150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: ensar

İstikamet Yolunda Ashab’ın Ağır Yükü

İstikamet Yolunda Ashab’ın Ağır Yükü

“Muhacirûn ve Ensar’dan sâbıkûn-i evvelûn ve bir de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Kur’ân-ı Kerîm, 9/100)

Ayetten de anlaşılacağı üzere Sahabe Kiram (r.a.) Allah Tealâ’nın rızasına nail olduğu gerçeği sarih bir şekilde kıyamete kadar gelecek tüm müminlere beyan edilmiştir. Onların bu özellikleri sebebiyledir ki Efendimiz (s.a.v.) ümmetini ashabı konusunda ikaz ederek şöyle buyurmuştur:

“Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak etse, onların bir-iki avuçluk infakın(ın sevabın)a, hatta yarısın(ın sevabın)a bile ulaşamaz.” (Müslim, Fedailü’s-Sahabe)

Efendimizin (s.a.v.) huzurunda ilk halkayı oluşturan bu güzide topluluk kıyamete kadar gelecek olan tüm Müslümanların örnek alacakları şahsiyetlerin başında gelmektedir. Daha dünyadayken Cenâb-ı Hakk’ın rızasını, Efendimizin (s.a.v.) hoşnutluğunu kazanan bu şerefli insanlar hangi vasıflarıyla bu dereceye ulaştılar?

Günümüzde bu sorunun cevabı daha da bir ehemmiyet kazanmıştır. Zira Oryantalizmin esintilerden etkilenen İslâm dünyasındaki modernist zihniyetli bazı Müslümanlar, Kur’ân’a, Sünnet’e ve bunları Rasûlullah (s.a.v.)’tan hem nazarî hem de uygulamalı olarak öğrenen ve daha sonra da kendilerinden sonraki nesle aktaran Sahabeyi Güzîn’e bile eleştirel gözle bakarak saf ve temiz vicdanları bulandırmaya çalışmaktadırlar.

Batı’da tasarlanıp, kurgulanan Oryantalizm, İslâm’ı “Vahy’e dayalı din” olarak değil de, “tarihsel ve toplumsal bir fenomen” olarak görmeleri sebebiyle Kur’ân ve Hadisler üzerinde insanların zihinlerini bulandırarak şüphe uyandırmayı kendilerine gaye edindiler. Bu hedefe ulaşmada kullandıkları yollardan birisi de sahabeyi hafife alarak onlar üzerinde şüphelere sebep olacak fikirler ortaya atmaktı. Onlar bu cehtlerinde kısmen de olsa yol kat etmişlerdir.

Özellikle 20. yüzyıldan itibaren Oryantalizm, Kur’ân’la olan mücadelesinde sadece kendi din mensubu oryantalistlerle kalmamış Müslüman kimlikli Mısır’da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh ile Hindistan’da Seyyid Ahmed Han, Fazlur-Rahman, Taha Hüseyin v.b. kişiler vasıtasıyla da hedefine ulaşmayı denemiş, bu çerçevede birçok akademisyen, yazar ve sanatçı yetiştirmiştir. Bunlar İslam’ın tarih içinde oluşturduğu geleneğin sorgulanması bahanesiyle Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetini tartışma konusu haline getirmişlerdir. Yine bu bağlamda oryantalistler ve onların takipçileri sünnet ve hadis üzerindeki çalışmalarını raviler üzerinde yoğunlaştırarak sahabeye varıncaya kadar dil uzatmışlar ve bir kısım ravilerin rivayet ettikleri hadislerin güvenilir olmadıklarını iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Sahabe arasında Efendimiz (s.a.v.)’den en çok hadis rivayeti bulunan Ebû Hureyre (r.a.) oryantalistlerin iftira ve ithamlarına maruz kalmıştır.

Oryantalizm, bu güzide sahabeyi özellikle seçmiştir. Neden mi? Çünkü Ebû Hureyre (r.a.) hakkında ürettiği mesnetsiz iddiaların sayesinde hadis mecmualarının sıhhatine zarar vermek amaçlandı. Zira Ebû Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi bir yekûn oluşturduğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle itibar kaybına uğrayacak ve neticede de çoğunluğunu hadisle temellendiren fıkıh ve kelâm gibi ilimler büyük bir sarsıntı yaşayacaktır. Aslında İslâm’ın 2. asrından itibaren Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebû Hureyre (r.a.) karşıtlığı ehl-i sünnet âlimlerinin onların saldırılarına cevap olarak kaleme aldıkları eserlerle tesirsiz hale getirilmişti.

18. yüzyıldan sonra Batı’nın siyasi nüfuzunu arkasına alarak İslam’a saldıran Oryantalizmin tetiklenmesi ile bu hastalıklar yeniden nüksetti. Bu tehlikenin varlığını çok daha önceden gören İmam-ı Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir:

“Ebû Hureyre (r.a.)’yi karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkâr etmek anlamına gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis vardır. Bunların bin beş yüzü Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivayetine dayanmaktadır.” (Mektubat-ı Rabbani, c. II, m. no: 349)

Unutulmamalıdır ki Kur’ân ve Sünnet’i bize sahabe rivayet etmiştir. Şayet onların adaleti tartışmaya açılırsa topyekûn İslamî ilimler sarsılır. Çünkü fıkıhtan kelâma kadar birçok disiplin onların rivayet ettiği hadislere dayanmaktadır.

Sahabe efendilerimiz İslâm uğrunda gerçekleştirdikleri maddi manevi cihatla, sahip oldukları iman ve Kur’ân ilimleri ile Rasûlullah (s.a.v.)’a bağlılıkları ile bu mukaddes vazifeyi her yönden büyük fedakârlıklarla yerine getirmişler. Hayatları boyunca iman ve İslâm’ın mânen ve maddeten hudutlarını muhafaza ederek Allah yolunun en layık muhafızları olmayı sürdürmüşlerdir. Onlar, bizim örneklerimizdir, önderlerimizdir. Genelde, dünyevi istek ve arzular doğrultusunda hayatını geçiren, küçük fedakârlıkları bile gözünde büyüten iman ve İslâm için yurdundan, yuvasından, canından, malından, makamından vazgeçemeyen günümüz Müslümanlarının, onlara müsavat dava etmeleri, fazilette onları geçme iddiaları mesnetsiz, ciddiyetten uzak hayretle karşılanacak bir durumdur.

İmam-ı Rabbani efendimiz gibi pek çok ehl-i sünnet ulemasına göre; Rasûlullah (s.a.v.)’ı görme şerefine nail olan sahabe efendilerimizin tamamının İslâm’da ayrıcalıklı bir yeri vardır. Ehl-i Sünnet, sahabe olmanın faziletinin peygamberlik dışındaki diğer bütün hususiyetlere üstün geldiğini kabul etmiştir.

Sahabeden sonra gelen kuşaklar arasında ilmî bakımdan bazı sahabeden ileri seviyede bulunanlar çıkabileceğini, fakat onlardan sonra gelen kuşaklara mensup hiçbir ferdin sahabîlik faziletinden doğan üstünlüğe ulaşamayacaktır. Çünkü onlar vahyin nazil olduğu mecliste bulunma ve Efendimiz (s.a.v.) dünyadayken görerek irşad olmuşlardır.

Kur’ân’ın, derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından çoğaltılması, Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnet ve ahlaklarının titiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, İslâm’ın adap ve erkânının, ruh ve kalp disiplininin nesilden nesile intikali hep güzide Sahabe efendilerimizin ehliyet, dirayet, basiret ve feragatiyle mümkün olmuştur.

Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.v): “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (Tirmizî, İlim, 2685; Darimi, Mukaddime, h.no: 95) ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.” (Tirmizi, Menakib, 3663; Ahmed, Müsned, V, 382.)

“Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.” (Kütüb-i Sitte, XII/4368) buyurarak selefîn ilk halkasını teşkil eden sahabe efendilerimize uymamızı istemesi, onların zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’ân’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kur’ân ve Sünnet-i Rasûlullah’ı diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır.

Ashab-ı Kiram’ın her biri bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak değil, “örnek şahsiyetler” olarak da vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl yaşanacağını, nasıl ideal Müslüman olunacağını doğrudan Efendimiz (s.a.v.)’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara nasip olmuştur. Rasûlullah (s.a.v.)’ın talebesi olmak, Cenâb-ı Hakk’ın

Kur’ân’da ve Efendimizin (s.a.v.) hadislerinde medhü sena ettiği bu güzel insanlar dünyada hangi kıymet ile denk tutulabilir? Bunun için biz, herhangi bir sahabînin adını yazdığımız veya söylediğimiz zaman, hemen arkasından “Allah ondan razı olsun” anlamında “radıyallâhu anh” dua cümlesini ekleriz.

Bütün din büyükleri buyuruyor ki: ’Sahabe-i Kirâm, peygamberlerden sonra insanların en efdali ve en üstünüdür.’ Rasûlullah (s.a.v.)’ı bir kere gören Müslüman, görmeyenlerin hepsinden, hatta Veysel Karânî’den kat kat daha yüksektir. (Mektubat-ı Rabbani, c. I, m.no: 120) Sahabiler, Şam’a girince, bunları gören Hıristiyanlar, hâllerine hayran kalıp; ’Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havârîlerinden daha yüksektir’ dediler. Tabiî’nin büyük âlimlerinden olan Abdullah b. Mübârek (r.aleyh) buyuruyor ki: ’Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanında giderken Muâviye’nin (r.anh) bindiği atın burnuna giren toz, Ömer b. Abdülazîz’den birkaç kere daha hayırlıdır.’ (Mektubat-ı Rabbani, c. I, m. no: 66)

Şunu bil ki; sahabenin rivayetlerini eleştiren, reddeden veya rivayetlerden başka şeyler isteyen bir kimseyi işitirsen onun İslâm’ından şüphe et. Şüphesiz o şahıs arzusuna uyanlardandır ve sapık bidatçidir. Herhangi bir sahabeye (r.a.) hastalıklı duygular taşıyan insanlardan uzak durmamız gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c), sahabeden razı olduğunu açıklamıştır. Gerçekten sahabelere dil uzatanlar, saldıranlar İslâm’ı yok etmek isteyen sapık fırkalardır. Çünkü dinin tümü bize sahabeler yoluyla geçmiştir. Allah onlardan razı olsun (Âmin). Eğer sen Rasûlullah (s.a.v.)’ı ve arkadaşlarını eleştiren bir adam görürsen bil ki o aşağılıktır. Allah Rasûlü (s.a.v.) buyuruyor ki: “Her kim ashabıma söverse Allah’ın laneti üzerine olsun.” (Taberâni, el-Kebîr)

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 61. sayısı (2008 Nisan) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Silsile-i Farukiyye – Selman-ı Farisi (3.Bölüm)

Kölelikten Kurtulması

Selman-ı Farisî müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti. Efendimiz’in (s.a.s ), “Kendini kölelikten kurtar ya Selmân” buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti. Selman-ı Farisî bu durumu Efendimiz’e (s.a.s) haber verdi. Rasûlullah (s.a.s) sahabesine; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar.

Rasûlullah (s.a.s) “Bunların çukurları hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Rasûlullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Buyurdular ki: “Bir gün bir zat beni arıyor ve “Selman-ı Farisî’yi Mükatib-i Fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimiz’e (s.a.s) gittim ve durumu arz ederek: “Ya Rasûlallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Rasûlullah (s.a.s) o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allah u Teâlâ bununla senin borcunu eda eder” buyurdu. Selman-ı Farisî, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum. ”

Medine’deki Kardeşlik ve Hizmetleri

Uzak diyarlardan geldiği için Ashab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebû Derda ile kardeş oldu. Bu iki fakir ve zahid sahabî birbirlerini sık sık ziyaret eder, birbirlerinin ihtiyaçlarını görerek yardımlaşırlar, yer yer birbirlerini sünnet çizgisinde uyarırlardı. Selman uzun hayat tecrübesi, seyahatları ve ince zekâsı sayesinde daha mutedil bir zühd ve ibadet hayatını seçtiği halde Ebu’d-Derda hazretlerinin ruh haleti biraz daha farklı şekillerde tezahür ediyordu. Nitekim bir defasında Selman (r.a) Ebu’d-Derda’yı ziyarete vardı. Fakat onu evinde bulamadı. Arkadaşının hanımı Ümmü’d-Derda’yı eski bir elbise içinde ve perişan bir halde görünce dayanamadı ve ’durumlarının nasıl olduğunu’ sordu. Ümmü’d-Derda da biraz kahırlanarak ’Halimiz nasıl olacak, kardeşin Ebu’d-Derda dünyayı boşadı. Maşallah geceleri ibadetle, gündüzleri de oruç tutarak geçiriyor. Bize hiç baktığı yok’ dedi. Selman bunları duyunca üzüldü. Tam geri dönüp gitmek üzere idi ki Ebu’d-Derda geldi. Selman’ı görünce hemen kucaklayıp oturttu ve bir sofra hazırlayıp getirdi, Selman’ı da buyur etti. Selman: ’Sen oturmayacak mısın?’ diye sorunca o: ’Ben oruçluyum’ cevabını verdi. Selman bu sefer: ’Vallahi sen sofraya oturmadıkça bir lokma bile yemem.’diye diretti. Ebu’d-Derda çaresiz nafile orucunu bozup kardeşiyle birlikte sofraya oturdu. Geceleyin istirahata çekildiler. Gecenin ilk üçtebir ve yarısı vaktinde Ebu’d-Derda namaza kalkmak istediyse de Selman izin vermedi. Gecenin son üçtebiri olunca ’Haydi şimdi kalkıp teheccüd kılalım’ dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Namazdan sonra Selman, Ebu’d-Derda’ya şunları söyledi: ’Bak kardeşim, senin üzerinde Rabbının da, nefsinin de, ailenin de, misafirinin ve komşunun da hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermelisin. Rabbın için namaz kıl, oruç tut kulluk yap, nefsini de unutma, ye iç, istirahat et, hayat yoldaşını da ihmal etme!’

Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Rasûlullah (s.a.s)’a hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu’man bin Mukarrin ile Ensar’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: ’Selman’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm’ buyurmuştur. Selman’ın bu çalışmasına Kays bin Sa’sa’nın gözü değmiş ve Selman birden bire yere yıkılmıştı. Sahabe hemen Efendimize (s.a.s) koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. ’Kays bin Sa’sa’ya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman’ın arkasından baş aşağı çevrilsin’ buyurmuştur. Sahabe de Rasûlullah (s.a.s)’in buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi’ye Efendimiz (s.a.s) ’Selman-ül Hayr’ ’Hayırlı Selman’ buyurdu.

Hz. Ebu Bekir devrinde Medine’den ve Hz. Ebu Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Selman-ı Farisi, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, İslam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi’nin çok büyük hizmetleri olmuştur, İranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi İranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara İslam’ı anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslam askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti, vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece İslam orada süratle yayıldı.
Selman-ı Farisi, Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vali iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi’yi tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ’ ’Gel şunu taşı’ dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selman’ı tanıyanlar adama ’Sen ne yapıyorsun bu validir’ dediler. Adam, Hz. Selman’a dönüp: ’Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin’ dedi. Hz. Selman; ’Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim’ dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman (r.a.) böylesine de tevazu sahibi idi.

Vefatı

Hanımı anlatır: Vefatına yakın bana: ’Evde biraz misk olacak, onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler (melekler) yanıma geleceklerdir’ dedi. Söylediği gibi yaptım. Dışarı çıktım. Odadan, ’Esselamü aleyke, ey Allahın velisi ve Rasûlullah’ın arkadaşı’ diyen bir ses duydum, içeri girdiğimde ruhunu teslim etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.

Dünyanın debdebesinden uzak çok sade bir hayat yaşayan Selman-ı Farisi (r.a.), Hz. Osman devrinde hastalandı. Bu sırada kendisini ziyarete gelen Sa’d bin Ebi Vakkas’a artık dünyadan ayrılacağını ve bütün servetinin bir kâse (tas), bir leğen, bir kilim ve bir hasırdan ibaret olduğunu söyledi. Bu hastalığı neticesinde Medayin’de vefat etti. Selman (r.a.) rivayete göre iki yüz küsur sene yaşamış ve 35/655 yılında vefat etmiştir.

İlme Düşkünlüğü, Zühd ve Takvası

Selman-ı Farisi müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Rasûlullah (s.a.s)’ın daima yakınlarında bulunur ve bazı geceler Efendimizle (s.a.s) başbaşa saatlerce sohbet ederlerdi. Sahabe tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi dünyaya hiç rağbet etmezdi.

Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allah’ın yarattığı kâinatın hikmetlerini düşünürdü. Bu şekilde birazcık dinlenince ’Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allah’a ibadet et’, diline de ’Ey lisanım, sen de Allah’ın zikrine başla’ derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi zaten Ashab-ı Suffe denilen Efendimizin (s.a.s) bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve kendisinden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi. Ashab-ı Suffe içerisinde Rasûlullah (s.a.s)’a en yakın olan Selman-ı Farisi idi. Hz. Aişe (r.a) buyuruyor ki: ’Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Rasûlullah (s.a.s) ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Rasûlullah (s.a.s)’ın yanında bizden fazla kalırdı. Efendimizde (s.a.s) ’Allah u Teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi’ buyurdular.

Çok âlim yetiştirmiştir. Ebû Said el-Hudri, ibn-i Abbas, Evs bin Malik, O’nun talebeleri arasında idi. Ebû Hureyre ondan hadis-i şerif rivayet etmiştir. Tabiinin büyüklerinden ve o zaman Medine’de Fukaha-i Seb’a denilen, yedi büyük âlimden biri olan, Kasım bin Muhammed de Selman-ı Farisi’nin talebelerindendir. O’nun derslerinde ve sohbetlerinde kemale ermiştir.

Said bin Müseyyeb, Abdullah bin Selam’dan naklen anlatır: ’Selman-ı Farisi bana: ’Ey kardeşim, hangimiz evvel vefat ödersek, vefat eden kendini, hayatta olana göstersin’ dedi, ben de bu mümkün müdür? dedim. ’Evet, mümkündür. Çünkü mü’minin ruhu bedeninden ayrılınca, istediği yere gidebilir; kâfirin ruhu Siccinde habsedilmiştir’ dedi. Selman vefat etti. Birgün kaylûle yaparken Selman’ın geldiğini gördüm. Selam verdi. Selamına cevap verdim. Yerini nasıl buldun diye sordum, ’İyidir. Tevekkül et. Tevekkül ne iyi şeydir’ dedi ve üç kere tekrarladı.’

Selman-ı Farisi’nin ilmi ile fazileti pek çoktu. Her ilimde âlim idi. Hz. Ali (r.a): ’Selman-ı Farisi evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini öğrenmiş bitmez tükenmez bir denizdir’ buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s)’a sıdk ve muhabbeti sebebiyle Ashab-ı kiramın seçkinleri arasına Rasûlullah (s.a.s) tarafından dâhil edildi. Muhacirlerle Ensar arasında, Muhacirlerden mi yoksa Ensardan mı meselesinde ihtilaf çıkınca Peygamberimiz, ’Selman bizdendir, ehl-i beyttendir’ buyurdu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

’Cennet üç kişiye müştaktır (Yani şevkle onları beklemektedir) Aliyyül Murtaza, Ammâr bin Yaser ve Selman-ı Farisi.’

’Dört kişi fazilette öne geçmiştir. Ben Arabları, Süheyl Rumları, Selman Farsları, Bilal Habeşileri geçmişiz.’

’Ey Selman, hastanın duası kabul olunur. Dua et ve anlayarak dua yap! Sen dua et, ben de âmin diyeyim!’

’Ey Selman Kur’an-ı Kerimi çok oku!’

Ebu Hureyre (r.a.), Onun iki kitabı da bildiğini söylemiştir. Bunlardan birisi İncil diğeri de Kur’an-ı Kerim’dir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından “Özlenen Rehber” dergisinin 52.sayısında (Temmuz 2007) yayınlanmıştır.

×