gibi sadece Cuma namazlarında camilerimizi cemaatle dolmuş olarak görürken haftanın hiçbir gününde ve vaktinde aynı şekilde görememekteyiz. Yine ramazanın gecelerinde devam edilen teravih namazı da bu türdendir. İnsanlar sünnet olan teravih namazına gösterdikleri hassasiyeti acaba diğer vakitler için neden göstermemektedir.

Kıymetli kardeşlerim İslam’ın gerçek güzelliği, onu bir bütün olarak telakkî edip erkanları bir bütünlük içerisinde yerine getirince ortaya çıkar. Osmanlı kültürümüzde, ecdâdımızın dînî hassasiyetlerinin ne derecede olduğunu ve bu mevcut kültürü, dîn’e bağlılık ile nasıl şekillendirdiklerini az çok hepimiz bilmekteyiz. Ecdadımız hakkındaki ilgilerimizi şöyle bir karıştırırsak, onların, bayramları büyüklü küçüklü nasıl yaşadıkları ve çok çeşitli güzel adetlerle yaşadıkları bu bayramları, bir Ramazan, hatta tüm seneleri boyunca yerine getirdikleri kulluk örneği ile nasıl hak ettiklerini görürüz. Zaten şimdilerde o eski bayramlara;

“Ah! Nerede o eski bayramlar.” diye hasret ve özlem duyulmakta değil midir? İşte bu “ah o eski bayramlar nerede” sözüne ise, tarihimize şöyle bir bakınca; Osmanlının o bozulamaya başladığı son zamanlarından itibaren söylendiğine şahit olursunuz. Gerçi ecdadımızın en kötü gününü bile özlemekteyiz, zira her geçen gününü özlendiği açıktır. İşte bu üzücü durumun ortaya çıkmasının sebebini az çok ifade etmeye çalıştık. Dileğimiz o ki, yeniden hem bu dünyada hem de huzur-u ilahide güzel bir bayram yapabilmek için bayramı hak etmeye çalışalım.
Bütün din kardeşlerimizin Ramazan bayramını en kalbi duygularla tebrik eder, Cenâb-ı Hakkın yardım ve mağfiretini niyaz ederim.

Kaymakça:
1. Sünen-i Ebû Dâvud, Salat, 239.
2. Sünen-i Ebû Dâvud, 3/306.
3. Tecrîd-i Sarih, Tercümesi, 367.
4. Tecrîd-i Sarih Tercümesi III, 174.
5. Sünen-i Ebû Davud, II, 225.
6. Tecrîd-i Sarih, III, 181.
7. Tecrîd-i Sarih, III, 183.
8. Sünen-i Ebu Dâvud, Salat, 239,241.
9. Sünen-i Ebû Dâvud, II, 227.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8.sayısı (2003 Kasım) için yazılmıştır.

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

Gavsul Azam İmamı Sakaleyn Hz. Şah Abdulkadir Geylani (k.s.) – (4. Bölüm)

HAYATINDAN KESİTLER

SIDK VE DOĞRULUKBir gün Abdülkâdir Geylânî’ye; ’Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?’ diye sordular.

Buyurdular ki:
’Temeli, sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; ’Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın’ dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; ’Beni Allah’ın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat’a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim’ dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. ’Haydi, Allah selâmet versin oğlum. Allah için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem’ dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. ’Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?’ diye sordu. ’Kırk altınım var’ dedim.

’Nerededir?’ dedi. ’Koltuğumun altında dikili’ dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu; fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. ’Altının var mı?’ dedi. ’Kırk altınım var’ dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. ’Neden bunu söyledin?’ dediler. ’Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım’ dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve ’Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum’ dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, ’İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol’ dediler. Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir.’

HASEDİN ZARARLARI

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların manevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedavi ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allah’ın gazabına sebep olacağını şöyle anlatırdı:

“Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmanını zayıflatır. Mevlâ’nın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allah’ın gazabına uğratır. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.); ’Allah, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır, buyurdu’ diye bildirmiştir. Efendimiz (s.a.s) bir hadîs-i şerîfte; ’Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer’ buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allah’ın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allah’ın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allah’ın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allah sana zulmetmez. Allah senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.

HANBELÎ MEZHEBİNE GÖRE AMEL ETMESİ

Gavsu’l-A’zam Abdülkâdir Geylânî (k.s.) bir gün, İmâm Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyadan bir cemaat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm Ahmed bin Hanbel manada kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm Ahmed; ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır.’ buyurdu.

Hz. Pîr, bir gece Rasûlullah Efendimizi rüyâda gördü. Bu arada Ahmed bin Hanbel’i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Rasûlullah Efendimizden rica ediyor ve; ’Ey Allah’ın Rasûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir’e buyur da, bu zayıf ihtiyarı himaye etsin’ diyordu. Efendimiz (s.a.s) tebessüm buyurarak: ’Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricasını kabul et’ buyurdu. Rasûlullah (s.a.s)’ın emri ile, onun ricasını kabul etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imamdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. ’Eğer Gavsu’l-A’zam o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı’ denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre amel etti.

Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âl-i himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin. Âmin.

Yararlanılan Kaynaklar
1. Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî).
2. Behcetü’l-Esrâr (Ali bin Yûsuf).
3. Kalâidü’l-Cevâhir fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî.
4. Tefricü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir.
5. Tenşîtü’l-Hâtır fî Menâkıb-i Gavsü’l-Â’zam.
6. Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.2, s.89.
7. Tabakâtü’l-Kübrâ (Şa’rânî); c.1, s.126.
8. Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile; c.1, s.290.
9. Nefehâtü’l-Üns.
10. Şezerâtü’z-Zeheb; c.1, s.198.
11. Hadîkat-ül-Evliyâ; 2’nci kısım, s.32.
12. El-A’lâm; c.1, s.17.
13. Mir’âtü’l-Haremeyn; c.3, s.139.
14. Nûrü’l-Ebsâr; s.224.
15. El-Bidâye ve’n-Nihâye; c.12, s.52.
16. Fevâtü’l-Vefeyât; c.2, s.2.
17. Ahbârü’l-Ahyâr.
18. Tabakâtü’l-Evliyâ; s.246.
19. Mu’cemü’l-Müellifîn; c.5, s.307.
20. Sefînetü’l-Evliyâ; c.1, s.58.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından yazılmış ve “Özlenen Rehber” dergisinin 47.sayısında (Şubat 2007) yayınlanmıştır.

×