150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: filistin

Mazlumları Unutmamak Adına

Mazlumları Unutmamak Adına

Diller, sayfalar, satırlar
‘Ebu Leheb öldü’ diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Rasulallah;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Evet, herkesin bildiği gibi Yahudi, Kur’an’daki Yahudi.
Ama ne yazık ki Müslüman, Kur’an’daki Müslüman değil!

Bunu çok iyi bilen Yahudi, buradan güç alıyor ve kadın, çoluk-çocuk demeden Gazze’de herkesi bombalıyor veya keskin nişancılarla hunharca şehid ediyor.
Mazlumların evleri yurtları dünyalık olarak ne varsa herşeyleri harap oluyor.
Bombaların altında kaçacak yurt arayan mazlumlar çaresiz ağlıyor.
Adı var olup kendileri olmayan Dünya Müslümanları veya daha doğrusu Müslümanların başalrındaki kukla yöneticiler olanı biteni üç maymunu oyanayarak izliyorlar.


“(Rasûlüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim suresi 42) Ayette de ifade edildiği gibi çaresiz mazlumların feryadını duyan Allah Teala zalimlerin zulümlerini yanlarına bırakmayacaktır. Ama esefle şunu da söylemeliyim ki; Uykusunda uyanmayan Müslüman toplumlar var oldukça ve özellikle halkı müslüman olan devletlerin başındaki satılmış yöneticiler varoldukça (buna gemicikleriyle ticaret yapan ve Gazze bizim kırmızı çizgimizdir diyerek oy devşiren veya bugünlerde İstanbul belediyesini aldıkları takdirde Gazzeli çocukların yüzü gülecek diyen yalancı mücrimler de dahil) İsrail’de yayılmasına devam edecektir.
Acaba bu müslümanlar ne zaman kendilerine dönüpte muhasebe yaparak nefislerini ya da başlarındaki hokkabaz yöneticilerini sorgulayacaklar? Zira ben kendimi bildim bileli müslümanlar hep bir ağızdan sürekli ‘Kahrolsun İsrail’ sloganı atarak bu işin üstesinden Allah’ın gelmesini istiyorlar.


“Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça, kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah’ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkûm edilmişlerdir.” (Al-i İmran, 112)


“Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.” (Maide 44)


“Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar!” (Maide 64)


Yukarıda sadece birkaç tanesini zikrettiğim ayetlerin benzeri pek çok ayette Allah Teala onları kahredeceğini zikrediyor. Ama ey Müslüman kardeşim! Yahudi’ye beddua ve lanetin dışında senin yapman gereken hiç vazifen yok mu acaba? Zira bizler yıllardır beddua etmek ve slogan atmaktan başka hiçbir şey yapamadığımız için İsrail kahrolacağı yerde Müslümanlar dünyanın dört bir yanında kahroluyor ve bugünlerde İsrail tüm Filistin topraklarını ele geçirmeye gitgide daha da yaklaşıyor. Hatta o kadar ki ufacık bir bölgeye sıkışmış Gazze’ye bile tahammül edemiyorlar.


Toplum üzerinden hiçbir etkisi ve yetkisi olmayan benim gibiler Müslümanlara uygulanan zulme karşı tabi ki tepkimizi ortaya koyacağız. Belki karşıdaki zalim zulmünü durdurmayacak ama ben ve benim gibiler kendimize insan olduğumuzu hatırlatmak için zalimlerin karşısında durmaya devam edeceğiz.
Peki yeryüzünde akan Müslüman kanını yani bu zulümleri kim durduracak?
İşte amiyane tabirle dananın kuyruğunun koptuğu yer burası…


Bir başlangıç olarak ne zamanki İslam ülkelerinin satılmış kukla liderleri (buna Türkiye’de dahil) şayet insanlıkları devam ediyorsa İsrail’in gasıp bir devlet olduğunu söylemekle kalmazlar ona göre yaptırım uygularlarsa belki İsrail zulmünde biraz frene basar.


Ayrıca ‘Dünya Müslüman Âlimler Birliği’ diye güya ‘âlim birliği’ var, bilirsiniz. Bu adamların İslam ümmeti adına zalimleri kınamaktan başka ne yaptığını merak ediyorum. Ümmetin yeniden dirilişi ve tevhidin yeryüzünde ikamesi için sahabe misali cesurca her yerde hakkı haykırmanız gerekirken hani neredesiniz?


Acaba Allah Teâlâ sizlere bahşettiği ilimden ve makamlardan hesaba çekeceğini hiç düşünmüyor musunuz?


Haksızlıklar ve yeryüzündeki zulümler karşısında üç maymunu oynayan sizler, Allah aşkına hayatınızda bir kez cesur olun. Az bir dünyalık ve makam karşılığında Allah’ın dinini ve ilmini satan Yahudi alimi Belam daha dünyadayken nasıl rezil edildi misal olarak size yetmez mi;


“(Ey Rasulüm!) Onlara, kendisine ayetlerimizi (dini bilgi ve hikmetleri öğrettiğimiz şu) kişinin haberini anlat (ki, bugünkü bel’am benzeri bilgiçleri tanısınlar ve sakınsınlar). O (kişi) bundan (ilim ve ibadet huzurundan ve zulüm düzeniyle cihad şuurundan) sıyrılıp uzaklaşmış; derken şeytan (ve tağutlar da) onu kendi peşine takıp (sapkınlığa) sürüklemişti. O da sonunda “Ğaviy” (tuğyana kapılıp azgınlaşan ve tağuta tapanlardan) olup çıkıvermişti.Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (Araf 7/175-76)


Tarihte olduğu gibi, Cenab-ı Hak bu ümmetin içerisinden yine Hz. Hamza, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Halid bin Velid, Muaz bin Cebel, Selahaddin Eyyubi gibi ümmete yön verecek cesur ve kahraman kumandanlar çıkarsın. Nasıl ki o insanlar İslam’ın izzetini dünyada hiçbir menfaat karşılığında satmadılar, imanlarına ve salih amellerine dayandılar Allah da onlara yeryüzünün hükümranlığını nasip etti.


İşte Rabbimizin müjdesi; “Allah, içinizden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vaad etti ki, kendilerinden öncekilere verdiği gibi onlara da yeryüzünde hâkimiyet verecek, onlar için hoşnutluğuna vesile kıldığı dinlerinin yerleşip yayılmasını sağlayacak, şu andaki korkularını güvenliğe çevirecektir; çünkü onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmektedirler. Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa yoldan çıkmış kimseler işte bunlardır.” (Nur Suresi 55)


Rabbim bizlere bu manada güç ve kuvvet versin. İslam ümmetinin imtihanlarını kolaylaştırsın. Yeryüzünün dört bir yanında özellikle Gazze ve Doğu Türkistan’da zulüm altında olan kardeşlerimizin yar ve yardımcısı olsun.
En azından insan olduğumuzu unutmamak adına her türlü boykota devam…

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Tarihten Günümüze Irak

En eski şark medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslâm toprakları arasına girdi. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devrini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Ali döneminde İslâm’ın merkezi haline getirilmiş ve İslâm’ın başkenti Kûfe’ye taşınmıştır. Hz. Ali ile Emeviler arasındaki Sıffîn savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardından Irak günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye hâkim olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçukluların hâkimiyetine girmiştir. 1258 yılından itibaren ise Moğol istilasına uğramış ve iki asır onların kontrolünde kalmıştır. 1444-1467 yılları arasında Akkoyunluların hâkimiyetinde kalan Irak, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin istilasına uğramıştır. Bu bölgedeki Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle ortaya atılarak abartılmıştır. Safaviler kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırarak oluşturmuşlardır. Tarih boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii İran Türkleri arasındaki hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadele 1534’te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devletinin hâkimiyetine girerek 1917’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi 750?1258 hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur (Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Devletinin Ortadoğu’dan çekilmesine neden olan pek çok yerel isyanlar yapılmıştır. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kullanılmıştır. Bu dönemde İngilizler, Şerif Hüseyin ve oğullarına Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin Krallığı vaadlerinde bulunur. Fakat gerçekler onların söyledikleri gibi olmamıştır. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne olur. Britanya, Fransa ile yapılan Sykes-Picot Antlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’den İndüs’e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır. (Mim Kemal Öke, Musul-Kürdistan Sorunu 1918-1926, İz yay., İstanbul, 1995.)

16 Mayıs 1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması özellikle Ortadoğu’nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire’de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu’yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’ya bakış açılarını yansıtmaktadır. 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San Remo Konferansı’nda Milletler Cemiyeti’nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu. (Oral Sander, Siyasi Tarih İlk Çağlardan 1918’e, İmge yay., Ankara, 1999, s. 339.) İngiltere’nin 1971’de Orta Doğu’dan tamamen çekilmesinden sonra bu bölge üzerinde Amerika en önemli güç olmaya başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu’da etkisini artıran Amerika’nın Irak’a özel bir politik ilgisi vardır. Bundan dolayı yakın dönem Irak tarihinin Amerika tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür.

Irak, Musul, Bağdat ve Basra başta olmak üzere 18 ayrı şehirden meydana gelmektedir. Yaklaşık 23 milyon nüfusa sahip olan Irak’ın %97’si Müslüman (%51 Şii, %41 Sünni), %4’ü ise Hıristiyan’dır. Etnik dağılım olarak ise %70-75 Arap, %15-20 Kürt ,%4 Türkmen, %4 Yezidiler, %1 Arami (Süryani) ve diğer etnik unsurlardır. (Şule Şahin, 11 Eylül Sonrasında Amerika Birleşik Devletler’inin Ortadoğu Politikası, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006.)

Şiiler Güney Irak’ta yaşarken, Bağdat civarında Sünni Araplar, Kuzey Irak’ta ise Kürt ve Türkmen nüfus yaşamaktadır. Irak’ta çok önemli petrol yatakları mevcuttur. Bugün Irak, Orta Doğu’da yer alan stratejik mevkisiyle ve Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahip ülkesi olmasından dolayı Körfez’in önemli ülkelerinden biridir.

Büyük Ortadoğu Projesi

20. yüzyılın ilk yarısı Osmanlı’nın da ortadan kaldırılmasıyla birlikte dünyanın geleceğinde İslâm Medeniyetinin söz sahibi olma gücü kalmadı. Müslümanlar her coğrafyada bir ölüm kalım mücadelesi verdiler. Neredeyse yok oluş felaketi ile karşı karşıya kaldılar. Ancak yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte bu karabasan dönemi yavaş yavaş sona erdi ve hatta Müslüman toplumlar yeniden tarihin yapımında kurucu aktörler olarak kilit rolü oynama azmi, çabası ve iradesi göstererek yeni bir sıçrama döneminin eşiğine geldiler. Yüzyılın ilk yarısında hedeflenen müslüman toplumları pasifleştirerek yok etme projelerinin iflas ettiği görüldü. Bu durum emperyalist güçlerin Sovyetlerin dağılma süreci ile birlikte Müslüman coğrafyaya özellikle Ortadoğu’ya tekrar yönelerek aynı amaçlar doğrultusunda yeni plan ve projeler geliştirme ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına yol açtı.

Soğuk savaş döneminin 1990’lı yıllarla birlikte sona ermesi ile birlikte gücü elinde bulunduran ülkelerden Amerika ve yandaşları insanlığın önüne önce Yeni Dünya Düzeni (YDD) projesini sundular. Bu düzen şimdi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile hayata geçirilmek isteniyor. Bölge halkları çok iyi biliyor ki bu aslında Siyonistlerin binlerce yıllık hedefi olan Büyük İsrail Projesinden (BİP) başka bir şey değildir.

Bu amaçların gerçekleştirilmesi için Bush’un güvenlik danışmanı Rice’nin de söylediği gibi bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değişmesi gerekmektedir. Bunun ilk adımları da Afganistan ve Irak’ın işgalleri ile atılmıştır. İkinci hedef enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. Daha şimdiden bölge petrollerinin %40’ı olan Irak petrolleri, Afganistan’daki zengin uranyum kaynakları fiilen olmak üzere el değiştirdi. Bu durum dünya bor tuzlarının %75 ine sahip bulunan ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir.

Üçüncü olarak yüksek ve ileri teknolojinin bölge ülkelerinin eline geçmesi de engelleniyor. Bizim ülkemizde değişik zamanlarda yapılmaya çalışılan nükleer santrallerin çeşitli ’tesadüfler’(!) sonucunda sürekli ertelenmesi veya bölge ülkelerinin (Tabi ki İsrail hariç) elinde bulunabilecek nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların küresel tehdit olarak dünyaya gösterilmesi bu amaca hizmet etmektedir.

Bir başka hedef ise küresel sömürü aracı olan doların mevcut hegemonyasının sürdürülmesidir. Bölgedeki enerji kaynakları da kullanılarak bu ülkelerin ekonomik olarak felç edilme durumunun sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Öyle ki her imkâna sahip olan bir ülke bile doları yoksa hiçbir şey yapamaz haldedir. Dolar bulmak için ise ya borçlanması ya da mevcut imkânlarını başka birilerinin bastığı kâğıt parçaları ile değişmesi gerekmektedir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısı (2007 Ekim) için yazılmıştır.

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Ortadoğu’daki Gelişmeler ve Türkiye’ye Yansıyanlar

Yazının kaleme alındığı şu günlerde medya ve kamuoyunda meclisten onay alan tezkere ve muhtemel bir sınır ötesi harekât, belki de onlarca yıl devam edecek olan çatışmalar ve intikamlar üzerine inşa edilecek bir gelecek tartışılmaktadır. Böyle bir atmosferde karşı tarafa duyulan öfke her iki tarafın da aklını ve basiretini yok etmektedir. Toplumun fertleri ise dost olması gerekenlerin düşman, düşman olması gerekenlerin dost olduğu talihsiz bir dönemi yaşamaya mahkûm edilmektedir.
Meclisten geçen bu tezkereyle birlikte hem Türkiye hem de Kuzey Irak’ta sonunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürece girildi. Belki bu tezkere hiç kullanılmayacak, belki sınırlı biçimde kullanılacak. Belki de topyekun bir hesaplaşmanın ilk adımı olacak.
Bana göre Türkiye, Irak ve Ortadoğu ülkeleri halklarının üzerinde oynanan oyunları daha net görebilmek için Washington, Londra ve aslında baş aktör olan İsrail tarafından bakılmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü Ankara’dan, Irak’tan, Filistin’den veya diğer Arap ülkelerinin yetkililerinin yapmış olduğu açıklamalar ve yükselen sesler hadiselere çözüm üretecek ve kimseyi tatmin eder halde değildir. Bölge halkının kaderini Batı’nın uygulamalarıyla tahmin etmek daha kolaydır. Bu hadiselerin gelişimine siz de öyle bakın. Öyle bakarsanız geleceği göreceksiniz. Öyle bakarsanız, tankların sınıra neden yığıldığını, 20 yaşındaki gencecik insanları Anadolu topraklarını neden yasa boğduğunu, Kürt köylerindeki suskunluğun ve umutsuzluğun sebeplerini anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’nin Güneydoğusu dâhil tüm Ortadoğu coğrafyası adeta yangın içinde. Bu geniş coğrafya üzerinde egemenliğini pekiştirmeye çalışan uluslararası emperyalist güçler ve bölge devletleri, bölge halklarını birbirlerine karşı kışkırtıcı ve tahrik edici gerici politikalar uyguluyorlar, halklar arası kardeşlik yerine düşmanlık tohumlarını geliştiriyorlar.
İşte Irak bunun en canlı örneği, Amerika bu ülkeye gireli dört yıla aşkın bir zaman oldu ve bu süre içerisinde ölen ve öldürülen insan sayısını hiç düşündünüz mü bilmiyorum. Bu adamlar Irak’ta dört buçuk yılda bir milyon yüz binden daha fazla (http://antiwar.com/updates/) insan öldürmeyi başardılar! Dile kolay, yüz binlerce sivil. Yüz binlerce ana, baba, delikanlı, genç kız, çocuk, bebek, öğretmen, öğrenci. İşgalin, etnik çatışmanın, iç savaşın, mezhep kavgasının maliyeti bu. Tabi tüm bunlara kaybolan binlerce insanı da ekleyelim. Bu ölümleri hangi kavramla ifade edeceğiz? Bir ülkenin camileri ve okulları bombalandığında, masum insanları kurşuna dizildiğinde, yüzlerce öğretim üyesinin kafasına kurşun sıkıldığında, işgalin acısını en korkunç biçimde yaşayan bir ülkede her aileden en az bir kişi öldürüldüğünde neler yaşanır ve neler hissedilir ancak oradaki insanlar bu acıyı bilebilir?
Hatırlayacak olursanız 1994’teki Raunda soykırımında 800 bin insan öldürülmüştü. Bu olay uluslararası hukukta ’soykırım? olarak tanımlandı, bunun için mahkemeler kuruldu. Irak’taki ölümler Ruanda’yı da geçti. Darfur’daki ölümler de, (http://www.cnn.com/2007/TECH/04/10/google.genocide/index.html) Amerikan yönetimi tarafından resmen ’soykırım? olarak tanımlanarak dünya harekete geçirilmişti. Peki, bir milyon yüz bin kişiyi öldüren (ve bu sayı her geçen gün artmakta), vahşetin her türlüsünü deneyen ülke soykırımdan başka ne yapıyor!
Ayrıca Amerika, Irak’ta inşa ettiği bu kaosu devam ettirebilmesi için bu ülkedeki piyonlarını, müttefiklerini kullanmakta ve kendisi Irak’ın güvenliğini güvensizleştirerek, ’ben olmadan hiçbir güvenlik sağlanamaz? anlayışıyla hem dünyaya hem de bölgeye bu mesajı dayatmaktadır. Bu vesileyle Irak üzerinden bölgeye yönelik strateji ve taktik üzerine plan ve projeler geliştirmeye çalışmaktadır. Irak’ın ’yeniden yapılandırılacağını!? iddia eden Amerika ve müttefikleri bırakın bu ülkeyi yapılandırmayı, bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yayılmacı devlet ve imparatorluk bu ülkeyi Amerika ve müttefik işgalci güçler kadar tarumar etmemişlerdir.
Irak’ta bu vahim hadiseler yaşanırken diğer ülkeler üzerindeki tehditler de her geçen gün artarak devam etmektedir. Bu süreçte İsrail uçakları Türkiye topraklarından Suriye’yi bombaladı. Fransa Dışişleri Bakanı dünyayı İran’la büyük savaşa hazır olmaya çağırdı. Amerika ve İsrail, İran’a saldırı için hazırlıkları açıktan yürütür hale gelmiştir. Bush, Ortadoğu’da nükleer soykırımdan söz eder olmuştur. Yarın bir milyon insan Suriye’de, birkaç milyon da İran’da öldürülürse bizler ne yapacağız, acaba susmaya devam mı edeceğiz? Şimdi yaptığımız gibi. Hiç olmazsa bu kötülük karşısında elimizle, olmazsa dilimizle, buna da gücümüz yoksa kalbimizle buğzederek bir tepkimiz olmalı değil mi? Çünkü Irak, Filistin, Lübnan, Afganistan, Pakistan ve dünyanın pek çok yerinde haksız yere öldürülenler Müslüman olmaktan öte öncelikle insandır. İslâm, inanan ve inanmayan ayrımı yapmaksızın haksız yere insan öldürmeyi şiddetle kınamakta ve yasaklamaktadır. Dünya bu katliamlara sessiz ve tepkisiz, bunun nedenini biliyor musunuz? Öldüren Amerika da ondan! Eğer bunu başka bir ülke yapsaydı, kıyameti koparırlardı! Ama o ülke Amerika olunca herkesi bir sessizlik kaplıyor.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 56. sayısı (2007 kasım) için yazılmıştır.

Gazze ve Gözyaşı

Gazze ve Gözyaşı

GAZZE VE GÖZYAŞI Ortadoğu’da değişen hiç bir şey yok:
Zulüm aynı, Kurban aynı, Hiyanet aynı…

Bugün Gazze’de olanlara değinmeden önce yakın geçmişimizden kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum.

Tarih: Nisan 2002, Yer: Cenin
Mülteci kampları da dahil olmak üzere binden fazla masum insan İsrail tarafından katledildi, binlerce insan elleri ve gözleri bağlanarak toplama kamplarına götürüldü, insanlar evlerinden kovuldular, genç kızlar ve kadınlar işkence altında tutuldu, yüzlerce ev yerle bir edildi, hastaneler çalışamaz hale getirildi, elektrik ve sular kesildi, sokaklarda çürüyen cesetlerin gömülmesine ve yaralıların tedavisine izin verilmedi, ambulanslar askeri hedef gibi ateş altına alındı, kuşatma altındaki insanlara ilaç ve yiyecek yardımları engellendi, sokağa çıkana ateş açıldı, evlere baskın yapılıp insanlar kurşunlandı, esir alınanlar kurşuna dizildi, doğum yapan kadınların hastaneye götürülmesine izin verilmedi, evlerin/hastanelerin bahçelerine mezarlar kazıldı.
Üç yüz tank ve zırhlı araçla, binlerce asker bir kasabayı kuşattı. Bir kilometrekarelik mülteci kampına yüzlerce füze atıldı, sadece bir saatte 50 füze fırlatıldı, F-16 savaş uçakları ve Apache helikopterleriyle durmaksızın bombalandı. Silahlı-silahsız, kadın-erkek, çocuk-ihtiyar ayırımı yapmadan insanların evleri başlarına yakıldı, bölge toplu mezara dönüştürüldü, yollar, dükkanlar, evler, devlet daireleri, Filistin halkının ekonomik değerleri adına ne varsa imha edildi. Cinayet, yıkım, yağma ve terör dehşetine, katledilen kadın ve çocukların cesetlerinin buldozerlerle toplu mezarlara sürüklenmesine karşı bütün dünya sustu ve görmemezlikten geldi.
ORTADOĞU DA değişen hiç birşey yok:Zulüm aynı, Kurban aynı, Hıyanet aynı…Ve altı yıl geçti aradan… Peki ne değişti! Düşman aynı, kurban aynı, yöntem aynı, ihanet aynı, ikiyüzlülük aynı, alçaklık aynı, kan üzerinden hesap aynı, çirkinlikler aynı…
Dün Lübnan’a atılan füzeleri kutsayan hahamlar bugün Filistinli ve Gazze’li masum insanları katleden bombaları, füzeleri, tankları (muharref) Tevrat okuyarak kutsuyorlar. Gazze’den sonra belki de Lübnan’a yeniden saldıracaklar ve 2006’daki senaryoyu Müslümanlar yeniden yaşayacaklar.
Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde yaşayanlar öncelikle şunu bilmeliler ki; Ortadoğu meselesine özellikle İsrail-Filistin anlaşmazlığına Amerika’dan bakıldığında görülen ile İslam ülkelerinden bakıldığında görülen arasında hiç bir bağlantı yok, denilebilir. Zira Amerika meseleye İsrail tarafından bakmakta ve yapılan savaşı da o şekilde değerlendirmektedir. Gazze’ye yapılan saldırıların daha ilk günlerinde Bush medyaya verdiği demecinde; “Hamas’ın barış yanlısı bir tavır ortaya koyması gerektiğini,” AB dönem Başkanı Çek Cumhuriyeti’nin Sözcüsü Jiri Frantisek ise Bush’un söylediklerini aratmayacak tarzda; “Operasyon savunma amaçlı, saldırı değil,” şeklinde açıklamada bulundu. Müslümanlar, onların beyanatlarını ister kabul etsinler veya etmesinler, maalesef Yahudi ve Hristiyan dünya meseleye bu yönden bakmaktadır. Hadiselerin aslına bakıldığında görülecektir ki; aslında ortada güvenlik kaygısı yok, siyaset yok, varoluş mücadelesi yok, yaşama hakkını garantiye alma yok, ekonomik sebep yok, etnik mesele bile yok. Ortada bir toplumun sapkın anlayışı ve ırkçı bakışı var, sadece Filistinlilere değil bütün insanlığa bakışındaki sakatlık var.
Osmanlı İmparatoluğunun yıkılmasının ardından 20. yüzyıl maalesef Müslümanları aşağılama ve hiçe sayma yüzyılı olmuştu. 21. yüzyılda da yine her şey olduğu gibi devam ediyor. İsrail kurulduğu günden bu yana Müslüman avlıyor… Rusya, Çeçenistan’da Müslüman kesiyor… Amerika öncülüğündeki Batı ise sağolsunlar (!) Afganistan ve Irak’ta mezarlıkları boş bırakmıyor. Bosna’da katledilen Müslümanları kim unuttu? Ya Ermenistan’ın Başbağlar katliamında müslümanlara yaptıkları hafızalardan silinebilir mi? Srebrenitsa’da Sırpların acımasızca, işkencelerle katlettiği 350 binden fazla Müslümanın kanlı gömleği hala kurumadı. Bu hadiselere birazcık duyarlı olma görüntüsü çizen müslümanlar bile acıları ve sıkıntıları artık içselleştirmiş vaziyetteler. Mesela; her gün en az sekiz-on Filistinli, Iraklı veya Afganistanlı öldürülüyor; ama bizler, ne yazık ki bunları kanıksamışız. Umurumuzda bile değil. İnsan olanları düşünüyor, acaba çözüm bulabilmek için ne yapabilirim diye? Ama elden pek bir şey gelmeyince de çaresiz kalıyor. Konuşsan veya yazsan değişen yine bir şey yok. Zira müslümanlar o kadar çok bölük pörçük hale geldiler ki kimse kimseyi dinlemiyor, tabiri caizse takmıyor; ama tamamen susunca da insanın gönlü razı olmuyor. Çünkü Filistinli çocukların katledilişini gördükçe, arkada kalanların, yaralıların feryatlarını dinledikçe, kadınların “Müslümanlar nerede, Araplar nerede, insanlık nerede” şeklindeki bağırışlarına şahit oldukça insanın yüreği parçalanıyor… Bunun üzerine insanlar meydanlara dökülüyor, İsrail kınanıyor…
Peki, hiç düşündünüz mü şimdiye dek kaç defa İsrail’e lanet yağdırıldığını, meydanlara dökülüp “Kahrolsun İsrail” diye kaç kere bağırıldığını ve İsrail bayrağı yakıldığını? Peki, tüm bu slogan tarzında bağrışıp çağrışmalar İsrail’in veya Batı’nın İslam dünyasına yaklaşımını değiştirdi mi? Hayır…
Değişen bir şey yoksa müslümanlar neden hâlâ aynı yöntemleri deniyorlar ki?
Bence müslümanlar öncelikle İsrail’i kınamayı bırakmalı ve birazcık kendilerine bakmalılar. Kınanacak sadece İsrail değil, onların bu vahşetine sessiz kalanlar asıl kınanması gerekenler… Aslında İsrail’in bu yaptıklarından daha çok, diğerlerinin tavrı Filistinlileri derinden yaralamaktadır. Hele zor zamanda yanlarında olması gerekenlerin duyarsızlığı ve kayıtsızlığı… Bunlar hazmedilecek gibi değildir.
Öncelikle kınanması gerekenler İsrail’in işlerini kolaylaştıran Filistin’deki siyasi bölünmelere sebep olanlardır. Zira her ateşkes yapıldığında Filistin’deki taraflar birbirleriyle çarpışmaya başlıyorlar.
Daha sonra kınanması gerekenler, sırasıyla tüm Arap ülkeleridir. En başta da dünyanın en büyük katliamlarının yapıldığı bölgeye sınır olan Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan hükümeti ve Körfez ülkeleridir… Ya İslam Konferans Teşkilatı! Sözümona müslümanları temsilen faaliyetler yürüten kuruluş; daha biraraya gelip de bir kınama yayınlayamadı?
Ha bu arada kendimizi de kınamayı unutmayalım. Filistinli bebeklerin sıra sıra yatan cansız bedenlerini gördükten sonra ne yaptık? Seyrettik ve üzüldük… Ama hayatımıza kaldığımız yerden devam ettik. Elimizden gelen her şeyi yaptık mı? O masum insanların ve çocukların cansız bedenleri, sağ kalanların feryadı figanları İsrail’i boğacak da sanki bize bir şey olmayacak mı? Yeri gelmişken şunu da hatırlatmak istiyorum. Her ne zaman İsrail; Filistin, Lübnan veya Gazze’ye saldırsa hemen her yerde İsrail ürünlerini boykot etme kampanyası başlatılıyor ve herkes birbirine boykot edilecek ürünlere dair firmaların isimlerini göndermeye başlıyorlar. Tabi ki Yahudi firmalarının deşifre edilmesi güzel bir şey; ancak iyi niyetle yapılan bu girişimlerin işe yaramadığını vereceğim bir örnekle de göstermek istiyorum: Mesela Yahudi kökenli Amerikalı işadamı Howard Schultz’ın sahip olduğu dünyaca ünlü kafe zinciri Starbucks Coffee… Özellikle Ortadoğu’daki olaylara duyarlı müslümanlarca yürütülen boykot çağrılarına rağmen sürekli olarak büyümeye devam etmiş. 30 ülkede 11 bin şubesi olan firma geçen yıl kârını %12 oranında arttırarak 564 milyon dolara çıkarmış ve bu kazandığı paranın büyük bir kısmını Yahudi eğitim programı ’Aish HaTorak’ (Tevrat Yaşantısına) destek veren ’anti-Semitis ve radikal’ Müslümanlarla mücadele için bağışlayarak ’Siyonizm Dostu’ ödülünü almaya layık görülmüştür. Ayrıca Starbucks firması sadece 2006 yılında başta körfez ülkeleri olmak üzere Arap dünyasında tam 2199 yeni şube açmış! Yaklaşık 6 yıldan bu yana Yahudi firmalarını boykot etme çağrıları devam etmesine rağmen onlar kazançlarını ve kârlarını kat kat artırarak yollarına devam etmektedirler. Ben burada Coca Cola, McDonald, Nokia, Marlboro başta olmak üzere diğer firmaları gündeme bile getirmek istemiyorum.
Aslında ümmet olarak günümüzde Batı ülkelerinin ikiyüzlülüğüne ve Arap diktatörlerinin Ortadoğu’daki hadiselere kayıtsızlığına da alıştık; ama kimsenin hazmedemediği bir husus var ki; o da millet ve devlet olarak uluslar arası arenadaki konumumuz, yani hiç bir müslüman devletin kaale alınmaması. Allah katında müminler izzet sahibi kimseler olarak tarif edilirken, maalesef günümüzdeki tablo bunun tam tersidir. Allah Teâlâ, müslümanlara kâfirleri musallat ettirerek zelil kılmaktadır. İşin daha da kötü tarafı ise müslümanların bu duruma karşı gafil kalmalarıdır. Şayet müslümanlar bu zilletin Allah tarafından ikaz olarak gönderildiğini anlarsalar topyekûn Allah’a iltica ederler, hallerine istiğfar ederler ve Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin sünnet ve ahlâklarını yaşamaya başlayarak Allah’ın rızasını kazanma yoluna koyularak işe başlarlar. Müslümanlar hem fert olarak hem de toplum olarak bu değerlere sarılmadıktan sonra yapacakları hiç bir teşebbüsten netice alamayacaklardır. Ne boykot çağrıları ne de İsrail veya başkalarına lanet okumaları ses getirecektir. Şu an olduğu gibi hükümetten, sokaktaki insanlara varıncaya kadar herkes İsrail’e öfkeli, hatta ateş püskürmekteler.
Peki, bu kızgınlık bırakın savaşı durdurmasını İsrail’in tavrını değiştirmesine sebep oluyor mu? Doğrusunu söylemek gerekirse, Hayır… İsrail yine bildiğini okuyor.
Zira İsrail ve Amerika İslam ülkelerindeki hükümetleri göbeğinden öyle bir bağlamış ki; kendilerine karşı sarf edilecek sözlerin hiç bir müeyyidesinin olmadığını çok iyi biliyorlar. Mesela İsrail’e en sert tepkiyi gösteren Türkiye’ye karşı, İsrail de; ‘Gazze’den çıkmıyorum, katliama da devam edeceğim, ne yapacaksın’ deseydi, Dışişleri bakanlığının uyarısı üzerine ‘dengeler var’ diye bir kınama metni bile çıkaramayan Türkiye buna cevaben nasıl bir karşılık verebilecekti. Maalesef bu dengeler meselesi devletlerin acı gerçeği.
Mesela dış politikada Yahudi lobilerine gidilmekte ve ABD Senatosunda sürekli gündeme getirilen Ermeni soykırımı kararını engellemek için bu lobilere avuç dolusu paralar dökülmektedir. Ayrıca Türkiye’nin İsrail ile yürüttüğü beş askeri projesi vardır. M-60 tanklarının modernizasyonu, füze savunma sistemi, 54 adet F-4 savaş uçağının ve 48 adet F-5 savaş uçağının modernizasyonu gibi. Terör ile mücadelede İnsansız Hava Aracını da (Heron) İsrail’den alındığını unutmayalım. Sık sık dile getirilir TSK neden İsrail ile iş yapıyor, ihale veriyor diye. İşin gerçeği şudur; TSK’nın elindeki silahların pek çoğu ABD yapımı. Bu silahların parça ihtiyacı ve geliştirilmesi bizi ABD’ye bağımlı kılıyor. ABD’de o teknolojiye uyumlu silahları ve parçalarını benden değil İsrail’den alabilirsin diyor. Buna mecbur ediyor.
Yani pek çok alanda eliniz kolunuz bağlı. Bu durum can sıkıcı ve moral bozucu ama böyle. Türkiye, ABD ve İsrail’den bağımsız dış politika belirleyebilir mi? Bu açıdan biraz zor. Unutmayalım ki; Müslümanlara layık oldukları izzete kavuşturacak Cenâb-ı Hak’tır. Buna kavuşmanın ilk merhalesi de nefsin ve şeytanın istek ve arzularına sırt çevirmek, Allah’ın emirlerine Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin sünnetlerine azı dişlerimizle sarılmakla mümkün olacaktır. Geçmişte Ebrehe’nin ordusunu Ebabil kuşlarıyla, Firavun’un ordusunu Kızıl denizle, Nemrut’u topal bir sivrisinekle, Bedir’de melekleriyle, Ahzab gününde gönderdiği kasırgayla müşrikleri helak eden Allah’ın kudret ve kuvvetinde hiç bir değişme yoktur. Değişme, Kur’an ve Sünnet’ten uzaklaşan müslümanlarda olmuştur. Ne zaman ki insanlar şunu-bunu kınamayı ve lanetlemeyi bırakır da hakikate yönelirlerse; Allah’ın yardımının çok yakın olduğunu göreceklerdir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 71.sayısı (Şubat 2009) için yazılmıştır.

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Müminlerin annesi Hz. Meymune (r.anhâ) bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’e: ’Ya Rasûlallah! Beyt-i Makdis’e gidip gitmeme hakkında ne buyurursunuz?’ şeklinde bir soru yöneltir.
Efendimiz (s.a.s.) de: ’Orası mahşer ve menşer yeridir, oraya gidin ve içinde namaz kılın, çünkü orada kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza bedeldir’ buyurur.
Hz. Meymune (r.aanhâ): ’Peki oraya girmeye gücümüz yetmezse ne yapalım ya Rasûlallah’ dediğinde, ’Kandillerini yakmak için zeytinyağı (yakıt) hediye gönderin. Kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur’ cevabını alır Rasûlullah (s.a.s.)’den. (Ebu Dâvûd, Salât 14, no: 457)
Rasûlullah (s.a.s.) bu sözleri söylerken Beyt-i Makdis henüz Müslümanların himayesinde değildi. Ancak Hz. Ömer zamanında fethedilmişti. O günden sonra yüzyıllar boyunca kandilleri sönmemişti Beyt-i Makdis’in; ta ki 1099 I. Haçlı Seferleri’ne kadar. Bu döneme gelinceye kadar Kudüs Emevîler, Abbasiler, Tolunoğulları ve Fatimîlerin hakimiyetinde kalmış, yönetim ve idareciler farklı da olsa kandilleri hep ışık saçmıştı Kudüs’ün. Ta ki günümüze kadar kandiller bazen kesintiye uğrasa bile hep yanmaya devam etmiştir.
31 Mayıs Pazartesi günü Akdeniz’den kaçırılarak İsrail limanına götürülen Mavi Marmara gemisinden, elleri kelepçeli, iki yanında İsrail askerleri olduğu halde, limanda toplanan İsraillilerin arasından teker teker geçirilen Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere diğer ülkelerin vatandaşlarını televizyon ekranlarında görünce neler hissettiniz?
Şahsen ben acı duydum. Öfke duydum. Çok fazla bir şey yapamamanın burukluğu içerisinde en azından kalben buğzettim. Eminim; kendini bu ülkeye ait hisseden herkes aynı şeyleri hissetmiştir.
Dünyanın pek çok bölgesinde işgal ve soykırımın yaşandığı bir dönemdeyiz. Özellikle Ortadoğu’da kan, gözyaşı ve ızdırap bitmek bilmiyor. Son yıllarda Gazze bölgesi Yahudiler tarafından tamamen abluka alınmış vaziyette ve insanlar üzerine bomba yağdırılmaktadır.
İsrail, kimseye hesap vermeyeceği veya kimsenin de onlardan hesap sormaya cesaret gösteremeyeceği bilincinde olduğundan keyiflerine (Siyonist planlarına) göre planlarını uygulamaya devam ettirmektedirler. Bunun son faturasını da suçsuz dokuz insanımızı kaybedip yüzlercesini de gözaltına alınarak ülkemiz tatmıştır. Mavi Marmara gemisinde yaşanan hadiselerin ardından daha öncekiler gibi artık klasik haline gelen kınama mesajları yayınlanarak ülkelerarası olabilecek bazı krizlerin önüne geçildi.
İsrail bölgede sürdürdüğü keyfi tutumunu değiştirecek mi? Ben değiştireceğini düşünmüyorum. Onlar kafalarındaki planlarını uygulamaya bir şekilde devam edeceklerdir. Bundan önce yaptıkları gibi (İsrail planlarını gerçekleştirme konusunda o kadar tavizsiz hareket etmektedir ki; buna örnek olarak 2003 yılında Amerikalı barış gönüllüsü Aliene Rachel Corrie’nin ölümü zikredilebilir. Corrie, Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin evlerini yıkmak üzere harekete geçen bir İsrail buldozerinin önüne çıkmış ve bu buldozer tarafından ezilerek öldürülmüştür.)
Filistin’de yaşanan insanlık dramına seyirci kalmayıp sorumluları teşhis etmek, kınamak, hasta ve yaralılara yardım elini uzatmak hem insanî hem de İslâmî bir görevdir. Bölgede yaşanan olaylar karşısında, başta İslâm âlimleri olmak üzere bütün Müslümanlar büyük bir sınavla karşı karşıyadır ve bu tür olaylardan dersler çıkartılması gerekmektedir. İslâm dünyasındaki bütün kurumlar ve sorumlular, Müslümanları ’böl, parçala, yut!’ taktiğiyle birbirinden ayıran, kavgaya sürükleyen her türlü gerilim üreten odakları iyi tanımalıdırlar. Bu noktada İslâm âlemi, birlik ve beraberliğe her zamankiden daha fazla muhtaçtır. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirini koruyup-kollamaya, maddî ve manevî olarak destek olmaya ihtiyacı vardır. Bunun için, insaf, iz’an, vicdan ve iman sahibi herkes, bu vahim gelişmeler karşısında duyarlı olmalı, gücü nispetinde yardımcı olmalıdır.
Filistin ve Gazze’de yaşanan katliamlar savaş olmaktan çıkmış, bütün Müslümanlara karşı kirli bir güç gösterisine ve çirkin bir meydan okumaya dönüşmüştür. Oysa şiddet, karşı şiddeti, nefreti ve intikam duygularını beslemekten başka hiçbir işe yaramamaktadır. Her acı yeni acıyı doğurmakta, her gözyaşı yeni gözyaşlarına yol açmaktadır. Ve maalesef acılar içinde kıvranan mazlum bölge insanı, yaşadıkları karşısında sadece kendisine saldıranlara değil, belki de bütün insanlığa karşı kin, nefret, öfke ve intikam içerisinde yetişmektedir.
Acilen yapılması gereken şey, semavî dinlerin ortak öğretisine, insanlık değerlerine, uluslararası hukuka ve sivillerin hedef alınmasını suç sayan bütün anlaşmalara aykırı olan bu elim tradejinin derhâl sona erdirilmesidir.

Son olarak; İmam Buharî, ’et-Tarihu’l-Kebir’ eserinde sahabeden Bişr b. Akrabe el-Filistinî hakkında bilgi verirken Abdullah b. Avf el-Kârî’den şu rivayeti naklediyor. Bişr b. Akrabe’yi şöyle derken işittim:
’Babam, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte katıldığı bir savaşta şehit düşmüştü. Birgün Rasûlullah (s.a.s.) yanıma uğradı. Ben ağlıyordum. (Ey sevimli çocuk!) diye seslenerek benden ağlamayıp susmamı istedi ve bana yasımı unutturacak şu teklifte bulundu:
’Benim, senin baban; Âişe’nin de annen olmasını istemez misin?’
Bu teklifi duyar duymaz ben:
’Anam babam sana feda olsun, elbette isterim yâ Rasûlallah’ dedim.

Şayet bizler de bugün Efendimiz (s.a.s.)’in tavsiyesine uyarak onun yaptığını kendimize örnek almak istiyorsak, Filistinli, Gazzeli öksüz ve yetim Bişr’lerin buruk kalplerine bir nebze de olsa sevinç, mutluluk ve ümit tohumları ekmek istiyorsak… dahası tüm dünyaya insanlığın tükenmediğini haykırmak istiyorsak… İşte Filistin, işte Gazze, işte sönen kandiller, işte yetim Bişr’ler işte bizlerin ışığını bekleyen, uzatacağımız elleri gözleyen, hiç olmazsa gönülden dualarımızı özleyen mazlum, mahzun belde. İşte o beldede çektikleri acı ve sıkıntılarla bir anda büyüyen kocaman yürekli büyük adamlar misali minik yetim Bişr’ler… Bişr’lere uzanan her müşfik el, Beyt-i Makdis’in kandillerine gönderilen yağdır, yakıttır. Kandillere gönderilen her yakıt damlası ise Filistinli Bişr’lerin ocağını aydınlatan ve umutlarını yeşerten birer çıngıdır, kıvılcımdır…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 88.sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Diktatörler Bir Bir Yıkılırken

Aralık 2010’da zulme karşı başlatılan direniş ve başkaldırı Tunus’tan sonra Mısır’da da etkisini gösterdi ve halklarını dikta rejimiyle yöneten Ben Ali ve Hüsnü Mübarek’i koltuklarından etti. Peki Tunus’ta başlayan ve arkası gelen hadiseleri bu aşamaya getiren kıvılcım neydi? Buna kısaca değinmekte fayda var. Zira şu an Tunus, Mısır, Yemen, Cezayir gibi pek çok Arap ülkesindeki halklar benzer sıkıntı ve problemlerle her gün karşı karşıya gelmekten hayattan bezmiş durumdalar.
İşte o hadise!
Muhammed Bouzazizi adlı Tunus’lu genç, milyonlarca üniversite mezunu işsiz gençlerden biriydi. 17 Aralık 2010’da ekmek parasını zar-zor çıkarttığı meyve tezgahına zabıtalar el koydular. Artık canına tak etmişti, o da, eline bir bidon benzin aldı, başından aşağı döktü ve kendini yaktı!..
Muhammed Bouazizi’nin ölümü, aslında çok iyi eğitim gördükleri halde işsiz kalmış orta sınıf insanların feryadı niteliğindeydi. Daha 26 yaşındaki bir gencin bu şekilde kendini yakarak hayatına son vermesi Tunus’u sarstı, insanlar artık yaşamak için sokağa inmeleri gerektiğine inandılar… Bouazizi kendini kurban etti ve belki de ülkesini kurtardı. (’Belki’ diyoruz çünkü bu ülkede siyasetin ne yöne savrulacağını henüz bilmiyoruz.)
Tunus ve Mısır’da yaşananlardan sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın diğer ülkelerinde de gençler otoriter rejimlere karşı sokaklara dökülüyor. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir daha aday olmayacağını açıklamak zorunda kalırken, Ürdün’de hükümet değişti. Suriye’de de hükümet karşıtı gösterilerin planlanması üzerine Beşar Esad halka reform sözü verdi. Benzer gelişmeler Lübnan ve Cezayir’de de yaşanıyor. Dalga dalga yayılan gösteriler Filistin’de de yankı buluyor. Zira Filistinliler otuz yıldır Mübarek’in İsrail rejiminden yana tavır aldığı görüşünde ve bu nedenle Mısır’da Mübarek rejiminin sona ermesinden yanalar.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Hamas’ın denetimindeki Gazze Şeridi’nde ortak bir görüş öne çıkıyor. Ramallahlı Karem Romana: ’Mısır’da yaşananlar onlarca yıl önce yaşanmalıydı. Biz Mısır halkını destekliyoruz ve değişimin kötü değil iyi yönde gerçekleşeceğini umuyoruz’ diyor. Bir diğer Filistinli Adnan Akeed’in tepkisi ise daha sert. Akeed, “Mübarek ve diğer Arap liderlerin yok olmasını diliyorum. Bizim yok oluşumuzdan ve ulusal meselemizde geride kalmamızdan onlar sorumludur’ şeklinde tepkisini dile getirmektedir.
Filistinlilerin böyle düşünmesine rağmen ne Hamas ne de El-Fetih açıkça Mübarek’i karşısına almaya pek yanaşmamışlardır. Filistinli siyasiler bu konuda açıklama yapmaktan kaçınan bir tavır sergilemişlerdir. Çünkü Abbas liderliğindeki El-Fetih açısından Mısır, İsrail ile müzakerelerde en önemli müttefik. Hamas açısından da Mısır, Gazze’de varlığını sürdürebilmek açısından kilit öneme sahip. Zira benzin ve gıda gibi hayati gereksinimlerin büyük bölümü, Mısır ile Gazze arasındaki tünellerden geçiyor.
Gazzeli Adbel Kader Ebu Şaban da aynı görüşte ve tepkisini: ’Yeter artık. 30, 31 yıl… Avrupa ve diğer ülkelerde birkaç yılda bir seçim yapılıyor, iktidarların babadan oğula devri yok ve gerçek siyasi yönetim böyle olmalı’ sözleriyle dile getiriyor.
Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Ürdün’e tüm Arap dünyasını sallayan, ne getireceği kestirilemeyen, bölgedeki yüz yıllık statükonun değişmesi tarihi bir kırılma dönemidir. İnsanlar “Ortadoğu tipi rejimler”i gömüp demokratik, özgürlükçü ve bölgenin dinamiklerini kullanmanın yollarını araştırmaktalar. Büyük umutlar ve büyük korkular arasında durduğu yer tam olarak belirlenemeyen bu dönem, savaşlara kapı aralayacak bir ’barış’ anlamına da gelebilir mi acaba? Bunu zaman gösterecek.
Tabi ki bu geçiş döneminde müslümanların beklentileri ne kadar yüksekse korku ve endişeleri de o kadar yüksek. Totaliter yönetimlerin, monarşilerin, siyasi gücü ve kaynakları tekelinde tutan çevrelerin hüküm sürdüğü, kirli ilişkilerin belirlediği, kaynak verip iktidar satın alındığı dönemin bitmesi umudu herkesi heyecanlandırmakta. Özgürlük alanlarının genişlemesi, refahın yükselmesi, kaynakların dengeli biçimde dağıtılması, iktidarlarla kitleler arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılması, bu ülkelerin garnizon ülke olmanın ötesinde bir varlık inşa etmesi, tek yanlı kayıtsız şartsız bağımlılık döneminin sona ermesi yönündeki beklentilerin tarihi onlarca yılı bulacağı da bir gerçektir.
Arap dünyasında yaşanan bu gelişmelerden en çok rahatsız olacak bir ülke varsa o da İsrail’dir. Şu ana kadar İsrail’in ne gibi bir tavır sergileyeceği ve pozisyonunun ne olacağı belli değildir. En son İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi’nin yaptığı açıklama, bu “yeni durum”un ciddiyetini ortaya koyacak cinstendi: “İsrail’in birkaç cephede birden savaşmaya hazırlanması gerektiğini, farklı oyuncular arasındaki ilişkilerin kendilerini buna zorladığını, komşularından gelen tehdidin büyüdüğünü” söylerken, asıl konvansiyonel savaşa hazırlanmalıyız, konvansiyonel olmayana (nükleer) hazırlanırken hazırlıksız yakalanabiliriz mealindeki sözleri yeterince açıktır.
Eşkenazi’nin sözlerinin siyasi açıklaması ise, Benjamin Netanyahu’dan geldi. Mısır’la imzalanan barış anlaşmasının sonunun gelebileceğine ilişkin bu açıklamanın İsrail’le yakın ilişki içinde olan bütün ülkeler için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Bölgesel açıdan düşünüldüğünde Eşkenazi ve Netanyahu’nun sözleri gerçeği yansıtmaktadır. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague bile ayaklanmaların Ortadoğu barış sürecini tehlikeye atabileceğini ifade etmiştir. Her ne kadar o İsrail-Filistin barış sürecini kastetse de, içinde İsrail olan bütün süreçler bundan etkilenecektir. Süveyş Kanalı’nda çalışan binlerce işçi bugünlerde greve başladı. Avrupa ekonomisinin can damarı Suveyş’teki kriz bile tek başına çok etkili olacaktır ve hemen bütün ülkeler bir şekilde krize müdahil olacaktır.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 95.sayısı (2011 Şubat) için yazılmıştır.

İslam Dünyasındaki Hüzün ve Kutlu Doğum

İslam Dünyasındaki Hüzün ve Kutlu Doğum

Sahabe Efendilerimizin Rasûlullah (a.s.) ile olan ilişkilerinin en belirgin özelliği ’sevmek’ti. Sevmek, öğrenmek ve yaşamak. Onlar, Efendimiz’i (a.s.) aşk derecesinde sevdiler; dinle, îmanla alâkalı her şeyi harfiyen öğrendiler ve aynı hassasiyetle yaşadılar. Onlar, İslâm ve Rasûlullah (a.s.) uğrunda mallarını ve zamanı geldiğinde canlarını, hiç gözlerini kırpmadan feda ettiler. ’Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah!? sözü, onların hayatında gerçek olan bir sevginin göstergesiydi. Zira anneler, savaş dönüşlerinde kendi ailesi ve çocuklarından önce Efendimiz’in (a.s.) hayatta olup olmadığını soruyorlar, kendilerine aile fertlerinin savaşta şehit olduklarının haberi verildiği halde o sahabe annelerimizin sineleri, ’ya Efendimiz’e (a.s.) bir şey olmuşsa? diye yanıp kavruluyordu. O’nun (a.s.) saçının bir teli, aldığı abdest suyu bile teberrük olarak görüldü. İşte bu Rasûlullah sevdası, daha sonra kavimlere, nesillere intikal etti. Yüzyıllar ve nesiller boyu bir sevdadır, inananların gönüllerinde Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)!
İşte bu sevginin tezahürlerinden birisi de Efendimiz (a.s.)’ın dünyaya teşrifleri sebebiyle yapılan Mevlit Kandili ve Kutlu Doğum Haftası’dır ki; Müslümanların gönüllerindeki Peygamber sevgisinin dışa yansıyışıdır. Hiç olmazsa işte bu günler vesilesiyle yediden yetmişe, İslâm’la ilgisi şu veya bu ölçüde bulunan insanlar, ’Rasûlullah Aşkı’nda kenetlenmeliler. Zira böyle bir sevgi atmosferine İslâm dünyasının gerçekten çok ihtiyacı var.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünyadaki sosyo-ekonomik dengelerin değişimi, inançlar üzerinde de oldukça etkin olmaktadır. Batılı ülkelerin daha çok özgürlük, eşitlik, sosyo-ekonomik adalet, diyalog, açıklık, uzlaşma ve barışın temsilcileri olduklarının iddiası, İslâm ülkelerine ve bunun yanında Müslümanlara olan uygulamalarıyla ne kadar tutarsız ve bulanık olduğu yaşadığımız hadiselerle ispatlanmaktadır.

İnsanlık 90’lı yılların başında bloklar çatışmasının sona ermesine ve duvarlar yıkılmasına şahitlik etmiştir. İşte bu dönemde yani Soğuk Savaş esnasında komünizme karşı İslâm’ı kullanmaya kalkarak ’yeşil kuşak’ projesi yapanlar, artık İslâm Dünyası’na karşı tavır almaya başladılar. 1979’da İran’daki Humeynî İhtilâli, siyasî ilimler literatürüne ’İslâm Devrimi’ ve Batı kaynaklarında kullanılan İslâmî Köktendincilik (Islamic Fundamentalism) kavramlarını ortaya çıkarmış; daha sonra Orta Doğu kaynaklı terör örgütlerinin eylemleri de, ne yazık ki ’İslâmî Terör’ şeklinde ifade edilmeye başlanmıştır. Bu arada Amerikalı Samuel Huntington’un, din ve kültür farkına dayandırdığı ’Medeniyetler Çatışması’ tezi de, Hıristiyan âlemini, İslâm âlemine karşı kışkırtmada teorik bakımdan önemli rol oynamıştır.
Demirperde yıkıldıktan sonra 1990 ilkbaharında yapılan ilk Bilderberg Toplantısı’nda, artık komünist bloğun çöktüğü, demokratik Batı dünyası için İslâm’ın tek tehlike olarak bulunduğu tespiti yapılmıştır. İşte yapılan bu tespitler doğrultusunda ’İslâm düşmanlığı’ salgın gibi dünyanın her yanına yayıldı. Bu süreçte maalesef, İslâm dünyasında Batı’ya karşı etkili propaganda geliştirilemedi. Barış ve esenliğin en güzel temsilcisi olan Hz. Muhammed (a.s.) ve İslâm dini şiddetle, terörle eşanlamlı hale geldi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin çöküşünden sonra zaten başsız kalan İslâm Dünyası’nda, önceleri Filistin halkının haklı mücadelesi olarak başlayan eylemler, daha sonra âdeta Huntington gibi teorisyenleri haklı çıkarırcasına ’küresel terör’ eylemlerine dönüştürülmüş ve bu furya sonucunda 11 Eylül’e ulaşılmıştır. Birtakım meczup ve fanatik teröristlerin İslâm adına ’cihad’ ilân ederek insanlık dışı kanlı terör eylemleri yapması, en fazla İslâm’a ve Müslümanlara zarar verir hale gelmiştir. Bu yüzden Müslümanlar Batı tarafından hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın potansiyel suçlu gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Çünkü bilinçli bir stratejinin sonucu olarak hep, şiddete bulaşan Müslüman unsurlar nazara verilmekte ve ’iyi örnekler’ görmezden gelinerek üstü örtülmektedir. İşte geçtiğimiz aylarda Danimarka başta olmak üzere bazı Avrupa basınında yayınlanan ve Efendimiz (a.s.)’i hedef alan çirkin karikatürler de İslâm düşmanlığının zirveye çıktığı son örneklerden birisiydi.

Geçmişten günümüze Batı’da İslâm’a karşı düşmanca bir tavır ve birikim söz konusudur. Fakat burada bir yön hep göz ardı edilmektedir. İslâmiyet İbrahimî bir dindir. Üç büyük din de, birbirinin devamıdır. Müslümanlar, Efendimiz (a.s.) ile birlikte ilahî mesajın kemâle erdiğine inanırken, Hıristiyanlar, tıpkı Yahudilerin Hıristiyanlığı yoldan çıkmış bir Yahudi tarikatı olarak görmeleri gibi, İslâmiyet’in Hıristiyanlığın mesajının tahrifiyle ortaya çıktığına inanırlar. Yani bir Katolik için, Müslüman ile Protestan arasında inanç karşısındaki durumları açısından hiçbir fark yoktur. Ortadaki gerginlik Konfüçyüs, Budizm veya Hinduizm ile İbrahimî dinler arasında geçmiyor. Zaten meselenin vahametini arttıran da budur. Bu kadar vahim bir şey ise tesadüf olamaz. Bir de bu hatada ısrar ediliyorsa. Demek ki, ortada kasıtlı bir tahrik var. Ortada bir tahrik varsa, burada amaçlanan da hedefte olanların tahriklere kapılmasıdır. Öyle ya, İslâm dinini terörle eş tutan bir hakaret yüzünden, Müslümanlar şiddetli tepki gösterirse tahrik hedefine ulaşmış olacaktı.

Peki, bizler bu ve buna benzer üzücü hadiseler karşısında ne gibi bir tavır sergilemeliyiz ki; bu kötü niyetli kişiler hedeflerine ulaşamasınlar. Öncelikle Kur’ân ve Sünnet bize neyi emrediyorsa yani bu tür hakaretler karşısında Asr-ı Saadet’te nasıl davranılmışsa biz de öyle davranmalıyız. Kevser, Leheb, Hümeze sûrelerinin ve buna benzer pek çok âyetin Efendimiz (a.s.) ve Müslümanlarla alay edenler hakkında nâzil olduğunu da iyi tahlil etmeliyiz. Tâif’te Efendimiz (a.s.)’i taşlayanların üzerine felâketin gelmesine ’Onlar bilmiyorlar!? diye râzı olmayan Habîbullah’ın tavrını da güzel bir şekilde değerlendirerek; O’nun, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini de unutmamalıyız. Anne, babamızdan, eşimizden, çocuklarımızdan ve hatta canımızdan çok sevdiğimiz Rasûlullah Efendimizin sünnetlerini ve ahlâklarını ihyâ etmek için yarışmalıyız. İslâm’a ve onun kutsallarına yapılanlar karşısında öylesine vakur, dengeli, kararlı ve kendine hâkim bir tepki geliştirmeliyiz ki, bu komploları hazırlayan zavallılar ’utanç’ içinde kalmalılar.
Onların böyle bir akılsızlıkları karşısında dahi yine de mantıkî ve aklî hareket ederek hem Efendimiz (a.s.)’a karşı, hem de Kur’ân’a karşı saygımızı ifade etmeliyiz. Bir kere onların yaptığı o cürüm, savulması gerekli olan bir şeydir. Müslümanların mukabelesi o cinsten bir şey olmuyor ve zaten hadiseleri savmaya da yeterli değildir. Yani sen onun bayrağını yakacaksın da ne olacak! Bunlar hep deneniyor. Ne tam bir mukabele ne de akıllıca oluyor. Sadece kinini, nefretini, gayzını ortaya koyma oluyor. Bu yüzden karşı tarafta kini, nefreti, gayzı daha da artırıyor. Bence, medenice davranmak lazım. Onlar medenice bir davranış sergilemedikleri halde bizler medenice davranmamız gerekli. Her şeye rağmen soğukkanlı olmalı, İslâm’ın emir ve yasaklarından asla taviz vermemeliyiz. Bizim rehberimiz Rasûlullah (a.s.)’ın da bildirdiği gibi; kötülüğü iyilik ve güzellikle savacak, yani mü’mince bir tavır sergilemiş olacağız.

Ayrıca başımıza gelen bu hadiseler karşısında Müslümanlar olarak kendimizi de bir nefis muhasebesine tabi kılmalıyız. Zira bugün İslâm’ın aleyhine olan her şey için Batı yargılanıp infaz edilmekte. Pek çok kimseye göre İslâm’a gelen kötülüklerin kaynağı Batı diyerek başını kuma sokanlar da yok değildir.
Öncelikle ikide bir ’Düşmanlarım benim hakkımda kumpas çeviriyor’ diye yakınmak yerine, ’kumpas çevrilmeye’ müsait olmaktan kurtulmamız gerekli değil mi!
Sevginin elçisi bir Yüce Peygamberin, eğer bugün terörist diye karikatürleri yayınlanıyorsa, bunda, hakaretlerde bulunan izansız ve provokatör Batılı kadar, kanlı cinayetlerini İslâm adına işleyenlerin rolü yok mudur?…
İslâm dünyasının içine düştüğü ’zillet’ halinin sorumluluğunu başkalarında aramak yerine kendimizde de aramayı deniyor muyuz?

’Güzelim Bağdat’ımız ve dünyanın pek çok yerinde Müslüman toprakları işgal altında’ diye ağlayıp sızlamak, inlemek yerine (tabi o kadarını da yapabilecek gönül kalmışsa); bunun yerine kafamızı ellerimizin içine alıp düşündük mü?
’Saddam denilen eli kanlı zalim, güzelim Bağdat’ımızda yıllarca nasıl hüküm sürdü?’
Kendine ’Neden bizim coğrafyamız yoksulluk üretiyor ve bilim-teknik yönünden geri kalmışlık içerisinde’ sorusunu sor ve mason parmağı ya da Yahudi komplosu filan aramadan, yani kendimize dönerek cevaplandırmaya çalışalım, bakalım bulabilecek miyiz?

Nefsimize diyelim: İşte savaş, açacaksan kendi tembelliğine, dünya ve onun geçici sevgilerinin Allah (c.c.) ve Rasûlullah (a.s.) sevgisinin önünde oluşuna, yaşantı olarak Rasûlullah (a.s.)’ın ahlâklarından uzak oluşuna savaş aç!
İsyan edeceksen içinde bulunduğun İslâm’a uygun olmayan hallerine isyan et!
Ancak böyle yaptığımız takdirde komplekslerimizden kurtulabilir, yeniden kendimize olan özgüveni kazanabiliriz.

Unutmayalım ki;
Edepsizin edepsizliği sen ancak edebini korursan belirginlik kazanır.
Hani o yüce Peygamber (s.a.v.), ’Güzel ahlâkı tamamlamak için’ gönderilmişti?

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 37. sayısı ( Nisan 2006) için yazılmıştır.

Gaflet

Gaflet

Merkez Muslihiddin Efendi (k.s.) birgün talebesinden; `Dolaptaki şişeyi getirmesini’ ister. Talebe koşup, `Hocam, burada iki şişe var. Hangisini getireyim?` deyince, Hocası, `Hayır, bir tane var` diye cevap verir. Talebe ısrar edince de; `O halde birini kır` der. Talebe şişeyi kırınca, bir de ne görsün hiçbir şişe kalmaz ortada. Meğer talebe şaşı imiş, biri iki görüyormuş. Bu ibretlik kıssa da olduğu gibi gaflette olan insan da böyledir, her şeyi olduğundan farklı görür. İçerisinde bulunduğumuz aylar ve yaklaşmakta olan Ramazan ayı ise bu gafletlerden arınmada en güzel vesilelerden birisidir.

Hasretle beklenen Ramazan-ı Şerif ayına çok az vakit kalmasına rağmen Müslümanlarda bu mübarek ayın barındırdığı rahmete yönelik ciddi hazırlıklar yapıldığı da pek söylenemez. Benim bu sözlerime bazı insanlar belki alınabilirler de!.. Zira Ramazan ayının yaklaşmasıyla pek çok şeyin çehresi değişmekte ve bu aya münhasıran heryerde bir hazırlık içerisine girilmektedir. İşte onlardan bir kısmını burada zikredecek olursak; Ramazan ayına has olmak üzere radyo ve televizyonlarda iftar ve sahur programları yapılacak, fırınlarda pide çıkacak, minareler kandil ve mahyalarla donatılarak aydınlatılacak, bazı yerlerde Ramazan çarşıları kurulup Ramazan şenlikleri yapılacak, teravih sonrasında gece yarılarına kadın erkek herkes kurulan bu çarşılarda Ramazan eğlencesi adı altında (güya meşru imiş gibi!) eğlenmelerine bakacaklar, bazı kesimlerde Ramazan ayı bahanesiyle verilecek iftarlarla İbrahimî dinler adı altında herkesi bir çatı altında toplama gayreti (insanlık açlık ve sefaletle boğuşurken!) içerisine gireceklerdir. Daha neler neler… İnsanların Ramazan’a hazırlık olarak algıladıkları bu tarz sosyal aktiviteler ise, bunun büyük bir yanılgı olduğunu buradan belirtmeliyiz. Zira bu sayılanların ve buna benzer pek çok programın Ramazan’ın barındırdığı manevi güzelliklerle veya İslâm’ın ruhuyla ve esasıyla ne ilgisi var ki?.. Kaldı ki bugün dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun boyunları bükük, mazlum, mağdur, pek çok sıkıntı ve zulümler altında inlemektedirler. İşte bunun en son örneklerden birisi de dünya kamuoyunun gündemine gelen Uygur Türklerine yapılan Çin zulmü. Hâlbuki oradaki Müslümanlar üzerindeki baskılar, yasaklar ve sırf Müslüman olduğu için katledilmeler yıllardır devam etmektedir. Müslümanlar için şartlar o kadar kötü hale getirilmiştir ki; Ramazan’da oruç tutmak devlet daireleri dâhil okullarda bile yasaktır. Gece sahur yapmak için lambalarını yakan insanlar tespit edilerek cezalandırma yoluna gidilmektedir. Dünyanın diğer ülkelerindeki Müslümanların durumları da Uygur Türklerinden farksız değildir aslında… Filistin, Irak, Pakistan, Keşmir, Afganistan…

Gelin hiç olmazsa bu Ramazan ayını bari hakkını vererek ihya edelim. Bunun da yolu Efendimiz (s.a.v.)’in sünnet ve ahlâklarını takip etmekle olacaktır. Peki, Rasûlullah (s.a.v.) bu ayı ülkemizde olduğu gibi şenlik ve panayır havasında mı geçirirdi, hâşâ! Aksine kendisini mescidde ibadet ve kulluğa öyle bir verirdi ki; Ramazan’ın son on günü itikâfa girer hanımlarıyla bile görüşmezdi. Yani son on gün dünyalık olabilecek her şeyden kendisini bedenen de soyutlardı. Sahabe Efendilerimiz de bu yolu takip ederek daha dünyadayken Allah’ın rızasına kavuşmaya namzet kullardan oldular; ama buna rağmen onların kulluklarında hiçbir değişiklik, gevşeme olmadı. Peki, burada sormak istiyorum: ’Bizlere ne oluyor ki yılın diğer günlerinde ibadetlerimizde, kulluğumuzda hassas davranmazken, Ramazan’da cennetten müjde gelmiş gibi rahat hareket edebilmekteyiz. Ya da yılın bütününde farz ibadetlerimizde olması gereken titizliği göstermiyoruz da Ramazan’da yaptığımız birkaç ibadeti dinin bütününü yapmış gibi sayıyoruz? Rabbimiz ve sevgili Habibi’nin emirlerinde ve bu emirlerin muhataplarında bir değişme de yok iken…

Bu nedenle Müslümanların önünde iki ihtimal var: Ya bu sene de bu mübarek ayın kıymetini bilemeden televizyon karşısında, çarşı pazarlarda, insanların kul olarak duyarlılıklarını bile artırmayan programlara katılarak, dostlar alışverişte görsün misali fakirlerin davet edilmediği sofralarda verilen davetlerle bu ayın feyiz ve bereketinden mahrum bir şekilde tamamlayacaklar. Ya da Allah’ın rızası istikametinde ibadetlerini ifa ederek büyük bir ticaret yapacaklardır… Seçim bize aittir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 77. sayısı (2009 Ağustos) için editör yazısı olarak yazılmıştır.

×