150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: fıtır sadakası

Fıtır Sadakası (fitre)

Fıtır Sadakası (fitre)

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka nisap miktarı malı veya onun değerinde parası olan Müslüman’ın fıtır sadakası vermesi vaciptir. Buna kısaca ’Fitre’ denir. Fıtır sadakasının vacip olması için, zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir. Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. (Nisap; 96 gr altın veya bu değerde para, ticaret malı demektir. Hayvanlarda nisap değişiktir. Mesela koyunda 40, sığırda 30’dur.)

Bir defa daha ifade edelim ki fitre, yaşayan her insan için verilen bir yaratılış şükrü ve baş göz sadakasıdır. Bu sebeple aile reisi, sorumluluğunu yüklendiği ailenin yaratılmış her ferdi adına birer şükür sadakası olan fitresini vermekle mükellef tutulmuştur.

Hatta bayram gecesi sabaha karşı dünyaya gelen bebeğin dahi fitresini bayram günü vermek gerekir. Çünkü bebek de nihayet yaratılma nimetine kavuşmuştur. Onun için de şükür gerekmektedir.

Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevaptır. Şafiî fıkhında, Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zengin ise fitre vermesi gerekir.

İbn Abbâs (r.a) Allâh Rasûlü (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu bildirir: ’Kim namazdan (bayram namazından) önce verirse kabul olunan bir sadakadır. Kim de namazdan sonra verirse, bu herhangi sadakadan bir sadakadır. ’Hicretin ikinci senesinden itibaren verilmeye başlanan fitrenin son veriliş vakti, bayramın ikindisine kadardır. Bundan sonraya bırakılması haramdır; ama bırakılırsa yine de verilmeli, borçlu kalınmamalıdır. Bu sebeple Ramazan’ın başından itibaren münasip yerler aranır, bulunduğu her vakitte hemen verilerek bayram sevincini ortak yaşamaya gönüller hazırlanmış olunur.

Dinî ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin hem de erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir.

Şafiî, Maliki ve Hanbeli’de, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hanefiler de ise vaciptir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sadaka-i fıtr-ı, küçük büyük, erkek kadın, zengin fakir herkesin vermesi gerekir.)

Fakir olan çocuğun babası ölmüş veya fakir ise babasının babası, torununun fitresini verir.

Bir kimse karısının ve büyük çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Bunlar zengin iseler fitrelerini kendileri de verebilirler.

Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:

1. Buğday 1460 Gram (520 dirhem)

2. Arpa 2920 Gram (1040 dirhem)

3. Kuru Üzüm 2920 Gram (1040 dirhem)

4. Hurma 2920 Gram (1040 dirhem)

Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi, para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur. Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir; ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez. İçinden niyet etmesi yeterlidir.

Fitrenin miktarını tespite gelince: Ailenin her ferdi adına verilmesi Şafii’ye göre farz, Hanefi’ye göre; vacip olan fitrenin miktarını tespitte şöyle bir mukayeseyle konuyu açıklığa kavuşturmak daha kolay olacaktır:

Her sene müftülükler bulundukları semt sakinlerinin iki öğün yemek parasını, verilecek fitrenin miktarı olarak ilan ederler. Diyelim ki, bu sene alt sınır olarak ilan edilen (beş milyon) ile insan, bulunduğu yerde sabah akşam olmak üzere iki öğün yemek yiyerek karnını doyurabiliyorsa, işte bu miktar o kimsenin fitre miktarını ifade etmiş olur. En alt sınır olarak tabii. Öyle ise fitre verecek insan önce bir nefs muhasebesi yapmalı, kendisi iki öğünde ne kadar parayla karnını doyuracaksa o miktarı, vereceği şükür sadakası fitresi olarak tespit etmeli, o miktardan, ya da daha yukarısından vermelidir. Herkesin rahatça yapacağı bir tespittir bu.

Zekât hangi fakirlere verilirse fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazanda oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.

Aile İçinde Zekatla Fitrenin Farkı:

Zekatta, servet kiminse zekat borcu da onundur. Ailenin (şahsına ait malı bulunmayan) diğer fertlerine zekat verme borcu yüklenilmez. Ancak fitrede öyle değildir. Fitre, zekat verecek kimsenin aile fertlerinin her biri adına da vermesi gereken bireysel borçtur. Her fert adına birer fitre ayırıp ihtiyaç sahibine sunmak, aile reisinin üzerine yüklenmiş mükellefiyettir.

Ayrıca zekat ve fitre verirken alanı mahcup edecek bir konuşma da yapılmamalıdır. Verenin kalbindeki niyeti kafidir. Alana açıklama gereği yoktur. ‘Şunu bayram harçlığı yapın’ gibi rahatsızlık vermeyecek bir cümleyle konuyu kapatmalıdır. Uzakta olan çocukların fitrelerini ya bizzat aile reisi vermeli, yahut da haberleşerek herkes kendi fitrelerini vermeye alıştırılmalıdır.

Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8. sayısı (2003 Kasım) için Muhammed Masum mahlası ile yazılmıştır.

Ramazan Bayramı

Ramazan Bayramı

Müslümanların iki büyük bayramından biri… Ramazan ayında tutulan bir aylık orucun bitiminde Şevval ayının ilk üç günü Müslümanların bayram günleridir. Ramazan bayramına, o günlerin evvelinde fıtır sadakası verilmesinden dolayı ’Fıtır bayramı’ adı da verilmektedir.

Rasûlullah (s.a.s) Medine’ye hicret ettiği zaman Medinelilerin eğlenip neşelendiği iki bayramları vardı. Hz. Peygamber Medinelilere özgü olan, cahiliye izleri taşıyan bu bayramların yerine bütün Müslümanların sevinip eğleneceği İslâm’ın iki bayramını onlara haber verdi:

’Allah-u Teâlâ size, kutladığınız bu iki bayramın yerine, daha hayırlısını, Ramazan bayramı ile Kurban bayramını hediye etti.’(1) Bayram, Ramazan çıkıp bayramın başladığı Şevval hilalini görmekle, havanın bulutlu olması durumunda da Ramazan’ı otuz gün tutmakla başlar. Ramazan’ın yirmi dokuzunda hilal görünürse, ertesi gün Şevval’in biridir ve bayram yapılır.(2)

Ramazan bayramı, bir aylık oruçtan sonra yeme-içmenin ve her türlü helal nimetten yararlanmanın mubah olduğu; Müslümanların eğlenip birbirlerini ziyaret ettikleri, hediyeleştikleri; çocukların, fakirlerin ve kimsesizlerin sadaka verilerek sevindirildiği; kısaca İslâmî kardeşliğin toplumun her kesiminde canlı olarak yaşandığı, bütün bunlarla birlikte Allah’a karşı da sorumluluklarının bilinciyle topluca namaz kılıp birbirine nasihat ettikleri sevinç günleridir. Ramazan bayramında yapılması vâcib olan fıtır sadakası vermek önemli bir farîzadır ki mümkünse bu sadakayı bayramdan önce vermeli ki bayram gelmeden fakir insanlar da bazı hazırlıklar yapsınlar, onlar da sevinç içerisinde bayramı karşılasın ve sevinsinler.

Ayrıca bayram namazı kılmak gibi ibadetlerin yanında sünnet, müstehab olan ameller de vardır. Ramazan’ın ilk gününde oruç tutmak ise haramdır.

Ramazan bayramı sabahı erken kalkıp bayramın canlılığını hissetmek, diğer günlerden farklı bir gün olduğunu görmek, cünüp olsun olmasın guslederek temiz (mümkünse yeni) elbiseler giymek, pis kokulu yiyeceklerden uzak durmak, ağzı misvaklayıp fırçalamak, güzel kokular sürünmek, saçı-sakalı, tırnakları ve vücudun diğer yerlerindeki kılları sünnete uygun bir şekilde temizleyip düzene koymak, İslâm’ın adabından olan güzel şeylerdir ve müstehaptır.

Ayrıca fertlerin birbirine karşı diğer günlerden daha fazla güler yüzlü davranması, neşeli görünmek, topluca bayram namazına gitmek; namazdan önce varsa hurma, hurma yoksa tatlı bir şey yemek; bunun da bir, üç, beş gibi tekli sayılarda olmasına dikkat etmek; namaza giderken Allah’ı zikretmek, karşılaşılan Müslüman kardeşlerle selamlaşıp bayram sevincini paylaşmak, bu günü daha bir anlamlı kılacak davranışlardır ve Hz. Peygamber’in sünnetleridir.

Yakın akrabaların birbirini ziyaret edip sorması, ihtiyaç içinde olanlara yardımcı olunması gerekir. Ana-babayı unutmamak, hiç olmazsa bayram günlerinde kendilerini ziyaret edip gönüllerini almak Müslüman evlatların terk etmemesi gereken dinî bir yükümlülüktür.

Zengin olunsun fakir olunsun, bayram gününde güç yettiğince sadaka vermek, daha fazla Müslümanla karşılaşıp sevinci paylaşmak için namaza gidilen yoldan gelmeyip başka bir yoldan dönmek sünnettir. Sadakaların dışında, üzerlerine vâcip olan Müslümanlar, bayram namazından önce ’fitre’ adı verilen fıtır sadakalarını verirler. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre sadaka-i fıtır farz, Hanefi mezhebine göre vâciptir.(3) Bayram namazından sonra Müslümanların birbirleriyle bayramlaşıp musâfaha yapmaları, kucaklaşmaları İslâm’ın hoş karşıladığı güzel geleneklerdir.
Sabah namazından sonra bayram namazına kadar hiç bir namaz kılınmaz. Bu konuda İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyet şöyledir: ’Nebiyyi Ekrem (s.a.s) fıtır bayramı günü yalnız iki rekât kıldırıp ondan evvel de sonra da hiç bir namaz kılmadı…’(4)

Bayram namazının cami-mescid gibi kapalı yerler yerine açık alanda, geniş ve düz bir meydanda kılınması sünnettir. Medine’ye bin arşın uzaklıkta bir yer vardı ki buraya ’Musallâ’ adı verilmişti. Bayram namazları da burada kılınırdı. Ebû Saîd el-Hudrî diyor ki: ’Rasûlullah fıtır bayramı ile kurban bayramı günlerinde Musallâ’ya çıkardı. İlk başladığı şey namaz olurdu. Sonra namazdan çıkıp, cemaat saflarında otururken ayakta onlara dönüp vaaz eder ve istediklerini tavsiyede bulunurdu. Abdullah b. Sâib şöyle anlatır: ’Rasûlullah (s.a.s) ile bayram namazında bulundum. Namazı bitirince; Biz hutbe okuyacağız, dinlemek isteyen otursun dinlesin, gitmek isteyen de gidebilir.’ buyurdu(5)

Bayram namazlarında ezan okunmaz. Bu konuyla ilgili pek çok hadis vardır. Ancak, halkın namazı kaçırmaması için çağrı yapılabileceği yönünde mürsel hadisler de vardır. Örneğin, ’Rasûlullah, bayramlarda essalâtü câmiah (Topluca namaz kılmaya buyrunuz) diye nidâ etmeyi müezzine emir buyurmuşlardır… Dolayısıyla bu rivâyeti kabul edip ’namaza gelin’ gibi sözlerle namaza çağırmak mekruh olmaz. Ancak ’Hayyaalessalah” gibi ezan cümleleriyle nidâ edilirse bu mekruh olur.’ (6) diyen âlimler de vardır.

Kadınların bayram namazına gidip gidemeyecekleri konusunda da farklı görüşler vardır. Peygamberimiz zamanında kadınların bayram namazına gittikleri bir çok sahih hadisle sabit olmuş bir gerçektir. Hattâ şu hadis hayızlı kadınların dahi namaza durmamak şartıyla namaz yerine gidebileceklerini göstermektedir:
Ümmü Atiyye’nin bildirdiğine göre; ’Taze, kocaya varmamış kızlara (yeni gelin olanlar), hattâ hayızlı olanlara varıncaya kadar bütün kadınlar namazgaha çıkar, o günün bereketinden nasiplenmek ümidiyle erkeklerle birlikte tekbir getirir, onlarla beraber dua ederlerdi. Yalnız, hayızlı olanlar Musallanın haricinde kalıp cemaatin tekbir ve dualarında hazır bulunurlar. (namaza katılmazlardı)’(7)

Diğer bir rivâyette İbn Abbas diyor ki: ’Rasûlullah, kadınların hutbeyi işitmediklerini düşünerek Bilâl’i alıp onların yanına geldi. Onlara vaaz ederek sadaka vermelerini emretti. Kadınlar küpesini, yüzüğünü Bilâl’in eteğine atıyorlardı. (Sahabenin hanımları Efendimizin bu nasihatlerinden sonra Allah için ve ahiret azabından korunmak için fakirlere bayram hediyesi olması gereği ile Efendimizin (s.a.v) ihtiyaç sahiplerine vermesi amacıyla en kıymetli takı ve ziynetleri sadaka etmişlerdir)’(8) Bütün bunlara rağmen, asr-ı saadetten sonra, ahlak ve namusa verilen değerin azaldığı, fitne ve fesadın yaygınlaştığı ortamlarda kadınların cemaate katılmayıp evlerinde durmaları İslam alimlerince İslâm’ın ruhuna daha uygun görülmüştür.

Ne zaman ki asr-ı saadet ahlakı toplumca ihya edilirse, işte o vakit Efendimiz zamanındaki bu güzel bayram adetini kadınlı erkekli, tıpkı o zamanda olduğu gibi tekbirler eşliğinde, Rabbimiz için bir ay oruç tutmuş ve ibadetlerde bulunmuş olmanın sevinci ile hep birlikte yaşamak mümkün olacaktır.

Ramazan bayramının tespiti kamerî aylardan Şevval hilalinin görünmesiyle olduğu için, hilalin görünüp görünmediği hakkında kesin bir sonuca varılamaz da Ramazan orucunun otuzuncu günü, o günün bayram olduğu anlaşılırsa, orucu iftar edip bayram yapmak gerekir; ancak, bayram namazı öğle vaktine kadar kılınabileceği için, eğer o günün bayram olduğu öğleden önce anlaşılmışsa, bayram namazı hemen kılınır; yok eğer öğleden sonra oruçlar açılmışsa, ilk gün bayram namazı kılınmaz. İkinci gün kılınıp kılınmayacağı konusunda İslâm âlimleri arasında görüş farklılığı vardır. ’Bir grup insan (binek üzerinde oldukları halde) Rasûlullah’a gelerek, bir gün önce hilali gördüklerine şâhitlik ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) onlara, iftar etmelerini, ertesi sabah da Musallâ’ya gitmelerini emretti.’(9) hadisini delil kabul eden Hanefi ve Hanbelîler, bayram namazının ikinci günü kılınabileceği görüşündedirler. Şâfiîler bayram namazını sünnet kabul ettikleri için, onlara göre ikinci günü kılınmaz.

Bayramlarda eğlenmek ve hattâ oyunlar oynamakta bir sakınca yoktur. Ancak, İslâmî kuralları, haramı, helali, utanma duygusunu, ağırballılığı, israfı ve kâfirlere özenip onlara benzememeyi akıldan çıkarmadan, Müslüman şahsiyetine yakışır bir şekilde olmasına dikkat etmek gerekir. Bayramlarda herkes neşeli olur. Ancak çocuklar, büyüklerden daha çok sevinç ve heyecan duyarlar. Bu sebeple onlarla, böyle günlerde daha çok ilgilenmeliyiz. Onları mutlu edebilmek için, biraz daha fazla fedakarlık göstermeliyiz. Dinimizin tavsiye ettiği ve Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin de hayatından öğrendiğimiz güzel ahlakları onlara da öğretmeliyiz.

Bu arada birbirimize karşı olan sevgi ve saygımızı daha da artırarak, kırgınlık ve küskünlüklere son vermeliyiz. İslam’ın sevgi, saygı, barış dîni olduğunu unutmamalıyız. Tüm Müslüman kardeşlerimizle dostça ve hoş bir şekilde geçinmeye azmetmeliyiz. Birlikte rahmet, ayrılıkta felaket olduğunu unutmamalıyız. Bu arada, Ramazanda kazandığımız iyi ve güzel alışkanlıklarımızı devam ettirmeliyiz. Ramazandan sonra da kötü huy ve davranışlara tekrar dönmemeliyiz. Bizleri huzur ve sükun içerisinde daha nice bayramlara eriştirmesi için, Yüce Allah’a duâda bulunmalıyız.

Bir hatırlatma olarak tüm kardeşlerimize şunu da belirtmek istiyorum ki içinde yaşadığımız toplumun bir hastalığı haline gelen ve bir türlü düzeltilemeyen bayram ve ondan nasıl istifade edinileceğinin şuurunda olmayan bir toplum haline gelmiş durumdayız ne yazık ki… İşte bir bayram daha geliyor sevinç ve neşe günleri olan bu zamanları nelerle dolduracağız acaba… Bu günlerimizi yukarıda ifade ettiğim gibi Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin sünnet ve ahlaklarına uygun bir şekilde mi yoksa bunun tersi olan ve İslam’ın ahlakına uygun olmayan çeşitli haram ve nefsânî isteklerle mi geçiriyoruz … Allah (c.c) bu günleri müminler için bir af ve mağfiret günleri olarak tahsis ettiği ve her türlü küskünlüklere hiç olmazsa bugünlerde bir son verilmesi istendiği halde kimileri bunun tam aksine küs olduğu kimselerle barışmadığı gibi çevresindekileri de sebepli veya sebepsiz kalplerini kırarak küsmek için fırsatlar kolluyor.

Ayrıca Günümüzde kitle iletişim araçlarının insanoğlunun hayatında ne derece önemli bir yerinin olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Peki bu araçların insanoğlunun ahlâkî yapısının da bozulmasında nasıl bir rol oynadığını da hiç düşündük mü? Bunun en çarpıcı örneklerini Müslümanların kutsal günleri olan bayramlarda özellikle hazırlanıp bazı televizyon kanallarından tüm Müslümanlara bayram özel eğlence programları adı altında sunulan bu yapımlar acaba Müslümanların ahlakına ne derece uygundur sizlere sormak istiyorum ?

İçerik bakımından her türlü şehevî duyguları tahrik edici ve ramazan boyunca kazanılmaya çalışılan ve bir nebze olsun gönüllerde alevlenmeye başlamış olan Allah ve Rasûlullah sevgisini bir anda ifsada uğratacak derecede haramlarla dolu bu türlü eğlencelere bizlerin hayatında yeri olabilir mi? Bu bayramlar Efendimizin biz Müslümanlara bir armağanıdır. Bu bayram bir aylık bir oruç itaatinin karşılığı olarak Rabbimizin daha bu dünyada bir necat nişanesi olarak Müslümanlara bir hediyesidir; fakat gelin görün ki “bayram programı” adı altında hazırlanan bu rezalet tablolar tam bir günah çukurudur. Zira bu programlarda sadece haramlar vardır. Kadınlarla yapılan eğlenceler, çekilen piyango kuraları…vs. kısaca Allah’ın armağanında Allah için olabilecek şeylerin dışında her şey vardır. Bilinçli Müslümanların ise diğer günlerde olduğu gibi özellikle bayramlarda da televizyondaki bu tarz programlardan uzak durmaları kendi menfaatlerinedir.

Tabi ki özlenen ve istenen tablo ise, hemen her insanın hayatında bir yeri olan televizyon gazete ve Internet gibi kitle iletişim araçlarını İslam’ın ahlâk öğretileri doğrultusunda yönlendirip diğer insanların hizmetine sunacak kimselerin sayısının artmasıdır. Bu hususta gayret içerisinde olduğu bilinen tüm insanları da tebrik eder ve Rabbimizden bu güzel hizmetlerini genişletmesini istiyoruz.

Kıymetli kardeşlerim, dinimizin emirlerini kur’an ve sünnet ölçülerine göre yerine getirmemiz gerekir. Yerine getirilen bazı amellerde örf ve adetlerin yanî kendi kültürümüzün de kalıntılarının olmasında bir sakıncasının olmadığı herkes tarafından bilinir; ancak bu amelleri yerine getirmedeki hassasiyet farz olan emirlerin önüne geçmişse bu türlü bir adet bizlerin zararınadır. İşte namaz da bunlardan bir tanesidir. Çoklarına şahit olmaktayız ki bayram günü sabah namazını kılmamış, farz olan sabah namazını ikame etmemiş; fakat bayram namazına kalkmış büyük bir hassasiyet göstererek hazırlanmıştır. İşte bu durum namaz şuurunun yitirilmesinin alametidir. Zira sabah namazı farz iken bayram namazı bir alt derecede öneme haiz olup vaciptir. Farzı terk edip de vacibi yerine getirmek hiçbir dînî duyarlılıkla ifade edilemez. Aynı durum Cuma namazlarında da görülmektedir. Sanki diğer namazlar farz deilmiş gibi sadece Cuma namazlarında camilerimizi cemaatle dolmuş olarak görürken haftanın hiçbir gününde ve vaktinde aynı şekilde görememekteyiz. Yine ramazanın gecelerinde devam edilen teravih namazı da bu türdendir. İnsanlar sünnet olan teravih namazına gösterdikleri hassasiyeti acaba diğer vakitler için neden göstermemektedir.

Kıymetli kardeşlerim İslam’ın gerçek güzelliği, onu bir bütün olarak telakkî edip erkanları bir bütünlük içerisinde yerine getirince ortaya çıkar. Osmanlı kültürümüzde, ecdâdımızın dînî hassasiyetlerinin ne derecede olduğunu ve bu mevcut kültürü, dîn’e bağlılık ile nasıl şekillendirdiklerini az çok hepimiz bilmekteyiz. Ecdadımız hakkındaki ilgilerimizi şöyle bir karıştırırsak, onların, bayramları büyüklü küçüklü nasıl yaşadıkları ve çok çeşitli güzel adetlerle yaşadıkları bu bayramları, bir Ramazan, hatta tüm seneleri boyunca yerine getirdikleri kulluk örneği ile nasıl hak ettiklerini görürüz. Zaten şimdilerde o eski bayramlara;

“Ah! Nerede o eski bayramlar.” diye hasret ve özlem duyulmakta değil midir? İşte bu “ah o eski bayramlar nerede” sözüne ise, tarihimize şöyle bir bakınca; Osmanlının o bozulamaya başladığı son zamanlarından itibaren söylendiğine şahit olursunuz. Gerçi ecdadımızın en kötü gününü bile özlemekteyiz, zira her geçen gününü özlendiği açıktır. İşte bu üzücü durumun ortaya çıkmasının sebebini az çok ifade etmeye çalıştık. Dileğimiz o ki, yeniden hem bu dünyada hem de huzur-u ilahide güzel bir bayram yapabilmek için bayramı hak etmeye çalışalım.
Bütün din kardeşlerimizin Ramazan bayramını en kalbi duygularla tebrik eder, Cenâb-ı Hakkın yardım ve mağfiretini niyaz ederim.

Kaymakça:
1. Sünen-i Ebû Dâvud, Salat, 239.
2. Sünen-i Ebû Dâvud, 3/306.
3. Tecrîd-i Sarih, Tercümesi, 367.
4. Tecrîd-i Sarih Tercümesi III, 174.
5. Sünen-i Ebû Davud, II, 225.
6. Tecrîd-i Sarih, III, 181.
7. Tecrîd-i Sarih, III, 183.
8. Sünen-i Ebu Dâvud, Salat, 239,241.
9. Sünen-i Ebû Dâvud, II, 227.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 8.sayısı (2003 Kasım) için yazılmıştır.

×