150 Haddon Ave, Haddon Township, NJ 08108, USA

Tag: emeviler

Emeviler Dönemine Ait İngilizce Kitap, Tez ve Makaleler

Emeviler Dönemine Ait İngilizce Kitap, Tez ve Makaleler

Özet


Bibliyografya son 30 yılda İslam üzerine yapılan araştırmaların en hızlı büyüyen alanlarından birisi haline geldi. Aslında bu aşırı büyümenin bizzat kendisi şimdilerde bir bibliyografik problem doğurmaktadır. Bilgisayar teknolojisi bu sorunu gidermede kullanılabilir; kişisel bir bilgisayar ve güzel bir programla donanmış bilim adamı bugün, kendi ilgi alanlarını geçmiştekinden çok daha etkin olarak kontrol edebilecek durumdadır. Fakat elektronik çağda bile, yazılı bibliyografyalar – bilim adamının kendi listesini kontrol etmesi ve karşılaştırmalar yapması, yeni araştırma alanları için hazır çözümler sunması vs. gibi – pekçok işlev görebilir ve her halükarda bunlar akademik hayatın halihazırdaki hakikatidir. Bu makalede yalnızca alanın vazgeçilmez sayılan başvuru kaynaklarına dair çalışmaların isimlerini sıralarayacağım. Zira makul ölçüler dahilinde bu alana dair eksiksiz bir tarama yapmak neredeyse imkansızdır.


Anahtar Kelimeler: Emeviler, Kitaplar, Makaleler, Tezler, Kitap Bölümleri.

Abstract

Bibliography has in the last thirty decades turned into one of the leading growth industries in the Islamic studies. İndeed, the very profusion of such references has byvnow created a bibliographic problem in itself. Computer technology helps to managevthis; a scholar armed with a personal computer and a good program should be able to control his own fields of interest far more effectively than in the past. But even in an electronic age, printed bibliographies serve a number of functions – allowing a scholar to check and confirm his own listings, providing ready to access to new areas of inquiry, etc. – and in any case they represent the current reality of scholarly life. İn this article I will try to examine at least the indispensable references, since an exhaustive survey is hardly possible within reasonable limits.


Key Words : Umayyads, Books, Articles, Dissertations, Chapters in the Edited
Volumes.

Emeviler Döneminde Para

Emeviler Döneminde Para

Özet
Arap yarımadasında İslâmiyet’in doğuşu ve gelişmesi sırasında ve daha
sonraki fetihlerin yer aldığı ilk yarım yüzyılda Araplar ele geçirdikleri ülkelerde
kullanılan para ve ölçü birimlerini değiştirmediler. İslam öncesi dönemde kullanılan paralar Hz. Peygamber ve ilk dört halife zamanında da aynen kullanılmaya devam etti. Kullanılan bu paralar arasında Rumî adı verilen Bizans altınları, Kisrevî adı verilen Sasanî dirhemleri ve Yemen’den gelen Himyeriye’ler bulunmaktadır. Hz. Ömer (r.a.) hilafeti döneminde, Sasanî hükümdarlarının resmini taşıyan Kisrevî dirhemlerine kısa bazı İslamî ibareler (Bismillâhi ve Bismillâhi Rabbi gibi) ilave edilerek sikkeler kesilmiştir. Zaman ilerledikçe de bu paraların üzerlerine eyaletlerdeki valilerin isimleri, tarih ve darb yerleri gibi ilavelerde bulunulmuştur. İlk İslamî paralar sayılan bu tarz paralar ‘Arap-Sasanî‘ adını almaktadır. Para konusunda en önemli reform Emevi halifelerinden Abdülmelik b. Mervan zamanında olmuştur. İslam Devletinin kendine özgü paraya sahip olup bunların fethedilen topraklarda kullanılması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Bu makalede Emeviler döneminde para ve onun tarihçesi anlatılacaktır. Ancak bu konuya geçmeden önce paranın tanımı ve o dönemde İslam dünyasında kullanılan paralar hakkında bilgiler verilmesi konunun daha iyi bir şekilde anlaşılmasında faydalı olacağını düşünüyorum.


Anahtar Kelimeler: Emeviler, Abdülmelik b. Mervan, Parada Reform, İslamî Para Birimi


Abstract
Money in Dynasyt of Emevies


Islam had its start in Arabian Peninsula with the birth of Prophet Muhammad (s.a.v.) in Makkah in the later part of the sixth century of the Christian era. But it is true that the Arabs had no coin of their own, rather they used the coins of the neighbouring two empires – the Byzantine in the west and the Sassanian in the east-for procurement of their necessities of life and for conducting business transaction. Even with the rise of Islam i.e. 610 C.E. (the year in which the Prophet received first wahyi or revelation) this mode of using the coins with slight alteration and modification continued till the accession of caliph Abdul Malik b. Marwan to the throne of the Umayyad dynasty in 685 C.E. Abdul Malik brought manifold reforms in the administrative system. He made Arabic the state language and arabicized the whole administration along with the coin-reform. So long the Byzantine coins consisting of gold in the name of dinar and copper in the name of fals and the Sassanian silver coin in the name of dirham with the effigies of Byzantine emperors in case of the Byzantine coins and with fire-altar and the attending priests in the case of the Sassanian coins had been in use all over the territorial expanse of Muslim rule. In the reformation of the coins Abdul Malik took drastic measure. The first Umayyad, indeed Islamic silver coinage was copied from the Sasanian dirham. The Arabs had just conquered the Sasanian Empire and they continued to
use their monetary system. At first these dirhams didn’t differ much from the Sasanian coins they copied, but by the third decade of Islam, marginal writings started appearing on these Dirhams [Bismi Allah] leading eventually to the replacement of the pahlavi script and the Yesdigrid era dating with Arabic script and Hijri Dating. These Dirhams were replaced by purely epigraphic Dirhams in the reform of Abdul Malik b. Marwan.

Key Words: Umayyads, Abdul Malik b. Marwan, Reform on Coins, İslamic
Currency.

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Büyük Ortadoğu Projesi ve İrak

Tarihten Günümüze Irak

En eski şark medeniyetlerinin doğduğu Mezopotamya, 633-642 yılları arasında İslâm toprakları arasına girdi. Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde, en parlak devrini yaşadı. O zamanlar Bağdat dünyanın en önemli kültür ve ticaret merkeziydi. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra Hz. Ali döneminde İslâm’ın merkezi haline getirilmiş ve İslâm’ın başkenti Kûfe’ye taşınmıştır. Hz. Ali ile Emeviler arasındaki Sıffîn savaşı da Irak sınırları içinde olmuştur. Bu savaşın ardından Irak günümüze kadar süren farklı mezhep ve etnik grupların mücadelelerine sahne olmuştur. Emeviler döneminden sonra Abbasiler bu bölgeye hâkim olmuş ardından 1055 yılından itibaren Selçukluların hâkimiyetine girmiştir. 1258 yılından itibaren ise Moğol istilasına uğramış ve iki asır onların kontrolünde kalmıştır. 1444-1467 yılları arasında Akkoyunluların hâkimiyetinde kalan Irak, 1499-1508 yılları arasında Safevilerin istilasına uğramıştır. Bu bölgedeki Şiilik ve Sünnilik arasındaki fark Safavi devleti döneminde özellikle ortaya atılarak abartılmıştır. Safaviler kendi iktidarlarını bu mezhep farklılığına dayandırarak oluşturmuşlardır. Tarih boyunca Irak, Sünni Anadolu Türkleri ile Şii İran Türkleri arasındaki hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadele 1534’te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı Devletinin hâkimiyetine girerek 1917’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Abbasi dönemi 750?1258 hariç, 1920’ye kadar süren 2000 yıl boyunca Irak ya başka bir yerde merkezi olan bir imparatorluğa tabi olmuştur (Umaydiler, Moğollar, İlhanlılar ve Osmanlılar) ya da Doğu Akdeniz ülkeleri ile İran arasındaki sınır bölgesini oluşturmuştur.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Devletinin Ortadoğu’dan çekilmesine neden olan pek çok yerel isyanlar yapılmıştır. Bu isyanlarda İngilizlerin kışkırtmalarıyla Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kullanılmıştır. Bu dönemde İngilizler, Şerif Hüseyin ve oğullarına Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurulacak olan Büyük Arap Devletinin Krallığı vaadlerinde bulunur. Fakat gerçekler onların söyledikleri gibi olmamıştır. Ortadoğu farklı bir paylaşıma sahne olur. Britanya, Fransa ile yapılan Sykes-Picot Antlaşması uyarınca Musul’u, Fransızların Verimli Hilal’in (Mısır’da Nil nehrinin suladığı alanı, Levant’ı -İsrail’in bulunduğu orta bölüm- ve Fırat’la Dicle nehirlerinin suladıkları alanı kapsar) kuzeyindeki etki alanından uzaklaştırmıştır ve bilahare Milletler Cemiyeti’nin de Filistin ve Irak yönetimini Britanya’ya bir hak olarak tanımasıyla Britanya Nil’den İndüs’e kadar kırılmaz bir stratejik üstünlük sağlamıştır. (Mim Kemal Öke, Musul-Kürdistan Sorunu 1918-1926, İz yay., İstanbul, 1995.)

16 Mayıs 1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması özellikle Ortadoğu’nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire’de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu’yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu anlaşmaya göre yeni yapay devletler kuruldu. Sykes-Picot hattı denilen bu sınırlar, o dönemin koşullarında Dünyanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’ya bakış açılarını yansıtmaktadır. 1918 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılmış ve 1920 yılında yapılan San Remo Konferansı’nda Milletler Cemiyeti’nin de tanıdığı bir hakla İngiliz manda yönetimine verilmiştir. Fransız ve İngiliz subaylar bölgenin etnik ve dinsel yapısını göz önünde bulundurmadan sadece kendi çıkarları doğrultusunda harita üzerinde yeni ülkeler oluşturup bazı etnik grupları da parçaladılar. Bu anlaşma sonucunda kurulan devletlerden Irak, Ürdün, Filistin İngiliz bölgesi; Suriye, Lübnan Fransız bölgesi oldu. (Oral Sander, Siyasi Tarih İlk Çağlardan 1918’e, İmge yay., Ankara, 1999, s. 339.) İngiltere’nin 1971’de Orta Doğu’dan tamamen çekilmesinden sonra bu bölge üzerinde Amerika en önemli güç olmaya başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu’da etkisini artıran Amerika’nın Irak’a özel bir politik ilgisi vardır. Bundan dolayı yakın dönem Irak tarihinin Amerika tarafından şekillendirildiğini söylemek mümkündür.

Irak, Musul, Bağdat ve Basra başta olmak üzere 18 ayrı şehirden meydana gelmektedir. Yaklaşık 23 milyon nüfusa sahip olan Irak’ın %97’si Müslüman (%51 Şii, %41 Sünni), %4’ü ise Hıristiyan’dır. Etnik dağılım olarak ise %70-75 Arap, %15-20 Kürt ,%4 Türkmen, %4 Yezidiler, %1 Arami (Süryani) ve diğer etnik unsurlardır. (Şule Şahin, 11 Eylül Sonrasında Amerika Birleşik Devletler’inin Ortadoğu Politikası, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006.)

Şiiler Güney Irak’ta yaşarken, Bağdat civarında Sünni Araplar, Kuzey Irak’ta ise Kürt ve Türkmen nüfus yaşamaktadır. Irak’ta çok önemli petrol yatakları mevcuttur. Bugün Irak, Orta Doğu’da yer alan stratejik mevkisiyle ve Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol rezervine sahip ülkesi olmasından dolayı Körfez’in önemli ülkelerinden biridir.

Büyük Ortadoğu Projesi

20. yüzyılın ilk yarısı Osmanlı’nın da ortadan kaldırılmasıyla birlikte dünyanın geleceğinde İslâm Medeniyetinin söz sahibi olma gücü kalmadı. Müslümanlar her coğrafyada bir ölüm kalım mücadelesi verdiler. Neredeyse yok oluş felaketi ile karşı karşıya kaldılar. Ancak yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte bu karabasan dönemi yavaş yavaş sona erdi ve hatta Müslüman toplumlar yeniden tarihin yapımında kurucu aktörler olarak kilit rolü oynama azmi, çabası ve iradesi göstererek yeni bir sıçrama döneminin eşiğine geldiler. Yüzyılın ilk yarısında hedeflenen müslüman toplumları pasifleştirerek yok etme projelerinin iflas ettiği görüldü. Bu durum emperyalist güçlerin Sovyetlerin dağılma süreci ile birlikte Müslüman coğrafyaya özellikle Ortadoğu’ya tekrar yönelerek aynı amaçlar doğrultusunda yeni plan ve projeler geliştirme ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına yol açtı.

Soğuk savaş döneminin 1990’lı yıllarla birlikte sona ermesi ile birlikte gücü elinde bulunduran ülkelerden Amerika ve yandaşları insanlığın önüne önce Yeni Dünya Düzeni (YDD) projesini sundular. Bu düzen şimdi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile hayata geçirilmek isteniyor. Bölge halkları çok iyi biliyor ki bu aslında Siyonistlerin binlerce yıllık hedefi olan Büyük İsrail Projesinden (BİP) başka bir şey değildir.

Bu amaçların gerçekleştirilmesi için Bush’un güvenlik danışmanı Rice’nin de söylediği gibi bölgedeki 22 ülkenin sınırlarının değişmesi gerekmektedir. Bunun ilk adımları da Afganistan ve Irak’ın işgalleri ile atılmıştır. İkinci hedef enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. Daha şimdiden bölge petrollerinin %40’ı olan Irak petrolleri, Afganistan’daki zengin uranyum kaynakları fiilen olmak üzere el değiştirdi. Bu durum dünya bor tuzlarının %75 ine sahip bulunan ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir.

Üçüncü olarak yüksek ve ileri teknolojinin bölge ülkelerinin eline geçmesi de engelleniyor. Bizim ülkemizde değişik zamanlarda yapılmaya çalışılan nükleer santrallerin çeşitli ’tesadüfler’(!) sonucunda sürekli ertelenmesi veya bölge ülkelerinin (Tabi ki İsrail hariç) elinde bulunabilecek nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların küresel tehdit olarak dünyaya gösterilmesi bu amaca hizmet etmektedir.

Bir başka hedef ise küresel sömürü aracı olan doların mevcut hegemonyasının sürdürülmesidir. Bölgedeki enerji kaynakları da kullanılarak bu ülkelerin ekonomik olarak felç edilme durumunun sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Öyle ki her imkâna sahip olan bir ülke bile doları yoksa hiçbir şey yapamaz haldedir. Dolar bulmak için ise ya borçlanması ya da mevcut imkânlarını başka birilerinin bastığı kâğıt parçaları ile değişmesi gerekmektedir.

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 55. sayısı (2007 Ekim) için yazılmıştır.

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Beyt-i Makdis de Yakılması Gereken Kandiller

Müminlerin annesi Hz. Meymune (r.anhâ) bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’e: ’Ya Rasûlallah! Beyt-i Makdis’e gidip gitmeme hakkında ne buyurursunuz?’ şeklinde bir soru yöneltir.
Efendimiz (s.a.s.) de: ’Orası mahşer ve menşer yeridir, oraya gidin ve içinde namaz kılın, çünkü orada kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza bedeldir’ buyurur.
Hz. Meymune (r.aanhâ): ’Peki oraya girmeye gücümüz yetmezse ne yapalım ya Rasûlallah’ dediğinde, ’Kandillerini yakmak için zeytinyağı (yakıt) hediye gönderin. Kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur’ cevabını alır Rasûlullah (s.a.s.)’den. (Ebu Dâvûd, Salât 14, no: 457)
Rasûlullah (s.a.s.) bu sözleri söylerken Beyt-i Makdis henüz Müslümanların himayesinde değildi. Ancak Hz. Ömer zamanında fethedilmişti. O günden sonra yüzyıllar boyunca kandilleri sönmemişti Beyt-i Makdis’in; ta ki 1099 I. Haçlı Seferleri’ne kadar. Bu döneme gelinceye kadar Kudüs Emevîler, Abbasiler, Tolunoğulları ve Fatimîlerin hakimiyetinde kalmış, yönetim ve idareciler farklı da olsa kandilleri hep ışık saçmıştı Kudüs’ün. Ta ki günümüze kadar kandiller bazen kesintiye uğrasa bile hep yanmaya devam etmiştir.
31 Mayıs Pazartesi günü Akdeniz’den kaçırılarak İsrail limanına götürülen Mavi Marmara gemisinden, elleri kelepçeli, iki yanında İsrail askerleri olduğu halde, limanda toplanan İsraillilerin arasından teker teker geçirilen Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere diğer ülkelerin vatandaşlarını televizyon ekranlarında görünce neler hissettiniz?
Şahsen ben acı duydum. Öfke duydum. Çok fazla bir şey yapamamanın burukluğu içerisinde en azından kalben buğzettim. Eminim; kendini bu ülkeye ait hisseden herkes aynı şeyleri hissetmiştir.
Dünyanın pek çok bölgesinde işgal ve soykırımın yaşandığı bir dönemdeyiz. Özellikle Ortadoğu’da kan, gözyaşı ve ızdırap bitmek bilmiyor. Son yıllarda Gazze bölgesi Yahudiler tarafından tamamen abluka alınmış vaziyette ve insanlar üzerine bomba yağdırılmaktadır.
İsrail, kimseye hesap vermeyeceği veya kimsenin de onlardan hesap sormaya cesaret gösteremeyeceği bilincinde olduğundan keyiflerine (Siyonist planlarına) göre planlarını uygulamaya devam ettirmektedirler. Bunun son faturasını da suçsuz dokuz insanımızı kaybedip yüzlercesini de gözaltına alınarak ülkemiz tatmıştır. Mavi Marmara gemisinde yaşanan hadiselerin ardından daha öncekiler gibi artık klasik haline gelen kınama mesajları yayınlanarak ülkelerarası olabilecek bazı krizlerin önüne geçildi.
İsrail bölgede sürdürdüğü keyfi tutumunu değiştirecek mi? Ben değiştireceğini düşünmüyorum. Onlar kafalarındaki planlarını uygulamaya bir şekilde devam edeceklerdir. Bundan önce yaptıkları gibi (İsrail planlarını gerçekleştirme konusunda o kadar tavizsiz hareket etmektedir ki; buna örnek olarak 2003 yılında Amerikalı barış gönüllüsü Aliene Rachel Corrie’nin ölümü zikredilebilir. Corrie, Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin evlerini yıkmak üzere harekete geçen bir İsrail buldozerinin önüne çıkmış ve bu buldozer tarafından ezilerek öldürülmüştür.)
Filistin’de yaşanan insanlık dramına seyirci kalmayıp sorumluları teşhis etmek, kınamak, hasta ve yaralılara yardım elini uzatmak hem insanî hem de İslâmî bir görevdir. Bölgede yaşanan olaylar karşısında, başta İslâm âlimleri olmak üzere bütün Müslümanlar büyük bir sınavla karşı karşıyadır ve bu tür olaylardan dersler çıkartılması gerekmektedir. İslâm dünyasındaki bütün kurumlar ve sorumlular, Müslümanları ’böl, parçala, yut!’ taktiğiyle birbirinden ayıran, kavgaya sürükleyen her türlü gerilim üreten odakları iyi tanımalıdırlar. Bu noktada İslâm âlemi, birlik ve beraberliğe her zamankiden daha fazla muhtaçtır. Aynı coğrafyada yaşayan insanların birbirini koruyup-kollamaya, maddî ve manevî olarak destek olmaya ihtiyacı vardır. Bunun için, insaf, iz’an, vicdan ve iman sahibi herkes, bu vahim gelişmeler karşısında duyarlı olmalı, gücü nispetinde yardımcı olmalıdır.
Filistin ve Gazze’de yaşanan katliamlar savaş olmaktan çıkmış, bütün Müslümanlara karşı kirli bir güç gösterisine ve çirkin bir meydan okumaya dönüşmüştür. Oysa şiddet, karşı şiddeti, nefreti ve intikam duygularını beslemekten başka hiçbir işe yaramamaktadır. Her acı yeni acıyı doğurmakta, her gözyaşı yeni gözyaşlarına yol açmaktadır. Ve maalesef acılar içinde kıvranan mazlum bölge insanı, yaşadıkları karşısında sadece kendisine saldıranlara değil, belki de bütün insanlığa karşı kin, nefret, öfke ve intikam içerisinde yetişmektedir.
Acilen yapılması gereken şey, semavî dinlerin ortak öğretisine, insanlık değerlerine, uluslararası hukuka ve sivillerin hedef alınmasını suç sayan bütün anlaşmalara aykırı olan bu elim tradejinin derhâl sona erdirilmesidir.

Son olarak; İmam Buharî, ’et-Tarihu’l-Kebir’ eserinde sahabeden Bişr b. Akrabe el-Filistinî hakkında bilgi verirken Abdullah b. Avf el-Kârî’den şu rivayeti naklediyor. Bişr b. Akrabe’yi şöyle derken işittim:
’Babam, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte katıldığı bir savaşta şehit düşmüştü. Birgün Rasûlullah (s.a.s.) yanıma uğradı. Ben ağlıyordum. (Ey sevimli çocuk!) diye seslenerek benden ağlamayıp susmamı istedi ve bana yasımı unutturacak şu teklifte bulundu:
’Benim, senin baban; Âişe’nin de annen olmasını istemez misin?’
Bu teklifi duyar duymaz ben:
’Anam babam sana feda olsun, elbette isterim yâ Rasûlallah’ dedim.

Şayet bizler de bugün Efendimiz (s.a.s.)’in tavsiyesine uyarak onun yaptığını kendimize örnek almak istiyorsak, Filistinli, Gazzeli öksüz ve yetim Bişr’lerin buruk kalplerine bir nebze de olsa sevinç, mutluluk ve ümit tohumları ekmek istiyorsak… dahası tüm dünyaya insanlığın tükenmediğini haykırmak istiyorsak… İşte Filistin, işte Gazze, işte sönen kandiller, işte yetim Bişr’ler işte bizlerin ışığını bekleyen, uzatacağımız elleri gözleyen, hiç olmazsa gönülden dualarımızı özleyen mazlum, mahzun belde. İşte o beldede çektikleri acı ve sıkıntılarla bir anda büyüyen kocaman yürekli büyük adamlar misali minik yetim Bişr’ler… Bişr’lere uzanan her müşfik el, Beyt-i Makdis’in kandillerine gönderilen yağdır, yakıttır. Kandillere gönderilen her yakıt damlası ise Filistinli Bişr’lerin ocağını aydınlatan ve umutlarını yeşerten birer çıngıdır, kıvılcımdır…

Bu makale Dr. Celal Emanet tarafından Muhammed Masum mahlası ile “Özlenen Rehber” dergisinin 88.sayısı (2010 Temmuz) için yazılmıştır.

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Silsile-i Farukiyye -Kasım B. Muhammed B. Ebubekir (k.s.)

Tâbiînin büyüklerinden, Medînei Münevvere’deki yedi büyük âlim-den biri. İnsanları Hakk’a davet eden onlara doğru yolu gösterip, haki-kî saadete kavuşturan ve kendilerine ’silsilei âliyye? denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Kâsım b. Muhammed (k.s), Hicrî 32 yılında Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfeti döneminde Medîne’de dünyaya geldi. Hz. Ebûbekir’in (r.a) torunudur. Babası, bu büyük sahabînin oğlu Muhammed’dir. Annesi, Yezdi-cürd’ün kızıdır. Bu vesîleyle Oniki İmam’dan Zeynelabidîn (rh.a) ile teyze oğlu olmaktadır. Kâsım b. Muhammed’in babası Mısır’da iken şehit edilmişti. Bu sebep-le o, küçük yaşta yetim kalmıştır. Bu hâdiseden sonra ise halası Ümmü’l-Mü’minîn Hz. Âişe’nin ya-nında büyümüştür. Hz. Aişe valide-mizin, onun başını bile tıraş ettiği rivayet edildiğine göre, ona göster-diği ilgi ve yakınlık anlaşılmış olur. (Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, çev.; Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul, 1985, s. 45; Hocazâde Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-Evliyâ / Velîler Bahçesi, Osmanlı Yay., İstanbul, 1996, s. 17; Ferîdüddîni Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ (Tercümesi Eki), Hazırlayan: M. Z. K., Sehâ Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 282; Vefeyâtü’l-A’yân, IV/59; Tabakâtı İbni Sa’d, V/187; Hilyetü’l-Evliyâ, II/183; Tehzîbü’t-Tehzîb, VIII/333; Şezerâtü’zZeheb, I/135; el-A’lâm, V/181; Tezkiretü’l-Huffâz, I/96; Reşehât Aynü’l-Hayat, s.12 (Arapça); Câmiu KerâmâtilEvliyâ, II/236; Rehber Ansiklopedisi, IX/324; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, II/275.)

İlmi

Dedesi Ebûbekir (r.a), Peygambe-rimiz (s.a.v)’den sonra insanların en faziletlisi olduğu gibi, kendisi de zamanındaki insanların en faziletlisi idi. Tâbiînin ilim ve takvâ bakımından en büyüklerindendi. Zamanını hiçbir şekilde boş geçirmez, her anını ilimle uğraşarak değerlendirirdi. Sahabenin birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Abdullah ibn Abbas ve Abdullah ibn Ömer, Hz. Muâviye gibi meşhur sahâbilerden hadîsi şerîf rivâyetinde bulunmuştur. Kendisinden de, Tâbiînin büyüklerinden oğlu Abdurrahman, Sâlim b. Abdullah, İmâmı Şa’bî, İbni Amr, Yahyâ b. Saîd, Sa’d b. Saîd el-Ensârî, Abdullah b. Ömer, Sa’d b. İbrâhim, Abdullah b. Avn ve daha birçoğu hadîsi şerîf rivâyet etmişlerdir. Çok kuvvetli derecede fıkıh ve İslâm hukuku ilmine vâkıf olduğu her-kesçe kabul edilmiş ve Medine’deki ’Fukahâyı Seb’a? ’dan biri sayıl-mıştır. (Bu büyük fakihler Harise b. Zeyd b. Sabit Ensari, Said b. Müseyyeb, Urvet b. Zübeyr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud, Hars b. Hüşşam, Süleyman b. Yaser) O aynı zamanda ’ulûm-i nâfia denilen mühendislik ve mimarlık bilgileri ile de mücehhez idi. Abdurrahmân b. Ebû Zenâd, onun hakkında: ’Ben Kasım’dan daha çok fıkıh ve hadis bilen kimseyi görmedim Hatta öyleydi ki, sünneti bilmeyeni âlim saymazdı? diyor. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü adına konuşmanın ve dînî meselelerde fetvâ vermenin mesûliyetini en iyi şekilde idrak edenlerdendi. O, hadîsi şerîflerin hem mânâsına ve hem de lafızlarına, harflerine dikkat ederek rivâyet ederdi. Hadîs rivâye-tinde en ince noktalarına kadar dikkatli hareket eder, bir harfin bile değiştirilmesini uygun görmezdi. İmamı Malik onu methederken: ’Kasım bu ümmetin fakihlerinden bir fakihtir? diye onun bu konudaki üstünlüğünü dile getirir. Yahya b. Said: ’Medine’de Kasım’dan üstün bir kimseye yetişmedi? der. İbni Sa’d: ’Kasım, güvenilir idi, âlim idi, imam idi, fakih idi, çok hadis bilirdi, takva ve verâ sahibiydi? diye kendisini methetmektedir. İbni Umeyne onun devrinin en büyük âlimi olduğunu söylerken, İbni Said: ’Kasım, ilimde önder, fıkıhta otorite, takvaca yüksek ve çok hadis bilen bir zat idi? demiştir. Ömer b. Abdulaziz onun için: ’Eğer birini yerime halife seçmem icap etseydi Kasım’ı seçerdim? demiştir. Ömer b. Abdulaziz, halifeliği sırasında Kâsım b. Muhammed’i, halası Hz. Âişe’ye âit ne kadar hadîsi şerîf ve başka rivâyetler biliyorsa, onların hepsini toplamakla görevlendirmiştir. Hattâ Ömer b. Abdulaziz bir keresinde, ilmin yok olup, âlimlerin son bulması endişesi üzerine Medîne vâlisi Ebûbekir b. Muhammed b. Hazne’ye mektup yazarak şöyle demiştir: ’Rasûlullah (s.a.v.)’in hadîsi şerîflerini, sünnetlerini, Amre binti Abdurrahmân el-Ensârî’nin ve Kâsım b. Muhammed’in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum.? Amre ve Kâsım b. Mu-hammed’in her ikisi de Hz. Âişe’nin talebesi olup, onun Rasûlullah (s.a.s.)’tan rivâyet ettiği hadîsi şerîfleri en iyi bilenlerdi. Kendisinden bilmediği bir mesele sorulunca; ’Anlamıyorum, bilmiyorum!? derdi. Ona sormayı çoğalttıkları zaman da: ’Vallahi, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Şayet bilseydik, sizden saklamazdık. Çünkü bildiklerimizi saklamamız bize helâl olmaz.? derdi. Kâsım b. Muhammed, Allah ve Rasûlü nâmına söz söylemenin ve fetvâ vermenin mesûliyetini müdrik bir zât olarak tanınmıştı. Bu yüzden ancak açık meseleler hakkında fetva verirdi. Şu sözleri bunu açıkça göstermektedir: ’İnsanın, Allah’ın hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmeyerek fetva vermesinden daha hayırlıdır.? Her sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Mescidi’ne gelir, iki rekât namaz kılar, sonra Rasûlullah (s.a.v.)’in minberi ile kabri saadetleri ara-sına oturur ve kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Akşamleyin yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla ahiret hakkında sohbetlerde bu-lunur, onları verâ ve takva konusunda aydınlatırdı. İtikadı konulardaki bocalamaları ve özellikle Kaderiyecilerin sapık fikirlerini hoş karşılamaz ve bu görüşlerde ısrar edenlerin lanete uğrayacağını söylerdi. (Hocazâde, a.g.e., s. 1718; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed, çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. Bir gün köylü-nün birisi ona gelip; ’Sen mi daha çok biliyorsun, Sâlim b. Abdullah mı?? diye sordu. Ona cevap olarak: ’Burası Sâlim’in evidir? deyip başka hiçbir şey konuşmadı. Muhammed b. İshak bunun hakkında: ’O benden daha iyi bilir deyip, yalan söylemeyi veyahut ben ondan daha iyi bilirim diyerek kendisini üstün göstermeyi istemedi.? derdi. Hâlbuki Kâsım b. Muhammed, her ikisinden daha çok âlimdi. Kâsım b. Muhammed’in yaşadığı Emeviler dönemi, siyasi kargaşaların çok olduğu, emirlerin ve zenginlerin dünyaya fazla rağbet ettiği bir dönemdi. ’Tasavvuf insanların arasını açmak değil, sevgiyle herkesi kucaklamaktır? düsturuyla hareket eden Kâsım b. Muhammed, insan-lar arasında dostluk ve kardeşliği sağlamak için elinden geleni yapardı. Onun bu fazilet abidesi davranışları çağdaşları, tarafından takdirle kar-şılanırdı. Tasavvufî Yönü ve Zühdü Kâsım b. Muhammed, Tasavvuf ilminde de mütehassıstı. Verâ ve tak-vada eşi yoktu. Dedesi Hz. Ebûbekir (r.a.), Efendimiz (s.a.s.)’den ve Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Rasûlullah (s.a.s.)’taki bütün üstünlük-ler, ilimler ve feyizler onda toplanmış ve her bakımdan üstün olmuştur. Kalbe, ruha ait ilimlerin kaynağıydı. Efendimizin (s.a.s.) Peygamberlik vazîfelerinden biri de, Kur’ânı Kerîm`in mânevî hükümlerini, yani Allah’u Teâlâ`nın zâtına ve sıfatlarına ait mârifetleri, yüksek bilgileri, ümmetinin kalblerine aktarmaktı. Rasûlullah (s.a.s.), tasavvuf ilminin bu yüksek mârifetlerinin hepsini, Hz. Ebûbekir`in kalbine aktarmıştır. Hz. Ebûbekir de Rasûlullah (s.a.s.)’tan aldığı bu feyizleri, Selmânı Fârisî’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed b. Kâsım da, Selmânı Fârisî’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı oldu. Silsilede emaneti, büyük sahâbî Selmânı Fârisî (r.a)’den almıştır. Altın Silsile’nin üçüncü elidir. Böylece, kendisiyle birlikte feyzi ilâhî sırları sahâbîler dairesinden çıkarak tâbiîn dâiresine intikal etmiştir. Nakşî silsilesinde ’Vefanın Milki, Evliya Cemaatinin Serdarı? unvanıyla anılır. Ayrıca bazı kaynaklarda ’Hafîdi Sıddîkı Ekber? (Hz. Ebûbe-kir’in torunu) unvanı kullanılmaktadır. O, verâ ve takva ile muttasıftı. (Hocazâde, a.g.e., s. 18; Hânî, a.g.e., s. 45.)

Kâsım b. Muhammed’in dünyaya olan zühdüne pek çok misal vardır. İşte onlardan birisi de şu hadisedir: Kendisine verilmiş bulunan 100.000 dirhem ganimet malına elini sürmemiş, fukaraya dağıtmıştı. Sıkıntılı ve dar zamanında ihtiyacı olduğu halde kendisine verilen zekât malını fukaraya dağıtırdı. Yine böyle bir para getirildiğinde onları fa-kirlere dağıtıp namaza durdu. Yanında bulunanlar, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Her biri bir şey söyledi. Oğlu da şöyle konuştu: ’Siz zekâtınızı öyle birine pay ettirdiniz ki, Allah’a yemin ederim, kendisine bir kuruş bile ayırmadı.? Kasım bu söz üzerine namazı kısa tuttu ve selâm verince oğluna: ’Yavrum, bildiğin şey hakkında konuş, bilmediğin konularda diline sahip ol’ dedi. Kasım, bu ifadesiyle aslında çocuğuna: ’Her doğrunun her yerde söylenmemesi gerektiğini? öğretmek istemişti. Yoksa oğlunun söyledikleri doğruydu. Fakat yanında, kendisi hakkında böyle sözler sarf etmesi onu rahatsız etmişti. Nakşibendî silsilesinde üçüncü sırada yer alan Kâsım b. Muhammed, hem Hz. Ebûbekir (r.a)’in torunu olması, hem de On İki İmâm’dan Zeynelâbidîn (rh.a) ile yakın akrabâ olması dolayısıyla ehli sünnetin, Ehli Beyt ile olan yakınlığına çok önemli bir numûne teşkîl etmektedir. Zâten kendisinden sonra silsilede yer alan Ca’fer esSâdık (rh.a) aynı zamanda On İki İmâm’dan altıncısıdır ve annesi tarafından dedesi de yine Kâsım b. Muhammed’dir. Böylece o, Ehli Beyt’in hem soyca, hem de mânevî ilim bakımından vârisi olmuştur. Onun bu vasfı, Nakşibendiyye’nin, daha başlangıçta Ehli Beyt’e bağlı bir yol olmasını sağlayan en önemli etkenlerdendir. O, günümüze kadar ulaşan Nakşî kollardan (Gerek Hâlidî, gerekse Müceddidî vd.) bütün Nakşî silsilelerde yer almaktadır.

Şemâili ve Hikmetli Sözleri

Uzun boylu, esmer, iki tarafı seyrekçe siyah sakallı ve siyah gözlü idi. Alnında secde alâmeti bir nur vardı. Haşyetullahtan dolayı daima boy-nu bükük dururdu. Gözlerinin yaşı durmaz akardı. İlmiyle âmil ve tah-kîk ehli idi. Takvâ ve verâda zamanının ferîdi idi. (Hânî, a.g.e., s. 45; Attar, a.g.e., s. 282.)

Kâsım bin Muhammed şöyle bildiriyor: ’Bir gün halam Hz. Âişe’nin yanına vardım. Ona; ’Ey Ana! Bana, Rasûlullah Efendimizin kabrini aç!? dedim. Bunun üzerine bana Hücrei Saâdeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek değillerdi. Pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca Batha taşcağızları dökülmüştü Rasûlullah Efendimizin şerefli kabri hep-sinden ilerdeydi. Hz. Ebûbekir’in başı, Fahri Kâinat Efendimizin mübarek sırtı hizasında, Hz. Ömer’in başı da Rasûlullah Efendimizin ayağı hizasındaydı.? Kendisinin bildirdiğine göre: Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından birisinin gözleri görmeyip, âmâ oldu. Sonra onu ziyarete gittiler. Bu zât şöyle dedi: ’Ben, Efendimizi (s.a.s.) görmek için gözlerimin görmesini isti-yordum. Fakat şimdi Rasûlullah Efendimiz âhirete irtihal etti. Allah’a yemin ederim! Eğer Yemen’deki Tübâle beldesinin geyiklerinden biri-nin gözleri bende olsa artık buna sevinmem.? Buyurdu ki: ’Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de tezellül, alçak gönüllülük ederek karşılamayı severlerdi.?

Vefatı

Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna; ’Beni üzerimde bulunanlarla kefenleyin? dedi. O sırada üzerinde gömlek, peştamal ve cübbe vardı. Oğlu; ’Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?? diye sorduğunda, ’Dedem Ebûbekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.? buyurdu. Kâsım b. Muhammed, bazı kaynaklara göre Hicrî 107 (Mîlâdî 725) tâ-rîhinde, bâzı kaynaklara göre de Hicrî 102’de Medîne ile Mekke ara-sındaki Kadîd (veya Kudeyd) denilen mevkîde vefât etmiştir. Vefâtında 70 yaşlarında idi. (Hânî, a.g.e., s. 45.) Yüce Allah, bizleri şefaatlerinden, âli himmet ve nazarlarından ayırıp mahrum etmesin.

Âmin.

Bu makale Dr. Celal Emanet “Özlenen Rehber” dergisinin 54.sayısında (2007 Eylül) yayımlanmıştır

×